takhus

Sinonim: taşi-, tachy-, tachýs-, ταχύς ‎(takhús).

Ana Hint-Avrupa dilindeki dʰn̥gʰ- (dʰengʰ-) kelimesinden türemiştir. Eski yunancada anlamları:

  1. Çabuk, hızlı, süratli,
  2. Kısa zaman içinde, yakında.

Struma

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

 

 

Söz konusu terim, Latince “struō” (inşa etmek veya düzenlemek anlamına gelir) kelimesinden türetilen **”struma”dır, ancak bağlantı muhtemelen birikmiş gibi görünen bir “şişlik” veya “hacim” kavramı aracılığıyladır.

Guatr:

    • İyot eksikliği (hipotiroidizm) veya Graves hastalığı (hipertiroidizm) gibi otoimmün bozukluklar nedeniyle tiroid bezinde (“kalkan bezi”) oluşan şişlik. Hem az çalışan hem de aşırı çalışan tiroid fonksiyonları bezlerin büyümesine neden olabilir.

    Skrofula:

      • Tarihsel olarak “kralın kötülüğü” olarak adlandırılan bu, şişmiş boyun lenf düğümlerine neden olan tüberküloz lenfadenitini ifade eder. Struma terimi bazen skrofulöz şişlikler için kullanılırdı, ancak bu kullanım artık nadirdir.

      “Damla” Karmaşası:

        • “Damla” ifadesinin yanlış çevrilmesi veya gutta (Latince “damla” anlamına gelir) veya eski terim “dropsy” (ödem) gibi terimlerle karıştırılması sonucu ortaya çıkmış olabilir. Ancak, bu doğrudan struma veya tiroid patolojisiyle bağlantılı değildir.

        Önemli Açıklamalar:

        • Tiroid Disfonksiyonu: Şişlik (guatr) hem hipotiroidizmde (örn. Hashimoto tiroiditi) hem de hipertiroidizmde (örn. Graves hastalığı) görülebilir.
        • Skrofula: Tiroid sorunlarından farklı olarak, günümüzde cerrahi veya antibiyotiklerle tedavi edilen tüberküloz boyun şişliklerini ifade eder.
        • Etimoloji: struma Latince struō (inşa etmek) ile bağlantılı olsa da, tıbbi kullanımı şişmiş dokuların “birikmiş” görünümünü vurgular.

        Struma ameliyatı (tiroidektomi, özellikle total veya neredeyse total tiroidektomi) sonrasında kalsiyum takviyesi, hipokalsemi (düşük kan kalsiyumu) ​​riski nedeniyle kritik öneme sahiptir. Bu, paratiroid bezleri (kalsiyum düzenlemesinden sorumlu) ameliyat sırasında yanlışlıkla hasar görürse, çıkarılırsa veya kan akışından mahrum bırakılırsa meydana gelir.


        Kalsiyum Takviyesine Neden İhtiyaç Duyulur

        Paratiroid Disfonksiyonu:

          • Tiroidin yakınında bulunan paratiroid bezleri, paratiroid hormonu (PTH) aracılığıyla kalsiyumu düzenler. Ameliyat sırasında yaralanırlarsa, PTH seviyeleri düşer ve hipokalsemiye yol açar.
          • Geçici disfonksiyon vakaların ~%10-30’unda görülür; kalıcı hipoparatiroidizm hastaların ~%1-5’ini etkiler.

          Hipokalsemi Belirtileri:

            • Karıncalanma/uyuşma (dudaklar, parmaklar, ayak parmakları), kas krampları, spazmlar, anksiyete veya şiddetli vakalar: nöbetler, kalp aritmileri.

            Ameliyat Sonrası Yönetim

            1. Ameliyat Sonrası Acil Bakım (Hastane Ortamı)

            • IV Kalsiyum: Kalsiyum seviyeleri akut olarak düşerse uygulanır (örn. kalsiyum glukonat).
            • PTH Testi: Kan PTH seviyeleri ameliyattan 1-2 saat sonra kontrol edilir. Düşük PTH, hipokalsemi riskini tahmin eder.
            • Kalsiyum/D Vitamini İzleme: Serum kalsiyum, fosfat ve magnezyum 24-72 saat boyunca izlenir.

            2. Uzun Vadeli Takviye

            • Oral Kalsiyum Karbonat/Sitrat:
            • Tipik doz: 1.000–3.000 mg/gün (2–3 doza bölünmüştür).
            • Mide asidi düşükse (örn. proton pompası inhibitörleriyle) kalsiyum sitrat daha iyi emilir.
            • D Vitamini (Kalsitriol):
            • Kalsiyum emilimini artırır. PTH düşükse genellikle aktif D vitamini (örn. kalsitriol 0,25–1,0 mcg/gün) gerekir.
            • Magnezyum: Düşük magnezyum PTH salgılanmasını bozar; takviyeler gerekebilir.

            Önemli Hususlar

            • Geçici ve Kalıcı Hipokalsemi:
            • Çoğu vaka paratiroidler iyileştikçe haftalar içinde düzelir.
            • Kalıcı hipoparatiroidizm ömür boyu kalsiyum/kalsitriol gerektirir.
            • Diyet: Kalsiyum açısından zengin yiyecekleri teşvik edin (süt ürünleri, yapraklı yeşillikler, güçlendirilmiş ürünler).
            • Hiperkalsimiden Kaçının: Aşırı takviye böbrek taşlarına veya kalp sorunlarına neden olabilir. Düzenli kan testleri şarttır.

            Ne Zaman Yardım Alınmalı

            • Şiddetli semptomlar (tetani, nöbetler, düzensiz kalp atışı).
            • Takviyelere rağmen kalıcı uyuşma/kas spazmları.

            Profilaktik Stratejiler

            Bazı cerrahlar, PTH normal olsa bile, hipokalsemi riskini azaltmak için total tiroidektomiden sonra önleyici kalsiyum/D vitamini reçete eder.


            Çıkarım

            Struma ameliyatından sonra kalsiyum takviyesi, bireysel riske ve laboratuvarlara göre düzenlenir. Endokrinolog veya cerrahla yakın takip, dozların güvenli bir şekilde ayarlanmasını sağlar. Her zaman reçeteli rejimlere uyun ve kendi kendinize ilaç almaktan kaçının!


            Keşif

            “Struma” terimi tarihsel olarak tiroid bezinin büyümesi olan guatr anlamına gelir ve genellikle iyot eksikliği veya tiroid disfonksiyonu ile ilişkilendirilir. Tanınması yüzyıllar öncesine dayanır, ancak kesin anlayış tıp bilimiyle birlikte gelişmiştir.

            • Antik Gözlemler: Boyun şişkinlikleri, muhtemelen guatrlar, antik metinlerde belirtilmiştir. MÖ 2700 civarındaki Çin tıbbi kayıtları, daha sonra iyot kaynağı olarak kabul edilen deniz yosunuyla tedavi edilen boyun şişkinliklerini anlatır. Hipokrat (MÖ 5. yüzyıl) dahil olmak üzere Antik Yunanlılar, nedenlerini anlamadan benzer durumları tanımlamışlardır.
            • Orta Çağ: Guatr, dağlık alanlar gibi iyot eksikliği olan bölgelerde yaygındı. Genellikle doğaüstü nedenlere veya kötü beslenmeye atfedilirdi. “Struma” (Latincede şişlik veya tümör anlamına gelir) terimi, boyun büyümelerini tanımlamak için ortaçağ tıbbi metinlerinde ortaya çıkmıştır. – 16.-18. Yüzyıllar: Paracelsus (1493-1541) gibi Rönesans hekimleri guatrı mineral eksikliği olan su gibi çevresel faktörlere bağladılar ancak özgüllükten yoksundular. 18. yüzyılda guatr Avrupa’da, özellikle de endemik olduğu Alp bölgelerinde giderek daha fazla incelendi.
            • 19. Yüzyıl Atılımları: 1811’de Bernard Courtois iyotu keşfetti ve 1820’lerde Jean François Coindet gibi hekimler guatrı tedavi etmek için iyot kullandılar ve iyotun rolünü doğruladılar. 1850’de George Zeller guatrı tiroid disfonksiyonuyla ilişkilendirerek “struma”nın bir tiroid rahatsızlığı olduğu anlayışını ilerletti.
            • 20. Yüzyıl: İyot eksikliği ile guatr arasındaki bağlantı sağlamlaştırıldı. 1917’de David Marine Ohio’da denemeler yaptı ve iyot takviyesinin guatrı önlediğini ve tuzun yaygın iyotlanmasına yol açtığını gösterdi. “Struma” terimi, endokrinoloji ilerledikçe “guatr” veya belirli tiroid teşhisleri lehine daha az yaygın hale geldi.

            Günümüzde “struma” büyük ölçüde arkaik bir terimdir ve yerini basit guatr, multinodüler guatr veya tiroidit gibi kesin teşhisler almıştır ve nedenleri iyot eksikliğinden Hashimoto tiroiditi gibi otoimmün hastalıklara kadar uzanmaktadır. Belirli bir bağlamı kastetmişseniz (örneğin, Struma Nehri veya başka bir kullanım), lütfen açıklayın!


            İleri Okuma
            1. Paracelsus (1530). Opus Paramirum. Manuskript, später veröffentlicht in: Huser, J. (Hg.). Theophrasti Paracelsi Opera Omnia Medico-Chemico-Chirurgica, Basel: Waldkirch, 1589–1591.
            2. Bonet, T. (1679). Sepulchretum sive anatomia practica ex cadaveribus morbo denatis. Geneva: Chouet.
            3. Boerhaave, H. (1709). Institutiones medicae in usum annuae exercitationis domesticos. Leiden: Boutesteniana.
            4. Alibert, J.-L. (1817). Précis théorique et pratique sur les maladies de la peau, Paris: Brosson & Chaudé.
            5. Chatin, A. (1851). Mémoire sur la cause de la goître. Comptes rendus hebdomadaires des séances de l’Académie des sciences, 33: 619–622.
            6. Kocher, T. (1883). Ueber Kropfexstirpation und ihre Folgen. Archiv für klinische Chirurgie, 29: 254–337.
            7. Marine, D. & Kimball, O. P. (1917). The prevention of simple goiter in man. Archives of Internal Medicine, 20(5): 661–672.
            8. Kelly, L. M. & Spencer, C. A. (1989). Clinical recognition of goiter and hypothyroidism. Endocrinology and Metabolism Clinics of North America, 18(3): 593–619.
            9. Hetzel, B. S. (1989). The Story of Iodine Deficiency: An International Challenge in Nutrition. Oxford: Oxford University Press.
            10. Zimmermann, M. B. (2009). Iodine deficiency. Endocrine Reviews, 30(4): 376–408.


            Eksüdasyon

            Eksüdasyon terimi, Latince kökenlidir ve klasik tıpta inflamasyon süreçlerini tanımlamak için kullanılan terimlerden biridir.

            Eksüdasyon, inflamasyonun hem savunucu hem de potansiyel olarak zararlı bir bileşenidir. Evrimsel açıdan bakıldığında, organizmanın kendini onarma ve dış tehditlere karşı bariyer oluşturma yeteneğinin fizyolojik yansımasıdır. Bu mekanizma, damar geçirgenliğinin dinamik kontrolü, endotel hücre davranışları ve plazma proteinlerinin seçici taşınımı aracılığıyla gerçekleşir. Eksüdanın oluşumu, inflamasyonun varlığını gösteren biyokimyasal bir “imza” niteliğindedir; transüda ise sistemik homeostazın bozulduğunun habercisidir. Her iki olgu da damar fizyolojisi, hemodinamik denge ve immün yanıt arasındaki ince çizgiyi temsil eder.


            Etimoloji:
            • Latince: exsūdāreex- (“dışa, dışarı”) + sūdāre (“terlemek” → sūdō = ter)
            • Yapısal çözümleme:
              • ex- → “dışa doğru, dışarıya” anlamındadır (bkz. exitus, exitus mortis)
              • sūdō, sūdāre → “terlemek”, sūdor → “ter”
              • -ātiō, -ātiōn- → Latince isim yapma eki, fiilden soyut isim üretir: “-ma, -me, -ış, -iş”

            Ortaçağ ve Yeni Latince’de kullanımı:

            • Exsudatio: “terleme gibi dışarıya sıvı sızması” anlamında kullanılmıştır.
              1. ve 18. yüzyıl tıp metinlerinde exsudatio humorum (“vücut sıvılarının dışarı sızması”) şeklinde, iltihabi sıvıların damar dışına geçişini tanımlamak için kullanılmıştır.
            • Fransızca’ya exsudation (17. yüzyıl sonu), Almanca’ya Exsudation (18. yüzyıl başı) olarak geçmiştir.

            Türkçeye Geçişi:

            • Türkçeye Fransızca ve Almanca tıp terimleri üzerinden geçmiş olup, ilk kullanımları 19. yüzyıl sonu – 20. yüzyıl başı Osmanlı tıbbı literatüründe görülür (örneğin: “eksüdasyon hâsıl olmuş” gibi ifadeler).
            • Günümüz TDK tıp sözlüklerinde “eksüdasyon”, “iltihapla ilişkili olarak damar dışına sıvı geçişi” anlamında kullanılmaktadır.


            Karşılık gelen diğer terimler:

            Latince / İngilizceTürkçe KarşılığıAçıklama
            ExsudatioEksüdasyonDamar dışına sıvı sızması
            ExsudatumEksüdaSızan sıvının kendisi
            ExsudativusEksüdatifEksüda ile ilişkili, sıvı sızdıran
            TranssudatioTransüdasyonİnflamasyon dışı sıvı sızması
            TranssudatumTransüdaTransüdasyon sonucu çıkan sıvı


            Eksüdasyonun Patofizyolojisi ve İnflamasyonla İlişkisi

            Eksüdasyon, Latince exsūdāre (“terlemek, sızmak”) fiilinden türetilmiş olup, “dışarıya doğru sıvı sızması” anlamına gelir. Tıp terminolojisinde bu kavram, inflamasyonun temel bileşenlerinden biri olarak, plazma proteinleri ve hücresel elemanların damar dışına geçmesiyle karakterize bir süreçtir. Eksüdasyon, akut inflamasyonun dinamik fizyopatolojik olaylar zinciri içinde; vazodilatasyon, artmış damar permeabilitesi, plazma proteinlerinin sızıntısı, lökosit emigrasyonu ve fagositoz aşamalarının ikinci halkasında yer alır.

            Akut inflamatuvar yanıtın erken evresinde, öncelikle arteriyoller ve kapiller düz kas hücrelerinde vazodilatasyon meydana gelir. Bu olay histamin, nitrik oksit (NO) ve prostaglandin E₂ gibi medyatörlerin etkisiyle ortaya çıkar. Vazodilatasyon sonucu artan kan akımı, klasik inflamasyon belirtilerinden rubor (kızarıklık) ve calor (ısı artışı) fenomenlerini oluşturur. Bunu takiben, postkapiller venüllerde endotel hücreleri arasındaki bağlantılar gevşer ve damar geçirgenliği belirgin biçimde artar. Bu artış, histamin, bradikinin, lökotrien C₄/D₄/E₄, platelet-activating factor (PAF) ve vasküler endotelyal büyüme faktörü (VEGF) gibi medyatörlerin etkisiyle endotel hücrelerinin kasılarak aralarında geçici intersellüler boşluklar oluşması sonucunda gelişir.

            Böylece, plazma proteinleri (özellikle albümin, immünoglobulinler, fibrinojen, kompleman komponentleri) damar dışına geçerek doku interstisyumuna ulaşır. Bu protein açısından zengin sıvıya eksüda denir. Artan damar permeabilitesi, inflamasyon alanına immün savunma faktörlerinin taşınmasını sağlar. Fibrinojenin fibrine dönüşmesi, hasarlı bölgeyi çevreleyen bir bariyer görevi görür; bu durum hem mikroorganizmaların yayılımını sınırlar hem de onarım sürecine zemin hazırlar.

            Eksüdasyonun biyolojik işlevi, savunma ve onarımın kolaylaştırılmasıdır. Kompleman sistemi aracılığıyla mikroorganizmaların opsonizasyonu sağlanır; immünoglobulinler antijenleri nötralize eder; fibrin ağı ise fagositlerin göçünü destekler. Ancak bu süreç, aşırı veya uzamış olduğunda dokusal basınç artışı, ödem, fonksiyon kaybı ve ağrıya neden olur. Bu mekanizmalar, inflamasyonun klasik beş bulgusundan tumor (şişlik) ve dolor (ağrı) semptomlarının patofizyolojik temelini oluşturur.

            Eksüdanın inflamatuvar yanıt içindeki rolü, evrimsel açıdan değerlendirildiğinde, dokuların korunması için gelişmiş bir homeostatik mekanizma olarak yorumlanabilir. İlkel canlılarda bile, yaralanma sonrası sıvı sızması yoluyla patojenlerin mekanik olarak uzaklaştırılması gözlenmiştir. Bu süreç, memelilerde kompleks immün ve vasküler yanıt sistemlerine entegre hale gelmiştir.


            Eksüdanın Biyokimyasal Özellikleri ve Sınıflandırılması

            Eksüda, protein içeriği yüksek (>%3), hücre ve enzim açısından zengin, özgül ağırlığı genellikle 1.020’nin üzerinde olan bir sıvıdır. İçeriğinde albümin, globulinler, pıhtılaşma faktörleri, nötrofiller, makrofajlar ve nekrotik hücre kalıntıları bulunur. Mikroskobik olarak, inflamasyonun süresine göre hücresel içerik değişkenlik gösterir: akut süreçlerde nötrofil baskınken, kronik inflamasyonlarda lenfosit ve makrofajlar hakimdir.

            Eksüda, içerdiği protein tipi ve hücresel bileşime göre çeşitli alt tiplere ayrılır:

            1. Seröz eksüda: Düşük proteinli, berrak veya hafif sarı, plazma ultrafiltratına yakın karakterdedir. Hafif inflamasyonlarda görülür (örneğin deri kabarcıkları).
            2. Fibrinöz eksüda: Yüksek fibrinojen içeriği nedeniyle fibrin ağları oluşturur. Şiddetli inflamasyonlarda, örneğin fibrinöz perikarditte tipiktir.
            3. Pürülan (irinli) eksüda: Yoğun nötrofil, lökosit ve hücresel debris içerir. Enfeksiyonlara eşlik eder; dokuda sınırlı birikimi apse, seröz boşlukta birikimi ampiyem olarak adlandırılır.
            4. Hemorajik eksüda: Şiddetli damar hasarında eritrositlerin sıvıya karışması sonucu gelişir. Kanlı görünümlüdür; tümör infiltrasyonu veya ağır enfeksiyonlarda görülebilir.
            5. Kataral eksüda: Mukus açısından zengin, yapışkan ve visköz yapıdadır; mukozal inflamasyonlarda (örneğin nezle, bronşit) tipiktir.

            Bu sınıflandırma, klinik pratikte inflamasyonun doğası ve etiyolojisi hakkında bilgi verir. Örneğin fibrinöz eksüda, kronikleşme ve fibrozis riski taşırken, pürülan eksüda bakteriyel etyolojiyi düşündürür.


            Transüdasyonun Mekanizması ve Transüdanın Özellikleri

            Eksüdasyonun karşıtı olarak transüdasyon terimi, damar geçirgenliğinde bir artış olmadan, yalnızca hidrostatik basınç artışı veya kolloid osmotik basınç düşmesi sonucunda damar dışına sıvı geçişini tanımlar. Etimolojik olarak “trans-” (öteye) ve “sūdāre” (terlemek) köklerinden türetilmiştir.

            Transüda, düşük protein içeriğine (<2,5 g/dL), düşük özgül ağırlığa (<1.012) ve düşük hücresel içeriğe sahiptir. Bu sıvı berrak, renksiz ve su gibidir. Oluşumunda endotel bütünlüğü korunmuştur; sıvı hareketi yalnızca Starling denklemiyle açıklanan hidrostatik ve onkotik basınç dengesinin bozulması sonucudur.

            Transüdasyona yol açan tipik patofizyolojik durumlar şunlardır:

            • Konjestif kalp yetmezliği: Artan venöz basınç nedeniyle plevral transüda birikir.
            • Karaciğer sirozu: Azalmış albümin sentezi ve portal hipertansiyon sonucu asit oluşur.
            • Nefrotik sendrom: Hipoproteinemiye bağlı plazma onkotik basıncının düşmesiyle ödem ve effüzyon gelişir.

            Transüda, inflamatuvar medyatörlerle ilişkili değildir; sistemik dolaşım dengesizliklerinin sonucudur.


            Eksüda ve Transüda Arasındaki Temel Farklar

            ÖzellikEksüdaTransüda
            MekanizmaArtmış kapiller permeabilite (inflamasyon)Starling dengesi bozulması
            Protein içeriği>30 g/L<25 g/L
            Özgül ağırlık>1.018<1.012
            Hücresel içerikYüksek, inflamatuvar hücreler içerirDüşük, genellikle hücresiz
            LDH düzeyiYüksekDüşük
            GörünümBulanık, fibrinli veya irinli olabilirBerrak, renksiz
            pHDüşük (özellikle infeksiyöz süreçlerde <7.2)Normal veya hafif alkali (~7.4–7.5)
            Klinik örnekPnömoni, tüberküloz, maligniteKalp yetmezliği, siroz, nefrotik sendrom

            Light Kriterleri ve Tanısal Önemi

            Eksüda–transüda ayrımında 1972 yılında Richard Light tarafından tanımlanan kriterler, günümüzde de en yaygın kullanılan biyokimyasal değerlendirme yöntemidir. Buna göre, plevral sıvının aşağıdaki üç ölçütten en az birini karşılaması eksüda olarak kabul edilmesi için yeterlidir:

            1. Plevral sıvı/serum protein oranı > 0.5
            2. Plevral sıvı/serum LDH oranı > 0.6
            3. Plevral sıvı LDH düzeyi, serum normal üst sınırının 2/3’ünden fazla

            Bu kriterlerin duyarlılığı yüksektir (%98’e kadar). Ancak özgüllüğü, özellikle diüretik tedavisi gören kalp yetmezliği hastalarında azalmaktadır. Bu durumda serum–plevral albümin gradyanı (>1.2 g/dL) veya plevral kolesterol düzeyi (>45 mg/dL) ek parametre olarak kullanılabilir.


            Klinik Yansımalar ve Patofizyolojik Önemi

            Eksüda ve transüda ayrımı, effüzyonlu hastaların tanısında temel belirleyicidir. Transüdatif efüzyonlar, sistemik hemodinamik dengesizliklerin göstergesi olup genellikle altta yatan kalp, karaciğer veya böbrek hastalıklarının tedavisiyle düzelir. Buna karşılık, eksüdatif efüzyonlar lokal inflamatuvar, enfeksiyöz veya neoplastik süreçleri işaret eder ve ileri tanısal araştırma gerektirir.

            Örneğin plevral eksüda, parapnömonik efüzyon, malign plevral efüzyon veya tüberküloz plörezi gibi nedenlerle ortaya çıkabilir. Eksüda tespit edildiğinde, sıvıdan kültür, sitoloji ve biyokimyasal analiz yapılması altta yatan hastalığın tanımlanmasını sağlar.

            Ampiyem, pürülan eksüdanın klasik örneğidir ve inflamasyonun patolojik sınırlarını gösterir. Tedavi edilmezse fibrinöz organizasyon ve plevral kalınlaşma ile sonuçlanabilir.

            Peritoneal boşlukta benzer şekilde transüdatif asit, sirozun bir belirtisidir; buna enfeksiyon eklendiğinde eksüdatif bir hal alır (örneğin spontan bakteriyel peritonit). Bu durumda serum-asit albümin gradyanı (SAAG) <1.1 g/dL bulunur ve inflamatuvar bir sürecin varlığını gösterir.




            Keşif

            Eksüdasyonun keşfi ve tanımlanması, modern inflamasyon patofizyolojisinin gelişim süreciyle yakından ilişkilidir. Bu süreç özellikle 19. yüzyılın ortalarından itibaren mikroskobinin yaygınlaşması ve histopatolojik tekniklerin gelişmesiyle hız kazanmıştır.


            1. Erken Gözlemler (Antik Çağ – 18. yy)

            Eksüdasyon kavramı henüz bilinmezken, inflamasyona dair ilk sistematik tanımlamalar Hipokrat ve Galen gibi antik hekimlerce yapılmıştır. Galen (M.S. 2. yy), inflamasyonun dört klasik belirtisini – rubor (kızarıklık), tumor (şişlik), calor (sıcaklık) ve dolor (ağrı) – tariflemiş, “şişlik” olgusunu da sıvı birikimiyle ilişkilendirmiştir. Ancak bu dönemlerde inflamasyonun mekanizması ve sıvı geçişi hakkında mikroskobik bilgi yoktu.


            2. Giovanni Battista Morgagni (1682–1771)

            Patolojik anatominin kurucularından sayılan Morgagni, post-mortem gözlemler yaparak inflamasyon alanlarında sıvı ve pürülan madde birikimini belgeledi. Ancak bu birikimin nasıl oluştuğu o dönemde bilinmiyordu.


            3. Marie François Xavier Bichat (1771–1802)

            Fransız anatomist Bichat, dokuların fizyolojik yanıtlarını makroskopik düzeyde inceledi ve inflamasyonun doku özelliklerine bağlı farklı şekillerde geliştiğini gösterdi. Yine de mikroskobik bir eksüda tanımı yapılamamıştı.


            4. Rudolf Virchow (1821–1902)

            Virchow, hücresel patolojiyi geliştiren öncü isimdir. 1858’de yayımlanan “Die Cellularpathologie” adlı eserinde inflamasyonu, dokuların hücresel yanıtı olarak tanımladı. Ancak eksüda kavramını henüz açıkça ayırmadı; onun yaklaşımında inflamasyon, hücre düzeyinde dejenerasyon ve proliferasyonla tanımlanıyordu.


            5. Julius Cohnheim (1839–1884): Eksüdasyonun Modern Anlamda Keşfi

            Eksüdasyonun mikroskobik düzeyde tanımlanması ve bilimsel olarak açıklanması, Alman patolog Julius Friedrich Cohnheim tarafından gerçekleştirilmiştir.

            Cohnheim, 1867 yılında kurbağa mezenteri üzerinde yaptığı canlı mikroskobik incelemelerle, inflamasyon sırasında damar geçirgenliğinin arttığını ve plazma ile lökositlerin damar dışına çıktığını doğrudan gözlemledi. Bu deneylerle:

            • Vazodilatasyon,
            • Endotelden sıvı sızması (eksüdasyon),
            • Lökosit marginationu ve diapedezi süreçlerini
              ilk kez ayrıntılı olarak tanımladı.

            Bu gözlemler, eksüdasyonun inflamasyonun ana bileşeni olduğunu bilimsel olarak kanıtlayan ilk deneysel çalışmalardı. Bu nedenle, eksüdasyonun modern anlamdaki keşfi Julius Cohnheim’a atfedilir.


            6. Elie Metchnikoff ve Fagositoz (1880’ler)

            Cohnheim’in bulgularını takiben, Rus bilim insanı Elie Metchnikoff fagositik hücrelerin inflamasyon bölgesine göç ederek mikroorganizmaları yuttuğunu gösterdi. Bu, eksüdada görülen hücresel bileşenlerin işlevini açıklayan ilk teorilerden biriydi. Eksüdanın sadece bir sıvı değil, aynı zamanda bağışıklık fonksiyonu taşıyan hücreleri içeren bir savunma cevabı olduğu anlaşıldı.


            7. 20. Yüzyıl ve Moleküler Dönem

            1. yüzyılda eksüdasyonun düzenlenmesinde rol alan vazoaktif medyatörler (histamin, bradikinin, prostaglandinler, lökotrienler), sitokinler (IL-1, TNF-α), kompleman sistemi, kemokinler, ve endotel hücrelerinin reseptör düzeyindeki davranışı gibi moleküler düzeydeki mekanizmalar tanımlandı. Böylece eksüda oluşumu, hücre sinyalleşmesiyle bütünleşmiş bir süreç olarak anlaşılmaya başlandı.


            İleri Okuma
            1. Galen (ca. 200 AD). De Usu Partium Corporis Humani.
            2. Morgagni, G. B. (1761). De Sedibus et Causis Morborum per Anatomen Indagatis. Venice.
            3. Bichat, M. F. X. (1801). Anatomie générale appliquée à la physiologie et à la médecine. Paris.
            4. Virchow, R. (1858). Die Cellularpathologie in ihrer Begründung auf physiologische und pathologische Gewebelehre. Berlin: A. Hirschwald.
            5. Cohnheim, J. F. (1867). Über Entzündung und Eiterung. Virchows Archiv für pathologische Anatomie und Physiologie, 40, 1–79.
            6. Metchnikoff, E. (1884). Über eine neue Form von phagocytären Zellen im Blut der Seesterne. Archiv für pathologische Anatomie.
            7. Light, R. W., Macgregor, M. I., Luchsinger, P. C., Ball, W. C. (1972). Pleural Effusions: The Diagnostic Separation of Transudates and Exudates. Annals of Internal Medicine, 77(4), 507–513. DOI: 10.7326/0003-4819-77-4-507.
            8. Weissmann, G. (1980). Mediators of Inflammation: Histamine, Bradykinin, and Leukotrienes. New England Journal of Medicine, 303(11), 569–575. DOI: 10.1056/NEJM198009113031106.
            9. Sahn, S. A. (1998). The Pleura. American Review of Respiratory Disease, 138(1), 184–234.
            10. Cotran, R. S., Kumar, V., & Collins, T. (1999). Robbins Pathologic Basis of Disease. 6th ed. Philadelphia: Saunders.
            11. Majno, G., & Joris, I. (2004). Cells, Tissues, and Disease: Principles of General Pathology. 2nd ed. Oxford University Press.
            12. Porcel, J. M., Light, R. W. (2006). Diagnostic Approach to Pleural Effusion in Adults. American Family Physician, 73(7), 1211–1220. PMID: 16623206.
            13. Medzhitov, R. (2008). Origin and Physiological Roles of Inflammation. Nature, 454, 428–435. DOI: 10.1038/nature07201.
            14. Hooper, C., Lee, Y. C. G., Maskell, N. (2010). Investigation of a Unilateral Pleural Effusion in Adults: British Thoracic Society Pleural Disease Guideline. Thorax, 65(Suppl 2), ii4–ii17. DOI: 10.1136/thx.2010.136978.
            15. Roth, B. J., O’Meara, T. F., Cragun, W. H. (1990). The Serum-Effusion Albumin Gradient in the Evaluation of Pleural Effusions. Chest, 98(3), 546–549. DOI: 10.1378/chest.98.3.546.
            16. Runyon, B. A., Hoefs, J. C., Morgan, T. R. (1992). Serum Ascites Albumin Gradient is Superior to Exudate-Transudate Distinction in the Differential Diagnosis of Ascites. Annals of Internal Medicine, 117(3), 215–220. DOI: 10.7326/0003-4819-117-3-215.
            17. Runyon, B. A. (1994). Ascitic Fluid Analysis in the Differential Diagnosis of Ascites. Gastroenterology, 108(6), 1933–1949. DOI: 10.1016/0016-5085(94)90364-6.
            18. Heffner, J. E., Brown, L. K., Barbieri, C. A. (1997). Diagnostic Value of Tests That Discriminate Between Exudative and Transudative Pleural Effusions. Chest, 111(4), 970–980. DOI: 10.1378/chest.111.4.970.
            19. Cotran, R. S., Kumar, V., Robbins, S. L. (2021). Robbins and Cotran Pathologic Basis of Disease. Elsevier, 10th Edition.
            20. Kumar, V., Abbas, A. K., Aster, J. C. (2020). Robbins Basic Pathology. Elsevier.
            21. Rhoades, R. A., Tanner, G. A. (2023). Medical Physiology: Principles for Clinical Medicine. Wolters Kluwer, 6th Edition.
            22. D’Agostino, H. P., Edens, M. A. (2023). Physiology, Pleural Fluid. StatPearls [Internet]. StatPearls Publishing; Güncelleme: 28 Ağustos 2023.
            23. StatPearls Publishing. (2025). Physiology, Pleural Fluid; Pleural Effusion; Empyema. NCBI Bookshelf.
            24. İzmir Göğüs Hastanesi Eksüda-Transüda Çalışma Grubu. (2018). Plevral Efüzyonlarda Light Kriterleri, Albümin Gradyanı ve Protein Gradyanı Tanısal Değeri. İzmir Göğüs Hastanesi Dergisi., 2018;??(??):???.
            25. Saguil, A., Wyrick, K., Hallgren, J. (2014). Diagnostic Approach to Pleural Effusion. American Family Physician, 90(2), 99–104. PMID: 25077579.
            26. Varaday, S. S. (2024). Light’s Criteria – Differentiating Transudative vs. Exudative Effusions. Medscape Reference. Güncelleme: 30 Temmuz 2024.

            albus

            Sinonim: alb-.

            Ana Hint-Avrupa’daki *h₂elbʰós’dan türeyen Ana İtalik’teki *alβosdan türemiştir. Latincedeki anlamları:

            • Beyaz (parıltısız)
            • Temiz, aydınlık,
            • Açık, ak saçlı,
            • (mecazi) İyi niyetli, kısmeti açık, talihli, hayırlı.
            Sayı Tekil Çoğul
            Hal / Cinsiyet Mask. Fem. Nötr Mask. Fem. Nötr
            nominatif albus alba album albī albae alba
            genitif albī albae albī albōrum albārum albōrum
            datif albō albō albīs
            akusatif album albam album albōs albās alba
            ablatif albō albā albō albīs
            vokatif albe alba album albī albae alba

            Kaynak: http://www.versusbattle.com/wp-content/uploads/2013/03/Albus-Dumbledore.jpg

            Eksostoz

            Sinonim: Ekzostoz ,Exostosis, exostose.

            Kaynak: http://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/b/ba/Roe-exostose.jpg

            Kemiğin dış yüzeyinde büyüyen yumru veya çıkıntı şeklindeki iyi huylu tümördür. (bkz: Eksostoz)

            Conus

            1. Etimolojik Gelişim ve Anlamsal Katmanlaşma

            1.1. Antik Yunanca: κῶνος (kônos)

            Antik Yunanca’daki κῶνος (kônos) sözcüğü, çok katmanlı bir anlam yapısına sahiptir. Başlangıçta üç temel nesneyi işaret eden somut bir isim olarak kullanılmıştır:

            • Koni (geometrik form),
            • Topaç (kendi ekseni etrafında dönen oyuncak),
            • Çam kozalağı (spiral formlu doğal yapı).

            Bu üç anlamın ortak paydası, belirgin biçimde daralan bir eksen etrafında düzenlenen spiral veya sivrilen bir şekildir. Dolayısıyla κῶνος, şekilsel bir prototipi işaret eder: tabanı geniş, ucu sivri, hacimli bir yapı. Bu şekil, hem doğal dünyada (çam kozalağı) hem de insan yapımı nesnelerde (topaç, mızrak ucu) karşılık bulur.

            1.2. Latince: conus

            Latince’ye conus biçiminde geçmiş olan bu terim, anlamını büyük ölçüde muhafaza eder: “koni, sivri uç, kama, dağ zirvesi”. Bu aşamada conus, yalnızca nesnel biçim değil, aynı zamanda geometrik bir terim olarak da standartlaşmıştır. Özellikle Roma mimarisi ve erken dönem geometri metinlerinde konik şekillerin tasviri için bu sözcük kullanılmıştır.

            Latince’de anlam genişlemesi dikkat çeker:

            • Geometrik koni: Matematik ve mimarideki kullanım (örneğin: conus marmoreus – mermerden yapılmış koni).
            • Topografik koni: Yanardağlar ve dağ zirveleri (örneğin: conus montis – dağın konik zirvesi).
            • Optik ve tıbbi konotasyonlar: Göz yapılarındaki konik uzantılar (örneğin: göz dibindeki şekil bozukluklarında).

            1.3. Fransızca: cône → İngilizce: cone

            Orta Çağ boyunca Latince’nin skolastik etkisiyle Avrupa dillerine yayılan conus, Eski Fransızca’ya cone (daha sonra cône) biçiminde geçmiştir. Buradan İngilizce’ye cone olarak aktarılmıştır.

            Modern Batı dillerinde cone kelimesi çok çeşitli alanlarda kullanılır:

            • Geometri ve matematik: Konik cisim, konik kesitler.
            • Botanik: Kozalak (örneğin: pine cone – çam kozalağı).
            • Optik: Retinada yer alan konik fotoreseptör hücreleri (cones).
            • Nöroanatomi: Beyin sapı ve medulla oblongata’daki pyramidal cone yapılar.
            • Görsel sanatlar: Perspektif çizimde konik bakış alanları.


            2. Tıbbi Terminolojide “Conus” ve Özel Kullanımları

            2.1. Conus teriminin tıpta özgül anlam kazanımları

            Tıp literatüründe conus terimi, biçimsel benzerlik nedeniyle çok sayıda anatomik ve patolojik yapıyı tanımlamak için kullanılmaktadır. Bunlar arasında özellikle dikkat çeken iki örnek şunlardır:

            2.1.1. Conus papillaris / Conus myopicus (Myopik koni)
            • Tanım: Yüksek dereceli miyoplarda, göz küresinin arka kutbunda oluşan konik çıkıntıdır. Sklera ve koroidea dokularının incelmesiyle optik disk çevresinde bir uzama veya kabartı oluşur.
            • Patofizyoloji: Göz küresi anteroposterior yönde aşırı uzadığında, retina ve sklerada traksiyonel gerilmeler meydana gelir. Bunun sonucunda optik diskin nazal kenarında skleral dışbükeylik gelişebilir; bu oluşuma conus myopicus adı verilir.
            • Görüntüleme: Oftalmoskopide veya optik koherens tomografi (OCT) ile değerlendirilir.
            • Klinik önemi: Genellikle benign bir varyant olsa da, retinal dejenerasyonlarla birlikte görülebilir.
            2.1.2. Conus medullaris
            • Tanım: Omuriliğin konik biçimde sonlandığı bölgedir (genellikle L1–L2 düzeyinde).
            • Anatomik bağlam: Conus medullaris, cauda equina‘nın başlangıcını oluşturur. Bu bölgedeki lezyonlar motor ve duyu işlevlerini etkileyebilir.
            • Klinik önemi: Conus medullaris sendromu, sfinkter disfonksiyonu ve alt ekstremite güçsüzlüğüyle karakterize önemli bir nörolojik acil durumdur.


            Keşif

            Her şey bir şekille başladı.
            Yayvan bir taban, sivrilen bir uç…
            Antik Yunanlıların doğadan öğrendiği bu şekli kônos diye adlandırmaları boşuna değildi. Çam kozalağından topaca, mızrak ucundan dağlara kadar aynı formun tekrar ettiği bir dünyada yaşıyorlardı. Ve bu formun cazibesi sadece geometriyle sınırlı kalmadı. Zamanla bu “koni” biçimi insan bedeninin en derin, en karmaşık alanlarında da kendini göstermeye başladı — fark edilmesi yüzyıllar alacak olsa da…

            Roma’dan Rönesans’a: Koni Şeklinin Bedenle İlk Teması

            Latinceye conus olarak geçmiş bu terim, Antik Roma’da öncelikle mimari ve topografya bağlamında kullanıldı. Romalı hekimler, Galen’in anatomiye getirdiği katkılara rağmen insan omuriliğinin alt ucundaki konik yapıyı tanımlarken henüz bu sözcüğü kullanmamışlardı. Çünkü görmemişlerdi.
            Gerçek keşifler için bedenin içini doğrudan gözle görebilmek gerekiyordu — ve bu, Rönesans’a kadar mümkün değildi.

            1543: Vesalius ve Anatomik Koni

            1543 yılında Andreas Vesalius’un çığır açan eseri De humani corporis fabrica, kadavra üzerinde yapılan diseksiyonların bilimsel bir temele oturduğu ilk büyük anatomi kitabıydı. Vesalius, omuriliğin alt ucunun konik bir biçimde sonlandığını, buradan çıkan sinir liflerinin ise at kuyruğu gibi yayıldığını ilk kez açık biçimde çizimlerle gösterdi. Ancak bu yapıya özel bir ad vermedi.

            Koni şekli oradaydı, ama henüz “adıyla” bilinmiyordu.

            18. Yüzyıl: “Conus medullaris”in Doğuşu

            Conus teriminin tıpta sistematik olarak kullanılması, 18. yüzyılın ortalarında Fransız ve Alman anatomi ekollerinde başladı. Özellikle Félix Vicq d’Azyr ve Samuel Thomas von Sömmerring gibi nöroanatomistlerin detaylı beyin ve omurilik haritalamaları sırasında, medulla spinalisin alt ucunun belirgin şekilde konik olduğunu belgeledikleri görülür.
            Bu yapı giderek “conus medullaris” olarak adlandırıldı: Latince “omuriliğin konisi.”

            Burada ilginç bir nokta var: Conus terimi, sadece biçimi tanımlamakla kalmıyor; aynı zamanda işlevsel bir sınır çiziyor. Çünkü bu yapı, merkezi sinir sisteminin omurilikle sonlandığı yerdir. Aşağısı artık periferik sinir sistemine aittir (cauda equina). Yani bir koni, hem şekil hem sınırdır.

            19. Yüzyıl: Gözün İçinde Bir Koni Daha

            Oftalmolojide “conus”un serüveni ise daha geç başladı. 19. yüzyılın ortalarında Albrecht von Graefe, gözün retina ve optik disk yapısını detaylı biçimde inceleyen ilk bilim insanlarından biriydi.
            Von Graefe, özellikle yüksek miyopisi olan bireylerde optik sinir başının çevresinde şekilsel bozulmalar, dışa doğru sivrilen uzantılar fark etti. Bu yapılar, mikroskobik olarak incelendiğinde, göz küresinin arka kısmındaki skleral kabarıklıklardı.

            Başlangıçta bu oluşuma özel bir isim verilmemişti. Ancak 20. yüzyılın başlarında, oftalmoskopi yaygınlaştıkça ve miyopiye bağlı dejeneratif değişiklikler daha net tanımlandıkça, bu bölgedeki dışbükey kabartı için artık bir terim yerleşmişti:
            Conus myopicus — yani “miyopik koni”.

            20. Yüzyıl: Mikroskoptan Hücreye

            Aynı “conus” terimi bu kez mikroskobik düzeye indi. Retinadaki ışık reseptörleri olan cone cells (konik hücreler), sadece şekilleri nedeniyle değil, renkli görmede oynadıkları belirleyici rol nedeniyle de bilim tarihine geçtiler.
            Bu kullanımda conus, artık sadece anatomik bir yapıyı değil, aynı zamanda işlevsel bir moleküler özelleşmeyi ifade ediyordu.


            Ve Bugün…

            Bugün tıpta conus dendiğinde, konik şekle sahip çok sayıda yapı akla gelir:

            • Conus medullaris: Omuriliğin konik sonu.
            • Conus myopicus: Yüksek miyopide gözdeki konik deformite.
            • Conus arteriosus: Kalpte sağ ventrikülün konik çıkışı.
            • Cone cells: Renkli görmeden sorumlu konik retina hücreleri.

            Hepsi bir şeklin – binlerce yıldır doğada tekrar eden bir formun – insan bedenindeki yankılarıdır.
            Ve hepsi, tıbbın şekillerle düşünmeyi ne kadar erken benimsediğini gösteren küçük ama parlak işaretlerdir.




            İleri Okuma
            • Vesalius, A. (1543). De Humani Corporis Fabrica. Basel: Johannes Oporinus.
            • Sömmerring, S.T. (1778). De basi encephali et originibus nervorum cranio egredientium. Frankfurt.
            • Vicq d’Azyr, F. (1786). Traité d’anatomie et de physiologie. Paris.
            • Liddell, H.G., & Scott, R. (1843). A Greek–English Lexicon. Oxford: Clarendon Press.
            • von Graefe, A. (1855). Beiträge zur Pathologie und Therapie der Augenkrankheiten. Archiv für Ophthalmologie, 1(1), 1–120.
            • Lewis, C.T., & Short, C. (1879). A Latin Dictionary. Oxford: Clarendon Press.
            • Bailly, A. (1901). Dictionnaire grec-français. Paris: Hachette.
            • Cajal, S.R. (1901). Histologie du système nerveux de l’homme et des vertébrés. Paris: Maloine.
            • Kühn, A. (1904). Grundriss der vergleichenden Grammatik der indogermanischen Sprachen. Strasbourg: Trübner.
            • Duke-Elder, W.S. (1938). System of Ophthalmology, Vol. III. London: Henry Kimpton.
            • Nomura, R., et al. (1997). “Peripapillary conus and myopic maculopathy.” American Journal of Ophthalmology, 123(3), 354–362.
            • Standring, S. (Ed.). (2016). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (41st ed.). Elsevier.