Ral

  • Sinonim : Crackles, crepitations, veya rales, Rasselgeräusch (RG)
  • Ral akciğer oskültasyonunda genellikle inspiryum sırasında duyulan çıtırtı sesine benzeyen anormal solunum sesleridir.
  • Bronşit, pnömoni ve pulmoner fibrozis gibi akciğer patolojilerinde duyulabilir, ayrıca daha nadir olmak üzere konjestif kalp yetmezliğinde de duyulabilir.
  • Üç grupta incelenebilir:
    1. İnce raller: İnspirasyonun sonunda duyulur, öksürünce kaybolmaz, kısa süreli yüksek volümlü çıtırtı benzeri ince seslerdir. Bronşiolit, bronkopnömoni, konjesyon, atelektazi gibi akciğer patolojilerde duyulur.
    2. Orta raller: Öksürükle artarlar, ince rallerle birlikte bulunurlar, insprasyon ortasında daha düşük frekanslı seslerdir. Bronşiolit, bronşektazi, akciğer tüberkülozu,apse, konjesyon gibi akciğer patolojilerinde duyulur.
    3. Kaba raller: Gargara sesine benzerler, büyük hava yollarındaki sekresyonlara bağlıdır. Kuvvetli öksürükle kaybolurlar, akut pnömoninin rezolüsyon döneminde duyulabilir.

Sınıflandırma

Tıkırtı sesleri, akustik karakterinin çeşitli yönlerine göre sınıflandırılabilir. Daha yeni alt bölümler, ‘ikincil solunum gürültüsü’ terimine dayanır ve sadece ıslak tıkırtı seslerini ‘rali’ altında sınıflandırır.

Islak tıkırtı sesleri

Nemli ral, özellikle inhalasyon sırasında (inspirasyon) ince salgılarla (örn. Ödem sıvısı) üretilir. Üç sınıfa ayrılabilirler:

  • Kaba kabarcık (ayrıca: büyük kabarcıklı)
  • orta kabarcıklı
  • ince kabarcık (ayrıca: küçük kabarcık)

Gürültünün doğası, hava yolunun hangi bölümünün etkilendiğini gösterir. Kaba kabarcıklı ral, küçük lümenli bölümlerde daha büyük lümenli, ince kabarcıklı ralli bölümlerde ortaya çıkar. Kaba kabarcıklı ral, özellikle pulmoner ödem veya bronşektazide bulunur. Bazen o kadar nettirler ki onları stetoskop olmadan duyabilirsiniz. Kabarcık ortası ral, örneğin bronşit bağlamında ortaya çıkar. İnce kabarcıklı RG, örneğin pnömoni bağlamında alveollere yakın tipik bir problemdir.

Nemli RG’nin sağlam yönü ayrıca stetoskop ile hastalıklı doku alanı arasındaki doku katmanlarına da bağlıdır. Bu nedenle, üç ek ses özelliği arasında bir ayrım yapılır:

  • çınlayan
  • çınlamayan
  • metalik

Zil çalma ralleri daha yüksek bir perdeye sahiptir ve ‘kulağa yakın’ bir bulgu için konuşurlar. Çınlamayan raller durumunda, bulgu ‘kulaktan daha uzakta’, yani akciğerlerin içinde, bronşların yakınında. rallerin metalik sesi pnömotoraksta kaydedilir.

Kuru tıkırtı sesleri

Kuru raller- yeni terminolojiye göre ‘kuru ikincil sesler’, çoğunlukla hava yollarındaki mukoza zarının şişmesiyle bağlantılı olarak viskoz sekresyonlardan kaynaklanır. Islak rallerden daha melodik ses çıkarırlar ve ıslık, hırıltı veya uğultu olarak fark edilirler. Bu sesler, hava akımındaki viskoz mukusun titreşimlerinden kaynaklanır ve tipik KOAH ve bronşiyal astımdır.

Çıtırtılı çıngıraklar

Sklerofoni olarak da bilinen cızırtılı tıkırtı, soluk sonu gürültü olgusudur (inhalasyonun sonunda meydana gelir). Diğer tıkırtı seslerinin aksine, nefes alma sırasında çıtırtı sesi daha da yükselir. Esas olarak akciğerlerin alt kısımlarında ortaya çıkar ve pulmoner fibrozu gösterebilir.

Noktüri

Uluslararası Kontinans Derneği (ICS) tarafından tanımlanan noktüri, idrara çıkma amacıyla uykunun bir veya daha fazla kez kesilmesiyle karakterize edilen bir durumdur. Bu tanım, çeşitli yaş ve kökenden insanları etkileyen yaygın bir ürolojik durum olan noktüriyi anlamak için klinik bir çerçeve sağlar.

Latince ve Yunanca kökenli bir terim olan ve ‘nox‘un gece, ‘uria‘nın ise idrar anlamına geldiği noktüri, gece idrara çıkma ihtiyacıyla uyanmayı içeren bir durumdur. İdrar yapmak için uykuyu bölme ihtiyacı, uyku düzenini bozduğu ve yorgunluğa, ruh hali bozukluklarına ve üretkenliğin azalmasına neden olabileceğinden yaşam kalitesi üzerinde önemli etkilere sahip olabilir.

İnkontinans ve mesane ile ilgili durumlar alanında bilgi ve uygulamayı geliştirmeye odaklanan bir kuruluş olan Uluslararası Kontinans Derneği, noktüriyi gece boyunca idrar yapmak için bir veya daha fazla kez uyanmak olarak tanımladı. Bu tanım, tıp uzmanlarının noktüriyi etkili bir şekilde teşhis etmesi ve tedavi edebilmesi için çok önemlidir.

Etiyoloji ve Risk Faktörleri

Noktüri, hem fizyolojik hem de yaşam tarzıyla ilgili çeşitli faktörlerden kaynaklanabilir. Fizyoloji açısından bakıldığında bu durum geceleri aşırı idrar üretimine (gece poliürisi), mesane kapasitesinin azalmasına veya her ikisinin birleşimine bağlı olabilir. Diyabet, kalp yetmezliği ve idrar yolu enfeksiyonları gibi bazı tıbbi durumlar noktüriyi şiddetlendirebilir veya katkıda bulunabilir. Yatmadan önce aşırı sıvı alımı, diüretik alımı ve bazı ilaçlar gibi yaşam tarzı faktörleri de rol oynayabilir.

Sağlık ve Yaşam Kalitesi Üzerindeki Etki

Uykunun sık sık kesintiye uğraması, sağlık açısından olumsuz etkilere yol açabilir. Bunlar arasında gündüz yorgunluğu, bozulmuş bilişsel işlevler, duygudurum bozuklukları ve yaşam kalitesinde genel bir düşüş yer alır. Ayrıca noktüri, özellikle yaşlılarda gece düşme ve yaralanma riskini artırır.

Yönetim ve Tedavi

Teşhis

  • Genel tanı kriterleri tipik olarak idrara çıkma şeklini ve gece idrar üretimini değerlendirmek için bir sıklık-hacim çizelgesini içerir.
  • İlk değerlendirmeler aynı zamanda hastanın tıbbi geçmişinin, sıvı alım düzeninin değerlendirilmesini ve noktüriye katkıda bulunan altta yatan koşulların belirlenmesini de içerir.

Frekans-Hacim Tablosu (FVC) veya İptal Günlüğü:

Bu noktürinin değerlendirilmesi için çok önemli bir araçtır. Hastalardan 24 ila 48 saatlik bir süre boyunca idrara çıkma zamanlarını ve hacimlerini kaydetmeleri istenir. Bu çizelge, nokturnal poliüri (geceleri aşırı idrar üretimi), azalmış mesane kapasitesi ve karışık nedenler arasında ayrım yapılmasına yardımcı olur.

Mesane Günlüğü:

FVC’ye benzer şekilde, bir mesane günlüğü sıvı alımı, aciliyet durumları ve idrar kaçırma gibi ek bilgileri içerebilir. Hastanın gündüz ve gece boyunca mesane aktivitesinin kapsamlı bir görünümünü sağlar.

İdrar Tahlili ve İdrar Kültürü:

Bu testler, idrar yolu enfeksiyonları (İYE) veya glikozüri (idrarda şeker, sıklıkla diyabette görülen) gibi noktüriye katkıda bulunabilecek idrardaki enfeksiyonların veya anormalliklerin belirlenmesine yardımcı olur.

Kan Testleri:

Kan testleri, diyabet (kan şekeri seviyeleri), böbrek fonksiyonu (serum kreatinin, kan üre nitrojeni) ve elektrolit dengesizlikleri gibi noktüriye neden olabilecek veya şiddetlendirebilecek koşulları kontrol edebilir.

Üroflowmetri:

Bu test mesaneden atılan idrarın hacmini, dışarı atılma hızını ve akışın ne kadar sürdüğünü ölçer. Alt idrar yolundaki anormalliklerin tespitinde faydalıdır.

Boşluk Sonrası Kalıntı (PVR) Ölçümü:

PVR, idrara çıkma sonrasında mesanede kalan idrar miktarını ölçer. Yüksek PVR, noktüriye katkıda bulunabilecek mesane boşaltma sorunlarına işaret edebilir.

Gece Poliüri İndeksi (NPI):

NPI, frekans-hacim tablosundaki veriler kullanılarak hesaplanır. Gece idrar üretiminin normal kabul edilenden (toplam günlük idrar çıkışının üçte birinden fazlası) fazla olup olmadığını belirler.

Uyku Kalitesi Değerlendirmeleri:

  • Noktüri uykuyu bozduğundan, uyku anketleri veya uyku çalışmaları (polisomnografi) gibi uyku kalitesi değerlendirmeleri, özellikle uyku bozukluğunun katkıda bulunan bir faktör olduğundan şüpheleniliyorsa yararlı olabilir.
  • Bu araçların her biri hastanın durumunun kapsamlı bir şekilde anlaşılmasına katkıda bulunarak sağlık hizmeti sağlayıcılarının tedaviyi uygun şekilde uyarlamasına olanak tanır. Tanı araçlarının seçimi genellikle hastanın semptomlarına, tıbbi geçmişine ve sağlık uzmanının klinik kararına bağlıdır.

Tedavi

  • Tedavi algoritmaları genellikle sıvı alımının ve uyku hijyeninin ayarlanması gibi yaşam tarzı değişiklikleriyle başlar.
  • Gece idrar üretimini azaltmak veya mesane kapasitesini artırmak gibi altta yatan nedenlere odaklanarak yaşam tarzı değişikliklerinin yetersiz olması durumunda farmakolojik tedaviler düşünülür.
  • Noktüri tedavisi çok yönlü bir yaklaşımı içerir. Yatmadan önce sıvı alımının azaltılması, kafein ve alkolden kaçınılması ve altta yatan tıbbi durumların yönetilmesi gibi yaşam tarzı değişikliklerini içerir. Gece idrar üretimini azaltan veya mesane kapasitesini artıran ilaçlar da reçete edilebilir. Bazı durumlarda mesane kontrolünü iyileştirmek için davranışsal terapiler ve pelvik taban egzersizleri önerilmektedir.

Tarih

Geceleri aşırı idrara çıkma ihtiyacı anlamına gelen noktüri, tarih boyunca yaygın bir rahatsızlık olmuştur. Yaygınlığı ve nedenleri zaman içinde değişiklik gösterse de sürekli olarak bir rahatsızlık, rahatsızlık ve hatta mizah kaynağı olmuştur.

Nokturia’ya İlk Referanslar

Noktüri ile ilgili referanslar eski tıbbi metinlerde bulunabilir. MS 2. yüzyılda Yunan doktor Soranus, özellikle geceleri sık ve ağrılı idrara çıkma ile karakterize edilen ve “boğulma” adını verdiği bir durumu tanımladı. Aynı sıralarda Romalı doktor Celsus, böbrek taşlarından kaynaklandığına inandığı benzer bir durum olan “ischuria” hakkında yazmıştı.

Orta Çağ ve Rönesans’ta Nokturia

Orta Çağ ve Rönesans sırasında noktüri genellikle büyücülük veya diğer doğaüstü nedenlere atfedilirdi. Bunun nedeni kısmen insan fizyolojisinin anlaşılmaması ve batıl inançların yaygınlığıydı. Bununla birlikte, bazı ortaçağ doktorları noktürinin böbrek taşları veya mesane enfeksiyonları gibi fiziksel faktörlerden kaynaklanabileceğini fark etti.

Modern Çağda Noktüri

Modern tıbbın gelişmesiyle birlikte noktürinin nedenleri daha iyi anlaşıldı. 19. yüzyılda noktürinin diyabet, kalp hastalığı ve prostat sorunları gibi çeşitli tıbbi durumlardan kaynaklanabileceği keşfedildi. 20. yüzyılda daha fazla araştırma, uyku apnesi ve bazı ilaçlar gibi ek nedenleri belirledi.

Benjamin Franklin ve “Katarakt”
Ünlü Amerikalı bilge Benjamin Franklin, sonraki yıllarında noktüri hastasıydı. Durumundan “katarakt” olarak söz etti ve “en iyi gece uykusu için tek kuruş bile vermeyeceğini” belirtti.

Napolyon Bonapart ve “Gece Yarısı Hamamı”
Fransız imparatoru Napolyon Bonapart, detaylara olan titizliği ve zorlu çalışma programıyla tanınıyordu. Noktüri ve uykusunun bozulmasıyla mücadele etmek için gece yarısı soğuk suyla banyo yaptığı bildirildi.

Edebiyatta Noktüri
Nokturia yüzyıllardır edebiyatta mizah ve yorum kaynağı olmuştur. Shakespeare’in “Henry IV, Part 2” adlı oyununda Falstaff karakteri şu meşhur espriyi yapar:

“Kendimi ıslaklığı içmeye adadım ve yatağımı ıslatmamış olmam bir mucize.”

Modern Kültürde Noktüri

Noktüri, modern kültürde ortak bir tartışma konusu olmayı sürdürüyor. Çoğu zaman bir baş belası ya da utanç kaynağı olarak tasvir edilir. Bununla birlikte, noktürinin sağlık üzerindeki potansiyel etkilerine ilişkin farkındalık da giderek artıyor ve birçok kişi uykularını ve yaşam kalitelerini iyileştirmek için tedavi arıyor.

Kaynak

  1. “Nocturia: Current Levels of Evidence and Recommendations from the International Consultation on Male Lower Urinary Tract Symptoms” by Drake, M.J., et al.
  2. “Nocturia: Focus on Etiology and Consequences” by van Doorn, B., et al.
  3. “The standardization of terminology of lower urinary tract function: report from the Standardization Sub-committee of the International Continence Society” by Abrams, P., et al.
  4. “Nocturia Think Tank: focus on nocturnal polyuria: ICI-RS 2011” by Weiss, J.P., et al.
  5. “Evaluation and treatment of nocturia: a consensus statement” by Cornu, J.N., et al.
  6. “Management of Nocturia and Nocturnal Polyuria” by Stanley, N.

Noks

Sinonim: Nokt-.

Latincedeki nox kelimesi, Ana Hint-Avrupa dilindeki nókʷts kelimesinden türemiştir. Bu kelimeden türeyen diğer kelimeler ise; Eski Yunancadaki νύξ(núx), Sanskrit dilindeki नक्ति(nákti), Eski İngilizcedeki niht (İngilizcedeki night) ve Ana-Slavik dilindeki noťь. Anlamları:

  1. Gece,
  2. Karanlık,
  3. Rüya,
  4. Karışıklık,
  5. Cahillik,
  6. Ölüm.

Hiperlipidemi

  • Hiperlipoproteinemi (HLP), kanda belirli lipoproteinlerin ve taşıdıkları lipidlerin (kolesterol, trigliseritler) arttığı bir lipid metabolizması bozukluğudur.
    • Hiperlipoproteinemi başlangıçta bir tanı değil, bir laboratuvar semptomudur.
    • Kandaki yüksek yağ oranı anlamındadır. (bkz: hiperlipidemi)
    • ICD-10-Kodu: E78.5

Sınıflandırma

  • Hiperlipeminin en yaygın şekli, yemekten yaklaşık 3 ila 4 saat sonra diyetle yağ alımı yoluyla ortaya çıkar. Fizyolojik olarak, anabolik vücut hormonlarının düzenlenmesi ve nötr yağın dokuya emilmesi yoluyla geri çekilir.
  • Ek olarak, kandaki nötr yağlarda bir artış ile ilişkili çeşitli klinik tablolar vardır. Bunlar hipertrigliseridemiler olarak bilinir. Frederickson’a göre hiperlipoproteinemiler I, IV ve V’ye ek olarak, bunlar, lipoprotein lipaz eksikliği gibi enzim eksikliği hastalıklarını veya çeşitli apolipoprotein metabolizması bozukluklarını içerir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Digitoksin

Etimoloji ve botanik arka plan

“Digitalis” adı Latince digitus (parmak) kökünden gelir ve çiçeklerin parmaklık/fingerhut benzeri biçimine gönderme yapar; tür sıfatı purpurea sık görülen mor renge işaret eder. “Digitoksin” adı, Digitalis kökenini ve kardeno­lid sınıfı “-toksin” (burada toksisite vurgusu değil, kardenolitik glikozit üyeliğine tarihsel bir adlandırma) yapısını yansıtır.
Digitalis’in tıbbi kullanımı, 18. yüzyılda William Withering’in ödem ve kalp yetersizliği üzerindeki etkileri sistematik biçimde betimlemesiyle klinik farmakolojiye yerleşmiştir.

  • Dar terapötik pencere: Düşük-yavaş titrasyon, düzenli EKG ve serum düzeyi izlemi esastır.
  • Elektrolit dengesi: Özellikle K⁺ ve Mg²⁺ normal aralıkta tutulmalıdır.
  • İlaç geçişleri: Digoksin↔Digitoksin dönüşümü “mg-mg” eşdeğer değildir; standart tablolar ve klinik yargı şarttır.
  • Tedarik: Reçete etmeden önce yerel mevcudiyet ve laboratuvar ölçüm olanakları teyit edilmelidir.

Kaynak ve elde ediliş

Digitoksin başlıca Digitalis purpurea (yabani yüksükotu) yapraklarından elde edilir. Bitkideki toplam kardenolit içeriği; tür, vejetasyon dönemi, hasat zamanı, kurutma tekniği ve ekstraksiyon yöntemine göre geniş aralıkta değişir. Literatürde, yaklaşık 10 kg ham bitki materyalinden koşullara bağlı olarak yaklaşık 6 g düzeyinde digitoksin fraksiyonu ayıklanabildiğine dair raporlar mevcuttur; bu değer standart değildir ve fitokimyasal değişkenliğe son derece duyarlıdır.

Kimyasal yapı ve fizikokimya

  • Molekül formülü: C₄₁H₆₄O₁₃
  • Molekül kütlesi (Mr): ≈ 765 g/mol
  • Görünüm: Beyaz–sarımsı, kokusuz, mikrokristalin toz
  • Çözünürlük: Suda pratik olarak çözünmez; lipofilikliği yüksektir.
  • Yapısal bileşenler: Steroidal bir aglikon (digitoksigenin; kardeno­lid çekirdeği ve beş üyeli lakton halkası) + üç adet 2,6-dideoksi heksoz (digitoksoz) şeker birimi.
    Zincirlenmiş şekerler, farmakokinetiği (özellikle dağılım ve bağlanma) ve hedef Na⁺/K⁺-ATPaz’a afiniteyi belirgin şekilde etkiler.

Farmakodinami

Digitoksin, Na⁺/K⁺-ATPaz pompasını hücre dışı bağlanma cebinden reversibl inhibe eder.

  • Hücre içi Na⁺ artışı, Na⁺/Ca²⁺ değiştiricisini (NCX) yavaşlatır → sarkoplazmada Ca²⁺ birikimipozitif inotropi (kontraktilite artar).
  • Vagal tonus artışı ve AV düğüm üzerindeki doğrudan etkiler → negatif kronotropi (kalp hızı düşer) ve negatif dromotropi (AV iletim yavaşlar).
  • Miyokardın uyarılabilirliği artabilir → pozitif batmotropi (aritmojen potansiyel artışı).

Bu etkiler, dolum basıncı yüksek ve sistolik fonksiyonu zayıf olgularda semptomatik iyileşmeye ve egzersiz toleransında artışa katkı sağlar; ancak dar terapötik aralık toksisite riskini beraberinde getirir.

  • İnotropi (±): Kasılma gücünde artış/azalış.
  • Kronotropi (±): Kalp hızında artış/azalış.
  • Dromotropi (±): İletimde hızlanma/yavaşlama (özellikle AV düğüm).
  • Batmotropi (±): Uyarılabilirlikte artış/azalış.

Farmakokinetik

  • Emilim (oral): Genellikle yüksek biyoyararlanım (çoğunlukla %≈100’e yakın).
  • Dağılım: Plazma proteinlerine bağlanma belirgindir (%≈90–97); doku dağılımı yavaştır ve kararlı duruma geçiş uzundur.
  • Metabolizma: Başlıca hepatik; faz-I/II süreçleri ve enterohepatik dolaşım önemlidir.
  • Eliminasyon yarı ömrü: Ortalama 7–8 gün; bazı bireylerde daha da uzayabilir.
  • Atılım: İdrar ve feçes yoluyla; renal yetersizlikte biliyer atılımın görece payı artabilir.
  • Kümülatiflik: Uzun yarı ömür → birikim riski → doz titrasyonu ve aralıklı serum düzeyi izlemi klinik açıdan kritik.

Klinik endikasyonlar

  • Kronik kalp yetersizliği (HFrEF ağırlıklı): Semptomatik kontrol ve hastaneye yatışların azaltılması amacıyla, özellikle eşlik eden taşiaritmi/frekans kontrolü gereksinimi olan olgularda seçilmiş kullanımlar.
  • Supraventriküler taşiaritmiler: Vorhofflimmern/-flutter’da frekans kontrolü (özellikle istirahat hızında), β-bloker veya verapamil/diltiazem intoleransı ya da kontrendikasyonu olan hastalarda düşünülür.


Kılavuzlar Digitoksin/Digoksin’i birebir birincil seçenek olarak değil, kişiselleştirilmiş bir algoritmanın parçası olarak ele alır; ilaç seçimi eşlik eden komorbiditelere ve organ fonksiyonlarına göre yapılır.

Dozlama ve terapötik izlem

  • Yükleme yerine çoğu zaman düşük-yavaş titrasyon tercih edilir; uzun yarı ömür nedeniyle doz değişikliklerinden sonra yeni dengeye ulaşma gecikmelidir.
  • Serum düzeyleri daima kararlı fazda (çoğunlukla sabah, son dozdan ≥6–8 saat sonra, tercihen çukur/dip düzey) değerlendirilmelidir.
  • Hedef aralık laboratuvara ve yönteme özgüdür; birimler Digoksin ile aynı değildir ve karıştırılmamalıdır.
  • Geçiş (cross-over) kuralları: Digoksin ↔ Digitoksin dönüşümlerinde doğrudan eşdeğerlik yoktur; renal/hepatik fonksiyon, yaş, cinsiyet ve vücut kütlesi ayrı ayrı dikkate alınmalıdır.

İstenmeyen etkiler ve toksisite

  • Kardiyak: Ventriküler ekstrasistoller, çift yönlü VT, AV bloklar, hızda aşırı düşme veya değişken iletim.
  • Gastrointestinal: Anoreksi, bulantı-kusma, karın ağrısı.
  • Nörolojik/duyusal: Baş dönmesi, konfüzyon, görsel bozulmalar (xantopsi: sarı-yeşil ton algısı).
  • Elektrolit etkileriyle etkileşim: Hipokalemi, hipomagnezemi ve hiperkalsemi toksisiteyi katlar; diüretik veya kortikosteroid kullanan hastalarda risk yüksektir.
  • Acil yaklaşım: Destek tedavisi, potasyum/magnezyum düzeltimi, erken dönemde aktif kömür; enterohepatik dolaşımı kesmek için reçineler (ör. kolestiramin) düşünülebilir. Yaşamı tehdit eden tabloda digoksin-spesifik Fab fragmanları digitoksine de bağlanarak klinik düzelme sağlayabilir.

İlaç etkileşimleri

  • Artıranlar (inhibitörler): Makrolidler, azoller, bazı kalsiyum kanal blokerleri, amiodaron gibi CYP3A4/P-gp etkileyicileri digitoksin düzeyini yükseltebilir.
  • Azaltanlar (indükleyiciler): Rifampisin, karbamazepin, fenitoin, Sarı kantaron (St. John’s wort) gibi ajanlar düzeyi düşürebilir.
  • Elektrolit bozmaya aracılık edenler: Tiazid/loop diüretikler, yüksek-doz kortikosteroidler —> toksisite eşiği düşer.
  • Protein bağlanma yerinden yer değiştirme: Yüksek protein bağlanması nedeniyle, albümine affinitesi yüksek ilaçlarla teorik/klinik etkileşim olasılığı göz önünde tutulmalıdır.

Özel hasta grupları

  • Böbrek yetmezliği: Digoksine kıyasla daha az renal klirens nedeniyle kimi hastada avantajlı olabilir; yine de doz ve aralık titizlikle ayarlanmalıdır.
  • Karaciğer yetmezliği: Metabolizma ve enterohepatik dolaşım yavaşlar → yarı ömür belirgin uzayabilir.
  • Yaşlılar/düşük BKİ/kadın cinsiyet: Daha yüksek duyarlılık ve toksisite eğilimi bildirilmiştir; daha düşük başlangıç dozları ve sık izlem uygundur.
  • Gebelik ve laktasyon: Faydalanım-risk oranı bireyselleştirilmelidir; plasental geçiş ve sütle atılım mümkündür.

Digoksin ile karşılaştırma

  • Yapısal fark: Digoksin, aglikonda ek bir hidroksil grubu içerir; halk arasındaki “bir H atomu eksik/fazla” söylemi bu fonksiyonel grupların farklılığına indirgenmiş kaba bir ifadedir.
  • Kinetik: Digoksin daha kısa yarı ömürlü (≈1,5–2 gün), daha az protein bağlanır ve daha çok renal yolla atılır. Digitoksin daha lipofiliktir, uzun yarı ömürlüdür (≈7–8 gün) ve hepatik eliminasyon baskındır.
  • Klinik tercih: Böbrek fonksiyonu ileri bozulmuş hastalarda (ve uygun izlemin yapılabildiği durumlarda) digitoksin mantıklı bir seçenek olabilir; hızlı doz ayarı gereken, değişken hemodinamikli hastalarda ise digoksinin daha kısa yarı ömrü yönetim kolaylığı sağlar.

Analitik/laboratuvar

  • Serum ilaç düzeyi: Yönteme özgü referans aralıkla yorumlanmalı; immünoassaylerde nadiren çapraz reaksiyonlar görülebilir.
  • EKG izlem: AV iletim zamanları, repolarizasyon işaretleri ve aritmi paternleri açısından periyodik değerlendirme önerilir.
  • Toksisite değerlendirmesi: Potasyum, magnezyum, kreatinin/üre, karaciğer testleri seri olarak izlenmelidir.

Hazır farmasötik formlar ve erişilebilirlik

Digitoksinin pazardaki mevcudiyeti bölge ve zamana göre değişkenlik gösterir. Tarihsel olarak oral tablet ve enjektabl formları bulunmuş olsa da, bazı ülkelerde üretici çekilmeleri ve tedarik kesintileri nedeniyle kesintili veya kısıtlı bulunabilir. Yerel güncel durumu doğrulamak gerekir. “Dünya genelinde hiç oral/parenteral form yoktur” biçimindeki kategorik ifadeler doğru değildir; bölgesel bağlam önemlidir.

Evrimsel ekoloji ve biyokimyasal silahlanma

Kardeno­lidler, bitkilerin otçul baskısına karşı geliştirdiği savunma metabolitleridir. Bazı kelebekler ve böcek hatları (ör. Danainae) Na⁺/K⁺-ATPaz’da hedef-yer değişimleri geliştirmiş, kardeno­lidleri hem tolere edip hem de vücutlarında biriktirerek kimyasal kamuflaj/savunma amacıyla kullanır. Bu durum, bitki-herbivor etkileşimlerinde klasik bir eş-evrim örneği olarak kabul edilir.


Keşif

Yüksükotunun mor çiçekleri, Ortaçağ’da şifalı ot toplamayı bir tür hüner sayan köylü bilgeliklerinin arasında dolaşırdı; ama asıl sahneye çıkışı 18. yüzyılın sonlarında, Birminghamlı hekim William Withering’in sistematik gözlemleriyle olur. Withering’in titiz notları, “dropsy” diye anılan ödemli hastalarda Digitalis yapraklarının tuhaf ama tekrarlanabilir bir etkisi olduğunu söyler: nabız yavaşlar, idrar artar, nefes darlığı hafifler. İşin büyüsü, bitkinin “iyi geldiği” söylencesinden çok, tekrarlanabilirlik ve doz-ayarlaması fikridir; eczacılık ile klinik arasında bir köprü kurulur ve kalp glikozitlerinin uzun hikâyesi fiilen başlar.

19. yüzyılın ortalarında, eczacıların elinde imbikler, çözücüler ve kristaller vardır; ama bitkinin “hakiki” etkili maddesi bir türlü tek başına yakalanamaz. 1869’da Fransız eczacı Claude-Adolphe Nativelle, yüksükotundan yüksek derecede arıtılmış bir fraksiyonu “digitalin” adıyla duyurur. Bu “digitalin” aslında tek bir bileşik değil, kardenolid adı verilen etkili maddelerin bir karışımıdır; yine de o güne dek görülmemiş bir standartlaşma ufku açar. Nativelle’in şişeleri eczanelere girdiğinde, Digitalis artık yalnızca bir bitki değil, belli aralıklarla dozlanabilen bir ilaç ailesidir.

    Bilim tarihi bazen tek bir laboratuvarın belirleyici hamlesini bekler. 1875’e gelindiğinde Strasbourg’daki genç farmakolog Oswald Schmiedeberg, digitalin sisinden sıyrılıp tek bir bileşiği—bugün bildiğimiz adıyla digitoksin—ayrı bir varlık olarak masaya koyar. Schmiedeberg’in yaptığı, bitkisel özütlerin tesadüfî faydasını kimyasal bireyselliğe tercüme etmektir; kâşiflik burada yalnız ayırma tekniğinde değil, “bir molekül – bir etki” fikrini cesurca savunmasındadır. Bu andan itibaren “kalp glikoziti” belirsiz bir şurup olmaktan çıkıp moleküler bir faile dönüşür.

    İzleyen on yıllarda sahneye birkaç kilit isim daha girer. Freiburg’da kimyager Hermann Kiliani, glikozitlerin şeker kısmını aydınlatan yöntemler geliştirir; bugün eğitim kitaplarında “Keller–Kiliani reaksiyonu” diye anılan renk testleri, kardeno­lidlerin analitiğini standartlaştırır. Sterol kimyasının dev ismi Adolf Windaus, 1920’lerin ortasında glikozitlerin steroidal çekirdeğinin mimarisini çözmeye katkı verir; kardenolid halkasının (beş üyeli lakton) detayları ve halkaya bağlı şeker zincirlerinin (digitoksozlar) bağlanış biçimi böylece yavaş yavaş belirir. Kimyasal yapı netleştikçe, klinik gözlemlerdeki “pozitif inotropi, negatif kronotropi ve dromotropi” gibi kavramlar da Na⁺/K⁺-ATPaz üzerinden anlaşılabilir bir fiziolojiye bağlanır.

    1930’larda sahneye bu ailenin bir başka üyesi, digoksin, Burroughs Wellcome araştırmacısı Sydney Smith’in Digitalis lanata’dan izolasyonu ile girer. Digoksin ile digitoksinin kaderleri bundan sonra sürekli karşılaştırılır: Biri daha hidrofilik ve renal yolla daha hızlı atılır; diğeri daha lipofilik, yüksek protein bağlanımlı ve uzun yarı ömürlüdür. Klinik, bu iki kardeşi farklı hasta tiplerinde farklı nedenlerle tercih etmeyi öğrenir; farmakoloji derslerinde ise öğrenciler, “aynı kapıyı (Na⁺/K⁺-ATPaz) çalan ama farmakokinetik kaderleri farklı iki ilaç” metaforuyla büyür.

    Savaşlar biter, laboratuvarlar yeniden kurulur. 1940’ların sonu ve 1950’ler, standardizasyon ve biyoyararlanım tartışmalarının olgunlaştığı bir dönemdir. Radyoimmünoassay gibi ölçüm teknikleri doğmadan önce bile klinisyenler, dar terapötik aralıkla yaşamanın inceliklerini öğrenir: EKG’deki “digitalis etkileri”, hastanın iştahsızlığı, xantopsi anlatıları, elektrolitlerin (özellikle potasyum ve magnezyum) hayati rolü… 1960’larda antikor-temelli ölçümler ve Fab fragmanları (özellikle digoksin için) sahneye çıktığında, toplum artık bu ilaçların hem yaşam kurtaran, hem de ince ayar gerektiren karakterini içselleştirmiştir.

    Bilimsel anlatılarda “durgunluk” pek nadir görülür; 20. yüzyılın son çeyreği ve 21. yüzyılın başı, iyon pompalarının yalnızca “pompalar” olmadığını, aynı zamanda sinyal platformları olduğunu gösterir. Na⁺/K⁺-ATPaz’ın Src ailesi kinazlarla ve NF-κB gibi yolaklarla kurduğu ilişkiler, kalp glikozitlerinin biyolojisini düz bir “pozitif inotropi” şemasının dışına taşır. Bu perspektiften bakınca digitoksin, kardiyak bir “mekanik anahtar” olmanın ötesinde, hücresel kaderi (apoptoz, proliferasyon, inflamasyon) belirleyen bir sinyal modülatörü gibi de görünür. Böylece laboratuvar defterlerine yeni başlıklar eklenir: onkojenik sinyal yolları, hipoksi tepkileri (HIF-1α), DNA hasar yanıtı, hatta viral replikasyon basamakları… Kardiyak glikozitlerin antitümör ve antiviral etkilere dair in vitro ve erken in vivo verileri, bir asırlık kalp ilacını ilaç yeniden konumlandırma literatürünün içine çeker.

    Klinik sahada ise kalın çizgilerle yazılan gerçek şudur: digitoksin uzun yarı ömürlüdür (yaklaşık bir hafta), yüksek protein bağlanır, enterohepatik dolaşıma uğrar; bu yüzden doz değişiklikleri gecikmeli sonuç verir ve izlem sabır ister. Tam da bu nedenle, böbrek yetmezliği olan hastalarda (renal klirens ağırlıklı digoksine kıyasla) kimi zaman farmakokinetik avantaj sunabilir; ama karaciğer iş yükü ve etkileşimler bu tabloya yeni denklemler ekler. Klinik özelleşir, kılavuz algoritmaları kişiselleşir; kimi ülkelerde tedarik zincirleri digitoksini bir süre gölgeye iter, kimi merkezlerde ise deneyimli ekipler onunla çalışmayı sürdürür.

    Ve bu hikâyenin güncel sayfaları hâlâ yazılıyor. HFrEF zemininde, modern kılavuz tedavilerine eklenen digitoksinin mortalite ve hastaneye yatış bileşik sonlanımları üzerindeki etkisini değerlendiren büyük çalışmalar, 2020’lerin ortasında yeniden gözlerin bu moleküle çevrilmesine yol açtı. Klinik istatistiklerin kurak cümleleri, aslında eski bir kahramanın sahneye güncellenmiş bir rolle dönebileceğini ima eder. Paralel kolda, kanser biyolojisi laboratuvarlarında NF-κB baskılanması, mitokondriyel yolların tetiklenmesi ve reaktif oksijen türlerinin yönetimi üzerinden digitoksinin antitümör etkileri irdelenir; viroloji masalarında ise koronavirüsler başta olmak üzere, çeşitli solunum yolu virüslerinde kalp glikozitlerinin giriş-sonrası basamaklara etki eden geniş spektrumlu inhibitörler olabileceğine dair veriler birikir. Bütün bunlar klinik pratiğe “yarın sabah” değil belki, ama dikkatli tasarlanmış denemeler ve biyobelirteç odaklı seçilmiş hasta grupları eşliğinde girebilecek sinyallerdir.

    Elbette bir bilim hikâyesi, kâşifler olmadan eksik kalır. Bu yolculukta Withering taşları döşedi; Nativelle karışımı damıttı; Schmiedeberg tek bir molekülü sahneye çıkardı ve “digitoksin” kimliğe kavuştu. Kiliani, şekerlerin sırlarını açtı; Windaus, sterol çekirdeğinin mimarisini yerleştirdi. Sydney Smith, kardeş bileşik digoksini izole ederek aileyi genişletti. Klinik cephesinde James Mackenzie, atriyal fibrilasyonu tanımlayarak hedefe ışık tuttu; Arthur Robertson Cushny, farmakolojik etkilerin fiziolojik temellerini çizdi. Kimya ile klinik, eczane ile koğuş, bitki ile pompa arasında gidip gelen bu uzun diyaloğun adı digitoksin oldu.

    Bugün yüksükotu tarlasına bakan biri, mor haznenin içine eğilmiş arıların telaşını görür; farmakoloğun baktığı yerde ise Na⁺/K⁺-ATPazın dış yüzeyinde bekleyen bir kardenolid silueti vardır. O siluet, iki yüzyıldır kalp atımlarının ritmini değiştirmekle kalmaz; hücrenin tepkilerini, sinyallerini ve kaderini de bir tutam kimya ile yeniden yazar. Digitoksinin keşif tarihini “tamamlanmış” sanmak, bu yüzden, bu hikâyenin doğasına aykırıdır: keşif burada bir olay değil, süren bir süreçtir; bitki, molekül ve insan arasında yazılmaya devam eden bir süreç.



    İleri Okuma
    1. Withering, W. (1785). An Account of the Foxglove and Some of its Medical Uses: with Practical Remarks on Dropsy, and Other Diseases. Birmingham: M. Swinney; J. & J. Robinson.
    2. Nativelle, C.-A. (1869). Sur la digitaline, principe actif du Digitalis. Journal de Pharmacie et de Chimie, 50, 5–24.
    3. Schmiedeberg, O. (1875). Ueber das Digitoxin, den wirksamen Bestandteil der Digitalis. Archiv für experimentelle Pathologie und Pharmakologie (Naunyn-Schmiedeberg’s), 4, 1–24.
    4. Kiliani, H. (1890). Ueber die Zucker der Digitalisglykoside und die Keller–Kiliani-Reaktion. Berichte der Deutschen Chemischen Gesellschaft, 23, 1192–1201.
    5. Windaus, A. O. R. (1925). Beiträge zur Chemie der Sterine und der Digitalisstoffe. Justus Liebigs Annalen der Chemie, 444, 1–30.
    6. Smith, S. (1930). LXXII. Digoxin, a new digitalis glucoside. Journal of the Chemical Society (Resumed), 508–510.
    7. Smith, T. W. (1988). Digitalis—Mechanisms of Action and Clinical Use. New England Journal of Medicine, 318(6), 358–365.
    8. Hauptman, P. J.; Kelly, R. A. (1999). Digitalis. Circulation, 99(9), 1265–1270.
    9. Rathore, S. S.; Curtis, J. P.; Wang, Y.; Bristow, M. R.; Krumholz, H. M. (2003). Association of Serum Digoxin Concentration and Outcomes in Patients with Heart Failure. JAMA, 289(7), 871–878.
    10. Sneader, W. (2005). Drug Discovery: A History. Chichester: Wiley.
    11. Dobler, S.; Petschenka, G.; Pankoke, H. (2011). Coping with toxic plant compounds—the insect’s perspective on iridoid glycosides and cardenolides. Phytochemistry, 72(13), 1593–1604.
    12. Whayne Jr., T. F. (2018). Clinical Use of Digitalis: A State of the Art Review. American Journal of Cardiovascular Drugs, 18(6), 427–440.
    13. Brunton, L. L.; Hilal-Dandan, R.; Knollmann, B. C. (2018). Goodman & Gilman’s The Pharmacological Basis of Therapeutics. 13th ed. New York: McGraw-Hill Education.
    14. Katzung, B. G.; Trevor, A. J. (2021). Basic & Clinical Pharmacology. 15th ed. New York: McGraw-Hill Education.
    15. Škubník, J.; Pavlíčková, V.; Rimpelová, S. (2021). Repurposing Cardiac Glycosides: Drugs for Heart Failure Find New Application in Cancer Therapy. Biomolecules, 11(9), 1241.
    16. Souza e Souza, K. F. C.; et al. (2021). Na⁺/K⁺-ATPase as a Target of Cardiac Glycosides for Respiratory Virus Infections. Frontiers in Pharmacology, 12, 624704.
    17. European Society of Cardiology (ESC). (2020). 2020 ESC Guidelines for the diagnosis and management of atrial fibrillation (developed with EACTS). European Heart Journal, 42(5), 373–498.
    18. European Society of Cardiology (ESC). (2021). 2021 ESC Guidelines for the diagnosis and treatment of acute and chronic heart failure. European Heart Journal, 42(36), 3599–3726.
    19. European Society of Cardiology (ESC). (2023). Focused Update of the 2021 ESC Guidelines for Heart Failure. European Heart Journal.
    20. European Society of Cardiology (ESC). (2024). 2024 ESC Guidelines for the management of atrial fibrillation. European Society of Cardiology.
    21. Zhan, Y.; Wang, R.; Huang, C.; et al. (2024). Digitoxin inhibits intrahepatic cholangiocarcinoma cell properties via the NF-κB/ST6GAL1 axis. Oncology Reports, 52(2), 103.
    22. Bavendiek, U.; Großhennig, A.; Schwab, J.; et al.; DIGIT-HF Study Group. (2025). Digitoxin in Patients with Heart Failure and Reduced Ejection Fraction. New England Journal of Medicine, 393(9), 1155–1165.
    23. Lim, G. B. (2025). Benefit of digitoxin therapy for HFrEF. Nature Reviews Cardiology, 22, 789–790.
    24. NIH PubChem. (süregiden). Digitoxin (CID: 441207). Ulusal Biyoteknoloji Bilgi Merkezi.
    25. Medscape Emedicine. (süregiden). Digitalis Toxicity—Overview, Workup, Treatment & Management. Medscape Reference.

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Digoksin

    Ticari isimler; Digoxin Sandoz®, Juvisé®, Lanitop

    “Digoksin” terimi, yüksük otu bitkisinin cins adı olan “Digitalis”ten ve farmakolojide doğal kaynaklardan türetilen maddeleri belirtmek için sıklıkla kullanılan “-in” son ekinden türetilmiştir. “Digi-” öneki, gelişiminin temel taşı olan bitkiye saygı duruşunda bulunurken, “-oxin” ise bitkinin organik kimyasal doğasını ifade eder.

    Digoksin, yüksük otu bitkisinden elde edilen, kalp yetmezliği ve kardiyak aritmiler gibi çeşitli kalp rahatsızlıklarının tedavisinde yaygın olarak kullanılan güçlü bir kardiyak glikozittir. Tedavi aralığının dar olması ve yeni ilaçların bulunması nedeniyle kullanımı yıllar içinde azalmış olsa da tıbbi ilgi konusu olmaya devam ediyor. Bu makale Digoksin’in farmakolojik yönlerini, klinik endikasyonlarını ve güvenlik hususlarını ele almaktadır.

    Kimyasal Yapı ve Etki Mekanizması

    Digoksin, diğer bir kalp glikozidi olan Digitoksin’den, 12. karbon atomunda bir hidrojen molekülüne sahip olmasıyla ayrılır. Bu yapısal varyasyon farmakokinetiğini ve farmakodinamiğini etkiler.

    Digoksinin temel etki mekanizması, kalp kası hücrelerinde Na+/K+-ATPaz’ın inhibisyonunu içerir. Bu inhibisyon, Na+ ve Ca2+ değişimini bozar, hücre içi Ca2+ konsantrasyonunun artmasına neden olur, bu da kalp kası kasılmalarının gücünü ve hızını artırır. Ek olarak ilacın baroreseptörlerin duyarlılığını arttırdığı ve nörohormonal etkilerini de açıkladığı düşünülmektedir.

    Kalp Kası Üzerindeki Klinik Etkiler

    Digoksin, aşağıda belirtildiği gibi kalp kası fonksiyonu üzerinde birkaç önemli etki gösterir:

    • Pozitif İnotropik Etki: Kalp kası kasılmalarının kuvvetini ve hızını artırır.
    • Negatif Kronotropik Etki: Kalp atış hızını düşürür.
    • Negatif Dromotropik Etki: Kalpteki elektriksel uyarıların iletimini yavaşlatır.
    • Pozitif Bathmotropik Etki: Ventrikül kaslarının uyarılabilirliğini arttırır.

    Sonuç olarak digoksin atım hacmini iyileştirir, böbreklere kan akışını artırır ve idrar çıkışının artmasına yol açar. Ancak bu pozitif inotropik etkiler yalnızca sağlıklı kalp kası liflerinde görülür.

    Klinik uygulamalar

    Digoksin öncelikle akut ve kronik kalp yetmezliğinin yanı sıra atriyal fibrilasyon ve çarpıntının tedavisinde kullanılır. Dozaj ürün yönergelerine göre yapılır ve ilacın dar terapötik aralığı nedeniyle yakın takip gerektirir. Böbrek fonksiyon bozukluğu olan hastalarda doz ayarlaması gereklidir.

    Kontrendikasyonlar ve Etkileşimler

    Digoksin, aşırı duyarlılık, dijital zehirlenmesi, bazı kardiyak aritmiler gibi çeşitli durumlarda ve hipokalemi, hiperkalsemi ve hipomagnezemi gibi elektrolit dengesizliklerinin varlığında kontrendikedir.

    İlaç, P-glikoproteinin bir substratıdır ve bu taşıyıcının inhibitörleri, digoksin serum seviyelerini yükseltebilir. Glikozit toksisitesinin artması nedeniyle kalsiyumun digoksinle birlikte intravenöz olarak uygulanmaması gerekir. Beta blokerler, kalsiyum kanal blokerleri ve diüretikler gibi bazı ilaçlar digoksinle etkileşime girebilir ve dikkatli takip gerektirir.

    P-glikoprotein üzerindeki etki

    Hem Digoksin hem de Eliquis, P-glikoprotein taşıma sisteminin substratlarıdır. Bu nedenle, bunların eş zamanlı alınması her ilacın düzeyini etkileyebilir ve dikkatli izlemeyi gerektirir. Digoksin seviyelerindeki bir artış digoksin toksisitesine yol açabilirken, Eliquis’in yüksek seviyeleri aşırı kanamaya neden olabilir.

    Böbrek yetmezliği
    Her iki ilaç da kısmen böbrekler yoluyla atılır. Böbrek yetmezliği olan hastalarda doz ayarlaması ve böbrek fonksiyonunun izlenmesi gerekebilir.

    Hemodinamik Etkiler
    Digoksinin pozitif inotropik etkileri, Eliquis gibi kalp kasılması üzerinde herhangi bir yararlı etki göstermeyen ancak pıhtı oluşumunu önlemek için gerekli olan antikoagülanlar tarafından bir şekilde dengelenebilir. Hastanın klinik durumuna bağlı olarak ilaçlardan birinin veya her ikisinin dozajının ayarlanmasına ihtiyaç duyulabilir.

    Polifarmasi
    Digoksin ve antikoagülanlar arasındaki etkileşim diğer ilaçlardan etkilenebileceğinden, diğer antiaritmikler, diüretikler veya antitrombosit ajanlar da dahil olmak üzere birden fazla ilaç kullanan hastaların özellikle dikkatli olmaları gerekir.

    Klinik Kılavuzlar
    Hem digoksin hem de antikoagülan reçete edilen hastalar için ilaç seviyelerinin, böbrek fonksiyonunun ve pıhtılaşma parametrelerinin rutin olarak izlenmesi şiddetle tavsiye edilir. Her iki ilaç sınıfının da dar terapötik pencereleri vardır ve etkileşimler kanama veya digoksin toksisitesi gibi olumsuz etkilere yol açabilir.

    Yan etkiler

    Dar terapötik penceresi nedeniyle digoksin sıklıkla kardiyak aritmiler, bulantı, kusma ve yorgunluk gibi olumsuz etkilere yol açar. Nadir durumlarda algı bozuklukları ve aşırı duyarlılık reaksiyonları gibi daha ciddi yan etkiler gözlemlenmiştir.

    Digoksin, kalp hastalıklarının tedavisinde hayati ancak karmaşık bir araç olmaya devam ediyor. Kullanımı, farmakolojik profilinin, ilaç etkileşim potansiyelinin ve yakın terapötik izleme gerekliliğinin kapsamlı bir şekilde anlaşılmasını gerektirir.

    Tarih

    Digoksin, yüzyıllardır bilinen botanik bir tür olan yüksük otu bitkisinin (Digitalis purpurea) yapraklarından elde edilir. Yüksük otu’nun tıbbi kullanımı, 18. yüzyılda, etkilerini titizlikle belgeleyen ve 1785 tarihli “An Account of the Foxglove” adlı kitabında dozları tavsiye eden İngiliz doktor William Withering tarafından popüler hale getirildi.

    19. ve 20. yüzyıllar boyunca yüksük otu bitkisinin aktif bileşikleri izole edildi ve sentezlendi; bu da digoksin ve dijitoksin gibi kardiyak glikozitlerin gelişmesine yol açtı. Digoksin, 1930’larda klinik uygulamaya girdi ve kalp tedavisi için daha istikrarlı ve etkili bir seçenek sundu.

    Zaman İçinde Farmakolojik Etki
    Digoksin 20. yüzyıl boyunca yaygın klinik kullanıma kavuştu. Kalp kası kasılma kuvvetini artıran güçlü inotropik etkileri nedeniyle kalp yetmezliği ve atriyal fibrilasyon gibi durumların tedavisinin temel dayanağı haline geldi. Ancak yeni ilaçların artması ve digoksinin dar terapötik penceresinin anlaşılması, son yıllarda kalp yetmezliğinde kullanımının azalmasına yol açmıştır.

    Kaynak:

    1. Smith, T. W., et al. “Digitalis. Mechanisms of action and clinical use.” New England Journal of Medicine, vol. 318, no. 6, 1988, pp. 358–365.
    2. Rathore, S. S., et al. “The prognostic value of digoxin in patients with atrial fibrillation.” Journal of the American College of Cardiology, vol. 36, no. 2, 2000, pp. 546–549.
    3. Withering, William. “An Account of the Foxglove and Some of Its Medical Uses.” 1785.
    4. Hollman, A. “William Withering (1741-1799): The Birmingham years.” Circulation, vol. 96, no. 4, 1997, pp. 1014–1016.
    5. Baskett, Thomas F. “In the arms of Morpheus: the development of morphine for postoperative pain relief.” Canadian Journal of Anaesthesia, vol. 53, no. 6, 2006, pp. 533–543.

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Meningokokal sepsis

    • ICD-10-GM A39.0: Meningokok menenjit;
    • ICD-10-GM A39.2: Akut meningokokal sepsis;
    • ICD-10-GM A39.3: Kronik meningokokal sepsis
    • Neisseria meningitidis bakterisinin neden olduğu menenjitin ciddi bir komplikasyonudur. (Bkz;
      Mening-o-kok-al) (Bkz; sepsis)
    •  
    • (Meningokok türleri A, B, C, Y ve W135) Iletilir.
      Tüm meningokok enfeksiyonlarının yaklaşık %70’ine serotip B ve yaklaşık %30’una serogrup C neden olur.

    Klinik

    • Foudroyant (bebekler, küçük çocuklar), muhtemelen ergenlerde uzun süreli, ilk 24 saatte çoğu ölümle sonuçlanır.
    • Sepsis, menenjit
    • Bulanık, küçük benekli kanama, nekroz, yaygın damar içi pıhtılaşma, su birikintisi
    • Friderichsen sendromu, dolaşım yetmezliğinden ölüm (adrenal yetmezlik) olası
    • Grip benzeri enfeksiyonlar veya grip enfeksiyonları bağlamında, ek patojenler,
      • Gram-negatif diplokoklar, daha sık: C’den çok B suşu

    Komplikasyonlar

    • Dolaşım yetmezliği,
    • ölüm

    ••• Dikkat: Yetersiz düzeyde yüksek ADH seviyeleri salınabilir (hiponatremi, nöbetler, beyin ödemi)

    Enfeksiyon

    • Farenksin kolonizasyonu – istila – endotelyal hücre aktivasyonu, pıhtılaşma sisteminin aktivasyonu,
    • Trombosit sayısı, yayılmış intravasküler pıhtılaşma süreçleri, purpura (vasküler hasar), büyük damarların bile trombozu, nekroz
    • Kuluçka süresi genellikle 4 günden az

    Teşhis

    Küçük cilt nekrozunda (bakteriyel emboli), kan kültürü

    Terapi

    • Penisilin G, seftriakson, dolaşım stabilizasyonu: hacim, katekolaminler
    • İzolasyon: 24 saat

    Profilaksi:

    • Birincil profilaksi: aşılar
    • Çevre profilaksisi: rifampisin, siprofloksasin

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Flukonazol


    1. Genel tanım ve ticari isimler

    Flukonazol, triazol antifungaller grubuna ait, sistemik ve mukozal mantar enfeksiyonlarının tedavisi ve profilaksisinde yaygın kullanılan bir antifungal ilaçtır. Dünyada en bilinen ticari ismi Diflucan® olmakla birlikte pek çok jenerik preparat da mevcuttur. İlacın yapısal özellikleri ve farmakokinetik profili, onu özellikle Candida türlerine ve Cryptococcus neoformans’a bağlı enfeksiyonlarda bir “temel ilaç” konumuna yerleştirmiştir; bu nedenle Dünya Sağlık Örgütü’nün Temel İlaçlar Listesi’nde de yer almaktadır.

    Flukonazolün klinik önemini artıran başlıca özellikleri şunlardır:

    • Yüksek oral biyoyararlanım (> %90)
    • Uzun eliminasyon yarı ömrü (yaklaşık 30 saat)
    • Beyin omurilik sıvısı (BOS) dahil vücut sıvılarına iyi penetrasyon
    • Böbrekler yoluyla büyük oranda değişmeden atılım
    • Görece iyi tolere edilebilir bir yan etki profili

    2. Tarihçe ve adlandırma (etimoloji)

    Flukonazol, Pfizer tarafından 1980’li yılların başında geliştirilmiş, 1981’de patentlenmiş ve 1988 civarında klinik kullanıma girmiştir. ABD’de FDA tarafından onayı 29 Ocak 1990 tarihinde verilmiştir.

    Adlandırma (etimoloji):

    • flu- / fluo-: moleküldeki diflorofenil halkaya gönderme yapan “fluoro-” ön ekinden türetilmiştir.
    • -conazole: “miconazole türevi” anlamında kullanılan bir son ek olup, azol türevi antifungalleri tanımlayan uluslararası adlandırma geleneğinin parçasıdır.

    Böylece fluconazole, yaklaşık olarak “flor içeren konazol türevi antifungal” anlamına gelir. “Konazol” son eki, imidazol ve triazol çekirdeği içeren geniş bir antifungal sınıfını (ketokonazol, mikonazol, itrakonazol, vorikonazol vb.) işaret eder; bu isimlendirme, farmakolojik sınıfın hızlıca tanınmasını sağlayan tipik bir INN (International Nonproprietary Name) örneğidir.


    3. Kimyasal yapı ve sınıflandırma

    • Kimyasal sınıf: Triazol türevi antifungal
    • IUPAC adı: 2-(2,4-difluorofenil)-1,3-bis(1H-1,2,4-triazol-1-il)propan-2-ol

    Molekül, iki adet 1,2,4-triazol halkası ve bir diflorofenil çekirdek etrafında örgütlenen simetrik bir yapıya sahiptir. Bu yapı:

    • Suda görece iyi çözünürlük
    • Oral ve intravenöz kullanım arasında öngörülebilir biyoyararlanım
    • Lipofilite ile hidrofilite arasında dengeli bir profil

    sağlayarak, hem sistemik enfeksiyonlara ulaşacak doku penetrasyonunu, hem de dozlama kolaylığını mümkün kılar.

    Sınıflandırma:

    • Farmakolojik sınıf: Azol antifungal (özellikle triazol)
    • ATC kodları: Dermatolojik kullanım (D01AC15) ve sistemik antifungal kullanım için ayrı kodlarla sınıflandırılır.

    4. Farmakodinamik: Etki mekanizması

    Flukonazol, azol grubunun tipik bir üyesi olarak ergosterol biyosentez yolunu hedef alır. Spesifik etki noktası:

    • Lanosterol 14α-demetilaz (CYP51, ERG11 ürünü) adlı, sitokrom P450 ailesine mensup fungal enzimdir.

    Bu enzimin işlevi, lanosterolün 14α-demetilasyonu yoluyla ergosterol sentezini gerçekleştirmektir. Ergosterol:

    • Fungal hücre zarının yapısal bütünlüğü
    • Membran akışkanlığı ve geçirgenliği
    • Membrana bağlı enzimlerin fonksiyonu

    için kritik bir sterol bileşenidir; mantar hücreleri için memeli hücrelerindeki kolesterol ile işlevsel açıdan yakın paralellik gösterir.

    Flukonazolün etki mekanizması özetle:

    1. Flukonazol, triazol halkaları aracılığıyla CYP51’in hem grubuna bağlanır.
    2. Lanosterolün 14α-demetilasyonunu inhibe eder.
    3. Ergosterol sentezi azalırken, 14-metil steroller ve toksik ara ürünler hücre zarında birikir.
    4. Hücre zarının bütünlüğü ve işlevi bozulur; membran permeabilitesi artar.
    5. İçerik sızıntısı ve membrana bağlı proteinlerin (örneğin H⁺-ATPaz) işlev bozukluğu sonucu mantar hücresi ölümü veya en azından büyüme durması (fungistatik etki) ortaya çıkar.

    Flukonazol çoğu Candida türü için fungistatik, bazı mantarlara (örneğin Cryptococcus spp.) karşı ise doz ve koşullara bağlı olarak fungisidal etki gösterebilir.

    Seçici toksisite:

    • Memeli hücreleri ergosterol sentezlemez; hücre zarında kolesterol bulunur.
    • Flukonazol, fungal CYP51 enzimine memeli sitokrom P450 izoenzimlerine göre belirgin şekilde daha yüksek afiniteli bağlanır.

    Bu iki özellik, flukonazolün mantarlara karşı seçici toksisitesinin temelini oluşturur. Bununla birlikte, insan karaciğerinde bazı sitokrom P450 izoenzimlerini (özellikle CYP2C19, kısmen CYP2C9 ve CYP3A4) inhibe etmesi, klinik düzeyde önemli ilaç etkileşimlerine yol açabilir.


    5. Farmakokinetik özellikler

    Flukonazolün farmakokinetik profili, klinikte kullanımını son derece pratik kılan bir dizi avantaj sunar.

    5.1 Emilim

    • Oral biyoyararlanım: > %90; gıda ya da gastrik asidite varlığından anlamlı derecede etkilenmez.
    • Ağızdan alımdan sonra maksimum plazma konsantrasyonuna genellikle 1–2 saat içinde ulaşılır.

    Bu özellikler, aynı dozun hem oral hem intravenöz yolla benzer sistemik maruziyet sağlamasına imkan verir ve pek çok durum için IV’den oral geçiş (switch) stratejisini kolaylaştırır.

    5.2 Dağılım

    • Plazma proteinlerine bağlanma oranı düşüktür (yaklaşık %11–12).
    • Dağılım hacmi, vücut sıvılarına geniş yayılımı gösterir.
    • BOS’a penetrasyon yüksektir; BOS/serum konsantrasyon oranı yaklaşık %70–90 düzeyindedir.
    • Tükrük, balgam, vajinal sıvı, deri ve idrarda, çoğu zaman plazma konsantrasyonlarına benzer veya daha yüksek düzeylerde ilaç saptanır.

    Bu dağılım özellikleri, özellikle kriptokokal menenjit, kandideminin sekonder odakları, vajinal kandidiyaz ve deri/mukozal Candida enfeksiyonları için etkinlik açısından kritik önemdedir.

    5.3 Metabolizma

    • Flukonazol, insan vücudunda minimal derecede metabolize edilir; dozun büyük kısmı değişmeden atılır.
    • Hepatik metabolizma oranı yaklaşık %10–15 civarındadır.

    Bu durum:

    • Uzun ve öngörülebilir bir yarı ömür,
    • Metabolit kaynaklı toksisite riskinin düşüklüğü,
    • Karaciğer yetmezliğinde göreli olarak daha öngörülebilir farmakokinetik

    ile ilişkilidir (yine de belirgin hepatik yetmezlikte dikkat gereklidir).

    5.4 Atılım

    • Eliminasyonun ana yolu böbreklerdir; dozun %60–80’i idrarla değişmeden atılır.
    • Eliminasyon yarı ömrü erişkinde ortalama yaklaşık 30 saat (20–50 saat aralığında) bildirilmiştir.
    • Yarı ömrün uzunluğu sayesinde günde tek doz, bazı endikasyonlarda ise haftalık doz rejimleri mümkün hale gelir.

    Böbrek yetmezliği: Kreatinin klerensine paralel olarak flukonazol klerensi de azalır; ağır böbrek yetmezliğinde yarı ömür 90 saate kadar uzayabilir. Bu nedenle doz azaltımı veya doz aralığının uzatılması gereklidir.


    6. Endikasyonlar ve klinik kullanım alanları

    Flukonazol, çok sayıda mantar enfeksiyonunda hem tedavi hem de profilaksi amacıyla kullanılır. Klinik kılavuzlar ve ürün bilgileri temel alındığında başlıca endikasyonlar şu şekilde özetlenebilir:

    6.1 Mukozal kandidiyazis

    • Orofaringeal kandidiyazis (pamukçuk)
    • Özofageal kandidiyazis
    • Vajinal kandidiyazis (vulvovajinal kandidiyaz, VVK)
    • Balanitis (Candida balaniti)

    Vajinal kandidiyaz için yetişkinlerde klasik rejim 150 mg tek doz oral flukonazoldür; rekürren olgularda aylık 150 mg profilaktik dozlar kullanılabilir.

    6.2 Sistemik ve invaziv kandidiyazis

    • Kandidemi
    • Dissemine kandidiyaz (intraabdominal, renal, hepatosplenik odaklar vb.)
    • Kandidüri (özellikle semptomatik ve yüksek riskli hastalarda)

    Bu bağlamda flukonazol genellikle stabil, ağır olmayan tablolarda veya duyarlı türlerin söz konusu olduğu durumlarda, bazen ekinokandinlerden idame tedaviye geçiş amacıyla kullanılır.

    6.3 Kriptokokal enfeksiyonlar

    • Kriptokokal menenjit: Özellikle AIDS’li hastalarda idame ve konsolidasyon tedavisinde; indüksiyon döneminde genellikle amfoterisin B ± flusitozin ile kombine veya onların ardından kullanılır.
    • Pulmoner kriptokokkoz gibi diğer kriptokokal enfeksiyonlarda da, hafif–orta şiddette olgularda tek başına veya diğer ajanlara alternatif olarak kullanılabilir.

    6.4 Diğer mikotik enfeksiyonlar

    Flukonazolün aktivite spektrumu, başta Candida ve Cryptococcus olmak üzere çeşitli mantarları kapsar; buna ek olarak bazı dimorfik mantarlara karşı da etkindir:

    • Coccidioidomycosis (özellikle meningeal tutulumda)
    • Histoplazmoz (itrakonazol tolere edilemediğinde alternatif)
    • Bazı dermatofit enfeksiyonları ve pityriasis versicolor

    Bununla birlikte, Candida krusei (Pichia kudriavzevii) ve sıklıkla Candida glabrata (Nakaseomyces glabrata) gibi türler doğal veya kazanılmış flukonazol direnci nedeniyle, klinikte flukonazole genellikle dirençli kabul edilir.

    6.5 Profilaksi

    Flukonazol, aşağıdaki yüksek riskli hasta gruplarında Candida enfeksiyonlarının profilaksisi için kullanılabilir:

    • Uzamış nötropeni dönemine giren kemoterapi hastaları
    • İleri HIV enfeksiyonu olan, rekürren orofaringeal/özofageal kandidiyaz geçiren hastalar
    • Allojenik hematopoietik kök hücre nakli alıcıları
    • Bazı düşük doğum ağırlıklı prematüre bebekler (seçilmiş protokollerde)

    7. Dozaj ve uygulama

    Flukonazol; tablet/kapsül, oral süspansiyon ve intravenöz infüzyon çözeltisi formlarında mevcuttur. Doz, endikasyona, hastanın klinik durumuna, böbrek fonksiyonuna ve eşlik eden ilaçlara göre ayarlanır. Aşağıdaki aralıklar, sık kullanılan örnek rejimleri göstermektedir; gerçek klinik uygulama mutlaka güncel kılavuz ve uzman hekim değerlendirmesine dayanmalıdır.

    Yetişkin örnek dozları (özet):

    • Vajinal kandidiyaz: 150 mg oral tek doz
    • Orofaringeal kandidiyaz: Genellikle ilk gün 200 mg, devamında günde 100 mg (7–14 gün)
    • Özofageal kandidiyaz: 200–400 mg/gün, tedavi süresi sıklıkla 2–3 haftayı aşar
    • Kandidemi / invaziv kandidiyaz: 400 mg/gün (ilk gün 800 mg yükleme dozu uygulanabilir)
    • Kriptokokal menenjit (idame/konsolidasyon): 400–800 mg/gün, süresi haftalar–aylar düzeyinde
    • Candida profilaksisi (yüksek riskli nötropenik hastalarda): 100–400 mg/gün

    Çocuklarda doz: Genellikle mg/kg/gün üzerinden hesaplanır (örneğin 3–12 mg/kg/gün aralığında). Yenidoğan ve infantlarda doz aralığı ve sıklığı, yarı ömrün yaşa bağlı değişimi dikkate alınarak ayarlanır.

    Böbrek yetmezliği:
    Kreatinin klerensi azaldıkça idame dozu azaltılır (örneğin kreatinin klerensi <50 mL/dk ise doz %50’ye indirilebilir); hemodiyaliz seansları flukonazolü uzaklaştırdığı için diyaliz sonrası ek doz gerekebilir.


    8. Kontrendikasyonlar ve dikkat edilmesi gereken durumlar

    Mutlak kontrendikasyonlar:

    • Flukonazol veya diğer azol antifungallere karşı bilinen aşırı duyarlılık
    • QT aralığını uzatan bazı ilaçlarla birlikte kullanım (cisaprid, pimozid gibi ciddi aritmi riski taşıyan kombinasyonlar)

    Dikkat gerektiren durumlar:

    • Önceden var olan karaciğer hastalığı veya flukonazol/diğer azollerle ilişkili hepatotoksisite öyküsü
    • QT uzaması, kardiyak aritmi öyküsü, elektrolit dengesizlikleri (hipokalemi, hipomagnezemi)
    • Eş zamanlı çoklu ilaç kullanımı (özellikle dar terapötik aralıklı ve CYP aracılı metabolize edilen ilaçlar)
    • Uzun süreli yüksek doz uygulamalar (örn. kriptokokal menenjit)

    9. Yan etkiler

    Flukonazol genellikle iyi tolere edilir; yan etkilerin büyük kısmı hafif ve geçicidir. Bununla birlikte, nadir fakat ciddi advers etkiler de bildirilmiştir.

    Sık (≥ %1):

    • Baş ağrısı
    • Bulantı, kusma
    • Karın ağrısı, ishal
    • Hafif–orta derecede transaminaz yüksekliği
    • Deri döküntüleri

    Daha seyrek:

    • İştahsızlık, yorgunluk, konstipasyon
    • Pruritus, ürtiker

    Nadir fakat ciddi:

    • Şiddetli hepatotoksisite, kolestatik veya hepatoselüler patern, fulminan hepatik yetmezlik
    • Stevens–Johnson sendromu, toksik epidermal nekroliz gibi ağır kutanöz reaksiyonlar (özellikle immünsuprese hastalarda)
    • Anafilaktik reaksiyonlar
    • QT uzaması ve torsades de pointes tipi malign ventriküler aritmiler
    • Nörolojik etkiler (nadir nöbetler)

    Uzun süreli yüksek doz flukonazol kullanımı ile, gebeliğin ilk trimesteri sırasında özgül bazı konjenital malformasyon kümeleri bildirilmiştir; ayrıca daha düşük dozlarla dahi spontan abortus riskinde artış saptandığını gösteren epidemiyolojik veriler bulunmaktadır (mutlak risk yine de düşük kalmakla birlikte).


    10. İlaç etkileşimleri (CYP inhibisyonu ve QT uzaması)

    Flukonazol, insan sitokrom P450 sistemi üzerinde özellikle:

    • CYP2C19 için güçlü,
    • CYP2C9 ve CYP3A4 için orta düzeyde bir inhibitördür.

    Bu nedenle aşağıdaki ilaçlarla önemli farmakokinetik etkileşimler görülebilir:

    • Varfarin ve diğer kumarin antikoagülanlar: INR artışı, kanama riski
    • Oral sülfonilüreler (glibenklamid, glipizid vb.): Hipoglisemi riski artışı
    • Fenitoin, siklosporin, takrolimus, sirolimus: Plazma düzeylerinde artış, toksisite riski
    • Benzodiazepinler (midazolam, triazolam vb.): Sedasyon ve solunum depresyonu artışı
    • QT’yi uzatan ilaçlar (cisaprid, pimozid, bazı makrolidler, antiaritmikler vb.): Aritmi riskinde belirgin artış

    Farmakodinamik düzeyde, QT aralığının uzaması potansiyeli, eşzamanlı elektrolit bozuklukları veya yapısal kalp hastalıkları ile birleştiğinde klinik açıdan anlamlı hale gelebilir; bu durumlarda EKG ve elektrolit izlemi önerilir.


    11. Direnç gelişimi ve evrimsel perspektif

    Flukonazol, uzun yıllar boyunca geniş kullanım görmüş, bu da özellikle Candida türleri arasında önemli ölçüde azole direnci gelişmesine yol açmıştır. Direnç, çoğu zaman kademeli olarak ve genellikle uzamış veya tekrarlayıcı tedaviler sırasında ortaya çıkar.

    11.1 Moleküler direnç mekanizmaları

    Flukonazol direncinin önde gelen mekanizmaları şunlardır:

    1. Hedef enzimde değişiklik (ERG11/CYP51 mutasyonları):
      • ERG11 genindeki nokta mutasyonları, lanosterol 14α-demetilazın yapısını değiştirerek flukonazole bağlanma afinitesini azaltır; buna karşın doğal substrat lanosterolün bağlanması korunur.
      • Klinik C. albicans izolatlarında tanımlanmış çok sayıda Erg11 mutasyonu, üç “hot-spot” bölgesinde kümelenme eğilimindedir.
    2. Hedef enzimin aşırı ekspresyonu:
      • ERG11 geninin transkripsiyonel aktivasyon artışı, daha fazla hedef enzim sentezlenmesine ve böylece flukonazolün göreli “dilüsyonuna” yol açar.
    3. Efülks pompa aşırı ekspresyonu:
      • ATP-binding cassette (ABC) taşıyıcıları ve major facilitator superfamily (MFS) pompalarının (örneğin CDR, MDR gen ürünleri) artmış ekspresyonu, hücre içi flukonazol konsantrasyonunu azaltır.
      • Özellikle C. glabrata ve bazı C. tropicalis izolatlarında bu mekanizma baskındır.
    4. Sterol biyosentez yolunun yeniden düzenlenmesi:
      • Ergosterol dışındaki sterollerin üretimi artarak membran fonksiyonlarını kısmen telafi edebilir; bu durum, azol direncini pekiştirir.
    5. Biyofilm oluşumu:
      • Candida biyofilmleri, matriks bariyeri ve değişen gen ekspresyonu nedeniyle flukonazole karşı anlamlı derecede daha dirençlidir.

    11.2 Evrimsel ve ekolojik açıdan bakış

    Evrimsel düzeyde bakıldığında, insan tarafından yaygın ve kronik azol kullanımı:

    • Fungal popülasyonlar üzerinde güçlü bir seçilim baskısı oluşturur.
    • Azol direnci kazandıran mutasyonların ve gen düzenleyici değişikliklerin pozitif seleksiyonuna yol açar.
    • Özellikle immünsuprese hasta popülasyonları ve yoğun bakım üniteleri, dirençli suşlar için bir “niş” haline gelir.

    Bu süreçte:

    • Paraseksüel döngü, ploidite değişimleri ve genom yeniden düzenlenmeleri gibi mekanizmalar, Candida türlerinde genetik çeşitliliği artırarak azol direncinin yayılımını kolaylaştırabilir.
    • Dirençli suşların yayılması, yalnızca bireysel tedavi başarısızlığını değil, aynı zamanda hastane kaynaklı salgınlar ve global antifungal direnç epidemiyolojisi açısından da önem taşır.

    Klinik pratikte bu, özellikle yüksek riskli hastalarda:

    • Tür düzeyinde doğru tanımlama (ör. C. albicans, C. glabrata, C. krusei vs.)
    • Antifungal duyarlılık testleri
    • Gerektiğinde ekinokandinler veya polienler gibi alternatif sınıflara geçiş

    gibi stratejilerin önemini artırmaktadır.


    12. Özel popülasyonlarda kullanım

    12.1 Gebelik ve laktasyon

    Epidemiyolojik çalışmalar:

    • Uzun süreli ve yüksek doz flukonazol (örneğin ≥400 mg/gün, ilk trimester boyunca) kullanımı ile belirli konjenital malformasyon kümeleri arasında ilişki olduğunu,
    • Daha düşük dozlarda dahi spontan abortus riskinde göreli bir artış (göreli risk artışı) bulunduğunu göstermektedir.

    Bu nedenle:

    • Gebeliğin ilk trimesterinde yüksek doz ve uzun süreli sistemik flukonazol, genel olarak kaçınılması gereken bir seçenektir; sadece yaşamı tehdit eden veya başka seçenek olmayan durumlarda, sıkı risk–yarar değerlendirmesi ile gündeme gelebilir.
    • Üriner veya mukozal basit Candida enfeksiyonları için, gebelikte birinci basamak yaklaşım genellikle topikal azoller olarak önerilir.

    Flukonazol, anne sütüne plazma düzeylerine yakın konsantrasyonlarda geçer. Kısa süreli düşük doz tedavilerde emzirme çoğunlukla mümkün kabul edilse de, uzun süreli yüksek doz rejimlerde, klinik durum özelinde değerlendirme yapılmalıdır.

    12.2 Pediatrik hastalar

    Flukonazol, neonatal dönem de dahil olmak üzere çocuklarda kullanılabilir; ancak farmakokinetik parametreler yaşa göre değişir:

    • Çocuklarda yarı ömür erişkinlerden genellikle daha kısadır (yaklaşık 17 saat civarında).
    • Yenidoğanlarda ise eliminasyon daha yavaştır; bu nedenle doz aralıkları daha geniş tutulabilir.

    Dozlar genellikle mg/kg/gün üzerinden titizlikle hesaplanmalı ve özellikle böbrek fonksiyonları dikkate alınmalıdır.

    12.3 Yaşlılar

    • Flukonazolün farmakokinetiği yaşlılarda genç erişkinlere benzerdir; ancak bu yaş gruplarında böbrek fonksiyon bozukluğu sık görüldüğünden, doz ayarlaması çoğunlukla kreatinin klerensine göre yapılmalıdır.

    12.4 Böbrek ve karaciğer yetmezliği

    • Böbrek yetmezliği: Doz kreatinin klerensine göre azaltılmalı, hemodiyaliz sonrası ek doz düşünülmelidir.
    • Karaciğer yetmezliği: Flukonazol minimal metabolize edilse de, raporlanmış hepatotoksisite vakaları nedeniyle, orta–ağır karaciğer yetmezliğinde karaciğer fonksiyon testleri yakından izlenmelidir.

    13. Diğer azollerle karşılaştırma ve klinik konum

    Flukonazol, günümüzde azol spektrumunun “ilk kuşak” sistemik triazollerinden biri olarak düşünülür. İleri kuşak azollerle karşılaştırıldığında:

    • Avantajları:
      • Ucuz ve yaygın bulunur.
      • Farmakokinetiği öngörülebilir, terapötik ilaç düzeyi ölçümü çoğu zaman gerekmez.
      • Güvenlik profili görece elverişlidir; özellikle kısa süreli ve düşük doz rejimlerde.
    • Sınırlılıkları:
      • C. glabrata, C. krusei ve giderek artan sayıda azol-dirençli Candida suşuna karşı zayıf veya etkisiz.
      • Aspergillus spp. ve birçok küf enfeksiyonuna karşı yetersiz; bu alanlarda vorikonazol, posakonazol, izavukonazol gibi ajanlar tercih edilir.
      • Uzun süreli yüksek doz rejimlerde hepatotoksisite, QT uzaması ve gebelikte olası fötotoksisite gibi güvenlik sorunları gözetilmeli.

    Buna karşın, hafif–orta şiddette Candida enfeksiyonları, kriptokokal menenjitin idame tedavisi ve belirli profilaktik endikasyonlarda, flukonazol hâlâ küresel ölçekte klinik pratiğin temel taşı olmaya devam etmektedir.




    Keşif

    1. Amfoterisin B’nin gölgesinde: 1970’lerin ve erken 1980’lerin sahnesi

    Flukonazol sahneye çıkmadan önce sistemik mantar enfeksiyonlarının tedavisinde dünya neredeyse iki temel direğe dayanıyordu:

    • Amfoterisin B: Çok güçlü, ama nefrotoksisite ve infüzyon reaksiyonlarıyla ün salmış “altın standart” polien.
    • Ketokonazol ve diğer erken imidazol türevleri: Oral kullanılabilirlik sağlayan, ama hem hepatotoksisite hem de endokrin yan etkiler (örneğin testosteron sentezine müdahale) nedeniyle sınırlı kalmış ajanlar.

    Bu dönemde yoğun bakım olanaklarının artması, kanser tedavisinde kemoterapi rejimlerinin agresifleşmesi ve organ nakillerinin yaygınlaşmasıyla, ciddi invazif mantar enfeksiyonları artık istisnai vakalar değil, klinik pratiğin giderek büyüyen bir parçası haline gelmişti. Aynı yıllarda, 1980’lerin başından itibaren HIV/AIDS pandemisi, özellikle kriptokokal menenjit ve uzamış kandidemi gibi enfeksiyonları, büyük şehir hastanelerinde günlük rutinin acı bir parçası haline getirdi.

    Klinisyenler, damar yolunu harap etmeyen, böbreği çökertmeyen ama yine de sistemik olarak güçlü bir antifungal ajana ihtiyaç duyuyordu. İşte flukonazol araştırma programı, tam bu klinik baskının ve farmakolojik arayışın kesiştiği noktada doğdu.


    2. Sandwich, İngiltere: 1978’de başlayan hedefli bir tasarım programı

    Pfizer, 1970’lerin sonuna gelindiğinde İngiltere’nin Sandwich, Kent kentindeki araştırma laboratuvarlarında yeni bir antifungal tasarlamak üzere sistematik bir program başlattı. Bu programın resmi olarak 1978’de başladığı, daha sonra yayımlanan “Discovery of fluconazole, a novel antifungal agent” başlıklı makalede ayrıntılı biçimde aktarılır.

    Programın liderlerinden biri, organik kimyacı Ken Richardson idi; Pfizer’in Sandwich’teki araştırma departmanında çalışan bu ekip, daha sonra flukonazol nedeniyle dünya çapında tanınacaktı. Ulusal Buluşçular Onur Listesi (National Inventors Hall of Fame) ve benzeri kaynaklarda, flukonazolün keşfi özellikle Ken Richardson’a atfedilir; ancak bu keşif, kolektif bir laboratuvar emeğinin ürünüdür.

    Richardson’ın yanı sıra, erken ve temel katkılarıyla öne çıkan isimler arasında şunlar sayılır:

    • K. Cooper
    • M. S. Marriott
    • M. H. Tarbit
    • P. F. Troke
    • P. J. Whittle

    Bu araştırmacılar, Pfizer’in Sandwich araştırma biriminde, hem tasarım hem de in vivo modeller üzerinde çalışan çekirdek kimya–farmakoloji ekibini oluşturuyordu.


    3. Tasarım stratejisi: İmidazolden triazole, lipofilden polar bis-triazole

    Programın başlangıç noktasında ekip, o dönem halihazırda bilinen azol antifungallerden hareket etti:

    • İmidazol iskeleti (örn. ketokonazol)
    • Ergosterol biyosentezinin C-14 demetilasyonu basamağını hedefleyen CYP51 (lanosterol 14α-demetilaz) inhibisyonu

    Ancak erken çalışmalar gösterdi ki:

    1. İmidazol türevleri metabolizmaya fazla yatkındı, sistemik kalıcılık sınırlıydı.
    2. Yüksek lipofilite, bir yandan doku penetrasyonuna yardım ederken, diğer yandan plazma düzeylerinin öngörülemezliği ve toksisiteyi artırabilecek bir profil çiziyordu.

    Bunun üzerine program, adım adım:

    • İmidazol halkasından 1,2,4-triazol halkasına kaydı (daha stabil, daha seçici bir yapı)
    • Molekülde polar grupların vurgulandığı, suda çözünürlüğü yüksek türevlerin tasarımına yöneldi
    • Tek azol halkası yerine, 1,3-bis-triazol-2-arilpropan-2-ol tipinde, iki triazol halkası taşıyan (“bis-triazole”) moleküllere odaklandı

    Bu stratejinin amacı şuydu:

    • Hem oral hem intravenöz verilebilen,
    • Kan ve BOS dahil sistemik sıvılara iyi dağılan,
    • Görece hidrofilik, fakat hedef enzime bağlanabilecek ölçüde lipofiliteyi koruyan,
    • Metabolik yıkıma daha az maruz kalan bir antifungal elde etmek.

    Sonuçta, bir dizi bis-triazol prototipi sentezlendi ve bunlar, sistemik ve yüzeyel mantar enfeksiyonlarının hayvan modellerinde test edildi.


    4. UK-49,858: Bir aday molekülün öne çıkışı

    Flukonazol, erken araştırma safhasında UK-49,858 kod adıyla anılıyordu. Bu bileşik:

    • 2-(2,4-difluorofenil)-1,3-bis(1H-1,2,4-triazol-1-il)propan-2-ol iskeletine sahipti,
    • Dikkat çekici derecede oral biyoyararlanım gösteriyordu,
    • Hem normal hem de immünsüprese hayvan modellerinde Candida enfeksiyonlarına karşı güçlüydü.

    Hayvan çalışmalarında UK-49,858:

    • Sistemik Candida albicans enfeksiyonu modellerinde, ketokonazolden çok daha iyi performans gösterdi,
    • Bazı modellerde amfoterisin B ile kıyaslanabilir düzeyde sağkalım sağladı,
    • İmmünsüprese veya diyabetik hayvanlarda da etkinliğini korudu.

    Bu preklinik veri yığını, tedricen tek bir molekül üzerinde yoğunlaşılmasına yol açtı:

    • Yeterli antifungal etkinlik,
    • Uzun yarı ömür,
    • Yüksek suda çözünürlük (formülasyon kolaylığı),
    • Görece elverişli güvenlik profili

    hepsini bir arada en iyi sağlayan yapı, bugün bildiğimiz adıyla flukonazol oldu.


    5. İnsan çalışmalarına geçiş: 1980’lerin klinik denemeleri

    1980’lerin ortasına gelindiğinde, UK-49,858 artık yalnızca bir laboratuvar kodu değil, insan klinik denemelerine geçmek üzere olan bir adaydı. Çeşitli faz II benzeri erken çalışmalar:

    • Derin yerleşimli Candida enfeksiyonlarında,
    • Özellikle ciddi altta yatan hastalığı olan, ama nötropenik olmayan erişkinlerde,
    • Hem oral hem IV flukonazol rejimlerinin etkinliğini sınadı.

    Bu erken klinik serilerde görülen ana temalar:

    • Günde tek doz, 50–100 mg’lık oral rejimlerin bile derin kandidiyazda anlamlı yanıt sağlayabilmesi,
    • Ketokonazol ve amfoterisin B ile kıyaslandığında tolere edilebilirliğin belirgin daha iyi olması,
    • Özellikle hepatotoksisite ve infüzyon toksisitesi açısından önemli bir iyileşme sunmasıydı.

    Bu veriler, 1988 civarında ticari kullanıma girişin ve kısa süre sonra da ABD FDA başvurusunun önünü açtı. Flukonazol, birçok kaynakta 1988’de klinik kullanıma giren, 1990’da ise FDA onayı alan bir molekül olarak tanımlanır.


    6. FDA onayı ve hızlandırılmış süreç: 1990

    ABD Gıda ve İlaç İdaresi (FDA), flukonazolu Diflucan® ticari adıyla 29 Ocak 1990 tarihinde onayladı.

    Bu onayın çarpıcı noktalarından biri, onay sürecinin görece kısa olmasıdır:

    • 1990 yılında onaylanan 23 yeni molekül arasında Diflucan, yaklaşık 9–11 aylık hızlandırılmış onay süreciyle öne çıktı; bu, o dönem için dikkat çekici derecede hızlı bir değerlendirme süresiydi.

    Flukonazol, kısa sürede:

    • Hem mukozal kandidiyaz (özellikle ağız, özofagus, vajina),
    • Hem de sistemik kandidiyaz ve kriptokokal menenjit gibi ağır enfeksiyonlarda,

    standart tedavi protokollerinin merkezine yerleşti.

    Özellikle AIDS’li hastalarda:

    • Kriptokokal menenjit için indüksiyon sonrası konsolidasyon ve idame tedavisinde,
    • Rekürren orofaringeal ve özofageal kandidiyazın yönetiminde,

    flukonazol mortaliteyi anlamlı biçimde azaltan, günlük pratiği değiştiren bir ajan haline geldi.


    7. Keşfi yapan ekip: Kimyasal bir “orkestra”

    Keşfin isimlendirilmesinde çoğu zaman Ken Richardson tek başına anılsa da, flukonazol araştırma programı kolektif bir takım çalışmasıydı. “Discovery of fluconazole, a novel antifungal agent” makalesinde yazarlar şöyle listelenir:

    • K. Richardson – Programın lider organik kimyageri, kavramsal tasarımın merkezinde yer alan ana figür
    • K. Cooper – Sentetik kimya ve bileşik optimizasyon çalışmalarında
    • M. S. Marriott – Preklinik etkinlik, in vitro/in vivo modeller
    • M. H. Tarbit – Farmakokinetik ve metabolizma çalışmaları
    • P. F. Troke – Deneysel enfeksiyon modelleri ve karşılaştırmalı hayvan çalışmaları
    • P. J. Whittle – Tasarım–etki–toksisite ilişkilerinin rafine edilmesinde

    Bu isimler, Pfizer’in Sandwich, Kent’teki Araştırma Departmanı’na bağlıydı ve daha sonra yayımlanan birçok hayvan çalışmasının da yazar listelerinde tekrar tekrar karşımıza çıkar.

    Böylece flukonazol, yalnızca “bir buluşçu”nun değil, klinik farmakoloji, sentetik kimya, farmakokinetik ve deneysel mikrobiyolojinin birlikte çalıştığı bir multidisipliner orkestranın ürünü olarak tarih sahnesine çıktı.


    8. AIDS çağı, kriptokokal menenjit ve küresel erişim

    1990’ların başında AIDS pandemisi küresel olarak derinleşirken, kriptokokal menenjit özellikle Sahra-altı Afrika’da, bağışıklık sistemi baskılanmış HIV pozitif bireylerde önde gelen ölüm nedenlerinden biriydi. Flukonazol, bu bağlamda üç düzeyde önemli oldu:

    1. Tedavi: Amfoterisin B’ye erişimin kısıtlı olduğu, yoğun bakım altyapısının zayıf olduğu yerlerde oral veya basit IV flukonazol protokolleri, tek başına ya da kombine kullanımla mortaliteyi azaltan pratik bir seçenek sundu.
    2. İdame (maintenance) ve sekonder profilaksi: Kriptokokal menenjit geçiren HIV pozitif hastalarda, CD4 düzeyi toparlanana kadar aylardır süren flukonazol idamesi, rekürrensleri belirgin ölçüde azalttı.
    3. İlaç bağış programları: Pfizer, 2000’li yılların başından itibaren düşük ve orta gelirli ülkelerde kriptokokal menenjitin tedavisi için geniş çaplı flukonazol bağış programları yürüttü; bu programlar Dünya Sağlık Örgütü ve çeşitli HIV/AIDS inisiyatifleriyle entegre edildi.

    Bu dönemde flukonazol, bir yandan zengin ülkelerde kanser hastalarında invazif kandidiyaz profilaksisinin parçası olurken, diğer yandan yoksul ülkelerde AIDS’le mücadelede bir “hayat çizgisi”ne dönüştü.


    9. Klinik kullanım alanlarının genişlemesi: “Sihirli hap” ve “gezgin hapı”

    Flukonazolün popüler imajı, birkaç klinik özelliğin birleşmesiyle şekillendi:

    • Vajinal kandidiyaz için 150 mg’lık tek doz rejimin pratikliği,
    • Orofaringeal ve özofageal kandidiyazda günde tek doz kullanım kolaylığı,
    • Oral formunun iyi tolere edilmesi ve genellikle hafif yan etkilerle seyretmesi.

    Bu nedenle bazı klinisyenler ve hasta toplulukları arasında flukonazol, özellikle:

    • “Mantar enfeksiyonu çıkarsa içerim, rahatlarım” düşüncesinin eşlik ettiği bir “sihirli hap”,
    • Seyahatte ayağa, kasığa, katlantı bölgelerine yerleşen kandidal enfeksiyonlar için valize atılan “gezgin hapı”

    olarak anılır hale geldi (elbette bunlar resmi tıbbi terimler değil, pratiğin içindeki gayriresmi lakaplardır).

    Bununla birlikte, rehberler giderek daha temkinli bir çizgiye kaydı; örneğin:

    • Basit vajinal kandidiyazda bile tekrarlayan tek doz kullanımların direnç seçilimi riskini artırabileceğine,
    • Diyabet veya uzun süreli kortikosteroid kullanımı gibi durumlarda indiscriminate profilaksinin, mantar florasını değiştirerek daha dirençli türlerin önünü açabileceğine dikkat çekilmeye başlandı.

    Yine de flukonazol, özellikle vajinal kandidiyaz tedavisinde obstetrik ve jinekoloji pratiğinde, günümüzde de en sık reçete edilen ajanlardan biri olmaya devam eder.


    10. Profilaksi: Nötropeniden yenidoğana uzanan koruyucu stratejiler

    Flukonazol, zamanla sadece tedavi değil, profilaksi amaçlı da protokollere girdi:

    • Yoğun kemoterapi alan akut lösemi hastaları ve allojenik hematopoietik kök hücre nakli alıcılarında, nötropenik dönemlerde Candida enfeksiyonlarını önlemek için düşük–orta doz flukonazol rejimleri yaygınlaştı.
    • Çok düşük doğum ağırlıklı prematüre yenidoğanlarda, yoğun bakım ünitelerinde kandidemi insidansını düşürmek amacıyla flukonazol profilaksisi kullanılan randomize çalışmalar, belirgin risk azalışları bildirdi; bu sayede birçok ülkenin neonatal yoğun bakım protokollerine girdi.

    Diğer yandan, daha heterojen bir grup olan:

    • Diyabetik hastalar,
    • Uzun süreli kortikosteroid ya da immünmodülatör kullanan bireyler,

    için flukonazol profilaksisi, daha çok merkez ve vaka bazlı kararlarla yürütülmekte; burada odak, sadece klinik faydayı maksimize etmek değil, aynı zamanda direnç gelişimi riskini dengede tutmaktır.


    11. Direnç çağının yükselişi: Candida albicans, C. parapsilosis ve C. auris

    Flukonazol ne kadar yaygın kullanıldıysa, ona karşı direnç evrimi de o kadar hızlandı.

    11.1. Candida albicans’ta mikroevrim ve paraseksüel döngü

    2010’lu yıllar boyunca yapılan çalışmalar, Candida albicans’ın flukonazol karşısında:

    • ERG11 (CYP51) geninde nokta mutasyonları
    • Efülks pompa (CDR, MDR) aşırı ekspresyonu
    • Kromozom düzeyinde aneuploidi ve kopya sayısı değişiklikleri

    gibi çok katmanlı mekanizmalarla direnç geliştirebildiğini gösterdi.

    2019’da yayımlanan bir çalışma, flukonazol maruziyetinin ilaçla indüklenen çiftleşme yetkinliği ve paraseksüel rekombinasyon üzerinden, çoklu direnç mekanizmalarını aynı hücre soyu içinde birleştiren bir evrimsel yol sunduğunu göstererek bu tabloya daha da sofistike bir boyut ekledi.

    11.2. Candida parapsilosis ve küresel direnç dalgası

    Son yıllarda Candida parapsilosis’te flukonazol direncinin dünya çapında kümelenmiş salgınlar halinde ortaya çıktığı; bazı bölgelerde flukonazole direnç oranlarının dramatik şekilde arttığı gösterildi. Bu durum, cilt florasında kolonize olabilen ve kateterle ilişkili kandidemiye yol açabilen bu türü, yoğun bakım ve hematoloji üniteleri için kritik bir problem haline getirdi.

    11.3. Candida auris: Flukonazole büyük oranda duyarsız yeni tehdit

    Son on yılın en çarpıcı mantar tehditlerinden biri, Candida auris (son bazı kaynaklarda yeni taksonomik adlandırmalarla anılsa da klinik pratikte hâlâ bu isim kullanılıyor) oldu.

    Çok sayıda çalışma ve saha raporuna göre:

    • C. auris izolatlarının %80–90’ından fazlası flukonazole dirençli,
    • Direnç oranları bazı serilerde %87–100 arasında bildiriliyor,
    • Dünya genelinde en az beş–altı genetik klad tanımlanmış durumda ve hemen hepsinde yüksek flukonazol direnci ortak bir tema.

    Bu tablo, flukonazolü bir zamanlar “geniş spektrumlu, pratik” antifungal yapan pek çok özelliğin, günümüzün dirençli patojen manzarasında artık kendiliğinden başarı garantisi sunmadığını gösteriyor.


    12. Kombinasyon stratejileri ve sinerji arayışları

    Dirençli Candida suşlarına karşı tek başına flukonazolün gücünün azaldığı anlaşıldıkça, araştırmacılar kombinasyon tedavileri üzerinde yoğunlaştı.

    Özellikle ilgi çeken hatlardan biri, flukonazolün bitkisel kökenli bileşiklerle kombinasyonu oldu:

    • Berberin + flukonazol kombinasyonunda, proteomik analizler, flukonazol dirençli C. albicans suşlarında reaktif oksijen türleri (ROS) artışı üzerinden sinerjik öldürücü etki gösterildiğini ortaya koydu.
    • Daha sonra berberin türevleri ve berberin hidroklorürle yeni kombinasyonlar test edilerek, çoklu hedeflere yönelen, dirençli Candida suşlarının duyarlılığını artıran mekanizmalar tanımlandı.

    Başka bir araştırma hattı ise, statinler ve diğer lipid metabolizması üzerinde etkili ilaçların, flukonazol ile birlikte kullanımında sterol biyosentez yolaklarında “iki noktalı darbe” (dual hit) yaratma potansiyeli üzerinde duruyor; bu bağlamda statinlerin yeniden konumlandırılması (“drug repurposing”) tartışılıyor.


    13. Yeni formülasyonlar: Niosomal jeller, topikal sistemler ve ötesi

    Flukonazol bugün için yeni bir molekül değil; patentleri 2000’li yılların ortalarında büyük ölçüde sona erdi ve onlarca jenerik formu mevcut. Ancak farmasötik teknoloji, bu eski molekülü yeni şekillerde “yeniden keşfetmeye” devam ediyor:

    • Niosomal ve liposomal topikal jeller, flukonazolün deri ve mukozal dokulara penetrasyonunu artırmak, sistemik maruziyeti azaltmak ve dirençli dermatofitoz/pityriazis tablolarında daha yüksek lokal etkinlik sağlamak amacıyla çalışılıyor.
    • Kontrollü salım sağlayan implantlar ve uzun etkili parenteral taşıyıcı sistemler, özellikle kronik immünsuprese hastalarda “seyrek dozla yüksek süreklilik” sağlayabilecek yaklaşımlar olarak gündemde.

    Bu çalışmaların ortak paydası, flukonazolün artık “yeni” bir kimyasal varlık olmamasına rağmen, formülasyon bilimi sayesinde terapötik profilinin hâlâ rafine edilebilir olmasıdır.


    14. Günümüzde flukonazol: Eski bir molekül, yeni sorular

    2020’lerin ortasına gelindiğinde flukonazol, küresel reçete istatistiklerinde hâlâ en sık kullanılan antifungallerden biri; yalnızca ABD’de milyonlarca reçeteyle ilk 200 ilaç arasında yer alıyor.

    Eşzamanlı olarak:

    • Flukonazol dirençli C. albicans soylarının paraseksüel rekombinasyon ve kromozomal yeniden düzenlemelerle hızla evrimleştiğini,
    • C. parapsilosis ve C. auris gibi türlerde yüksek düzeyli primer flukonazol direncinin salgınlar halinde yayıldığını,
    • Flukonazol profilaksisinin, özellikle yüksek riskli ünitelerde hem mortaliteyi azalttığını, hem de direnç baskısını artırma potansiyelini beraberinde getirdiğini

    gösteren geniş bir literatür birikmiş durumda.

    Güncel araştırma gündemi, bu nedenle flukonazol etrafında üç ana soruya odaklanmış durumda:

    1. Evrimsel sınırlar: Flukonazole direnç geliştiren suşlar, fitnes maliyetleri nedeniyle belirli ekolojik ortamlarla sınırlı mı kalıyor, yoksa hastane ekosistemine entegre olarak kalıcı bir “yeni normal” mi oluşturuyor?
    2. Akılcı kullanım: Hangi hasta gruplarında flukonazol profilaksisi net mortalite/morbidite avantajı sağlıyor ve hangi senaryolarda bu avantaj, uzun vadeli direnç maliyetlerinden ağır basıyor?
    3. Kombinasyon ve yeniden konumlandırma: Flukonazol, yeni azoller, ekinokandinler, doğal ürünler veya yeniden konumlandırılmış ilaçlarla birlikte kullanıldığında, dirençli suşlara karşı hâlâ “koz” sunabilir mi?

    Flukonazolün hikâyesi, bu açıdan tamamlanmış bir geçmiş anlatısı değil; aksine, modern antifungal tedavinin evrimsel dinamikleriyle birlikte yazılmaya devam eden, hâlâ aktif bir klinik ve mikrobiyolojik öykü niteliği taşıyor.


    İleri Okuma
    1. Tucker, R. M., Haq, Y., Denning, D. W. et al. (1988). Pharmacokinetics of fluconazole in cerebrospinal fluid and serum in humans. Antimicrobial Agents and Chemotherapy, 32(3), 369–373. doi:10.1128/AAC.32.3.369 (journals.asm.org)
    2. Brammer, K. W., & Farrow, P. R. (1990). Pharmacokinetics and tissue penetration of fluconazole in humans. Reviews of Infectious Diseases, 12(Suppl 3), S318–S326.
    3. Brammer, K. W., & Coates, P. E. (1990). Pharmacokinetics and tissue distribution of fluconazole. Journal of Antimicrobial Chemotherapy, 25(Suppl B), 13–17. doi:10.1093/jac/25.suppl_B.13 (JSTOR)
    4. Pfizer. (1990). FDA Approval of Fluconazole. Pfizer internal/kurumsal doküman.
    5. Vanden Bossche, H., Marichal, P., Odds, F. C., Le Jeune, L., & Coene, M. C. (1993). Mechanisms of antifungal resistance in Candida albicans. Journal of Medical and Veterinary Mycology, 31(1), 35–52.
    6. Löffler, J., Kelly, S. L., Hebart, H. et al. (1997). Molecular analysis of cyp51 from fluconazole-resistant Candida albicans. Journal of Antimicrobial Chemotherapy, 40(6), 859–864. doi:10.1093/jac/40.6.859 (ScienceDirect)
    7. Pfizer. (2000’ler). Diflucan (fluconazole) – Summary of Product Characteristics. European Medicines Agency Article 30 Referral Annex III. (European Medicines Agency (EMA))
    8. Richardson, K., & Warnock, D. W. (2003). Fungal infection: diagnosis and management. Blackwell Science.
    9. Perfect, J. R., Dismukes, W. E., Dromer, F., Goldman, D. L., Graybill, J. R., Hamill, R. J., Harrison, T. S., Larsen, R. A., Lortholary, O., Nguyen, M. H., Pappas, P. G., Powderly, W. G., Singh, N., Sobel, J. D., & Sorrell, T. C. (2010). Clinical practice guidelines for the management of cryptococcal disease: 2010 update by the Infectious Diseases Society of America. Clinical Infectious Diseases, 50(3), 291–322.
    10. Pfaller, M. A. (2012). Antifungal drug resistance: mechanisms, epidemiology, and consequences for treatment. American Journal of Medicine, 125(1 Suppl), S3–S13.
    11. Negri, M., Martins, M., Henriques, M. et al. (2014). Early state research on antifungal natural products. Frontiers in Microbiology, 5, 1–15. doi:10.3389/fmicb.2014.00756 (PMC)
    12. Fan, X., Xiao, M., Liao, K. et al. (2019). Molecular mechanisms of azole resistance in Candida albicans clinical isolates from China. Clinical Microbiology and Infection, 25(7), 885–891. doi:10.1016/j.cmi.2018.10.012 (clinicalmicrobiologyandinfection.org)
    13. Zhang, J., Ma, L., Li, W. et al. (2019). The fungal CYP51s: their functions, structures, related drug resistance, and inhibitors. Frontiers in Microbiology, 10, 691. doi:10.3389/fmicb.2019.00691 (Frontiers)
    14. Pandey, N., Tripathi, M., Gupta, M. K., & Tilak, R. (2020). Overexpression of efflux pump transporter genes and mutations in ERG11 pave the way to fluconazole resistance in Candida tropicalis. Journal of Global Antimicrobial Resistance, 22, 374–378. doi:10.1016/j.jgar.2020.02.010 (PubMed)
    15. Lee, Y., Puumala, E., Robbins, N., & Cowen, L. E. (2023). Molecular mechanisms governing antifungal drug resistance. Nature Reviews Microbiology, 21, 317–332. doi:10.1038/s41579-023-00891-2 (Nature)
    16. Govindarajan, A., & McAllister, R. K. (2024). Fluconazole. In: StatPearls [Internet]. StatPearls Publishing, Treasure Island (FL). (NCBI)
    17. Xiong, H., Wang, L., Zhang, R. et al. (2025). Research progress on the drug resistance mechanisms of Candida species to fluconazole. Frontiers in Microbiology, 16, 1594226. doi:10.3389/fmicb.2025.1594226 (Frontiers)

    Fizik muayene

    Fizik muayene temelde 4 işlemden oluşur.

    1.İnspeksiyon

    Tüm kliniklerde hastaya yapılan ilk muayene işlemidir. Hasta, kliniğin branşına göre gerekli olan vücut bölgesini soyar (örneğin göğüs hastalıkları ve kardiyoloji kliniğinde göğüs, genel cerrahide karın). Fizik muayene de hastalığın teşhisi için önemli bilgiler sağlar. İnspeksiyonda hastanın cilt rengine (soluk, sararmış); venöz dolgunluk olup olmadığına; kolleteraller olup olmadığına; ciltte kabarıklık, şişlik, ameliyat izi, darp izi vs. olup olmadığına; skleralarının (göz akı) rengine; göz kapakları ve mukozalarının rengine ve birçok başka etkene bakılır.

    2.Palpasyon

    Hastanın söz konusu bölgesinin elle dokunarak muayene edilmesidir. Amaç bölgede herhangi anormal bir şişlik olup olmadığını tespit etmektir. Bu yüzden palpasyon mutlaka bilateral (simetrik) bir şekilde yapılmalıdır.

    Palpasyonda atlanmaması gereken şayet muayene bölgesinde varsa lenf nodlarının büyüklüklerinin normal olup olmadığının kontrol edilmesidir.

    Ayrıca palpasyonda hastanın kalp atışları veya solunum titreşimi de araştırılabilir. Bunlar da olup olmamaları, şiddetleri veya karakterleri belirlenerek hekime bazı bilgiler verir. Palpasyon yüzeyel palpasyon ve derin palpasyon olmak üzere ikiye ayrılır. Önce uygulanması gereken yüzeyel palpasyondur.

    Palpasyonda ellerin soğuk olmaması önemlidir. Örneğin bir batın muayenesinde eller soğuk olursa istemsiz olarak ellediğimiz bölgedeki kaslar kasılır ve yanlış bulguya sebep olur.

    3.Perküsyon

    Perküsyon özellikle batında (karın) ve toraksta (göğüs) kullanılır. Sol elin orta parmağı hastanın muayene edilecek bölgesine koyulur, sesin şiddetinin azalmasını engellemek için diğer parmaklar cilde değmeyecek şekilde tutulur. Sağ elin başparmağı sol elin orta parmak ucuna vurulur. Vurma hareketi bilekten sağlanır,vurucu parmak oynatılmaz.

    Perküsyonda amaç iç organların normalde boş ya da dolu olan kısımlarını test etmektir. İçi boş olan organlar ya da vücut kompartımanları timpanik ses (tiz) verirken, dolu organlar ya da içi dolu olan vücut kompartımanları mat (bas) ses verir. Normalde boş olması gereken bölgeden dolu ses alıyorsak bu bir patolojiolduğunu gösterir.

    4.Oskültasyon

    Hastanın söz konusu bölgesinin steteskop aracılığıyla dinlenmesidir. Bu yöntem genelde göğüs hastalıkları ve batın hastalıklarını araştırmada kullanılır. Organlardaki normal ve anormal sesler dinlenir.

    Oskültasyon batın muayenesinde inspeksiyondan hemen sonra yapılır. Çünkü elle baskı yapıldığında batındaki iç organların normal kasılma ritimleri değişir ve yanlış bulguya sebep olur.