Mosaic


1. Etimolojik Köken ve Kavramsal Genişlik

Latince musivum kelimesi, “Müzlere ait” anlamına gelirken; bu terim kökensel olarak Eski Yunanca moúseios (μουσεῖος) sözcüğünden türetilmiştir. Moúseios, “Müzler tarafından kutsanmış” yahut “sanatla ilgili olan” anlamlarını taşır ve Eski Yunanca Moûsa (Μοῦσα) yani “Müz” (ilham perisi) kelimesine dayanır. Mozaik kelimesinin çağrışımsal anlamı da, birçok küçük parçadan oluşmuş bütünsel bir yapıyı ifade eder. Bu yönüyle kelime, hem sanatsal hem de biyolojik olarak parçalı ama düzenli bir bütünlüğü temsil eder.

2. Genetikte Mozaik Kavramı

Genetik bağlamda “mozaik” (mosaicism), aynı zigottan türemiş hücre popülasyonları arasında genetik farklılıkların bulunması durumudur. Bu, bireyin vücut hücrelerinin (somatik hücrelerin) bir kısmının farklı karyotip ya da genotiplere sahip olması anlamına gelir. Mozaiklik, tek bir döllenmiş yumurtadan köken alan ancak erken embriyonal mitozlar sırasında meydana gelen hatalı bölünmeler sonucu farklı genetik dizilimlere sahip hücre klonlarının oluşmasıyla gelişir.

3. Mozaik Trizomi: Tanım ve Oluşum Süreci

Mozaik trizomi, bir kromozomun üç kopyasının (trizomi) sadece hücrelerin bir alt kümesinde bulunduğu özel bir mozaiklik durumudur. Bu durum, genellikle döllenmeden sonraki ilk birkaç hücre bölünmesi sırasında meydana gelen mitotik nondisjunction (ayrılmama) sonucu oluşur. Mozaik trizomi, klasik trizomilerden farklı olarak, bireyin tüm hücrelerinde değil, yalnızca belirli hücre gruplarında ekstra kromozomun bulunmasıyla karakterizedir.

Örneğin, mozaik Down sendromu (mozaik Trizomi 21) vakalarında bireyin bazı hücreleri normal (46 kromozomlu), bazıları ise trizomik (47 kromozomlu, yani fazladan bir 21. kromozom taşıyan) olabilir. Bu durum şu şekilde gösterilebilir:

mos47,XX,+21[34]/46,XX[26]

  • 47,XX,+21[34]: 47 kromozomlu, 21. kromozomu üçlemli 34 hücre klonunu temsil eder.
  • 46,XX[26]: Normal karyotipe sahip 26 hücre klonunu temsil eder.

Bu örnek, bireyin hücrelerinin yaklaşık %57’sinin trizomik, geri kalanının ise normal olduğunu gösterir.

4. Klinik ve Fenotipik Sonuçlar

Mozaik trizomiye sahip bireylerin fenotipi (gözlemlenebilir özellikleri), trizomik hücrelerin vücutta ne oranda ve hangi dokularda bulunduğuna bağlı olarak büyük değişkenlik gösterir. Örneğin, mozaik Down sendromlu bireylerde bilişsel işlevlerdeki bozulma klasik vakalara kıyasla daha hafif olabilir. Ortalama IQ seviyesi klasik Down sendromunda 50 civarında iken, mozaik formlarda daha yüksek olabilir. Ancak bu durum genelleştirilemez; çünkü trizomik hücrelerin dağılımı (örneğin beyin, kalp, karaciğer gibi hayati organlarda bulunup bulunmadığı) fenotipi doğrudan etkiler.

5. Mozaikliğin Genetik Kaynakları

Mozaik trizomi, tüm trizomik vakaların yaklaşık %1–2’sini oluşturur. Trizomi 21 gibi durumların kaynaklarına bakıldığında:

  • %90 oranında anne kökenli nondisjunction: Yumurtanın mayoz I bölünmesindeki ayrılmama hatası sonucu.
  • %5 oranında baba kökenli nondisjunction: Spermatogenez esnasında kromozom ayrılmaması.
  • %2 oranında Robertsonyen translokasyon: Genellikle 21. kromozom ile bir akrosentrik kromozom (13, 14, 15, 21 veya 22) arasında füzyon olur.
  • %2 oranında mozaik vakalar: Mitotik nondisjunction sonucu erken embriyogenez sırasında ortaya çıkar.

6. Mozaiklik Türleri

Mozaiklik, mutasyonun zamanına ve kökenine göre şu şekilde sınıflandırılabilir:

6.1. Somatik Mozaiklik
  • Mutasyon döllenmeden sonra mitotik hücre bölünmeleri sırasında ortaya çıkar.
  • Bu mutasyon yalnızca belirli somatik dokuları etkiler.
  • Kan örneği ile yapılan testlerde bu mutasyonlar tespit edilemeyebilir.
  • Fenotipik etkiler genellikle organlara özgüdür.
6.2. Gonadal (Eşey Hücre) Mozaiklik
  • Mutasyon eşey hücrelerinin (oosit veya spermatosit) gelişimi sırasında ortaya çıkar.
  • Kişi kendisi fenotipik olarak sağlıklı olabilir, ancak mutasyonlu gametler taşıdığı için hastalıklı çocuklara sahip olabilir.
  • Mutasyon ne kadar erken meydana gelirse, o kadar çok gamet etkilenir.
  • Bu mutasyonlar genetik testlerle (özellikle sperm ya da oosit analizleri ile) ya da dolaylı olarak nesiller arası geçişlerle tespit edilebilir.


Keşif

1. 1950’ler: Kromozomların Sayılabilir Hale Gelmesi

1956 yılına kadar insan kromozomlarının gerçek sayısı dahi bilinmiyordu. Uzun süre boyunca insanlarda 48 kromozom bulunduğu varsayılmıştı. Ancak İsveçli genetikçi Joe Hin Tjio ve Albert Levan, gelişmiş hücre kültürü ve mikroskop teknikleri kullanarak insan hücrelerinde 46 kromozom olduğunu gösterdiler (Tjio & Levan, 1956). Bu teknik atılım, kromozomal hastalıkların incelenmesinde çığır açtı.


2. 1959: Down Sendromu’nun Kromozomal Temelinin Keşfi

O güne dek klinik olarak tanımlanan Down sendromu (mongolizm olarak da adlandırılmıştı), ilk kez 1959 yılında Fransız hekim Jérôme Lejeune ve ekibi tarafından kromozomal düzeyde açıklanabildi. Lejeune, bu bireylerde 21. kromozomun üç kopya halinde (trizomi) bulunduğunu gösterdi (Lejeune et al., 1959). Bu, insan tarihinde bir hastalığın doğrudan kromozom düzeyinde tanımlandığı ilk andı.


3. 1961: “Tüm Hücreler Aynı Değil” Diyen İlk Karyotip

İlk trizomi vakalarında hücrelerin hepsi 47 kromozom taşıyordu. Ancak İngiltere’de çalışan pediatrist ve genetikçi C. E. Ford, 1961 yılında farklı bir vaka raporladı:
Bu çocuğun bazı hücrelerinde 47, bazı hücrelerinde ise normal 46 kromozom vardı. Bu çarpıcı bulgu, klasik trizomi kavramının ötesine geçilmesi gerektiğini gösterdi. Ford, bu durumu tanımlarken ilk kez “mozaik trizomi” ifadesini kullandı. Bu, aynı zigottan gelişen ancak mitotik bölünmeler sırasında farklılaşan hücre soylarının varlığını işaret ediyordu.


4. 1970’ler–1980’ler: Mozaikliğin Klinik Fenotipe Etkilerinin Fark Edilişi

1970’li ve 1980’li yıllarda, klasik Down sendromu vakalarına göre daha hafif seyirli vakalar görülmeye başlandı. Bu bireylerde kas tonusu, yüz hatları ve zihinsel gelişim daha normalken, genetik analizlerde 21. kromozomun mozaik olarak fazladan bulunduğu fark edildi.
Araştırmacılar, mozaik oranı ile fenotip arasında doğrudan bir korelasyon olmadığını ama dolaylı etkilerin bulunduğunu gözlemlemeye başladı. “Ne kadar trizomik hücre, o kadar belirgin klinik tablo” şeklindeki düşünce sorgulanmaya başlandı.


5. 1990’lar: Moleküler Sitogenetik Çağı

Klasik Giemsa bantlama tekniklerinin yerini FISH (Fluorescence In Situ Hybridization) aldı. Artık aynı bireyde yüzlerce hücre kısa sürede sayısal ve yapısal olarak analiz edilebiliyordu. Bu teknoloji sayesinde, daha önce tespit edilemeyen düşük düzeyde mozaik vakalar görünür hale geldi.
Özellikle prenatal tanı alanında, amniyosentezden elde edilen hücrelerde mozaik tespiti birçok etik ve klinik tartışmayı beraberinde getirdi: Mozaik bir bulgu ne anlama geliyordu? Her zaman hastalıkla mı sonuçlanacaktı?


6. 2000’ler ve Sonrası: Genom Düzeyinde Mozaikliğe Yolculuk

2000’li yıllardan itibaren array-CGH ve daha sonra Next Generation Sequencing (NGS) gibi yüksek çözünürlüklü tekniklerin devreye girmesiyle birlikte, artık mozaiklik sadece kromozomal düzeyde değil, genomik varyasyonlar ve hatta tek nükleotid düzeyinde (SNV) bile saptanabilir hale geldi.
Böylece mozaiklik, yalnızca Down sendromu gibi sendromlarla sınırlı kalmayıp; kanser, nörogelişimsel bozukluklar, nörodejeneratif hastalıklar, hatta otizm spektrum bozuklukları gibi çok geniş bir yelpazede incelenmeye başlandı.


7. Bugün: Tanıdan Etik Sorgulamaya

Bugün mozaik trizomi tanısı koymak yalnızca bir genetik test sonucu vermekten ibaret değildir. Hücrelerin hangi dokuda mozaik olduğu, mozaik oranı, mozaik sınırı, hangi kromozomun etkilendiği ve hatta hücresel düzeyde klonal evrim gibi kavramlar tanının yorumlanmasında hayati öneme sahiptir.

Mozaik trizomi, artık yalnızca bir tanı kategorisi değil; aynı zamanda organizmanın genetik bütünlüğüne, gelişimsel kaderine ve hastalığa yatkınlığına dair biyolojik ve felsefi sorulara açılan bir kapıdır.




İleri Okuma
  1. Tjio, J. H., & Levan, A. (1956). The chromosome number of man. Hereditas, 42(1-2), 1–6.
  2. Lejeune, J., Gautier, M., & Turpin, R. (1959). Études des chromosomes somatiques de neuf enfants mongoliens. C.R. Hebd. Séances Acad. Sci., 248, 1721–1722.
  3. Ford, C. E., et al. (1961). The chromosomes in a patient showing both mongolism and the normal phenotype. Lancet, 1(7174), 709–710.
  4. Warburton, D. (1983). Mosaicism in human fetal tissues. Human Genetics, 64(1), 1–6.
  5. Biesecker, L.G., (2002). The implications of somatic mosaicism in humans. Nature Reviews Genetics, 3(10), 748–758.
  6. Hall, J.G., (2003). Somatic mosaicism: observations related to clinical genetics. American Journal of Medical Genetics Part A, 116A(4), 331–339.
  7. Youssoufian, H., & Pyeritz, R.E., (2002). Mechanisms and consequences of somatic mosaicism in humans. Nature Reviews Genetics, 3(10), 748–758.
  8. Conlin, L.K., et al. (2010). Mechanisms of mosaicism, chimerism and uniparental disomy identified by single nucleotide polymorphism array analysis. Human Molecular Genetics, 19(R2), R126–R136.
  9. Grati, F.R., et al. (2015). Chromosomal mosaicism in human preimplantation embryos: a systematic review and meta-analysis. Human Reproduction Update, 21(4), 370–379.

Turritopsis nutricula

  • Oceaniidae ailesine ait bir hydrozoe türüdür.
  • Hayati döngüsünün özellikleri sayesinde, dünya üzerindeki tek ölümsüz canlı olarak kabul edilir.

D-Dimer

D-dimerler, kan pıhtılarının büyümesini ve sorunlu hale gelmesini önleyen biyolojik bir süreç olan fibrinoliz sırasında protein parçalandığında oluşan fibrin bozunma ürünleridir. Bu bozunma ürünleri çapraz bağlı fibrin plazmin tarafından parçalandığında ortaya çıkar ve kandaki varlıkları başta trombozla ilişkili olanlar olmak üzere çeşitli tıbbi durumların göstergesi olabilir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

“D-dimer” terimi molekülün yapısından kaynaklanır; fibrin proteininden birbirine bağlanmış iki “D” alanından oluşur, dolayısıyla “D-dimer”. D-dimerlerin tanımlanması ve incelenmesi, araştırmacılar kan pıhtısı oluşumu ve çözülme mekanizmalarını araştırırken, özellikle fibrinin yapısını ve pıhtılaşma kaskadındaki rolünü incelerken başlamıştır.

Fizyoloji

Fibrin bir pıhtının yapısal temelini oluşturur ve trombinin çözünür bir plazma proteini olan fibrinojen üzerindeki etkisiyle üretilir. Fibrinin D alanları daha sonra aktive edilmiş faktör XIII tarafından çapraz bağlanarak pıhtı yapısını stabilize eder. Bu sürecin düzenlenmesi aşırı pıhtılaşmanın önlenmesi açısından kritik önem taşır ve öncelikle fibrin polimerlerini parçalayan plazmin tarafından yönetilir. Bu parçalanma, daha sonra kan dolaşımında tespit edilebilen diğer parçaların yanı sıra D-dimerleri ile sonuçlanır.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Test Sonuçlarının Yorumlanması

D-dimerler laboratuvarda ‘Fibrinojen Eşdeğer Birimleri’ (FEU) adı verilen birimler kullanılarak ölçülür. D-dimerlerin heterojen yapısı nedeniyle ölçüm zordur ve farklı test yöntemlerinde değişken sonuçlara yol açar. Bununla birlikte, tanısal yorumlama genellikle D-dimer seviyelerinin belirli bir eşiği aşıp aşmadığı etrafında döner ve derin ven trombozu (DVT) veya pulmoner emboli (PE) gibi durumların varlığına işaret eder.

Klinik Önem

D-dimer testleri ağırlıklı olarak, test sonuçları belirli bir sınır değerin altında olduğunda trombotik durumları ekarte etmek için kullanılır. Bu da testi, özellikle semptom gösteren ancak bu durumların klinik olasılığı düşük olan hastalarda DVT ve PE gibi durumların tanısını dışlamak için değerli bir araç haline getirmektedir.

D-dimer Testinin Sınırlamaları

D-dimer testinin özgüllüğü, aşağıdaki gibi belirli koşullar altında tehlikeye girebilir:

  • Mevcut antikoagülasyon tedavisi
  • Yakın zamanda geçirilmiş büyük travma veya ameliyat
  • Yaygın damar içi pıhtılaşma (DIC)
  • Kötü huylu neoplazmlar
  • Sepsis
  • Hamilelik
  • Yüksek CRP seviyeleri

Güncel Araştırma ve Uygulamalar

D-dimerlerle ilgili araştırmalar, yaşlanmaya ve pıhtılaşma sisteminin fizyolojik aktivasyonuna bağlı olarak D-dimer seviyelerindeki doğal artışları daha iyi yansıtmak için yaşa göre ayarlanmış kesme değerlerinin araştırılmasını içerir. Ayrıca D-dimerler, özellikle yoğun bakım bağlamında DIC’nin değerlendirilmesinde tanı kriterlerinin bir parçasıdır.

Tarih

Paul Morawitz (1910’lar) – Paul Morawitz pıhtılaşma sürecini tanımlayarak fibrinojen ve trombinin pıhtı oluşumundaki rolünü aydınlattı. Doğrudan D-dimerleri keşfetmemiş olsa da, çalışmaları kanın pıhtılaşma mekanizmalarının temel anlayışını ortaya koymuştur.

Astrup ve Müllertz (1950’ler) – T. Astrup ve S. Müllertz fibrinolizi derinlemesine araştıran ilk kişiler arasındaydı. Fibrinolitik aktiviteyi ölçmek için yöntemler geliştirdiler ve bu yöntemler daha sonra D-dimerler de dahil olmak üzere fibrin yıkım ürünlerinin anlaşılmasını ve ölçülmesini etkiledi.

Didisheim ve Lewis (1960’lar) – P. Didisheim ve J.L. Lewis, fibrinoliz sırasında fibrin bozunma ürünlerini tanımlayan ve tarif eden temel araştırmalar yürütmüştür. Çalışmaları, D-dimerleri içeren bu ürünlerin karakterize edilmesine yardımcı olmuştur.

Sherry ve Alkjaersig (1960’lar) – Samuel Sherry ve Nils Alkjaersig, ilgili enzimatik süreçlere ve bunların düzenlenmesine odaklanarak fibrinoliz çalışmalarını ilerletmiştir. Fibrin yıkım ürünlerinin klinik öneminin tanımlanmasına katkıda bulunmuşlardır.

Merskey ve Johnson (1970’ler) – C. Merskey ve A.J. Johnson, fibrin yıkım ürünlerinin yaygın damar içi pıhtılaşma (DIC) ve diğer trombotik durumlar için belirteç olma potansiyelinin farkına varılmasında öncü olmuşlardır.

ELISA tabanlı testlerin geliştirilmesi (1980’ler) – 1980’lerde D-dimerler için enzime bağlı immünosorbent testlerinin (ELISA) kullanılmaya başlanması D-dimer testinin klinik uygulamasında devrim yaratmıştır. Bu testler D-dimerlerin ölçümü için daha spesifik ve hassas bir yöntem sağlayarak derin ven trombozu (DVT) ve pulmoner emboli (PE) gibi durumların teşhisinde kullanımlarını kolaylaştırmıştır.

Gravenstein ve diğerleri (1990’lar) – Bu grup, D-dimer testlerinin klinik ortamlarda, özellikle de trombotik durumların hızlı bir şekilde değerlendirilmesinin çok önemli olduğu acil tıpta kullanımının geliştirilmesinde etkili olmuştur.

Son gelişmeler (2000’ler ve sonrası) – Devam eden araştırmalar, D-dimer testlerinin tanı eşiklerini ve özgüllüğünü iyileştirmeye devam etmektedir. Yenilikler arasında, trombotik olaylar açısından daha yüksek risk altındaki bir demografik grup olan yaşlı popülasyonlar için tanısal doğruluğu artırmak amacıyla yaşa göre ayarlanmış D-dimer eşik değerlerinin geliştirilmesi yer almaktadır.

Kaynak

  1. Adam, S.S., Key, N.S., & Greenberg, C.S. (2009). D-dimer antigen: Current concepts and future prospects. Blood, 113(13), 2878-2887.
  2. Favaloro, E.J., & Lippi, G. (2015). Laboratory testing in the clinical management of patients with suspected or clinically evident venous thromboembolism. International Journal of Laboratory Hematology, 37(3), 297-307.
  3. Righini, M., Van Es, J., Den Exter, P.L., Roy, P.M., Verschuren, F., Ghuysen, A., Rutschmann, O.T., Sanchez, O., Jaffrelot, M., Trinh-Duc, A., Le Gall, C., Moustafa, F., Principe, A., Van Houten, A.A., Ten Cate, H., & Douma, R.A. (2014). Age-adjusted D-dimer cutoff levels to rule out pulmonary embolism: the ADJUST-PE study. JAMA, 311(11), 1117-1124.
  4. Astrup, T., & Müllertz, S. (1952). The fibrin plate method for estimating fibrinolytic activity. Archives of Biochemistry and Biophysics, 40(2), 346-351.
  5. Didisheim, P., & Lewis, J.L. (1962). Fibrinogen catabolism in rabbits with plasmic degradation products of fibrin. Journal of Clinical Investigation, 41(3), 520-531.
  6. Sherry, S., & Alkjaersig, N. (1964). The fibrinolytic enzyme system and its role in the etiology and differential diagnosis of hemorrhagic diatheses. Annals of Internal Medicine, 61(6), 1163-1176.
  7. Merskey, C., & Johnson, A.J. (1975). Fibrin degradation products: A review of clinical applications. British Journal of Haematology, 30(4), 465-470.
  8. Gravenstein, N., Blackshear, R.H., et al. (1990). A comparison of two D-dimer assays in patients suspected of deep vein thrombosis. Chest Journal, 98(3), 672-675.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Thrombin-Antithrombin-Kompleksi

  • Pıhtılaşma reaksiyonlarının kilit enzimi olan thrombin sistematik olarak ölçülmez.Bunun yerine dolaylı olarak Prothrombin parçaları(1 ve 2) ve ThrombinAntithrombinKomplex (TAT) ile thrombin oluşumunu hatta inaktif formunu bile ölçer.
  • Prothrombinden thrombine aktive olması, prothrombin 1+2’nin 1’e 1 oranında parçalanmasıyla oluşur.Bu parçaların konsantrasyonları , thrombin konsantrasyonuna eşittir.Oluşan thrombin , thrombocyt , thrombocyt aggresyonu ve hazırdaki fibrinlere bağlanır.
  • Serbest Trombin ise, Thrombomodulinin iç endotelindeki yaralı yüzeye bağlanır yada antithrombinler tarafından yakalanarak, inaktif ThrombinAntithrombinKomplex (TAT) oluşturur.
  • Thrombin oluşumu, işleyişinden de anlaşılabilir,Thrombin , fibrinojenin altı olan Fibrinmonomerlerinin parçaları olan fibrinopeptid A ve fibrinopeptid B e dönüştürür.fibrinopeptid A  ve Fibrinmonomerlerinin plasmadaki konsantrasyonları, thrombinin işleyişini yansıtır.
  • Referans aralığı:  Prothrombin 1+2: 0,4-1,1 nmol/l

TAT: 1,0- 4,1 µg/l

Hidroksi grubu

Hidroksi grubu, -OH genel yapısına sahip bir fonksiyonel gruptur. Bir radikal, iki serbest elektron çifti ve bir hidrojen atomu ile bir oksijen atomuna bağlanır. Hidroksi grubu diğerlerinin yanı sıra alkollerde, fenollerde, karboksilik asitlerde, karbonhidratlarda ve inorganik asitlerde bulunur. Temel bir özellik, güçlü moleküller arası etkileşimlerin, yani hidrojen bağlarının oluşmasıdır.

Tanım ve yapı

Hidroksi grubu, bir R radikaline bağlı olan bir hidrojen atomu H ve bir oksijen atomu O’dan oluşan fonksiyonel bir gruptur: R-OH. Oksijen iki yalnız çift, yani iki serbest elektron çifti taşır.

Çeşitli madde grupları hidroksi grupları içerir. Bunlar şunları içerir:

  • Alkoller
  • Fenoller
  • Karboksilik asitler
  • Karbonhidratlar
  • İnorganik asitler
  • HO- anyonu hidroksit olarak adlandırılır. Örneğin, güçlü baz sodyum hidroksitte (NaOH) meydana gelir.

Hidroksi grubunun genel son eki -ol’dur. Bugün hidroksil grubu teriminden kaçınılmalıdır. (-OH) radikalini ifade eder.

Hidroksil grubu birçok organik molekülün temel bir bileşenidir ve her bakımdan yeryüzündeki yaşam için gereklidir.

Hidroksi gruplarına sahip bileşiklere birkaç örnek olarak etanol, glikoz, selüloz, fenol, sukroz, beta blokerler, nişasta, gliserol, yağ asitleri, loperamid ve morfin verilebilir.

Özellikler

Hidroksi gruplarının temel bir özelliği, güçlü moleküller arası etkileşimler ve özellikle hidrojen bağları oluşturma yetenekleridir. Örneğin alkollerin, benzer alkanlar veya eterlere kıyasla nispeten daha yüksek erime noktası ve kaynama noktasına sahip olmasının nedeni budur.

Bunun daha derin nedeni, hidrojen ve oksijen atomları arasındaki bağın polaritesidir. Oksijen daha yüksek bir elektronegatifliğe sahiptir ve elektron çiftini kendine biraz daha yaklaştırır. Bu da oksijen üzerinde hafif bir negatif yük (δ-) ve hidrojen üzerinde hafif bir pozitif yük (δ+) ile sonuçlanır.

Aromatik fenoller alkollerden daha asidiktir. Bunun nedeni, negatif yükün aromatikler tarafından delokalize edilmesidir.

Hidroksi gruplarına sahip bileşikler genellikle hidrofiliktir ve suda çözünürler çünkü su molekülleriyle hidrojen bağları oluştururlar.

Kimyasal reaksiyonlar

  • Hidroksi grupları aldehitlere ve karboksilik asitlere oksitlenebilir.
  • Hidroksil grubuna sahip maddeler nükleofillerdir ve nükleofilik saldırı için substrattırlar.
  • Alkoller ve karboksilik asitler birlikte esterleri oluşturur.
  • Eczacılıkta
  • Çok sayıda aktif farmasötik bileşen, yardımcı madde ve ilaç hedefi hidroksi grupları içerir.

Vacutainer

Vacutainer kan toplama tüpleri, önceden belirlenmiş bir kan hacminin toplanmasını kolaylaştıran bir vakum contası oluşturan renkli bir kauçuk tıpa ile donatılmış steril cam veya plastik test tüpleridir. Bu tüpler genellikle analitik testten önce numuneyi stabilize etmek ve korumak için katkı maddeleri içerir. Tıpanın rengi tüpte bulunan belirli katkı maddelerini gösterir. Vacutainer, bu tüpleri üretmeye ve pazarlamaya devam eden Becton, Dickinson and Company’nin (BD) tescilli ticari markasıdır.

Çalışma Prensipleri

Vacutainer sistemi çift uçlu bir iğne kullanır: bir ucu hastanın damarına sokulurken, ince bir kauçuk kılıfla kaplı diğer ucu tüpün tıpasını deler. Bu tasarım, tüp değişimleri sırasında kan sızıntısı olmadan birden fazla tüpün sırayla doldurulmasını sağlar. Her tüpteki vakum, belirli bir miktarda kanın çekilmesini sağlar ve tüpün iç basıncı dengelendiğinde durur. Bu vakumun bütünlüğü çok önemlidir; zamanla tüpler vakumunu kaybedebilir ve yetersiz kan alımına yol açabilir, bu yüzden son kullanma tarihleri ​​vardır.

Tüp ve Katkı Maddesi Türleri

Vacutainer tüpler, belirli laboratuvar analizleri için tasarlanmış çeşitli katkı maddeleriyle mevcuttur. Yaygın katkı maddeleri arasında kanın pıhtılaşmasını önleyen EDTA, sodyum sitrat ve heparin gibi antikoagülanlar ve santrifüjleme sırasında kan bileşenlerini ayıran jeller bulunur. Renk kodlu tıpalar katkı maddesi türünü gösterir:

  • Kırmızı: Katkı maddesi yok (serum toplama için kullanılır).
  • Mor/Lavanta: EDTA (hematoloji için kullanılır).
  • Açık Mavi: Sodyum sitrat (pıhtılaşma çalışmaları için kullanılır).
  • Yeşil: Heparin (plazma tayinleri için kullanılır). – Gri: Sodyum florür/potasyum oksalat (glikoz testi için kullanılır).

“Çekme sırası”, test sonuçlarını tehlikeye atabilecek katkı maddelerinin çapraz kontaminasyonunu önlemek için flebotomi sırasında tüpleri doldurmak için standartlaştırılmış bir dizidir.

Tarihsel Bağlam

Vacutainer sistemi 1947’de Joseph Kleiner tarafından geliştirildi ve şu anda Becton, Dickinson and Company (BD) tarafından pazarlanmaktadır. Bu yenilik, flebotomi prosedürlerinde güvenliği ve verimliliği artırarak kan toplamayı devrim niteliğinde değiştirmiştir.

Tüp kapağı rengi veya türüKatkı maddesiKullanım ve yorumlar
Kan kültürü şişesiSodyum polianetol sülfonat (antikoagülan) ve mikroorganizmalar için büyüme ortamıGenellikle minimum kontaminasyon riski için önce çekilir. Bir kan alımında tipik olarak iki şişe toplanır; biri aerobik organizmalar ve diğeri anaerobik organizmalar için.
Açık maviSodyum sitrat (antikoagülan)Protrombin zamanı (PT) ve kısmi tromboplastin zamanı (PTT) ve trombin zamanı (TT) gibi pıhtılaşma testleri. Tüp% 100 doldurulmalıdır.
Düz kırmızıKatkı maddesi yokSerum: Toplam tamamlayıcı aktivite, kriyoglobulinler
Altın rengiPıhtı aktivatörü ve serum ayırma jeli Serum ayırıcı tüp: Tüp ters çevirmeleri pıhtılaşmayı teşvik eder. Hepatit ve HIV dahil çoğu kimya, endokrin ve seroloji testi.
Koyu yeşilSodyum heparin (antikoagülan)Kromozom testi, amonyak, laktat, HLA tiplemesi
Nane yeşiliLityum heparin (antikoagülan)Plazma. Tüp inversiyonları pıhtılaşmayı önler
Lavanta (‘mor’)EDTA (şelatör / antikoagülan)Tam kan: CBC, ESR, takrolimus ve siklosporinin kan seviyeleri, trombosit antikorları, Coombs testi, akış sitometrisi
pembeEDTA (şelatör / antikoagülan)Kan tiplemesi ve çapraz eşleştirme, doğrudan Coombs testi, HIV viral yükü
Asil maviEDTA (şelatör / antikoagülan)Eser elementler, ağır metaller, çoğu ilaç seviyesi, toksikoloji
TanEDTA (şelatör / antikoagülan)Kurşun
GriSodyum florür (glikoliz inhibitörü) Potasyum oksalat (antikoagülan) Glikoz, laktat
SarıAsit-sitrat-dekstroz A (antikoagülan)Doku tiplemesi, DNA çalışmaları, HIV kültürleri
İnci (‘beyazı’)Ayırma jeli ve (K2) EDTAAdenovirüs, toksoplazma ve HHV-6 için PCR


Keşif

1897’de Letitia Mumford Geer, patentli tek elle kullanılan şırıngasıyla modern kan toplama için temelleri attı. Bu icat, daha pratik ve etkili tıbbi cihazlara doğru bir geçişi işaret etti. Onlarca yıl sonra, 1920’lerde Joseph Kleiner, kan toplama için vakumla kapatılmış tüplerin potansiyelini keşfetmeye başladı ve devrim niteliğinde bir yaklaşım için sahneyi hazırladı.

1943’te Kleiner, Becton, Dickinson and Company (BD) ile işbirliği yaparak vakumlu kan toplama tüplerinin ilk prototipini tanıttı. Bu tüpler steril, hassas ve etkili kan örneklemesini kolaylaştırmak için tasarlanmıştı. Bu çabanın doruk noktası, Kleiner’ın kan toplama teknolojisinde önemli bir sıçrama olan Vacutainer sistemini patentlemesiyle 1947’de gerçekleşti. Bu sistem, önceden boşaltılmış, steril cam tüpler kullanılarak kan örneklerinin toplanmasına olanak tanıyarak klinik ve laboratuvar uygulamalarında devrim yarattı.

1949’da BD, Vacutainer’ı ticari olarak piyasaya sürdü ve dünya çapındaki sağlık hizmeti sağlayıcılarının erişimine açtı. Bu tanıtım, kan toplama süreçlerini standartlaştırarak hem güvenliği hem de verimliliği artırdı. 1950’lere gelindiğinde, çeşitli laboratuvar analizleri için belirli katkı maddelerini belirten renk kodlu kapakların tanıtılmasıyla sistem daha da gelişti. Bu yenilik, prosedürleri basitleştirdi ve doğruluğu garantiledi.

1960’lar, Vacutainer tüplerinin camdan plastiğe geçişiyle bir başka dönüşüm aşamasına işaret etti ve kırılma riskini azaltarak güvenliği önemli ölçüde artırdı. Bunun üzerine, 1970’lerde iğne batması yaralanmaları ve çapraz bulaşma riskini en aza indiren güvenlik mühendisliği özellikleri geliştirildi.

2000’lerde BD, numune korumasını geliştirmek ve laboratuvar işlemlerini kolaylaştırmak için hassas kaplamalar ve jeller de dahil olmak üzere gelişmiş katkı teknolojileri tanıttı. Bu gelişmeler, Vacutainer’ın modern sağlık hizmetlerinde vazgeçilmez bir araç olarak rolünü sağlamlaştırdı.

Joseph Kleiner, bu anlatıda, alana yaptığı vizyoner katkılarıyla tanınan önemli bir figür olmaya devam ediyor. Çalışmaları yalnızca kan toplamada devrim yaratmakla kalmadı, aynı zamanda tıbbi cihazlarda inovasyon için bir standart belirledi.


İleri Okuma

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.