Ampiyem

Eski Yunancadaki ἐμπύημα ‎(empúēma); Anatomik boşlukta iltihap toplanmasıdır. (bkz: Em-piy-em)
Örneğin; Plevral empiyem

“Empiyem”, Yunanca “emphein” (“içeride” veya “içeride” anlamına gelir) ve “pyon” (“irin” anlamına gelir) kelimelerinden gelir.
Ampiyem için kaydedilen en eski başarılı tedavilerden biri, irin bir pipet kullanılarak boşaltılmasını içeriyordu.
Amerikan İç Savaşı sırasında ampiyem, göğüs yaralanması olan askerler arasında önde gelen ölüm nedeniydi.

Plevral boşlukta (akciğer ile göğüs duvarının iç yüzeyi arasındaki alan) irin birikmesiyle karakterize edilen ciddi bir tıbbi durum olan ampiyem, teşhis, tedavi ve yönetim açısından önemli zorluklar sunar. Esas olarak akciğerden yayılan enfeksiyonlara bağlı olarak ortaya çıkan bu durumun, benzer solunum yolu hastalıklarından ayırt edilebilmesi ve etkin tedavi stratejilerinin belirlenebilmesi için kapsamlı bir anlayış gerektirmektedir.

20. yüzyılın başlarında hastalığa yakalanan hastaları izole etmek ve tedavi etmek için “ampiyem kampları” kuruldu.
Günümüzde ampiyem hala ciddi bir durumdur, ancak erken teşhis ve antibiyotiklerle tedavi ve drenaj prosedürleri sonuçları önemli ölçüde iyileştirebilir.

  • Ampiyemin anlaşılmasında ve tedavisinde belirli tarihsel figürlerin rolü.
  • Ampiyemin tarih boyunca kültürel ve sosyal etkisi.
  • Farklı tedavi yaklaşımlarının gelişimi ve etkinlikleri.
  • Ampiyem yönetiminde devam eden zorluklar ve gelecekteki yönelimler.

Patofizyoloji

Ampiyem, genellikle bakteriyel olan bir enfeksiyonun doğrudan akciğerden plevral boşluğa yayılarak irin toplanmasına yol açmasıyla gelişir. Bu birikim 2 bardak (0,5 litre) veya daha fazla enfekte sıvıya kadar çıkabilir, akciğerlere baskı uygulayabilir ve solunum fonksiyonunu önemli ölçüde bozabilir. Ampiyemin patofizyolojik ilerlemesi üç farklı aşamaya ayrılabilir: eksüdatif, fibrinopürülan ve organize aşamalar; her biri spesifik patolojik ve klinik özelliklerle karakterize edilir.

Nedenleri ve Risk Faktörleri

Ampiyemin birincil nedeni, standart tedaviyle düzelmeyen ve enfeksiyonun plevral boşluğa yayılmasına yol açan bakteriyel pnömonidir. İlgili en yaygın bakteriler arasında Streptococcus pneumoniae, metisiline duyarlı Staphylococcus aureus (MSSA) ve metisiline dirençli S. aureus (MRSA) yer alır. Ampiyem için risk faktörleri, HIV enfeksiyonu, steroid kullanımı, kanser tedavisi ve önceki akciğer enfeksiyonları veya ameliyatları dahil olmak üzere bağışıklık sistemini veya akciğer bütünlüğünü tehlikeye atan bir dizi durumu kapsar.

Ayırıcı Tanı

Ampiyem sıklıkla zatürre, akciğer apsesi gibi diğer akciğer rahatsızlıklarıyla ve bunun kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ile ilişkisi ile karıştırılır. Akciğer parankimini etkileyen ve enfeksiyöz ajanların öksürükle dışarı atılabileceği pnömoniden farklı olarak ampiyem, drenaj için tıbbi müdahale gerektirir. Ayrıca akciğer apseleri, akciğer dokusunun kendi içindeki kalın duvarlı boşluklarla belirginleşirken, ampiyem daha ince duvarlara sahiptir ve plevral boşlukta yerleşir.

KOAH hastaları, akciğer fonksiyonlarının bozulması ve enfeksiyonlara duyarlılığı artıran felç, kanser ve kronik böbrek hastalığı gibi eşlik eden hastalıkların varlığı nedeniyle ampiyem gelişme riski altındadır.

Tedavi

Plevral boşlukta irin birikmesi ile karakterize olan ampiyem, uzun vadeli komplikasyonları önlemek ve olumlu bir prognoz sağlamak için zamanında ve etkili tedaviyi gerektirir. Ampiyemin tedavisi antibiyotik tedavisi, plevral sıvının mekanik drenajı ve ciddi vakalarda cerrahi müdahaleyi içeren çok yönlü bir yaklaşımı içerir. Bu makale ampiyem tanısı alan hastaların tedavi yöntemlerini, etkinliklerini ve prognozunu ele almaktadır.

Tedavi Yöntemleri

Ampiyem tedavisindeki temel amaç enfeksiyonu ortadan kaldırmak ve plevral boşluktan irin tamamen boşaltılmasını sağlamaktır. Bu genellikle şu yollarla elde edilir:

Antibiyotik Tedavisi: Antibiyotikler ampiyem tedavisinin temel taşıdır ve altta yatan bakteriyel enfeksiyonu hedef alır. Ampirik antibiyotik seçenekleri arasında β-laktamaz inhibitörleriyle birlikte β-laktam (örn. amoksisilin-klavulanat veya piperasilin-tazobaktam) ve karbapenemler (örn. imipenem veya meropenem) yer alır. Antibiyotiklerin seçimi çok önemlidir ve genellikle bakteri kültürü ve duyarlılık sonuçlarına göre uyarlanır.

Mekanik Drenaj: Plevral boşluktan irin drenajı torasentez veya göğüs tüpünün yerleştirilmesi yoluyla sağlanır. Bu prosedür sadece semptomları hafifletmekle kalmaz, aynı zamanda akciğerin yeniden genişlemesine izin vererek başka komplikasyonları da önler.

Cerrahi Müdahale: Akciğerin yeniden genişlemediği veya enfeksiyonun antibiyotik ve drenajla çözülmediği durumlarda dekortikasyon veya torakoplasti gibi cerrahi seçenekler gerekli olabilir. Dekortikasyon, enfekte akciğer zarının soyulmasını içerirken, torakoplasti ve kas veya omentum fleplerinin kullanımı plevral boşluğun oblitere edilmesini ve ampiyem kesesinin ortadan kaldırılmasını amaçlar.

Tedavinin Etkinliği

Ampiyem tedavisinin etkinliği zamanında müdahaleye bağlıdır. Hızlı ve uygun tedavi ile ampiyemin prognozu genellikle olumludur ve nadir görülen uzun süreli akciğer hasarı vakaları da vardır. Antibiyotik tedavisinin süresi enfeksiyonun ciddiyetine ve tedaviye verilen cevaba bağlı olarak 2 ila 6 hafta arasında değişebilir. Enfeksiyonun çözülmesini ve plevranın iyileşmesini sağlamak için göğüs röntgeni gibi takip görüntülemeleri önemlidir.

Prognoz

Zamanında ve uygun tedaviyi alan ampiyemli hastaların görünümü iyidir. Pnömonektomi gibi geniş cerrahi müdahale gerektiren durumlarda mortalite ve nüks riski anlamlı derecede yüksektir. Bununla birlikte, akciğerlerde uzun süreli hasar nadirdir ve çoğu hasta, kapsamlı tıbbi tedaviyle tamamen iyileşir.

Tarih

Antik Gözlemler:

MÖ 3000: Mısır mumyalarında göğüs ampiyeminin cerrahi drenajının kanıtı bulundu.
Hipokrat (MÖ 460-377): Ampiyemin semptomlarını tanımladı ve dağlama ve göğse vurma dahil olmak üzere çeşitli tedaviler önerdi.
Galen (MS 121-212): Ampiyem ve plevral efüzyon da dahil olmak üzere farklı tipte göğüs sıvısı koleksiyonları arasında ayrım yapılmıştır.

Ortaçağ Uygulamaları:

  • Ampiyem, sınırlı tedavi seçenekleriyle yaşamı tehdit eden bir durum olarak kaldı.
  • Ameliyatlar riskliydi ve çoğu zaman başarısızdı.
  • Halk ilaçları ve batıl inanç uygulamaları yaygındı.

18. ve 19. Yüzyıllar:

  • Anatomi ve fizyolojinin daha iyi anlaşılması.
  • Daha iyi cerrahi tekniklerin ve aletlerin geliştirilmesi.
  • Antiseptik uygulamaların ortaya çıkması enfeksiyon oranlarının azalmasına yol açtı.
  • Ampiyem, pnömoni ve diğer akciğer enfeksiyonlarının önemli bir komplikasyonu olmaya devam etti.

20. yüzyıl:

  • Antibiyotiklerin keşfi tedavide devrim yarattı.
  • Göğüs röntgeni ve diğer tanı araçları tanıyı iyileştirdi.
  • Kapalı tüp drenaj tekniklerinin geliştirilmesi invaziv cerrahi ihtiyacını en aza indirdi.
  • Ampiyem, özellikle I. ve II. Dünya Savaşları sırasında hala önemli bir sorun teşkil ediyordu.

Kaynak

  1. Light, R. W. (2006). “Pleural Diseases.” Lippincott Williams & Wilkins.
  2. Gleeson, F. V., & Davies, R. J. O. (2008). “Pleural Diseases.” Annals of the New York Academy of Sciences.
  3. Maskell, N. A., & Davies, C. W. H. (2003). “Empyema thoracis: new insights into an old disease.” European Respiratory Journal.
  4. Davies, H. E., Davies, R. J. O., & Davies, C. W. H. (2010). “Management of pleural infection in adults: British Thoracic Society Pleural Disease Guideline 2010.” Thorax.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

bradus

Sinonim: bradi-, brady-, bradýs, βραδύς  ‎(bradús).

Ana Hin-Avrupa dilindeki gʷr̥dus kelimesinden türemiştir. Aynı kelimeden Latincedeki gurdus kelimesi de türemiş olabilir.

Eski Yunancada anlamları:

  1. yavaş,
  2. Geç anlayan, mankafa.
  3. geç, ağır (zaman)

Asistoli


Etimoloji

Asistol terimi iki Yunanca bileşenden türetilmiştir. “a-” (ἀ-, “olmadan” anlamına gelir) öneki, “kasılma” anlamına gelen “sistol” (συστολή) ile birleştirilmiştir. Bu nedenle, asistol kelimesi tam anlamıyla “kasılmadan” anlamına gelir – bu durumda gözlemlenen elektriksel ve mekanik kardiyak aktivitenin yokluğu için uygun bir tanımdır.



  • Kalbin hareketsiz olması, kalbin atmayı bıraktığı bir durum olan asistoli anlamına gelir.
  • Kalp durması veya flatline olarak da bilinen, elektriksel aktivitenin olmadığı tıbbi bir acil durumdur.
  • Kalp fonksiyonunu geri kazandırmak için acil CPR ve ileri yaşam desteği gerekir.


Tanım

  • Asistol, tespit edilebilir kardiyak elektriksel aktivitenin olmaması olarak tanımlanır. EKG’de, uzun bir süre boyunca (genellikle 10 saniyeden uzun) düz veya neredeyse düz bir çizgi ile karakterize edilir ve şok uygulanamayan ritimler durumunda kalp durması ile eş anlamlıdır.
  • Miyokard kasılmadığı için kanın ileri dolaşımı yoktur ve bu da eninde sonunda hızlı organ hipoperfüzyonuna ve derhal tersine çevrilmezse geri döndürülemez hücresel hasara ve ölüme yol açar.
  • Benign durumlarda karşılaşılabilecek geçici duraklamalardan veya kısa süreli sinüs durmasından ayırt edilmelidir.

Kalbin Hareketsiz Olması Ne Anlama Gelir?

Kalp hareketsiz olduğunda, asistoli olarak bilinen bir atış veya pompalama eylemi olmadığı anlamına gelir. Bu, kalbin elektriksel aktivite eksikliği nedeniyle durduğu ve vücuda kan akışının olmadığı kritik bir durumdur. Genellikle kalp durması durumlarında görülür ve acil tıbbi müdahale gerektirir.

Asistoli, diğer bazı kalp ritmi sorunlarının aksine, sıfırlanacak elektriksel aktivite olmadığı için defibrilatör şokuyla tedavi edilemez.Tedavi, kalbi yeniden başlatmaya yönelik CPR ve ilaçlara odaklanır.


Sonra Ne Olur?

Birisi asistol yaşarsa, dolaşımı sürdürmek için acil CPR, ardından kalbi uyarmak için epinefrin gibi gelişmiş yaşam destek önlemleri hayati önem taşır. Hemen harekete geçilmezse, geri dönüşü olmayan beyin hasarına veya dakikalar içinde ölüme yol açabilir.


Kalp Hareketsizliğine Giriş

Kalbin hareketsiz olması, mekanik veya elektriksel aktivitenin olmadığı, kan dolaşımının durduğu bir durumu ifade eder. Asistol olarak bilinen bu durum, ciddi bir kalp durması biçimidir ve genellikle bir elektrokardiyogramda (EKG) göründüğü için “düz çizgi” olarak adlandırılır. Sorguda bahsedilen “A-systole-i” terimi, “asystole”nin bir varyasyonu veya olası bir yazım yanlışı gibi görünüyor, çünkü hiçbir özel tıbbi literatür doğrudan “A-systole-i”ye atıfta bulunmuyor. Bağlam göz önüne alındığında, bunun asistole, yani sistolün (kalp kasılması) yokluğuna atıfta bulunduğu şeklinde yorumlanması makul.


Patofizyoloji

  • Elektriksel Sessizlik ve Mekanik Arıza:
    Asistolde, iletim sistemi boyunca depolarizasyonun normal yayılımı tamamen yoktur. Bir aksiyon potansiyelinin başlatılması ve yayılması olmadan, kardiyak miyositlerin kasılması başarısız olur ve bunun sonucunda sistolik ejeksiyon durur.
  • Diğer Aritmilerden İlerleme:
    Asistol genellikle kötüleşen bir aritminin son aşaması olarak gelişir; genellikle düzeltici önlemlerin (defibrilasyon gibi) etkisiz olduğu veya endike olmadığı uzun süreli ventriküler fibrilasyon veya nabızsız elektriksel aktivite (PEA) sonrasında görülür.
  • Telafi Mekanizmalarının Başarısızlığı:
    Kasılma aktivitesinin olmaması aynı zamanda telafi mekanizmalarının (sempatik sinir sistemi aracılığıyla nörohormonal aktivasyon gibi) yeterli miyokardiyal fonksiyonu geri yükleyememesi anlamına gelir ve bu da geri döndürülemez bir iskemi ve hücre ölümü dizisine yol açar.

Asistolün Nedenleri


Birden fazla faktör asistoliyi hızlandırabilir. Bunlar şunları içerir, ancak bunlarla sınırlı değildir:

  • Kardiyak Nedenler:
    • Kapsamlı miyokardiyal nekroza neden olan miyokard enfarktüsü
    • Refrakter aritmilerle son evre kalp yetmezliği
    • İleri iletim sistemi hastalığı veya şiddetli bradiaritmi
  • Kardiyak Olmayan Nedenler (Geri Dönüşümlü “Hs ve Ts”):
    • Hipovolemi
    • Hipoksi
    • Asidoz (aşırı hidrojen iyonları)
    • Hipotermi
    • Elektrolit dengesizlikleri (hipokalemi veya hiperkalemi)
    • Toksinler veya aşırı dozda ilaç
    • Kardiyak tamponad
    • Tansiyon pnömotoraks
    • Tromboz (koroner veya pulmoner emboli)

Bu geri dönüşümlü nedenler, canlandırma çabaları sırasında derhal belirlenmelidir çünkü hedefli tedavi bazen şoklanamayan bir ritmi şoklanabilen bir ritme dönüştürebilir veya en azından iyileşme için bir alt yapı sağlayabilir Tedaviye zamanında başlanır.

Araştırmalar, asistolün başlangıçta hastaneye kaldırılan hastalardaki kardiyak arrest vakalarının yaklaşık %28’inde bulunduğunu ve yoğun bakımda bile hayatta kalma oranlarının %15 kadar düşük olduğunu göstermektedir (Asistol – Wikipedia).


Semptomlar ve Klinik Sunum

Asistolün birincil semptomları şunlardır:

  • Beyne kan akışının olmaması nedeniyle ani bilinç kaybı.
  • Kalp debisinin olmadığını gösteren elle tutulabilen bir nabzın olmaması.
  • Kalp artık oksijenli kan pompalamadığı için solunumun durması.

Bu belirtiler anında ortaya çıkar ve yaşamı tehdit eder. Özellikle beyinde dolaşım olmadığında birkaç dakika içinde geri dönüşü olmayan hasarlar oluşabileceğinden, bu hasarların önlenmesi için hızlı müdahale edilmesi gerekir.


Tanı

Tanı genellikle elektriksel aktivite olmadığını gösteren düz bir çizgi gösteren bir EKG ile doğrulanır. Asistolün doğrulanmasından önce hatalı kablolama veya elektrot bağlantısının kesilmesi gibi teknik sorunları elemek çok önemlidir. Asistol, daha az şiddetli ritimlerde meydana gelebilen ve müdahale gerektirmeyen kalp aktivitesindeki kısa duraklamalarla (3 saniyeden az) karıştırılmamalıdır (Asistol: Nedenleri, Belirtileri ve Tedavisi – Cleveland Clinic).


  • Elektrokardiyografi (EKG): Birincil tanı yöntemi, gerçek asistolde ayırt edilebilir P dalgaları, QRS kompleksleri veya T dalgaları olmadan izoelektrik bir çizgi gösteren EKG’dir.
  • Klinik Korelasyon: Tanı ayrıca nabız ve tepkisizlik olmamasıyla birlikte kardiyak arrestin klinik olarak doğrulanmasını gerektirir.
  • Artefaktların Dışlanması: Asistolün gerçek kardiyak ritim olduğunu doğrulamadan önce teknik hataları (örneğin gevşek kablolar veya makine arızası) dışlamak esastır.

Yönetim

  • Hemen Canlandırma Önlemleri: Asistolün yönetimi acil bir durumdur ve geçici dolaşım sağlarken herhangi bir geri döndürülebilir nedeni tersine çevirmek için yüksek kaliteli kardiyopulmoner resüsitasyon (CPR) içerir.
  • Farmakolojik Müdahale: Koroner ve serebral perfüzyonu iyileştirmek için vazopressör olarak epinefrin (her 3-5 dakikada bir 1 mg) uygulanması önerilir. Vazopressin gibi diğer ajanlar da düşünülmüştür ancak klinik çalışmalarda epinefrine göre belirgin bir üstünlük göstermemiştir.
  • Altta Yatan Nedenlerin Belirlenmesi ve Tedavisi: Hoksi veya elektrolit dengesizlikleri gibi geri döndürülebilir etyolojileri belirlemek için sistematik bir yaklaşım (genellikle “Hs ve Ts” ezberiyle hatırlanır) kullanılır. Belirli tedaviler (örneğin hipovolemi için sıvı resüsitasyonu veya hiperkaleminin düzeltilmesi) eş zamanlı olarak başlatılmalıdır.
  • Gelişmiş Kardiyak Yaşam Desteği (ACLS) Protokolleri: Asistol şoklanamayan bir ritim olarak sınıflandırıldığından, defibrilasyon endike değildir. Bunun yerine, sürekli CPR, acil farmakolojik destek ve gerekirse gelişmiş hava yolu yönetimine vurgu yapılır.
  • Prognostik Hususlar: Agresif tedaviye rağmen, asistol için genel sağ kalım düşük kalmaya devam etmektedir. Asistolün süresi, prognozda kritik bir belirleyicidir ve uzun süreler (yaklaşık 10-15 dakikadan fazla) geri döndürülemez beyin hasarı ve ölüm riskini haber verir.


Asistol Duraklamaları

Sinüs düğümü disfonksiyonu veya refleks senkop gibi durumlarda sıklıkla görülen kısa asistol dönemleri olan asistol duraklamalarına da işaret ediyor olabilir. Bu duraklamalar, 3 saniyeden uzunsa, araştırma gerektirebilir ve senkopa (bayılma) yol açabilir. Tedavi, özellikle nörokardiyojenik mekanizmalarla ilişkili olduğunda, kronik vakalarda kalp pili takılmasını içerebilir (Spontan Asistol Duraklamaları: Nöromediasyonlu Bir Mekanizma Ne Kadar Sıktır? | SpringerLink).

Sistol ve Diyastol ile Karşılaştırmalı Analiz

Sistol, kanı dışarı iten kalp kasılmasının evresidir, diastol ise yeniden dolmaya izin veren gevşeme evresidir. Asistol, sistolün yokluğudur, dolayısıyla kalp hareketsizdir. Bu ayrım önemlidir, çünkü sistol aktif hareketi içerirken, asistol sorgu açıklamasıyla uyumlu olarak tam bir durmayı gösterir.


Keşif

İlk Temeller: Kalbi Anlamak (Antik Çağ’dan 17. Yüzyıla)

  • MÖ 4. Yüzyıl: Hipokrat ve erken Yunan hekimleri, kalbin durmasının ölüme yol açtığını gözlemlerler, ancak kalbin mekaniğini incelemek için araçlardan yoksundurlar. Nabızların durmasını hayatın sonunun bir işareti olarak görürler ve daha sonraki kardiyak kavramlar için temel bir temel oluştururlar.
  • MS yaklaşık 120-200: Romalı bir hekim olan Galen, kalbi “yaşamsal ruhlar” tarafından çalıştırılan bir pompa olarak tanımlar. Hayvanları incelerken, kalp durduğunda hayatın da durduğunu belirtir; bu, daha sonra asistoli olarak adlandıracağımız şeye erken, dolaylı bir göndermedir. Eserleri yüzyıllar boyunca tıbbi düşünceye hakim olmuştur.

17. yüzyılın başlarında, William Harvey’in kan dolaşımına ilişkin öncü çalışması (1628), kalbin ritmik kasılmalarının yaşam için gerekli olduğu dinamik bir organ olduğu kavramsal temelini attı. Harvey elektriksel olayları tanımlamasa da, gözlemleri kalbin pompalama eyleminin durmasının yaşamın sonunu işaret ettiğini ortaya koydu; bu kavram daha sonra elektriksel kayıtların ortaya çıkmasıyla daha da rafine edilecekti.


18. ve 19. Yüzyıllar: Elektrik ve Kalbin Bağlantısı

  • 1786: İtalyan bir doktor olan Luigi Galvani kurbağa bacaklarıyla deneyler yapar ve “hayvan elektriğini” keşfeder. Elektriksel uyarımın kalp dahil olmak üzere kas kasılmasına neden olabileceğini gösterir ve kardiyak aktivitenin elektriksel temeline işaret eder; bu, asistolün böyle bir aktivitenin yokluğu olarak anlaşılmasına yönelik kritik bir adımdır.
  • 1842: İtalyan bir fizikçi olan Carlo Matteucci, Galvani’nin çalışmalarını temel alarak kalbin kasılma sırasında elektrik akımları ürettiğini gösterir. Bulguları, asistolde olduğu gibi bu akımların ne zaman durduğunu tespit etmenin yolunu açar.
  • Aynı zamanda, 1850’lerde, Augustus Waller’ın kılcal elektrometre kullanarak yaptığı öncü kayıtlar, bu erken dönem izlemeleri ilkel olmasına rağmen, insanlarda kalbin elektriksel aktivitesine dair ilk bakışı sağladı.
  • 1850’ler: Rudolf Virchow ve diğerleri patolojiyi ilerletir ve otopsilerde bazı kalplerin ölüm anında yakın zamanda kasılma belirtisi göstermediğini belirtir. Açıkça “asistol” olarak adlandırılmasa da, bu gözlemler modern tanımıyla uyumludur.
  • 1870’ler: John Burdon-Sanderson ve Henry Newell Martin hayvanlarda kalp kasını incelemek için erken elektrofizyolojik araçları kullanırlar. Kalplerin tamamen durma durumuna girebildiğini ve bunun fibrilasyondan farklı olduğunu gözlemlerler; bu da önemli bir kavramsal dönüm noktasıdır.

20. Yüzyılın Başları: Teknolojiyle Asistol Tanımı

  • 1901: Willem Einthoven elektrokardiyografı (EKG/EKG) icat ederek kardiyolojide devrim yarattı. 1903’te, kalp atışlarına bağlı elektrik dalgalarını (P, QRS, T) gösteren ilk insan EKG’sini kaydetti. Daha sonra, klinik kullanımda “asistol” olarak adlandırılan düz çizgi desenlerini, bu dalgaların yokluğu olarak tanımladı ve bu da duruma ölçülebilir bir kimlik kazandırdı. Einthoven, bu çalışmasıyla 1924’te Nobel Ödülü’nü kazandı.
  • 1906: 1887’de daha önceki bir kaba EKG kaydeden Augustus Waller, klinik kullanımını geliştirmek için başkalarıyla işbirliği yaptı. Çalışmaları, asistolün ventriküler fibrilasyondan ayrı, belirgin bir kalp durması durumu olduğunu doğrulamaya yardımcı oldu.
  • 1920’ler: Frank Wilson ve ABD’deki meslektaşları, EKG araştırmalarını genişleterek, elektrot yerleştirmelerini standart hale getirir. Çalışmaları, asistolün imza niteliğindeki düz çizgisini açıklığa kavuşturur ve acil durumlarda tanınmasına yardımcı olur.

Sonraki on yıllarda, Thomas Lewis gibi araştırmacılar, asistolün tanımı olan elektriksel aktivitenin yokluğu da dahil olmak üzere çeşitli kardiyak aritmilerin ayrıntılı karakterizasyonuna katkıda bulundular.


20. Yüzyılın Ortaları: Klinik Tanıma ve Canlandırma

  • 1947: Öncü bir kalp cerrahı olan Claude Beck, bir insan üzerinde ilk başarılı defibrilasyonu gerçekleştirir. Fibrilasyona odaklanmış olsa da, çalışması asistolün zıt, genellikle geri döndürülemez bir durum olduğunu vurgular ve canlandırma tekniklerine olan ilgiyi teşvik eder.
  • 1950’ler: Paul Zoll harici kalp pilini geliştirir. Cihazı, asistoldeki kalpleri geçici olarak uyarır ve elektriksel müdahalenin bazen bunu tersine çevirebileceğini kanıtlayarak tedavi yaklaşımlarında bir sıçramaya işaret eder.
  • 1960: Peter Safar, James Elam ve William Kouwenhoven modern kardiyopulmoner resüsitasyonu (CPR) kurar. Protokolleri, asistoliyi diğer arrest ritimleriyle birlikte ele alır ve göğüs kompresyonlarını ve ventilasyonu acil bakıma entegre eder. Safar’ın “ABC”si (hava yolu, solunum, dolaşım) bir temel taşı haline gelir.

20. Yüzyılın Sonları: Tanı ve Tedavinin Geliştirilmesi

  • 1970’ler: Michel Mirowski implante edilebilir kardiyoverter-defibrilatörü (ICD) tanıtır. Fibrilasyona odaklanırken, geliştirilmesi izleme teknolojisini geliştirir ve risk altındaki hastalarda asistoli tespitini iyileştirir.
  • 1980’ler: Amerikan Kalp Derneği (AHA) İleri Kardiyak Yaşam Desteği (ACLS) yönergelerini resmileştirir. Asistol, epinefrin ve CPR’nin birincil müdahaleler olduğu ventriküler fibrilasyondan farklı, şok uygulanamayan bir ritim olarak sınıflandırılır. Bu kodlama onlarca yıllık araştırmayı yansıtır.
  • 1990’lar: Taşınabilir EKG monitörleri ve telemetri alanındaki gelişmeler ambulanslarda ve yoğun bakım ünitelerinde gerçek zamanlı asistol tespitine olanak tanır. Douglas Chamberlain gibi öncüler hastane öncesi bakımı iyileştirerek hayatta kalma oranlarını artırır.


İleri Okuma
  • Harvey, W. (1628). Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus.
  • Galvani, L. (1791). De Viribus Electricitatis in Motu Musculari Commentarius.
  • Matteucci, C. (mid-1800s). Research on the electrical properties of the heart.
  • Waller, A. (1850s). Early recordings of the human electrocardiogram using a capillary electrometer.
  • Einthoven, W. (1903). “The Electrocardiogram of Man.” Proceedings of the Royal Netherlands Academy of Arts and Sciences.
  • Lewis, T. (1920s). Contributions to the characterization of cardiac arrhythmias.
  • Safar, P., & Elam, J. (1940s-1960s). Pioneering work in cardiopulmonary resuscitation.
  • Beck, C. E. (1960s). Early developments in open-heart defibrillation and resuscitation techniques.
  • American Heart Association. (2005). American Heart Association Guidelines for Cardiopulmonary Resuscitation and Emergency Cardiovascular Care – Part 7.2: Management of Cardiac Arrest.
  • AHA Cardiac Arrest Guidelines. (2010). 2005 American Heart Association Guidelines for Cardiopulmonary Resuscitation and Emergency Cardiovascular Care – Part 7.2: Management of Cardiac Arrest. Circulation.
  • Medscape. (2020). Asystole. Medscape Reference. Retrieved from https://emedicine.medscape.com/article/757257-overview
  • Ching, C. K., Leong, B. S., Nair, P., Chan, K. C., Seow, E., Lee, F., Heng, K., Sewa, D. W., Lim, T. W., Chong, D. T. T., Yeo, K. K., Fong, W. K., & Anantharaman, V. (2021). Singapore Advanced Cardiac Life Support Guidelines 2021. Singapore Medical Journal, 62(8), 390–403.
  • Jordan, M. R., Lopez, R. A., & Morrisonponce, D. (2025). Asystole. In StatPearls. Treasure Island, FL: StatPearls Publishing.
  • Merriam-Webster Medical Dictionary. (2025). Asystole. Retrieved from https://www.merriam-webster.com/medical/asystole

Flebotromboz

Kan pıhtılaşması sebebiyle damarın tıkanması. (bkz: Fleb-o-tromboz)

Flebotromboz, bir toplardamarda (flebo) kan pıhtısı (tromboz), toplardamar iltihabının (flebit) varlığından bağımsız olarak oluştuğunda meydana gelir.

Tromboz ve flebit arasındaki fark nedir?

Flebit, bir damarın iltihaplanması anlamına gelir. Tromboflebit ise iltihaba neden olan bir kan pıhtısını ifade eder. Flebit yüzeysel, deride veya derin, deri altındaki dokularda olabilir.