Hemolitik üremik sendrom (HÜS)

Kılcal damar kanaması sonucu anemi, akut böbrek yetmezliği ve düşüktrombosit seviyesi ile tanımlanır. En sık görülen şekli, kanamalı ishal yapan E. coli (başlıca O157:H7 serotipi) enfeksiyonlarının bazılarında görülen bir komplikasyondur.

Tarih

Sendrom ilk olarak 1955 yılında İsviçreli çocuk doktoru ve hematolog Conrad Gasser ve meslektaşları tarafından tanımlanmıştır.

Epidemiyoloji

  • Orta Avrupa’da HÜS insidansının, 16 yaşın altındaki 100.000 hasta başına 1 ila 1.5 vaka olduğu tahmin edilmektedir. Sendrom herhangi bir yaşta ortaya çıkabilmesine rağmen, hastalığın zirvesi iki ila üç yaş arasındadır.
  • HÜS, çocukluk çağında akut böbrek yetmezliğinin en sık nedenidir.
  • 2011’de 855 teşhis edilmiş vaka ile hemolitik-üremik sendrom insidansında artış vardı ve bunların 35’i (%4.1) öldü.

Neden

Hemolitik-üremik sendromun enfeksiyöz ve enfeksiyöz olmayan formları arasında bir ayrım yapılmalıdır.

Bulaşıcı form

  • En yaygın hemolitik üremik sendrom, Shiga toksini (Stx, Verotoksin) üreten mikroplarla birlikte gastroenterit (genellikle kanlı) sonrası enfeksiyon sonrası ortaya çıkar.
    • Burada bilinen patojenler, O157:H7 serogrubunun EHEC (Escherichia coli alt tipi), verotoksin üreten Shigella (özellikle Shigella dysenteriae), Salmonella, Yersinia ve Campylobacter türleridir.
    • Nadir durumlarda, ishal patojenlerine ek olarak, bazı nöraminidaz oluşturan pnömokoklar da tetikleyici olabilir.
    • Virüsler (Coxsackie virüsü, varicella-zoster virüsü, ekovirüs, HIV) de nadir görülen bulaşıcı tetikleyicilerdir.
  • Tipik HUS (Shiga toksini ‘Stx’ tarafından tetiklenir) ‘STEC-HUS’ (Shiga toksini oluşturan Escherichia Coli için) olarak da bilinir.

Bulaşıcı olmayan form

  • İlaç tedavisi
  • Mitomisin
  • Tiklopidin, klopidogrel
  • Siklosporin A
  • Pentostatin
  • Kinin
  • Kobalamin C eksikliği
  • Hamilelik (örn. HELLP sendromu ile) veya doğum sonrası HÜS
  • Kalıtsal formlar
  • Diasilgliserol kinaz-ɛ (DGKE) mutasyonu
  • H faktörünün bozulması
  • Altta yatan diğer hastalıklar bağlamında ikincil (örn. SLE ile veya kemik iliği transplantasyonundan sonra)
  • Serebral semptomlar ortaya çıkarsa, genellikle mikrosirkülasyonda peteşiyal kanama ve tromboz ile birlikte trombotik-trombositopenik purpuradır (TTP, Moschcowitz sendromu). Bu durumlarda, bir proteaz olarak von Willebrand faktörünün bölünmesinden ve dolayısıyla düzenlenmesinden sorumlu olan ADAMTS-13 proteininin bozulmuş bir işlevi (ailesel veya otoantikorlar aracılığıyla) saptanabilir.

Sınıflandırma

Ortaya çıkan semptom takımyıldızına göre bir klinik sınıflandırma yapılır:

  • Komple HÜS (hemoliz, üremi, trombopeni)
  • Eksik HÜS (üç semptomdan sadece ikisi)
  • Ayrıca, aşağıdakiler ayırt edilir:
    • Bulaşıcı HÜS (‘STEC-HUS’)
    • Kompleman aracılı HÜS
    • İlaç toksik HÜS
    • Aile HÜS

Patofizyoloji

  • HÜS’ün merkezi patomekanizmi, aşırı pıhtılaşma faktörleri ve trombosit tüketimine yol açan endotel hasarıdır. Tanımlanan toksinler, glomerüllerdeki endotel hücrelerinin yüzeyindeki membran reseptörü globotriaosylceramide (Gb3) bağlanır. Bu, sonunda endotel hücrelerinin apoptozu olan bir sinyal kaskadı aktivasyonuna yol açar. Muhtemelen subendotelyal proteinleri açığa çıkararak pıhtılaşma kaskadı aktive olur ve sonuçta damarların trombotik tıkanması ve hemoliz oluşur.
  • Ancak patomekanizma henüz tam olarak anlaşılamamıştır.

Klinik

Genellikle HÜS – özellikle STEC-HUS – birkaç gün süren kanlı gastroenteritten önce gelir. Enfeksiyon, hemoliz ve trombosit aktivasyonu, diğer şeylerin yanı sıra şunlara yol açar:

  • Ateş
  • Solgunluk
  • Taşikardi
  • Letarji
  • Sarılık
  • Hepatosplenomegali
  • Peteşi, kanlı dışkı veya idrar
  • Hipertansiyon

Komplikasyonlar

Bir HUS’un olası komplikasyonları şunları içerir:

  • Geri dönüşümsüz böbrek yetmezliği
  • Elektrolit raydan çıkma
  • Asit
  • Perikardiyal efüzyon
  • Nöbetler, koma

Bir sosyopatı ele veren 10 işaret – Sosyopat ile psikopat arasındaki fark…

İnsanları etkileme ve kandırma konusunda kimse sosyopatın eline su dökemez; kolay kolay kimsenin inanmayacağı yalanları, allayıp pullayarak yutturmakta çok beceriklidirler.

_____________________________________________

Harvard Üniversitesi’nden psikolog Dr. Martha Stout, The Sociopath Nex Door (Yanı Başınızdaki Sosyopat) isimli kitabında dünya popülasyonunun % 4’ünün sosyopat olarak tanımlanabileceğini belirterek, bunlardan uzak durmanın önemine dikkat çekiyor.

 
Dr. Stout’a göre bir sosyopatı ele veren 10 işaret şöyle:
 

1) Genellikle karizmatiktirler; çevrelerinde çoğunlukla bir hayran kitlesi bulunur. Cinsel açıdan da çekici oldukları söylenebilir.

 

2) Sosyopatlar kararlarında ve davranışlarında spontandırlar; planlı, programlı yaşadıkları söylenemez. Sıradan insanlardan farklı olarak tuhaf karşılanabilecek davranışlarda bulunurlar. Normal sosyal ilişkileri kopuktur. Tehlikeli ve mantıksız eylemlerde bulunmaktan çekinmezler.

 

3) Utanma, suçluluk veya pişmanlık duymazlar. Aslında beyinlerinde bu duyguları işleyebilecek bir merkez yoktur; varsa bile bozuktur. Dolayısıyla en ufak bir vicdan azabı duymadan insanları kolayca kandırabilir, tehdit edebilir veya zarar verebilirler. Kendi çıkarları için başkalarına zarar vermekten çekinmezler. “Başarılı” bir sosyopatın bir ülkede üst düzey mevkilere rahatça yükselmesi bu yüzdendir.

 
 

4) Deneyimleri ile ilgili beklenmedik yalanlar icat etmekte çok ustadırlar. Olayları o kadar abartırlar ki bir noktadan sonra saçmalamaları kaçınılmaz hale gelir. Ancak çarpıtılmış gerçekleri bir öykünün arasına ustaca gizleyerek, saf ve iyi niyetli insanları yalanlarına kolayca kandırırlar.

 

5) İnsanlara hükmetmeye bayılırlar. Bedeli ne olursa olsun her tartışmada ve kavgada kazanan taraf olmak isterler.

 

6) Çoğu zekidir, ancak zekâlarını diğer insanları kandırmak için kullanırlar. Yüksek IQ’lu olanlar toplum için gerçek bir tehdit unsuru olabilirler. İşte bu nedenle yasalara yakalanmadan cinayet işleyebilen seri katillerin çoğu sosyopattır.

 

7) Sevme ve âşık olma yeteneğinden yoksundurlar. İstediklerini elde etmek için severmiş, empati duyarmış gibi yaparlar. Gerçek yaşamlarında kimseyi sevmezler.

 

8) Şiirsel bir dilleri vardır. Sözcükleri çok ustaca kullanırlar. İnsanları konuşmalarıyla kendilerine hayran bırakacak kadar iyi hatiptirler. Öykü anlatma ve şiir okumada ustadırlar.

 

9) Hiçbir zaman özür dilemezler. Yanlışlık yapmış olduklarına inanmazlar; suçluluk hissi duymazlar. Hatalı oldukları kanıtlanmış olsa bile özür dilemezler ve saldırılarına devam ederler.

 

10) Derin bir hayal âleminde yaşarlar.

 

Bütün bu özellikleri nedeniyle bir sosyopatla mantık çerçevesinde tartışılmaz. Tartışmaya girmek yalnızca zaman kaybına neden olur.

 
BİR SOSYOPATI AÇIĞA ÇIKARTMANIN YOLLARI

1) Sosyopatların ortaya attıkları hayal ürünü olayları çürütmek için ayrıntılarla ilgili bilgi sorun. Ayrıntıların ne kadarının gerçeklerle örtüştüğünü araştırın. Sorgulamaya başladığınız zaman ortaya bir dizi tutarsızlık çıkacaktır. Sosyopat olduğundan kuşku duyduğunuz kişiyi bu tutarsızlıklarla yüzleştirin ve davranışlarını izleyin. Normal bir insan verdiği bilgiler arasında tutarlılık sağlamaya çabalarken, sosyopatların pek çoğu sorgulanmayı hakaret olarak algılar, tepkileri öfke ve saldırganlık şeklinde ortaya çıkar.

 

2) Sosyopatın çevresindeki hayranları, genellikle yaratmış olduğu hayal ürünü olayları gerçekmiş gibi içselleştirme eğilimindedir. Sosyopat politikacıların çevresindeki “müritleri”, ustalarının ağzından çıkan her sözü doğrulamaya hazırdır. Örneğin milyonlarca işsize iş alanı yarattığını iddia eden politikacı, aslında bir işsizler ordusu yaratmış olsa bile, çevresindekiler işsizliğin azalmış olduğu yönünde beyanlarda bulunur. Dolayısıyla gerçekleri sosyopatın etki alanı dışındaki çevrede araştırmalısınız. Sosyopatın verdiği bilgilerle gerçekler uyuşmadığı zaman bir sosyopatla karşı karşıya olup olmadığınızı anlayabilirsiniz.

 

3) Sosyopatın karşısına yalanlarını ve sahtekârlıklarını ortaya koyan kanıtlarla çıktığınızda, sizi kendisine karşı komplo kurmakla suçluyorsa bilin ki karşınızdaki gerçek bir sosyopattır.

 

4) Bir sosyopatı ele veren en basit işaret, abartıya kaçmasıdır. Abartılarında ölçüyü o kadar kaçırır ki mantık devre dışı kalır. Bir sosyopatın dünyasında her açıklama gerçek yaşamda rastlanmayan insanüstü beceriler içerir; yaptıkları her şey bir kahramanlık destanıdır. Normal bir insan “Dün gece bir yankesici beni soymaya çalıştı. Çevredekiler imdadıma yetişti, soyulmaktan kurtuldum” derken, sosyopat “Dün gece 8-10 kişi üzerime saldırdı. Hepsini hastanelik ettim. Çevredekiler beni alkışladı” şeklinde bir öykü uydurur. Bu tür hikâyeleri anlatmaya başladığı anda ufak ufak kaçın.

 

5) Sosyopatların bir diğer özelliği de şöhret peşinde koşmalarıdır. Bu nedenle her olayda kendini öne çıkartan, medyada sesini duyurmak için her yolu deneyen kişileri sosyopat olarak değerlendirmeniz pek de yanlış olmaz.

 
 
Sosyopat ile psikopat arasındaki fark
 
Bu ikisi de aynı kişilik bozukluğunu işaret eder gibi görülmekle birlikte aralarındaki farklılık göz ardı edilemeyecek kadar belirgin ve gerçektir.
 
Sosyopati, antisosyal davranışlarla kendini belli eden bir kişilik bozukluğudur. Psikopati ise, sapık, saldırgan ve suç kapsamına girecek davranışların sergilendiği antisosyal kişilik bozukluğudur. Hem psikopat hem de sosyopat, davranışlarında en ufak bir
 suçluluk, utanç veya pişmanlık duygusuna yer vermez.

Minnesota Üniversitesi’nden davranış genetiği uzmanı David Lykken, sosyopat ve psikopat arasındaki farklılığa ilişkin ilginç bir değerlendirmede bulunuyor. Lykken’e göre psikopatlar doğuştan risk almaya meraklı, içinden geldiği gibi davranan, korkusuz ve toplumla sağlıklı ilişkiler kurmayı başaramamış bir kişiliğe sahip insanlardır. Sosyopatlar ise doğuştan normal bir kişiliğe sahiptirler; bozukluk ebeveyn, eş ve arkadaşlık ilişkilerinde ortaya çıkar.

Anneniz, babanız, en yakın arkadaşınız, komşunuz, hatta iş arkadaşınız sosyopat olabilir ve siz bunların kişiliklerinin bozuk olduğunu fark etmemiş olabilirsiniz. Sosyopatlar, kendi gerçek kimliklerinin dışına çıkıp, olduklarından farklı bir görüntü vermekte pek başarılıdırlar. Pek çok insan yaşamı boyunca bir-iki sosyopat ile karşılaşmış ama bunun farkına varmamış olabilir.
Bu ikisi arasındaki fark özellikle şu konularda belirgindir:
 

Zekâ: Sosyopat, başkalarının doğrularını, duygularını ve güvenliğini katiyen düşünmez. İşin ironik tarafı, bazı durumlarda kendi güvenliklerini de göz ardı edebilirler. Psikopatlar da başkalarının doğrularını, duygularını ve güvenliğini düşünmez ama iş kendi güvenliklerine gelince daha dikkatli ve titizdirler. Psikopatlar da sosyopatlar kadar tehlikeye atılmayı severler ama tehlikenin derecesini daha iyi hesapladıklarından sosyopatlar kadar kendilerine zarar vermezler. Sonuç olarak psikopatlar daha zekidirler ve deneyimlerinden ders alırlar.

 

Pişmanlık: Sosyopatların beyninde pişmanlıkla ilgili bir merkez bulunmadığı için neden oldukları kötülüklerle ilgili en ufak bir vicdan azabı duymazlar. Bazıları pişman olmuş gibi gözükmeyi başarabilir, ama bu gerçek değildir. Psikopat ise yaptığı kötülükler ve işlediği suçlar nedeniyle yakalanırsa pişmanlık duyar. Ama bu pişmanlık başkalarına acı verdiği için değil, yakalanmış olduğu içindir. Kısaca sosyopatlar pişmanlık duyamaz; psikopat duyar ama başkaları için değil, kendisi için.

 

Geçmiş: Sosyopat, gerek okul hayatında gerekse aile yaşantısında sorumluluk ve sürdürülebilirlik gerektiren konularda çok kötü bir geçmişe sahiptir. Asi bir yapıya sahip oldukları için başları beladan kurtulmaz; otoriteye karşı en ufak bir saygıları yoktur. Psikopatın da otoriteye saygısı yoktur ama yasalara karşı gelmemeye çabalarlar; okul ve iş yaşamlarında dikkati çekecek aykırı davranışlardan kaçınırlar. Hatta çocukluklarında içinde bulundukları grubun en sevilen kişisi olmayı bile başarırlar. Çünkü psikopat, kişilik bozukluğunu ustaca gizleme konusunda çok beceriklidir. Özetle ikisi arasındaki fark öz denetimdir. Sosyopatta öz denetim çok zayıftır.

 

Sıradanlıktan sıkılma: İkisi de durgun ve sıradan bir yaşantıya katlanamaz. Akıllı ve yaratıcı bir yapıya sahip olan psikopat, can sıkıntısını gidermek için yapıcı yöntemler geliştirebilir. Sosyopat monotonluktan çıkmak ve yalnızca ikilem yaratmak için kavga çıkartarak, içinde bulunduğu toplumun iç barışını bozmaktan keyif alır. Yarattıkları çatışmaların düzeyi aralarındaki farkı gösterir: Sosyopatlar basit, psikopatlar ise karmaşık ve ince hesaplı çatışmaları tercih eder.

Özet olarak bu ikisi arasındaki fark hiçbir zaman çok net değildir. Bazen de bir kişi hem psikopat, hem de sosyopat özelliklerini taşıyor olabilir. Bu farkı tespit etmek zaman ve enerji gerektirir. Aslında yapılacak en doğru iş bu ikisinden de uzak durmaktır.

Derleyen: Reyhan Oksay Cumhuriyet B.T. 20 Eylül 2013

LT enterotoksin

Sinonim: Heat-labile enterotoxin, ısıya duyarlı enterotoksin

  • Escherichia coli ‘de bulunan bir toksindir.
  •  Mikrobiyolojik yayınlarda İngilizce labile toxin (kararsız, ısıya duyarlı toksini)’nin kısaltması olan LT olarak da değinilir.
  • Bu toksin, normalde adenilat siklaz’ı inhibe eden bir G proteinini ADP-ribozlayarak hücredeki cAMP seviyesini yükseltir, bu özelliği ile kolera toksinine benzer.Yüksek cAMP seviyeleri klorür iyonları ve suyun enterositlerden bağırsak içine salgılanmasına neden olur, bunun sonucunda ishal meydana gelir.

Isı stabil enterotoksin

Sinonim:Heat-stable enterotoxins

  • Escherichia coli gibi bazı bakteriler tarafından salgılanan peptitlerdir.
  • Bunlara mikrobiyolojik yayınlarda Stabil Toksin’in kısaltması olan ST olarak da değinilir.
  • Isıya dayanıklı olan bu peptitler 100 °C’da üç boyutlu yapılarını ve etkinliklerini korurlar.

villus

ingilizcede;

  • Biyoloji; bağırsaklardaki mukoz zarının küçük çıkıntılarıdır.

Latincede;

  • hırka anlamına gelen kelimenin diyalektik farklışamasıyla
    1. saç, bir tutam saç
    2. kabarık saç

İnce bağırsağın iç kısmını kaplayan kıl benzeri küçük çıkıntılar. Kan damarları içerirler ve besinlerin emilmesine yardımcı olurlar.

Villus ve villus arasındaki fark nedir?

Villus ve mikrovillus arasındaki temel fark, villusların özellikle ince bağırsakta mukoza zarı üzerindeki küçük çıkıntılar olmasıdır. Ancak, mikrovilluslar esas olarak farklı organların hücre zarında meydana gelen küçük uzantılardır.

Villusların işlevi nedir?

İnce bağırsağın içi, yediğimiz gıdalardan midede üretilen kim adı verilen sıvı karışımdan besinleri emen villuslarla kaplıdır.

Villusların kalın bağırsaktaki rolü nedir?

Villuslar bağırsak duvarlarının iç yüzey alanını artırarak emilim için daha geniş bir yüzey alanı sağlar.

Villuslar nerede bulunur?

ince bağırsakta

Villuslar, kan damarlarıyla zengin bir şekilde beslenen parmak benzeri çıkıntılardır. İnce bağırsağın iç astarında bulunurlar ve emilim için yüzey alanını artırarak besinlerin emilimine yardımcı olurlar.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Mikrogliya

Mikroglia veya mesoglia, merkezi sinir sistemindeki bir grup immün efektör hücredir. Resmi olarak glial hücre ailesinin bir parçası olarak sayılmalarına rağmen, gerçek anlamda mononükleer fagositik sistemin (MPS) hücreleridir.

Morfoloji

Adından da anlaşılacağı gibi mikroglia en küçük glia hücreleridir. Mikroskobik olarak, yoğun kromatinli düzensiz, uzun bir çekirdeğe sahip dar, uzun hücreler görülür. Hücre süreçleri iyi ve çok dallı olabilir. Mikroglial hücreler amip şeklinde hareket edebilmektedir.

Mikroglia hem beyaz hem de gri maddede bulunur. Mononükleer fagositik sistemin (MPS) bir parçasıdırlar ve embriyonik gelişim sırasında MSS’yi istila eden mezenkimal hücrelere aittirler. Bir doku lezyonu durumunda, mikroglial hücreler büyük, fagositik hücrelere (makrofajlar) (temizleyen hücreler) dönüştürülür.

İşlev

Mikroglia, hücresel bağışıklık sisteminin bir parçasıdır. Diğer şeylerin yanı sıra aşağıdaki görevleri yerine getirir:

  • Yabancı cisimlerin ve hücre parçalarının fagositozisi
  • Antijen sunumu
  • Embriyonik gelişim sırasında apoptotik nöronların ve glial hücrelerin ortadan kaldırılması

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Mikrovillus

Hücrenin serbest yüzey farklılaşmalarından, özellikle emme görevi fazla olan hücrelerde, hücre dış yüzeyini arttırmak için, hücre zarının bir miktar sitoplazma ile meydana getirdiği parmak şeklindeki çıkıntılardır. (bkz; mikrovillus)

Mikrovillus‘un çoğul hali; mikrovilli

  • Apikal hücre zarının mikrovilli parmak şeklinde, çoğunlukla dallanmamış çıkıntıları.
  • Çok yoğun mikrovilli bir fırça sınırı oluşturur.
  • Mikrovilli taşıyan hücrelere fırça hücreleri de denir.

 

Yapı

  • Mikrovilli yaklaşık 0,08 µm kalınlığında ve yaklaşık 1-4 µm uzunluğundadır.
  • Apikal uçlarında elektron yoğun amorf bir başlık bölgesi olan Z diski vardır.
  • Hücre uzantıları, ortasında fimbrin, fascin ve villin proteinleri ile birbirine bağlanan 20-30 aktin filamentinden oluşan merkezi bir demet içerir.
    • Bu aktin filamentleri mikrovillusları stabilize eder ve eksi uçları ile hücrenin içine doğru çıkıntı yapar.
    • Orada, terminal ağı oluşturan ve aktin filamentlerini hücre iskeletine bağlayan tropomiyosin, spektrin ve miyosin II ile kaplıdırlar.

İşlev

  • Mikrovillusun işlevi, örneğin bağırsak duvarında, böbrek tübüllerinde ve koroid pleksusta emici epitelin yüzey alanını arttırmaktır.
  • Microvilli, çok sayıda enzim ve taşıma proteini içeren iyi gelişmiş bir glikokalikse sahiptir.
  • Hücrenin antijenik özelliklerini belirler ve hücre tanıma ve adezyonunda önemli rol oynar.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Erkekler Seksten Sonra Neden Uykulu Hisseder?

Bu sorunun cevabı, New York Üniversitesi Bilim, Sağlık ve Çevre Raporlama Programı çerçevesinde yapılan Scienceline (Bilim Çizgisi) Programı’nda çalışan Melinda Wenner’dan geliyor. Okuyalım:

Birçok kadın için seks ve horlama arasındaki ilişki, yaşamın en rahatsızlık verici gerçeklerinden birisidir. Tutkulu yakınlaşmalar ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin, erkekler hemen sonrasında uykuya dalabiliyor gibi gözükmektedir. Erkekler, Seks ve Aşk: Kadınlar İçin Tam Kullanım Kılavuzu başlıklı kitabın yazarı Dave Zinczenko, bu fenomeni Huffington Post yazarı Arianna Huffington’a şöyle açıklıyor:
“Erkekler uykuya dalıyorlar, çünkü kadınlar seksten sonra bir pizzaya dönüşmüyorlar.”
 
Bir pizzaya herhangi bir zaman dönüşeceğim konusunda şüpheliyim ve hiçbir zaman önceden sipariş edebilecek kadar bu alanda öngörülü olamayacağım. Dolayısıyla bir çare bulmak yerine, daha iyi bir açıklayıcı neden bulunmalıdır. Her ne kadar kadınlar da bazen seksten sonra uykulu hissetseler de, bu fenomen erkeklerde daha bariz gibi gözükmektedir. Peki erkekleri bu uyku diyarına çeken, seksle ilgili olan şey nedir?
İlk olarak, en açık nedeni, seksin uyku getirici ileri geri sallanma kısmıdır. Bu iş genellikle geceleri yapılır, bir yatakta yapılır ve nihayetinde, oldukça yorucu bir iştir. Hatta çoğu zaman erkekler için kadınlara göre çok daha yorucudur (elbette bu çiftten çifte değişebilir). Dolayısıyla seks bittiğinde, erkeklerin uykulu hissetmesi gayet doğaldır.
İkincisi, pozitron emisyon tomografisi (PET) ile yapılan araştırmalar, bir insanın orgazma erişmesi için, tüm “korku ve ankstiyeteyi” bir kenara bırakması gerektiğini göstermektedir. Bu durum da, rahatlatıcı ve uyku moduna geçirici bir etkiye neden oluyor olabilir.
Tabii üçüncü olarak bir de orgazmın kendi biyokimyası vardır. Araştırmalar erkeklerin boşalması sırasında beyinlerinin bir kimyasal kokteyli saldığını göstermektedir. Bu kimyasallar arasında norepinefrin, serotonin, oksitosin, vazopressin, nitrik oksit ve prolaktin bulunmaktadır. Prolaktin, cinsel tatminle ilişkilendirilmektedir. Aynı zamanda erkeklerin yeniden sekse hazırlanmaları için gereken “yenilenme süresini” belirleyen hormondur. Tüm erkeklerin bildiği gibi, “bir kere daha yapmak” için belli bir süre beklemeleri gerekmektedir. İşte bu, “yenilenme süresi”dir. Araştırmalar göstermektedir ki, prolaktin açısından zayıf olan erkekler, daha sık olarak seks yapabilmektedir.
Prolaktin seviyesi uyku sırasında doğal olarak daha yüksektir. Hatta yapılan hayvan deneylerinde, prolaktin enjekte edilen hayvanların anında uykularının geldiği görülmektedir. Bu da, prolaktin ile uyku arasında güçlü bir ilişki olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, hormonun orgazm sırasında salgılanması erkeklerin uykulu hissetmelerinin nedeni olabilir.
Burada bir yan not ekleyelim: prolaktin aynı zamanda masturbasyon sonrasında, sekse kıyasla neden o kadar uykulu hissetmediklerini de açıklamaktadır. Henüz bilinmeyen sebepler nedeniyle seks, masturbasyona göre 4 kat fazla prolaktin salgılanmasına neden olmaktadır. Neyse, devam edelim:
Beynin orgazm sırasında salgıladığı diğer hormonlardan ikisi, oksitosin ve vazopressin de uykuyla ilişkilendirilmiştir. Bu ikisinin salgısı melotinin salgısıyla da sıklıkla ilişkilendirilmektedir. Melatonin, vücut saatimizi kontrol eden ana hormondur. Oksitosin de aynı zamanda stres seviyesini düşürücü etki yapmaktadır ki bu da gevşemeye ve uykulu hissetmeye neden olur.
Seks Sonrası Uykunun Evrimsel Kökenleri
 
Peki ya bunun evrimsel kökenleri? Bunu açıklaması biraz daha karışık. Evrimsel açıdan bakacak olursak, bir erkeğin ana görevi olabildiğince fazla yavru üretmektir ve uyku, buna pek de fayda sağlamıyor gibi gözükür. Ancak belki de bir diğer dişiye hemen geçmek mümkün olmamaktadır (lanet olası yenilenme süresi!), dolayısıyla aradaki bu süreyi değerlendirmenin en iyi yolu uykudur.
Her ne kadar kadınların seksten sonra uykulu hissedip hissetmediğiyle ilgili çelişkili bilgiler olsa da, kadın da genellikle erkekle birlikte uykuya dalmaktadır (veya onlar için anahtar öneme sahip “sarılma zamanı” olarak da kullanabilir). Bu da erkek için iyi haberdir: bu süre zarfında, bir başka erkeği arıyor olamaz. Erkek uyandığında ve dişinin halen orada olduğunu gördüğünde, bir deneme daha yapılabilir.
Belki de seksten sonra uykulu hissetme, oksitosin ve vazopressin hormonlarının salgılanmasının evrimsel açıdan bir “yan etkisi” de olabilir. Uykuyla ilişkilendiriliyor olması bir yana, bu iki kimyasal da aynı zamanda “eşler arasındaki bağı” sağlayan kimyasallardır. Bu kimyasalların orgazm sırasında salgılanması cinsel partnerler arasındaki bağı kuvvetlendirir ve bu da, seks ile duygusal bağlanma arasındaki ilişkiyi açıklar. Bu bağın en azından çift bebek yapana kadar sürmesi beklenir, çünkü bebeğin doğumunu kadar çiftlerin bağlı kalması ve bebeğe bakmaları, yavrunun hayatta kalma şansını arttıracaktır.
Sonuç
 
Sonuç şu: seks sonrası uyku halinin biyokimyasal ve evrimsel birçok nedeni olabilir; bunların bazıları doğrudan, bazıları dolaylı olarak etkilidir. Ancak bunların hiçbiri henüz “nihai neden” olarak belirlenmemiştir. Ancak şu da bir gerçektir: biz kadınlar buna alışsak iyi olur, çünkü bunun yakın bir zamanda değişeceği yok.
Ayrıca okurlarımızı (EA: yazar cümlenin devamından ötürü “Amerikan kadınlarını” diye vurgulamaktadır) bir diğer düşünceyle başbaşa bırakarak sözlerimi sonlandırmak istiyorum: eğer ki seks sonrası uyku fenomeninin sıklığından rahatsızlık duyuyorsanız, durum daha vahim de olabilirdi: 10.000 İngiliz erkeği üzerinde yapılan yeni bir araştırma, %48’inin daha seks sırasında uykuya daldığını gösterdi!
Yazan: Melinda Wenner (ScienceLine)
 
Çeviren: ÇMB 
 
Kaynak: LiveScience

Beynimizdeki Damarlar

Fotoğrafta 2012 yılı Wellcome Fotoğrafçılık Ödülü’nü kazanan bir canlı beyin fotoğrafını görmektesiniz. University College London Nöroloji Enstitüsü’nden Robert Ludlow tarafından bir epilepsi ameliyatında çekildi. Ödül jürisinde bulunan Prof. Dr. Alice Roberts şöyle söylüyor:
“Bu, insan beyninin muhteşem bir fotoğrafı. Sadece nörocerrahlar tarafından görülen bir görüntü. Atardamarları, toplardamarları ve gri maddeyi pembe kana bulanmış halde görebiliyoruz. Fotoğrafçının yetenekleri sayesinde normalde kafatasımız içerisinde gizlenen bir şeyi görebiliyoruz. Atardamarlar oksijenli kandan ötürü parlak kızıl olarak gözüküyorlar. Toplardamarlar koyu bir mor ve gri madde de pembe olarak gözüküyor. Gerçekten sıradışı.”

Beynin normal fonksiyonlarını sürdürebilmesi, ona sürekli olarak oksijen taşınabilmesiyle mümkün olmaktadır. Dolayısıyla beynimizdeki damarların düzgün çalışması ve beynin önemli bölgelerine doğrudan ulaşmaları çok büyük önem arz eder. Bu sayede beyne hem oksijen ve besin maddeleri taşınmış olur, hem de diğer dokular ve organlarda olduğu gibi beynin atıkları toplanabilir. Bu sebeple beynimizde yoğun bir damar ağı bulunur.

Aslında beynimize kan taşıyan damarlar beyne özel değildir. Boynumuza, kafatasımızı saran dokuya ve yüzümüze de kan taşıyan sağ ve sol karotit damarlar ile sağ ve sol omurga (vertebral) damarları bu görevi üstlenirler. Karotit damarlar da iki temel birime ayrılırlar: dış karotit damar yüzümüze ve kafatası dokularına kan taşır. İç karotit damarise beynimizin motor fonksiyonlarımızdan ve bilinçli kararlarımızdan büyük oranda sorumlu olan serebrumun 5’te 3’lük bir kısmına kan götürür. Bu damar; görsel anılarımızdan, duyusal verileri işlemekten, konuşma dilini algılamaktan, yeni hafızaları depolamaktan, duygularımıza ve sözcüklere anlamlar yüklemekten sorumlu temporal lop ile görsel korteks olarak da bilinen oksipital lobu beslemez. Geri kalan kısımlara ise vertebrobasilar damar kan götürür. Bu damar, ayrıca dengemizden ve birçok motor fonksiyonun koordinasyonundan sorumlu olan serebellumun (beyincik) bir kısmına ve beyin köküne de kan götürür.
Beyninizde bulunan damarlar içerisinde kapakçıklar bulunmaz ve onları saran bir kas dokusu bulunmadığından bu damarların duvarları aşırı incedir. Eğer ki bu damarlarda herhangi bir hasar oluşacak olursa, beynin diğer yarısında fonksiyon bozuklukları görülür. Bu sorunlar iç karotit damarlarda olacak olursa özellikle aktivasyonda azalma (zayıflık), uyuşukluk ve felç olarak; omurga damarlarında olacak olursa körlük veya felç olarak kendini gösterir.
Beynimizde bulunan damarlar sadece yukarıda bulunanlardan ibaret değildir. Willis Halkası’ndan ön serebral damarlara, orta serebral damarlara, arka serebral damarlara, lentikulostriat damarlara kadar birçok farklı damar ağı da bulunur. Daha detaya inilecek olursa bazal damarlar, terminal damarlar, büyük serebral damarı gibi birçok alt birim de sayılabilir. Ancak bu detaylar çok fazla teknik terminolojiye boğacağından şimdilik atlıyoruz.
Hazırlayan: ÇMB 
 
Teşekkür: İG 
 
Kaynaklar ve İleri Okuma: