Paralitik ileus

Kas felci yüzünden bağırsak tıkanması. (bkz: paralitik) (bkz: ileus)

Adinamik veya mekanik olmayan ileus olarak da bilinen paralitik ileus, bağırsak aktivitesinde önemli bir azalma veya yokluk anlamına gelir. Bu durum, fiziksel bir tıkanıklık nedeniyle değil, bağırsaklardaki kasların düzgün çalışmaması nedeniyle bağırsaklardan gıda veya sıvı geçişinin engellenmesiyle sonuçlanır.

Bu durum ince veya kalın bağırsakların herhangi bir bölümünü etkileyebilir. Belirtiler arasında karın ağrısı, şişkinlik, kabızlık, bulantı ve kusma yer alabilir. Bağırsaklar ameliyat sırasında ve sonrasında geçici olarak çalışmayı durdurabildiğinden, genellikle ameliyatın, özellikle de karın ameliyatının bir komplikasyonudur. Diğer potansiyel nedenler arasında bazı ilaçlar (opioidler gibi), enfeksiyonlar, elektrolit dengesizlikleri, böbrek veya akciğer hastalığı ve bazı sinir sistemi rahatsızlıkları yer alır.

Tedavi genellikle semptomları hafifletmeye, hidrasyon ve elektrolit dengesini korumaya odaklanır ve genellikle hastaneye yatış gerektirir. Ciddi vakalarda, tedavi edilmezse, bağırsaklara kan akışı olmaması nedeniyle doku ölümü ve sepsis gibi ciddi komplikasyonlara yol açabilir.

Tarih

Paralitik ileusun tarihi antik çağlara kadar uzanmaktadır. Yunan hekim Hipokrat (MÖ 460-370), paralitik ileusa benzer olduğu düşünülen “enteroparaliz” adını verdiği bir durumu tanımlamıştır.

Orta Çağ’da paralitik ileusun bağırsakların tıkanmasından kaynaklandığı düşünülüyordu. Bunun nedeni, yapışıklık oluşma riskinin bulunduğu ameliyat veya doğum sonrasında sıklıkla görülmesiydi.

19. yüzyılda bağırsakların anatomisi ve fizyolojisini anlamamızda önemli ilerlemeler kaydedildi. Bu, paralitik ileusun daha iyi anlaşılmasına yol açtı ve sonunda bunun bir tıkanıklıktan değil, bağırsak kaslarındaki bir sorundan kaynaklandığı kabul edildi.

20. yüzyılda paralitik ileus anlayışımızda daha fazla ilerleme kaydedilmiştir. X-ışınları ve ultrason gibi yeni görüntüleme tekniklerinin geliştirilmesi, paralitik ileusun daha doğru bir şekilde teşhis edilmesini mümkün kılmıştır.

Günümüzde paralitik ileus iyi anlaşılmış bir durumdur. Genellikle sıvılar ve elektrolitler gibi destekleyici bakımla tedavi edilir ve genellikle birkaç gün içinde kendiliğinden düzelir.

İşte paralitik ileus tarihindeki bazı önemli olaylar:

  • MÖ 460-370: Hipokrat paralitik ileusa benzer olduğu düşünülen bir durumu tanımlar.
  • Orta Çağ: Paralitik ileusun bağırsakların tıkanmasından kaynaklandığı düşünülmektedir.
  • 19. yüzyıl: Bağırsakların anatomisi ve fizyolojisini anlamamızda önemli ilerlemeler kaydedilir.
  • 20. yüzyıl: Yeni görüntüleme teknikleri geliştirilerek paralitik ileusun daha doğru bir şekilde teşhis edilmesi mümkün hale geldi.
  • Günümüzde: Paralitik ileus, genellikle destekleyici bakımla tedavi edilen ve iyi anlaşılmış bir durumdur.

Paralitik ileusun uzun ve etkileyici bir geçmişi vardır. Nispeten yaygın bir durumdur, ancak genellikle ciddi değildir. Uygun bakımla paralitik ileusu olan çoğu kişi tamamen iyileşir.

Kaynak:

  1. “Ileus, adynamic.” StatPearls, 2021.
  2. “Paralytic Ileus.” The Merck Manual, 2020.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

bile

karaciğer hücreleri tarafından salgılanan su , sodyum karbonat, safra tuzları, safra pigmentleri, kolestrol, müsin, lesitin ve bilirübin içeren koyu kıvamda sarımsı yeşil alkalen sıvı, öd safra (safra kesesinde depolanır ve ana safra kanalı (ductus choledochus) aracılığıyla duodenum’a dökülür.

İleus

Sinonim:  Barsak Tıkanıklığı,

Antik yunanca’da  εἰλεός ‎(eileós) bükülme —> “İleus” kelimesi ilk olarak 17. yüzyılda ince bağırsakta bir tıkanıklığın olduğu bir durumu tanımlamak için kullanılmıştır.

Özellikle İleum olmak üzere bağırsağın kısmi veya tamamen tıkanmasıdır. Koliğe, kusmaya, kabızlığa, ateş ve dehidrasyona sebep olur.

Epidemiyoloji

İleus, genellikle ameliyat, sistemik bir hastalık veya bazı ilaçların neden olduğu, mekanik tıkanma olmadan bağırsak hareketinde geçici bir kesintidir. Epidemiyolojik özellikler altta yatan nedene, hasta popülasyonuna ve tıbbi ortama bağlıdır.

İleus epidemiyolojisindeki kilit noktalar:

Ameliyat Sonrası İleus:

    • İleusun en sık nedeni. Özellikle kolorektal ve gastrointestinal prosedürler olmak üzere majör abdominal cerrahi geçiren hastaların %10-30’unda görülür.
    • Risk faktörleri arasında uzun süreli ameliyat süresi, yoğun bağırsak manipülasyonları, opioid kullanımı ve diyabet veya ileri yaş gibi hastanın eşlik eden hastalıkları yer alır.

    Dinamik İleus:

      • Sepsis, metabolik bozukluklar (örn. hipokalemi, hipomagnezemi) veya travma gibi sistemik hastalıklara sekonder olarak ortaya çıkabilir.
      • Hastanede yatan veya kritik hastalarda daha sık görülür.

      İlaca Bağlı İleus:

        • Gastrointestinal motilite üzerindeki engelleyici etkilerinden dolayı sıklıkla opioidlerin kullanımıyla ilişkilendirilir.
        • Opioid antagonistlerinin kullanıma sunulması bazı popülasyonlarda görülme sıklığını azaltmıştır.

        Demografi:

          • İleus yaşlı erişkinlerde daha sık görülür çünkü bu yaş grubunda ameliyat ve yandaş hastalıklar daha sık görülür.
          • Erkekler ve kadınlar eşit şekilde etkilenir, ancak belirli operasyonlar (örneğin jinekolojik prosedürler) belirli bağlamlarda cinsiyet farklılıklarına neden olabilir.

          Küresel Değişim:

            • Gelişmiş ülkelerde, muhtemelen elektif cerrahinin daha sık olması ve gelişmiş teşhis olanakları nedeniyle, daha yüksek ileus oranları rapor edilmektedir.
            • Düşük ve orta gelirli ülkelerde ileus için sınırlı epidemiyolojik veri mevcuttur.

            Komplikasyonlar ve Sonuçlar:

              • İleus hastanede kalış süresini uzatır, sağlık bakım maliyetlerini artırır ve enfeksiyon ve tromboembolizm gibi postoperatif komplikasyon riskini artırır.
              • Opioid kullanımının en aza indirilmesi, iyileşme protokollerinin iyileştirilmesi ve elektrolit dengesizliklerinin düzeltilmesi de dahil olmak üzere erken teşhis ve tedavi sonuçları iyileştirebilir.

              Yaygınlık ve Nedenler:

              Prevalans: İnce bağırsak ileusu, özellikle ameliyat sonrası hastalarda bağırsak tıkanıklığının yaygın bir nedenidir.

              Nedenleri:

              • Yapışıklıklar: İnce bağırsak tıkanıklıklarının %65-75’ini oluşturan en yaygın nedendir.
              • Fıtıklar: Vakaların yaklaşık %10-20’sinden sorumlu olan bir diğer önemli nedendir.
              • Tümörler: Daha az yaygındır, ancak bağırsağı tıkayacak kadar büyüdüklerinde tıkanmaya neden olabilirler.
              • İnflamatuar Durumlar: Darlıklara ve tıkanıklıklara neden olabilen Crohn hastalığı gibi.
              • Volvulus: Bağırsağın bükülmesi, tıkanmaya ve iskemiye yol açabilir.

              Klinik Belirtiler:

              İleus tipik olarak karında şişkinlik, ağrı, kabızlık ve gaz çıkaramama ile kendini gösterir. Bazı kişilerde kusma da görülebilir. Muayenede karın hassas olabilir ve bağırsak sesleri azalmış veya yok olabilir.

              İki ana ileus türü vardır:

              1. Mekanik ileus: Buna ince bağırsaktaki bir tıkanıklık neden olur. Tıkanıklık tümör, yara izi veya fıtık gibi çeşitli faktörlerden kaynaklanabilir.
              2. Paralitik ileus: Bu durum ince bağırsaktaki kas kasılmalarının eksikliğinden kaynaklanır. Kas kasılmalarının olmaması ameliyat, enfeksiyon veya elektrolit dengesizliği gibi çeşitli faktörlerden kaynaklanabilir.

              İleus, ince veya kalın bağırsağın mekanik olmayan kısmen veya tamamen tıkanmasıyla karakterize edilen karmaşık bir tıbbi durumdur. Bu durum bağırsak içeriğinin normal akışında bozulmaya yol açar. Koprostaz ve kusma, genellikle ileusla ilişkili iki klinik belirtidir ve gastrointestinal motilite ve fonksiyondaki altta yatan bozulmayı yansıtır.

              Koprostaz

              Dışkı impaksiyonu olarak da bilinen koprostaz, ileus semptomlarına katkıda bulunabilecek dışkıların bağırsakta birikmesi ve sertleşmesi anlamına gelir. Gastrointestinal sistemin normal itici hareketleri, ileus durumunda olduğu gibi bozulduğunda, dışkılar durgunlaşabilir ve sıkışabilir. Bu, durumu daha da kötüleştiren, gaz ve dışkı geçişini önleyen bir tıkanmaya yol açabilir. Koprostaz karın ağrısına, şişkinliğe ve bağırsak hareketlerinde belirgin bir azalmaya neden olabilir. İleusun ciddiyetinin önemli bir göstergesidir ve derhal tedavi edilmezse başka komplikasyonların gelişmesine katkıda bulunabilir.

              Kusma

              Kusma, ileusun diğer bir yaygın semptomudur ve tıkanma nedeniyle bağırsak içeriğinin geriye doğru akışından kaynaklanır. Yiyeceklerin, sıvıların ve gazın bağırsaklarda normal ileri hareketi durdurulduğunda veya önemli ölçüde yavaşladığında, tıkanıklık bölgesinin arkasında basınç oluşur. Bu, vücudun kusturucu tepkisini tetikleyerek bulantı ve kusmaya neden olabilir. Kusma, tıkanıklığın seviyesine bağlı olarak safra veya dışkı maddesi içerebilir. Kusma sadece hastanın rahatsızlığına katkıda bulunmakla kalmaz, aynı zamanda ileusun klinik tablosunu karmaşıklaştırabilecek dehidrasyon ve elektrolit dengesizliği risklerini de beraberinde getirir.

              İleusun patofizyolojisi, bağırsakların normal koordineli kas kasılmalarının bozulması (peristalsis), iltihaplanma, elektrolit dengesizlikleri ve ilaçların veya ameliyatın etkileri dahil olmak üzere faktörlerin bir kombinasyonunu içerir. İleusun koprostaz ve kusma gibi klinik semptomlarının anlaşılması, bağırsak perforasyonu, sepsis ve dehidrasyon gibi komplikasyonları önlemek amacıyla zamanında tanı ve tedavi açısından çok önemlidir.

              Etiyoloji

              Ameliyat Sonrası İleus

              Postoperatif ileus (POI), ileusun en yaygın şeklidir ve ameliyatı takiben bağırsak hareketliliğinde geçici bir bozulma ile karakterize edilir. Peristaltizm eksikliği ile karakterize olup mide boşalmasının ve bağırsak geçişinin gecikmesine yol açar. POI görülme sıklığı ameliyat türüne göre değişir:

              Karın Cerrahisi: POI, karın ameliyatı geçiren hastaların yaklaşık %10-30’unda karın şişliği, gaz ve dışkının gecikmiş geçişi, bulantı ve kusma gibi semptomlarla birlikte ortaya çıkar. Kusma gibi spesifik semptomların prevalansı, ameliyatın kapsamına ve türüne bağlı olarak bu popülasyonda değişiklik gösterebilir.

              Kolorektal Cerrahi: POI prevalansı özellikle kolorektal cerrahi geçiren hastalarda yüksektir ve tahminler %15 ile %25 arasında değişmektedir. Bu grupta koprostaz ve kusma sık görülür, bu da rahatsızlığa ve hastanede kalış süresinin uzamasına katkıda bulunur.

              Klinik Belirtiler:

              • Karında şişkinlik
              • Ağrı
              • Mide bulantısı ve kusma
              • Gaz veya dışkı çıkaramama

              Yönetim:

              • Nazogastrik dekompresyon, IV sıvılar ve elektrolit yönetimini içeren destekleyici bakım.
              • Erken mobilizasyon ve ameliyat sonrası opioid kullanımının en aza indirilmesi.

              Cerrahi olmayan ileus

              Paralitik ileus olarak da bilinen cerrahi olmayan ileus, elektrolit dengesizlikleri, sepsis ve bazı ilaçların kullanımı gibi çeşitli tıbbi durumlardan kaynaklanabilir. Cerrahi olmayan ileus prevalansının belirlenmesi, çok çeşitli koşullarla ilişkisi ve spesifik epidemiyolojik çalışmaların eksikliği nedeniyle daha zordur. Ancak kusma ve koprostaz gibi klinik semptomlar bu durumun ortak göstergeleridir.

              İlaca Bağlı İleus: Opioidler gibi gastrointestinal motiliteyi etkilediği bilinen ilaçları alan hastalar arasında ileus semptomlarının görülme sıklığı önemli olabilir. Örneğin, opioid kaynaklı bağırsak fonksiyon bozukluğu, uzun süreli opioid tedavisi alan hastaların önemli bir kısmını etkileyebilir; kabızlıktan daha şiddetli ileus formlarına kadar değişen semptomlarla birlikte olabilir.

              Elektrolit Dengesizlikleri: Hipokalemi (düşük potasyum seviyeleri) gibi durumlar, dengesizliğin ciddiyetine ve diğer katkıda bulunan faktörlerin varlığına bağlı olarak, etkilenen bireylerin değişken bir yüzdesinde ileusa yol açabilir.

              Şiddetli Hastalık veya Travma: Kritik hastalıkları olan veya majör travmayı takip eden hastalarda ileus gelişimi sık görülen bir komplikasyondur. Bu popülasyonlardaki prevalans, genel popülasyonla karşılaştırıldığında daha yüksek olabilir ancak hastanın durumuna, hastalığın ciddiyetine ve spesifik hasta bakım protokollerine bağlı olarak büyük ölçüde değişiklik gösterir.

              Tanı Kriterleri:

              Bağırsaklarda yiyecek, sıvı ve gaz birikmesine neden olan hareket eksikliği ile karakterize edilen bir durum olan ileus tanısı, klinik değerlendirme ve görüntüleme çalışmalarının yanı sıra tanıyı doğrulamak için laboratuvar testlerinin bir kombinasyonunu içerir ve diğer koşulları ekarte edin. Belirli yönergeler ülkeye ve kuruluşa göre değişiklik gösterse de ileus tanısına yönelik küresel bir yaklaşım genellikle aşağıdaki adımları içerir:

              Klinik değerlendirme:

              Anamnez Alma: Karın ağrısı, şişkinlik, bulantı, kusma ve bağırsak hareketlerinin veya gazın olmaması gibi semptomların belirlenmesi.
              Fizik Muayene: Karın şişkinliğinin, perküsyon sırasında timpanik seslerin ve bağırsak seslerinin yokluğunun veya azalmasının kontrol edilmesi.

              Görüntüleme çalışmaları:

              Karın röntgeni: Bunlar genellikle genişlemiş bağırsak ansları ve hava-sıvı seviyeleri gibi ileus belirtilerini tespit etmek için ilk basamak görüntüleme çalışmasıdır.

              Bilgisayarlı Tomografi (BT) Taramaları:

              BT taramaları daha ayrıntılı görüntüler sağlar ve mekanik tıkanıklık ile paralitik ileus arasında ayrım yapılmasına ve ayrıca varsa tıkanıklığın nedeninin ve yerinin belirlenmesine yardımcı olabilir.

              Kalibre Atlama

              “Kalibre sıçraması”, genellikle baryum çalışmaları veya BT taramaları gibi görüntüleme çalışmaları sırasında görülen bağırsak lümeninin çapındaki ani bir değişikliği ifade eder. Bu fenomen tipik olarak bağırsağın normal ve daralmış bir segmenti arasında bir geçiş bölgesini gösterir ve bir tıkanıklık veya darlık olduğunu düşündürür.

              Klinik Önemi: Özellikle Crohn hastalığı veya ameliyat sonrası yapışıklıklar gibi durumlarda bağırsak tıkanıklıkları ile ilişkilidir.

              Laboratuvar testleri:

              Hastanın hidrasyon durumunu değerlendirmek ve enfeksiyon veya inflamasyonu dışlamak için elektrolit seviyelerini, böbrek fonksiyonunu ve tam kan sayımını (CBC) değerlendiren testler.

              Ek Testler: Şüphelenilen altta yatan nedene bağlı olarak aşağıdakiler gibi daha ileri testler yapılabilir:

              Kan Testleri: Enfeksiyon veya iltihaplanma belirteçlerini kontrol etmek için.
              Metabolik Panel: İleusa katkıda bulunabilecek elektrolit dengesizliklerini veya metabolik bozuklukları değerlendirmek.

              Tedavi Kılavuzları:

              İleus yönetimi öncelikle aşağıdakiler gibi destekleyici bakımı içerir:

              • Dehidrasyonu önlemek için intravenöz sıvılar
              • Herhangi bir dengesizliği düzeltmek için elektrolit replasmanı
              • Ağızdan gıda ve sıvı alımının geçici olarak durdurulması
              • Ağır vakalarda mideyi açmak ve semptomları hafifletmek için nazogastrik tüp
              • Bağırsak istirahati, bağırsağın iyileşmesi için zaman tanır

              İleusun altında yatan nedenin de ele alınması gerekir. Bu, enfeksiyonların antibiyotiklerle tedavi edilmesini, varsa tıkanıklığın giderilmesini veya bağırsak iskemisi veya perforasyon riski olan ciddi vakalarda ameliyatı içerebilir.

              Operatif yönetim

              • Eğer hastanın uzun zamandır dışkılamamışsa, karında yaraları görülüyorsa ve karın ağrısı varsa, sıvı replasmanı ve Analjetik (Buscopan/Novalgin veya Perfalgan) iv verilmesi gerekir.
              • Eğer rektal muayenede dışkı görülmemişse, boş batın röntgeninde hava-sıvı seviyesi tanımlanıyorsa, eğer hasta kusuyorsa, mide sondajı takılarak Gastrograffin passajı görüntülenir. Eğer sindirim yolunda tıkanma rastlanılırsa OP’ye alınır.

              Prognoz

              İleusun prognozu altta yatan nedene ve durumun ciddiyetine bağlıdır. Genel olarak, tıkanıklık derhal giderilirse mekanik ileus için prognoz iyidir. İleusun nedeni başarılı bir şekilde tedavi edilirse paralitik ileus için de prognoz iyidir.

              Keşif

              “İleus” terimi Yunanca ‘εἰλεῖν’ (eilein) kelimesinden gelir ve ‘bükülmek’ anlamına gelir, bu da durumun bağırsak tıkanıklığıyla ilişkisini yansıtır.

              Antik Tanımlar

              Genellikle “Tıbbın Babası” olarak kabul edilen Hipokrat (M.Ö. 460-370 civarı) ileusa benzeyen gastrointestinal bozuklukların ilk tanımlarını yapmıştır. Şiddetli karın ağrısı ve kusmayı tanımlamak için “ileus” terimini kullandı ve bu tür durumların ciddiyetinin farkına vardı.

              17. Yüzyıldaki Gelişmeler

              1. yüzyılda Danimarkalı hekim Thomas Bartholin (1616-1680) 1654 yılında safra taşı ileusunu tanımlayarak önemli katkılarda bulunmuş ve safra taşlarının bağırsak tıkanıklığındaki rolünü vurgulamıştır.

              19. Yüzyıl Gelişmeleri

              Alman bir patolog olan Rudolf Virchow (1821-1902), hastalığın hücresel temelini vurgulayarak ileus anlayışını geliştirmiştir. Çalışmaları, bağırsak tıkanıklıkları da dahil olmak üzere çeşitli durumların incelenmesini etkileyerek modern patolojinin temelini atmıştır.

              Bir diğer önde gelen Alman hekim Johann Peter Frank (1745-1821), halk sağlığına ve tıp eğitimine katkıda bulunmuştur. Birincil odak noktası sosyal tıp olsa da, çalışmaları dolaylı olarak gastrointestinal bozukluklar da dahil olmak üzere çeşitli tıbbi durumların anlaşılmasını ve yönetimini etkilemiştir.

              20. Yüzyıl ve Sonrası

              1. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında fizyolog William Bayliss ve Ernest Starling, splanknik sinirlerin bağırsak peristaltizmindeki rolünü keşfederek paralitik ileusun altında yatan mekanizmalar hakkında fikir sahibi olmalarını sağlamıştır.

              Yirminci yüzyıl boyunca cerrahi teknikler ve görüntüleme yöntemlerindeki ilerlemeler ileusun tanı ve tedavisini önemli ölçüde geliştirmiş ve bu durumu sıklıkla ölümcül bir durum olmaktan çıkarıp hızlı tıbbi müdahaleyle genellikle yönetilebilir bir duruma dönüştürmüştür.

              İleri Okuma
              1. Towne, J. B., & Bernhard, V. M. (1980). Intestinal obstruction. The American Journal of Surgery, 139(1), 39-46.
              2. Holte, K., & Kehlet, H. (2000). Postoperative ileus: A preventable event. British Journal of Surgery, 87(11), 1480-1493.
              3. Delaney, C. P. (2004). Clinical perspective on postoperative ileus and the effect of pharmacological manipulation with alvimopan. Clinical Colorectal Cancer, 4(Suppl 1), S2–S5.
              4. Markogiannakis, H., Messaris, E., Dardamanis, D., Pararas, N., Tzertzemelis, D., Giannopoulos, P., … & Bramis, J. (2007). Acute mechanical bowel obstruction: Clinical presentation, etiology, management and outcome. World Journal of Gastroenterology: WJG, 13(3), 432.
              5. Wolff, B. G., & Michelassi, F. (2007). Postoperative ileus-related morbidity and economic impact: importance of early surgical intervention and effective management. Annals of Surgery, 245(2), 235–243.
              6. Iyer, S., Saunders, W. B., & Stemkowski, S. (2009). Economic burden of postoperative ileus associated with colectomy in the United States. Journal of Managed Care Pharmacy, 15(6), 485-494.
              7. De Giorgio, R., & Knowles, C. H. (2009). Acute colonic pseudo-obstruction. British Journal of Surgery, 96(3), 229-239.
              8. Asgeirsson, T., El-Badawi, K. I., Mahmood, A., Barletta, J., Luchtefeld, M., & Senagore, A. J. (2010). Postoperative ileus: It costs more than you expect. Journal of the American College of Surgeons, 210(2), 228-231.
              9. Quigley, E. M. M. (2011). Opioid-induced bowel dysfunction: Prevalence, pathophysiology, and burden. International Journal of Clinical Practice, 65(7), 835-842.
              10. Vather, R., & Trivedi, S. (2013). Systematic review of the impact of enhanced recovery protocols on postoperative outcomes in colorectal surgery. Colorectal Disease, 15(5), e190-e201.
              11. Vather, R., Trivedi, S., & Bissett, I. P. (2013). Defining postoperative ileus: results of a systematic review and global survey. Journal of Gastrointestinal Surgery, 17(5), 962–972.
              12. Søreide, K., & Thorsen, K. (2015). Clinical features, diagnostics, and outcomes of patients presenting with acute intestinal obstruction due to colorectal cancer: A 10-year prospective study. International Journal of Colorectal Disease, 30(2), 205-212.
              13. Delaney, C. P. (2017). Netter’s surgical anatomy and approaches. Elsevier Health Sciences.
              14. Feldman, M., Friedman, L. S., & Brandt, L. J. (2020). Sleisenger and Fordtran’s Gastrointestinal and Liver Disease: Pathophysiology, Diagnosis, Management (10th ed.). Elsevier Health Sciences.
              15. The World Gastroenterology Organisation (WGO) Guidelines.
              16. UpToDate: Clinical resources on internal and incarcerated hernias. uptodate.com
              17. National Institute of Diabetes and Digestive and Kidney Diseases (NIDDK): Information on causes and management of postoperative ileus. niddk.nih.gov

              Click here to display content from YouTube.
              Learn more in YouTube’s privacy policy.

              Katekolamin

              “Katekolamin” teriminin kökeni, 17. yüzyılda ilaç ve boyalarda kullanılan büzücü bir madde olan kateşu’ya atıfta bulunan Malayca “kachu” kelimesine dayanmaktadır. Bu terim, 1960’larda katekolaminlerin modern kullanımına dönüşmüş ve bedensel işlevler için çok önemli olan bir hormon bileşikleri sınıfına atıfta bulunmaya başlamıştır.

              Katekolaminlerin Yapısı ve Türleri

              Katekolaminler, bir katekol grubu (bitişik pozisyonlarda iki hidroksil yan grubu olan bir benzen halkası) ve bir amin yan zincirinden oluşan monoamin nörotransmitterlerdir. Strese karşı tepkilere aracılık ederek ve kan basıncını artırarak sempatik sinir sisteminde hayati bir rol oynarlar.

              Birincil katekolaminler şunları içerir:

              • Adrenalin (Epinefrin)
              • Noradrenalin (Norepinefrin)
              • Dopamin
              • Metanefrin
              • Vanilin-mandelik asit ve homovanilin-mandelik asit gibi parçalanma ürünleri
              • Özellikle metanefrin, laboratuvar teşhislerinde katekolamin sentezini değerlendirmek için kullanılır.

              Katekolaminlerin İşlevleri

              Katekolaminler, sinir hücreleri tarafından diğer hücrelere sinyal göndermek için üretilen kimyasallar olan nörohormonlar olarak işlev görür. Stres tepkilerinde çok önemlidirler ve çeşitli fizyolojik etkileri vardır:

              • Kan basıncını arttırmak
              • Katabolizmanın desteklenmesi (karmaşık moleküllerin daha basit moleküllere parçalanması)
              • Kalp atış hızının ve kasılma gücünün düzenlenmesi
              • Savaş ya da kaç tepkisini yönetmek

              Katekolamin Örnekleri ve Testleri

              Üç ana katekolamin şunlardır:

              • Dopamin: Beyindeki ödül ve haz mekanizmalarında rol oynar.
              • Norepinefrin: Öncelikle uyanıklık ve dikkatin sürdürülmesinde rol oynar.
              • Epinefrin: Vücudun savaş ya da kaç tepkisinde önemli bir rol oynar.

              Katekolamin seviyeleri tipik olarak belirli sağlık durumlarını teşhis etmek veya izlemek için kan veya idrar testleri yoluyla ölçülür. Bu hormonların anormal derecede yüksek seviyeleri feokromositoma (böbrek üstü bezi dokusunun nadir bir tümörü) veya nöroblastoma (olgunlaşmamış sinir hücrelerinden gelişen bir kanser) gibi ciddi sağlık sorunlarına işaret edebilir.

              Yüksek Katekolamin Seviyelerinin Belirtileri

              Yüksek katekolamin seviyeleri, hemodinamik (kan akışıyla ilgili) ve metabolik etkileri nedeniyle aşağıdakiler de dahil olmak üzere bir dizi semptomla sonuçlanabilir:

              • Hipertansiyon (yüksek kan basıncı)
              • Baş Ağrıları
              • Spontan terleme
              • Kalp çarpıntısı
              • Anksiyete veya panik atak
              • Solukluk (solgunluk)

              Katekolamin Düzeylerinin Tanısal Önemi

              Katekolaminler fiziksel veya duygusal strese yanıt olarak salınır. Bu hormonların test edilmesi bazı nadir tümörlerin teşhis edilmesine veya ekarte edilmesine yardımcı olur. Örneğin, bir katekolamin testi, teşhis edilmediği takdirde önemli sağlık komplikasyonlarına neden olabilen feokromositoma veya nöroblastomun belirlenmesinde çok önemlidir.

              Tarih

              Erken Tarihçe ve Etimoloji

              17. Yüzyıl: “Catechu” terimi, ilaçlarda ve boyalarda kullanılan büzücü bir maddeye atıfta bulunan Malayca “kachu” kelimesinden türetilmiştir.

              Keşif ve Tanımlama

              1895: Adrenalin (epinefrin) ilk kez John Jacob Abel tarafından adrenal bezlerden izole edildi.
              1901: Jokichi Takamine ve Thomas Bell bağımsız olarak adrenalini izole eder ve fizyolojik etkilerini tanımlar.
              1903: Friedrich Stolz adrenalini sentezleyerek yapısını doğruladı.

              Katekolaminleri Anlamada Gelişmeler

              1940: Norepinefrin (noradrenalin), bir nörotransmitter ve hormon olarak rolünü açıklayan Ulf von Euler tarafından keşfedilir.
              1950: Dopamin, bir nörotransmitter olarak rolü üzerine yaptığı çalışmalarla daha sonra Nobel Ödülü alacak olan Arvid Carlsson tarafından tanımlanır.
              1960: “Katekolamin” terimi, ortak katekol yapılarını ve amin gruplarını tanıyarak bu bileşikleri toplu olarak tanımlamak için kullanılmaya başlandı.

              Teşhis Tekniklerinin Gelişimi

              1960: Kan ve idrardaki katekolamin seviyelerini ölçen teknikler geliştirilerek ilgili bozuklukların daha iyi teşhis edilmesine olanak sağlandı.
              1970: Yüksek performanslı sıvı kromatografisi (HPLC) katekolamin ölçümü için standart bir yöntem haline geldi.

              Araştırma ve Klinik Uygulamalar

              1980: Katekolaminlerin stres tepkilerindeki rolü ve bunların hipertansiyon ve diğer kardiyovasküler durumlarla bağlantısı kapsamlı bir şekilde incelenmiştir.
              1990: Moleküler biyolojideki gelişmeler katekolamin biyosentezi ve regülasyonunun daha iyi anlaşılmasını sağlar.
              2000: Feokromositoma ve paraganglioma gibi katekolamin üreten tümörlerle ilişkili genetik mutasyonların keşfi.

              Son Gelişmeler

              2010s: Gelişmiş görüntüleme teknikleri ve genetik testler, katekolamin salgılayan tümörlerin tanı ve yönetimini geliştirir.
              2020s: Devam eden araştırmalar, katekolaminlerin nörodejeneratif hastalıklar ve ruh sağlığı bozukluklarındaki rolüne odaklanmaktadır.

              Katkılar ve Önemli Kişiler

              • John Jacob Abel (1895): Adrenalini izole ederek katekolaminler üzerine gelecekteki araştırmalar için temel oluşturdu.
              • Jokichi Takamine ve Thomas Bell (1901): Adrenalini bağımsız olarak izole ettiler ve tanımladılar.
              • Friedrich Stolz (1903): Adrenalini sentezleyerek kimyasal yapısını doğruladı.
              • Ulf von Euler (1940’lar): Norepinefrini keşfetti ve bir nörotransmitter olarak rolünü aydınlattı.
              • Arvid Carlsson (1950’ler): Dopamini ve bir nörotransmitter olarak işlevini tanımladı, daha sonra Nobel Ödülü’ne layık görüldü.

              İleri Okuma

              1. Goldstein, D.S., Eisenhofer, G., & Kopin, I.J. (2003). Sources and significance of plasma levels of catechols and their metabolites in humans. Journal of Pharmacology and Experimental Therapeutics, 305(3), 800-811.
              2. Eisenhofer, G., Peitzsch, M., & Lehnert, H. (2017). Catecholamine Metabolism: A Contemporary View with Implications for Physiology and Medicine. Pharmacological Reviews, 69(2), 230-311.
              3. Engelhardt, D., & Diederich, S. (2011). Pathophysiology of catecholamine biosynthesis, release, and metabolism in humans. Endocrine Reviews, 32(3), 295-342.
              4. Kudlacz, E.M., & Sanders, B.J. (1984). Clinical assessment of catecholamine levels in patients with neuroendocrine tumors. Clinical Chemistry, 30(12), 2030-2040.
              5. Lenders, J.W.M., Duh, Q.Y., & Eisenhofer, G. (2014). Pheochromocytoma and Paraganglioma: An Endocrine Society Clinical Practice Guideline. Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, 99(6), 1915-1942.

              Click here to display content from YouTube.
              Learn more in YouTube’s privacy policy.

              Oklüzyon

              “Oklüzyon ”un Etimolojisi

              Oklüzyon** terimi Latince ob (“karşı” anlamına gelir) ve claudō (“kapatıyorum, engelliyorum” anlamına gelir) sözcüklerinden türetilmiştir. Bu, occlūdō (“kapatıyorum veya sınırlıyorum; kısıtlıyorum”) ve daha sonra “engellemek, kapatmak veya tıkamak” anlamına gelen occlūsiō, occlūsiōnis‘e dönüşmüştür. Bu kapatma veya tıkama kavramı hem tıbbi hem de dişçilik bağlamlarında geniş bir şekilde geçerlidir.

              Tıpta Oklüzyon Tanımları ve Kullanımları

              Genel Tıpta (Patoloji) Tıkanıklık:

                • Tıbbi bağlamda Tıkanma, içi boş bir organın veya damarın**, özellikle de *kan damarlarının* tamamen veya kısmen tıkanması anlamına gelir. Tıkanıklık, oksijen bakımından zengin kan akışını azaltabilir veya tamamen durdurabilir ve kalp, beyin veya ekstremiteler gibi etkilenen doku için ciddi sonuçlara yol açabilir. Tıkanmanın şiddeti kısmi (tıkanma) ile tam (tam tıkanma) arasında değişebilir, tam tıkanma kan akışının olmaması nedeniyle daha yüksek hasar riski oluşturur.

                Diş Oklüzyonu:

                  • Diş hekimliğinde oklüzyon, çeneler kapalıyken üst ve alt dişlerin hizalanma şeklini ifade eder. Bu konumlandırma düzgün çiğneme, konuşma ve genel ağız sağlığı için çok önemlidir. Diş oklüzyonu** genellikle diş hekimleri tarafından diş aşınması, çene ağrısı veya ısırma anormallikleri gibi sorunlara neden olabilecek yanlış hizalanmaları belirlemek için incelenir. Oklüzyonun yanlış hizalanması temporomandibular eklem (TME) bozuklukları, baş ağrıları veya diş hasarı gibi çeşitli komplikasyonlara yol açabilir.
                  Oklüzyon ve Obstrüksiyon: Aradaki Fark Nedir?
                  • Obstrüksiyon**: Bir yolun, damarın veya hava yolunun *kısmi tıkanıklığını* ifade eder. Kan damarları bağlamında, bir tıkanıklık kan veya diğer sıvıların akışını azaltır ancak tamamen durdurmaz. Genellikle hala bir miktar geçişe izin verir, ancak tehlikeye girer.
                  • Oklüzyon: Tam bir tıkanıklığı tanımlar. Kan damarlarında tıkanıklık akışı tamamen durdurur ve tedavi edilmediği takdirde doku ölümü gibi daha ciddi sonuçlara yol açar. Diş hekimliğinde, çene kapandığında dişlerin tam olarak hizalanmasını ifade eder, ancak hava akışında veya seste bir tıkanıklığı da tanımlayabilir.
                  Diş Hekimliğinde Oklüzyon: Daha Fazla Ayrıntı

                  **Oklüzyon Diş Çürüğü ile Aynı Şey midir?

                    • Hayır, oklüzyon çene kapalıyken dişlerin hizalanmasını ve etkileşimini ifade eder. Diğer yandan çürükler diş çürüğü alanlarıdır. Ancak, oklüzal çürükler kötü fırçalama teknikleri nedeniyle azı dişlerinin ısırma yüzeylerinde oluşabilir. Florür tedavileri bu tür çürüklerin önlenmesine veya tedavi edilmesine yardımcı olabilir.

                    **Oklüzyon Diş Hekimleri Tarafından Nasıl Değerlendirilir?

                      • Diş hekimleri oklüzyonu değerlendirmek için çeşitli yöntemler kullanırlar:
                        • İşaretleme Mürekkebi (Oklüzal Göstergeler)**: Diş hekimleri dişlere özel bir mürekkep uygular ve hastadan ısırmasını ister. Mürekkep, dişlerin nereye temas ettiğini gösteren izler bırakır. Bu işaretler, herhangi bir yanlış hizalamanın veya aşırı kuvvet alanlarının belirlenmesine yardımcı olur.
                        • İnterkuspal Pozisyon**: Diş hekimleri, *maksiller (üst)* ve mandibular (alt) molar ve kanin dişlerin birbirlerine göre nasıl hizalandığını incelemek için hastanın yanağını geri çekebilir.

                      Diş Oklüzyonunun Düzeltilmesi:

                        • Yanlış hizalanmış veya travmatik oklüzyon dişlerde ve eklemlerde aşırı aşınma ve zorlanmaya yol açabilir. Diş hekimleri oklüzal dengeleme olarak bilinen ve dişlerin ısırma yüzeylerini dikkatlice taşlayıp yeniden şekillendirdikleri bir prosedür kullanırlar. Bu, yanlış hizalamayı düzeltir, ısırma kuvvetlerini daha eşit bir şekilde dağıtır ve çürük veya diş hasarı riskini azaltır.
                        Diş Oklüzyonu Türleri
                        1. Çapraz ısırma: Üst dişlerden biri veya daha fazlası alt dişlerin içine girdiğinde oluşur. Bu yanlış hizalama dişlerde aşınmaya ve çene ağrısına neden olabilir.
                        2. Açık ısırık: Genellikle parmak emme veya dil itme nedeniyle ağız kapalıyken üst ve alt dişlerin birleşmediği bir durumu ifade eder.
                        3. Overbite: Üst ön dişler alt ön dişlerle önemli ölçüde örtüştüğünde ortaya çıkar. Bu durum tedavi edilmediği takdirde diş aşınmasına ve çene sorunlarına yol açabilir.
                        4. Alt ısırma: Alt dişler üst dişlerden daha fazla çıkıntı yaptığında, çene ağrısına veya çiğneme zorluğuna yol açabilecek yanlış hizalamaya neden olur.
                        Diş Oklüzyonunun Nedenleri

                        Bir kişinin çenesini kapatırken dişlerinin bir araya gelme şekli (ısırma), aşağıdakiler de dahil olmak üzere birçok faktörden etkilenir:

                        1. Dişler: Dişlerin hizalanması, aralıkları ve sağlığı oklüzyonu önemli ölçüde etkiler.
                        2. Kaslar ve Sinirler: Çene hareketlerini kontrol eden kaslar ve sinirler dişlerin bir araya gelmesinde kilit rol oynar. TME bozuklukları gibi buradaki herhangi bir işlev bozukluğu oklüzyonu değiştirebilir.
                        3. Kemikler: Çene kemiği ve kafatası yapısı dişlerin nasıl hizalanacağını ve etkileşime gireceğini belirler. Gelişimsel veya genetik faktörler oklüzyonda doğal varyasyonlara yol açabilir.
                        4. Duruş: İlginç bir şekilde, bir kişinin duruşu, özellikle baş ve boyun, dişlerin hizalanmasını ve oklüzyonu etkileyebilir. Kötü duruş çeneye yük bindirebilir ve dişlerin bir araya gelme şeklini etkileyebilir.
                        Oklüzyonun Sonuçları ve Yönetimi

                        **Bir Oklüzyon Ne Kadar Ciddidir?

                          • Diş Oklüzyonu**: Tedavi edilmezse, diş oklüzyonu sorunları zaman içinde önemli sorunlara neden olabilir. Yanlış hizalama *TMJ bozukluklarına*, *diş aşınmasına* ve kronik ağrıya yol açabilir. Ciddi oklüzyon sorunlarını düzeltmek için ortodontik tedavi veya ameliyat gerekebilir.
                          • Vasküler Oklüzyon**: Damar tıkanıklığı (atardamarların veya toplardamarların tıkanması) durumunda, durum hayati tehlike oluşturabilir. Örneğin, bir *arteriyel oklüzyon* tedavi edilmezse dört ila altı saat içinde kalıcı doku hasarına neden olabilir ve kalp krizi, felç veya periferik arter hastalığı gibi durumlara yol açabilir.

                          **Tıkanıklık Ağrıya Neden Olabilir mi?

                            • Diş Ağrısı**: Evet, yanlış hizalanmış bir oklüzyon *çene ağrısı*, *baş ağrısı* ve çiğneme veya konuşma sırasında rahatsızlığa neden olabilir. Anormal oklüzyondan kaynaklanan TME bozuklukları kronik ağrıya ve sınırlı çene hareketine neden olabilir.
                            • Retinal Vasküler Oklüzyon**: Bu durum retinadaki kan damarlarının tıkanması anlamına gelir. Genellikle fiziksel ağrıya neden olmazken, *görme değişikliklerine* veya kaybına neden olabilir ve tedavi edilmezse hasar kalıcı olabilir.

                            Diş Hekimliğinde Oklüzyonun Test Edilmesi ve Değerlendirilmesi

                            1. Oklüzyon için Dişlerin İşaretlenmesi: Diş hekimleri, bir hastanın dişlerinin nasıl bir araya geldiğini değerlendirmek için genellikle oklüzal işaretleme bandı veya mürekkep kullanır. Geride bırakılan işaretler, dişler arasındaki temas noktalarını göstererek yanlış hizalamayı veya belirli dişler üzerindeki aşırı baskıyı belirlemeye yardımcı olur.
                            2. Oklüzyon Sınıfını Kontrol Etme: Hastanın oklüzyonunu değerlendirmek için diş hekimi maksiller ve mandibular molarların interküspal pozisyonda nasıl hizalandığını kontrol eder. Bu, oklüzyonu yandan görmek için yanağın geri çekilmesini ve üst ve alt azı dişlerinin düzgün hizalanıp hizalanmadığının kontrol edilmesini içerir.
                            3. Oklüzyonu Ayarlama: Travmatik veya uygunsuz oklüzyon oklüzal ayarlama veya dengeleme yoluyla düzeltilebilir. Bu prosedür, temas noktalarını eşitlemek için dişlerin ısırma yüzeylerinin yeniden şekillendirilmesini içerir ve belirli dişler üzerindeki gerilimi ve aşınmayı azaltır. Ağır vakalarda, ısırığı düzeltmek için diş teli veya aligner gibi ortodontik tedavilere ihtiyaç duyulur.
                            Keşif

                            1. Antik Kökenler ve Latince Etimoloji

                            • Oklüzyon** terimi Latince ob (karşı) ve claudō (kapatmak) kelimelerinden gelir, daha sonra occlūdō (kapatıyorum veya engelliyorum) ve occlūsiō (engellemek veya kapatmak) kelimelerine dönüşmüştür. Bu dilsel kök, gelecekte başta tıp ve dişçilik terminolojisi olmak üzere çeşitli alanlarda kullanılmasının temelini oluşturmuştur.

                            2. 19. Yüzyıl: Isırık Hizalaması Üzerine Erken Dönem Dental Çalışmalar

                            • 19. yüzyılda diş hekimleri, üst ve alt dişlerin konumunun çiğneme etkinliğini, ağız sağlığını ve genel diş fonksiyonunu etkilediğini kabul ederek, ısırık hizalaması açısından oklüzyon üzerinde resmi olarak çalışmaya başladılar. Diş hekimleri, dişlerin sağlıklı bir ısırıkta nasıl bir araya gelmesi gerektiğini tanımlamak için erken sınıflandırma sistemleri geliştirdiler.

                            3. 1900’ler: Edward Angle’ın Maloklüzyon Sınıflandırması

                            • Modern ortodontinin babası olarak kabul edilen Edward Angle, 20. yüzyılın başlarında Angle’ın Maloklüzyon Sınıflandırmasını tanıttı. Isırma tiplerini üç ana sınıfa ayırmıştır: Sınıf I (normal oklüzyon), Sınıf II (overbite) ve Sınıf III (underbite). Bu sınıflandırma günümüzde ortodontide yaygın olarak kullanılmaya devam etmektedir ve oklüzyonun diş sağlığındaki rolünün anlaşılmasında önemli bir kilometre taşı olmuştur.

                            4. 1950’lar: Protetik Diş Tedavisi ve Restoratif Diş Hekimliğinde Gelişmeler

                            • 20. yüzyılın ortalarında prostodonti ve restoratif diş hekimliği protez, kron ve köprü gerektiren hastalarda diş oklüzyonunun nasıl ele alındığı konusunda önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Bu alanlar, uygun çene hizalamasının sağlanması ve diş protezlerinin aşınmasının önlenmesinde oklüzyonun önemine odaklanmaya başladı. Isırık hizalamasını düzeltmeye yönelik bir teknik olan Oklüzal dengeleme, restoratif diş çalışması olan hastalar için temel bir prosedür haline geldi.

                            5. 1970’lars: TME Bozukluğunun Tanınması

                            • 1970’lerde tıp ve diş hekimliği uzmanları oklüzyon ile temporomandibular eklem (TME) bozuklukları arasındaki bağlantıyı giderek daha fazla fark ettiler. Yanlış hizalanmış oklüzyonun (maloklüzyon) TME’de çene ağrısına, baş ağrısına ve kronik rahatsızlığa katkıda bulunduğu bulunmuştur. Bu dönemde oklüzal splintler ve ısırık hizalamasını iyileştirerek TME ile ilişkili ağrıyı hafifletmek için tasarlanmış diğer tedaviler geliştirildi.

                            6. 1980’ler: Oklüzyon Değerlendirmesinde Teknolojik Gelişmeler

                            • 1980’ler diş teknolojisinde oklüzyonun daha doğru değerlendirilmesine olanak tanıyan gelişmeleri beraberinde getirdi. Diş hekimlerinin ısırma kuvvetini ve temas noktalarını daha hassas bir şekilde ölçmesine yardımcı olmak için oklüzal işaretleme kağıdı ve dijital oklüzyon analizörleri gibi araçlar geliştirilerek maloklüzyon için teşhis ve tedavi sonuçları iyileştirildi.

                            7. 2000’ler: Ortodontik Tedaviler ve Clear Aligners

                            • 21.yüzyıl, invaziv olmayan yöntemlerle oklüzyonu iyileştirmeye odaklanan Invisalign gibi şeffaf hizalayıcı ortodontinin yükselişine tanık oldu. Bu yenilikler, hastaların geleneksel diş telleri olmadan ısırma sorunlarını düzeltmelerine olanak sağladı. Aynı zamanda ortodontik araştırmalar, gelecekteki diş ve TMJ sorunlarını önlemek için kararlı bir oklüzyon elde etmenin önemini vurguladı.

                            8. Modern Zamanlar: Kapsamlı Diş Hekimliğinde Oklüzyon

                            • Günümüzde oklüzyon, kapsamlı diş hekimliği ve protodonti alanında, özellikle de dental implantlar, köprüler ve tam ağız restorasyonlarını içeren prosedürlerde merkezi bir kavram olmaya devam etmektedir. Diş hekimleri ve ortodontistler, optimum ağız sağlığı için oklüzyonu dengelemeyi amaçlayan hassas tedaviler oluşturmak üzere 3D görüntüleme ve bilgisayarlı oklüzal analiz gibi gelişmiş dijital araçlar kullanmaktadır.
                            Keşif
                            1. Angle, E. H. (1907). Classification of Malocclusion. Dental Cosmos, 49, 248-264.
                            2. Sicher, H., & Du Brul, E. L. (1975). The Anatomy of Occlusion. Dental Science.
                            3. McNamara, J. A. (1981). Components of Class II Malocclusion in Children 8-10 Years of Age. The Angle Orthodontist, 51(3), 177-202.
                            4. Ramfjord, S. P., & Ash, M. M. (1983). Occlusion. W.B. Saunders Company.
                            5. Mohl, N. D., Zarb, G. A., Carlsson, G. E., & Rugh, J. D. (1988). A Textbook of Occlusion. Quintessence Publishing.
                            6. Palla, S. (2002). Occlusion: From Confusion to Clarity. Journal of Prosthetic Dentistry, 88(4), 370-375.
                            7. Lundeen, H. C., & Gibbs, C. H. (1982). Advances in Occlusal Technology and Function. Journal of Prosthetic Dentistry, 48(6), 699-704.
                            8. Nishiyama, A., & Yamashita, A. (2003). Relationship Between Malocclusion and Temporomandibular Joint Disorders: A Review. International Journal of Oral & Maxillofacial Surgery, 32(3), 240-245.

                            Click here to display content from YouTube.
                            Learn more in YouTube’s privacy policy.

                            Kolostoma

                            Kolonda dışkının çıkması için açılan yapay açıklık. (bkz: Kol-o-stoma)

                            Kolostomi ile hala kaka yapabilir misiniz?

                            Kolostomi torbası ile kaka yapmak farklı olacaktır. Ameliyatınızdan hemen sonra, anüsünüz içeride kalan kakayı ve diğer sıvıları dışarı atmaya devam edebilir. Ancak yeni kaka artık stomanızdan çıkacaktır.

                            Neden bir kolostomiye ihtiyacınız var?

                            Kolostomi, ameliyat sırasında karında (karın duvarı) açılan bir deliktir. Genellikle bir sorun kolonun düzgün çalışmamasına neden olduğu veya bir hastalık kolonun bir bölümünü etkilediği ve çıkarılması gerektiği için gereklidir.

                            Kolostomi torbası kalıcı bir şey midir?

                            Kolostomi geçici veya kalıcı olabilir. Genellikle bağırsak ameliyatı veya yaralanmasından sonra yapılır. Kalıcı kolostomilerin çoğu “uç kolostomiler” iken, birçok geçici kolostomi kolonun yan tarafını karındaki bir açıklığa getirir.

                            Kolostomi büyük bir ameliyat mıdır?

                            Kolostomi büyük bir ameliyattır. Her ameliyatta olduğu gibi, anesteziye karşı alerjik reaksiyonlar ve aşırı kanama riskleri vardır. Kolostomi, yakındaki organların zarar görmesi gibi başka riskler de taşır.

                            keratin

                            keratin lifli bir yapı proteinidir.intermediaer filamenti ve hücrenin sabitliğini, formunu kazanmasını sağlar.
                            -çeşitli keratin tipleri vardır.
                            + ck1 den ck20 ya intermediaer filamenti (hücre iskeletini oluştururlar, mikrotubuli, mikrofilamente) oluştururlar.