Serotip

Sinonim: serovar, Serotype, Serotyp, Serovarietas

Bakteri ve virüslerin alt tür seviyesindeki birbirinden farklı çeşitlemelerine denir.

Rüyaların Sırrı Çözülüyor!

Bu güne kadar gördüğümüz rüyalardan sürekli anlamlar çıkarmaya çalışsak da onlar bizim için hep bir gizem olarak kalmıştır. Tarih boyunca rüyalarla ilgili çok şey yazılıp çizilmesine rağmen kimse kesin kanıtlarla bu olayın arkasındaki sır perdesini aralayamamıştı. Japonya’da bir grup bilim insanının yaptığı çalışmalar neticesinde beyin tarama teknolojisi kullanılarak gördüğümüz rüyaların içerikleri çözüldü. Gördüğümüz rüyaların ne anlam ifade ettiği geldiğini bulmak mümkün olabilecek.
Kyoto Üniversitesi İleri Düzey Haberleşme Araştırma Merkezi sayısal sinirbilim laboratuarında çalışan Prof. Dr. Yukiyasu Kamitani ve ekibi işlevsel manyetik rezonans görüntüleme (fMRI) tekniğini kullanarak uykudaki üç kişinin beyin yapılarını taradılar. Tarama esnasında kişilerin beyin dalgaları elektroensefalografi (EEG) yöntemiyle sürekli olarak kaydedildi.
Araştırmacılar uykunun ilk aşamalarıyla ilişkili beyin dalgalarını her tespit ettiğinde hemen katılımcıları uyandırıyor ve onlara rüyalarında ne gördüklerini soruyordu. Uykunun ilk evrelerinde görülen rüyalar bilim literatüründe hipnagojik imgeleme olarak tanımlanıyor.  Beyin dalgalarıyla ilişkilendirilen her rüya not alındıktan sonra katılımcılar tekrar uyumaya devam ediyordu. Bu işlem her gün 3 saat aralıklarla 7-10 defa tekrarlandı ve 3 saatlik sürelerde katılımcılar saat başına 10 kere uyandırıldı. Katılımcıların hepsi saatte 6-7 rüya gördüklerini söylüyorlardı ve araştırmacılar toplamda 200’ü aşkın rüyadan oluşan bir veri tabanı elde etti. Katılımcıların bildirdiği rüyaların çoğu onların günlük işleriyle ilgiliydi. Katılımcılardan biri rüyalarından birini şöyle açıklıyor:
“Rüyamda bir fırına gitmiştim. Bir ekmek aldım ve sokağa çıktım sonra fotoğraf çeken birini gördüm.”
Başka bir katılımcı ise şöyle anlatıyor:
Ben bir tepenin üstünde büyük bir heykel gördüm ve tepenin aşağısında evler, yollar ve ağaçlar vardı.”
Kaydedilen rüyalardan bazıları ise ünlü bir oyuncuyla tanışmak gibi sıra dışı unsurlar barındırıyordu.
Dr. Kamitani ve ekibi katılımcıların söylediklerinden anahtar sözcükler oluşturmak için ‘Wordnet’ adlı sözlük işlevine sahip bir veri tabanı kullandılar ve bu sözcükleri 20 kategori altında topladılar. Örneğin, çok sık karşılaşılan sözcüklerden bazıları kadın, erkek, araba, bilgisayar gibi kelimelerden oluşuyor. Bir sonraki aşamada araştırmacılar oluşturulan her bir kategoriyi temsil eden fotoğraflar belirlediler. Bu fotoğraflar katılımcılara gösterilirken, ekip tekrar fMRI tekniğiyle katılımcıların beyin yapısını taradılar ve hangi bölgenin etkin olduğunu incelediler. Bu noktada araştırma ekibi katılımcıların uyandırıldığı ve fotoğraflar gösterildiği zaman olmak üzere iki farklı fMRI tarama sonucuna sahip oldu ve bu sonuçları birbirleriyle karşılaştırdılar.
Araştırmacılar renk zıtlığını ayarlama gibi görüntülerin ilk işlendiği yer olan beynin V1, V2, V3 alanlarındaki hareketliliği ve ardından nesne tanımlama gibi daha üst düzey görsel işlev alanlarını incelediler.
2008 yılında Dr. Kamitani ve ekibi beynin görsel işlev alanlarında nesnelerin görüntülerini oluşturmayı ve bunun mekanizmasını çözmeyi başarmışlardı. Şimdi ise onlar beynin daha üst seviyedeki işlem merkezlerinde rüyaların ne anlama geldiğini çözebiliyorlar. Araştırmayla ilgili Dr. Kamitani şunları söylüyor:
“Rüyaların içeriklerini sınıflandırdıktan sonra bu sınıf içindeki görüntülerin rüyada olup olmadığını tahmin etmek için bir model oluşturduk. Katılımcıların uyandırılmasından sonraki 9 saniye boyunca gerçekleşen beyin etkinliğini inceleyerek bir kişinin rüya görüp görmediğini tespit edebiliyoruz.”
Dr. Kamitani araştırmalarında rüyaların içeriklerinin görsel yapısından ziyade ne anlam ifade ettiğini bulmaya odaklandıklarını belirtti ancak görsel yapıların da oluşturabileceğini düşünüyor. Araştırma New Orleans’daki yıllık sinirbilim kongresinde sunuldu ve Science dergisinde yayınlandı. Kamitani ve ekibi şu an uykunun çeşitli aşamalarını inceleyerek rüyalarla ilgili daha fazla bilgiye ulaşmaya çalışıyor.
Hazırlayan: Ali Çağlayan Taybaş 
 
Görsel: Tincek Marincek’in “Rüyalar” isimli Photoshop çalışması.
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Guardian
  2. Horikawa T, Tamaki M, Miyawaki Y, Kamitani Y. “Neural Decoding of Visual Imagery During Sleep” Science, Nisan 2013

Neden En İyi Fikirler Duş Sırasında Gelir?

Duştasınız ve herhangi bir şeye kafa yormadan saçlarınızı ovuşturuyorsunuz ve İŞTE! Bir anda dahiyane bir fikir aklınıza geliveriyor! Belki işte sizi deli eden o problemi çözüm yolunu buldunuz. Belki de bir anda sizin için aşırı önemli olan bir şeyi fark ediverdiniz. Kim bilir, hayatın anlamını falan…

Bu tür “A ha!” anları, kullandığınız şampuanın içinde gizli değil. Ancak kendinizi yumuşak köpükle kaplamanızın, fikirlerin gelmesiyle ilgisi var aslında… Duş sırasında oluşan koşullar, yaratıcı bellek için en uygun ortamı yaratıyor. Tabii bir de temizlenmenizi sağlıyor; ancak bu tam olarak konumuzla alakalı değil.
Düşünmeden Yaptığınız İşleri Önemseyin
 
Yapılan araştırmalar, yaratıcı patlamalar yaşama ihtimalinizin, monoton işler yaparken daha yüksek olduğunu gösteriyor: balık tutarken, antreman yaparken, (biz Anadolu insanı için, tuvaletteyken) ve tabii ki, duş alırken. Bu süreçler çok fazla beyin gücü içermediğinden, beyniniz bir nevi “otomatik pilot” moduna geçiyor. Bu da sizin bilinçsiz benliğinizin rahatça çalışmaya başlamasına neden oluyor. Beyniniz özgürce düşünceler ve hafıza içerisinde dolaşıyor ve bunlar arasında ilişkiler kuruyor.
Bu şekilde yapılan “hayalperestlik”, prefrontal korteksinizi rahatlatıyor. Bu beyin bölgesi, sizin kararlarınızdan, hedeflerinizden ve bilinçli davranışlarınızdan sorumludur. Aynı zamanda beynin geri kalan kısmının “varsayılan ağ modülünü” (VAM) aktive eder ve bu sayede, beynin farklı bölgeleri arasındaki iletişimin engelsiz olarak kurulması sağlanır. Frontal korteksiniz bu şekilde gevşekken ve beynin farklı bölgeleri birbiriyle daha kolay iletişim kurarken, bilinçsiz olarak yaratıcı bağlantılar kurma ihtimaliniz çok daha yüksektir.
Harvard Üniversitesi’nden Shelley Carson’ın açıkladığı gibi, sanılanın aksine aktif bir şekilde bir konu üzerinde düşünürken ya da bir iş yaparken, beyniniz en yüksek düzeyde çalışma gücüne erişmez (her ne kadar öyle hissetseniz de). Tam tersine, araştırmaların gösterdiği gibi beyin, onun zincirlerini saldığınızda ve rahatladığınızda en aktif hale geçer. Bu rahat konumdayken bol miktarda dopamin, yani mutluluk ve sakinliği sağlayan hormon salgılanır. Böylece beyniniz alfa dalgaları üretmeye başlar ki bu dalgalar, meditasyon yaparken veya çok mutlu bir şekilde rahatlarken üretilen dalgalardır. Bu dalgalar sayesinde beyin az önce bahsettiğimiz düş dünyasına dalar ve siz bunu fark etmeyebilirsiniz bile! Ta ki duş sonlanana veya bir fikir aklınıza gelip bu hayal dünyasından uzaklaşana kadar…
Dolayısıyla bir daha duşa girdiğinizde, rahatlayın, kafanızı düşüncelerden arındırın ve bırakın beyniniz geri kalanı halletsin. Her zaman duş sırasında bir aydınlanma yaşamayabilirsiniz; ancak televizyonunuzun neden karanlık gösterdiği veya internetinizin neden ara sıra kesildiği gibi önemsiz görünen ama hayatı berbat eden sorunların çözümüne ulaşabilirsiniz. Belki de hayatın sırrına, kim bilir?
Hazırlayan: ÇMB
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Aşkın Sinirbilimsel Temelleri

Aşkın sinirbilimsel temelleri, bize o sırada neleri, neden hissettiğimize dair çok net veriler sunmaktadır. Öncelikle,aşkın diğer tüm duygular gibi tamamen hormonal bir sürecin sonucunda vücudumuzda oluşan tepkilerin toplamında hissedilen bir duygu olduğunu hatırlayalım. Yani aşkı anlamak istiyorsak, arkasındaki nörokimyasal temelleri anlamamız gerekmektedir.
Bilimsel açıdan baktığımızda, aşk duygusuna neden olan temel hormonlar ve kimyasallar olarak karşımıza sinir büyüme faktörü, testosteron, östrojen, dopamin, norepinefrin (noradrenalin), serotonin, oksitosin ve son olarak vazopressin çıkmaktadır. Görülebileceği gibi aşkın bize karmakarışık hisler yaşatmasının nedeni, oldukça karmaşık bir hormonal dengeye dayalı olmasıdır.
Şimdi, evrimsel biyoloji ile ilgili açıklamalarımızdan da yola çıkarak, kendimize uygun gördüğümüz (biyolojik veya kültürel olarak) bir bireyle karşılaştığımızda, bu sayılan hormonların vücudumuzda ne gibi değişimler yarattığına bir göz atalım:
Testosteron: Özellikle ilk aşık olma anında ve yakın çevresinde etkili bir cinsiyet hormonudur. İlgi duyduğunuz cinsiyete karşı şehvet ve istek duymanıza, bu cinsiyeti arzulamanıza neden olur. Dişilerde az miktarda bulunur ve bu görevleri vardır; ancak bunun haricinde erkeklerde, aşkın ilk evrelerinde penisin ve testislerin muhtemel bir cinsel birleşmeye hazırlanmasını sağlar. Cinsel dürtü uyandıran bireylere karşı penisin dikleşmesine neden olur.
 
Östrojen: Özellikle ilk aşık olma anında ve yakın çevresinde etkili bir cinsiyet hormonudur. İlgi duyduğunuz cinsiyete karşı şehvet ve istek duymanıza, bu cinsiyeti arzulamanıza neden olur. Erkeklerde az miktarda bulunur ve bu görevleri vardır; ancak bunun haricinde dişilerde, vajinanın ve döl yatağının olası bir cinsel çiftleşmeye hazırlanmasını sağlar. İlgi duyulan bireye karşı vajinanın ıslanmasına neden olabilir.
 
Sinir Büyüme Faktörü: Aşk hormonları arasına göreceli olarak yeni katılan bu kimyasal, özellikle ilk aşık olduğumuz zamanlarda hızla artışa geçmekte, 1 seneden sonra ise kademeli olarak azalmakta ve eski haline dönmektedir. Dolayısıyla bilim insanları, gerçekte aşkın ömrünün 1-2 sene civarında olduğunu düşünmektedirler. Bu da esasen mantıklıdır; zira insanın tek bir bireye takılı kalması, evrimsel çeşitlilik önünde engel arz etmektedir. Ne var ki insanın kültürel yapısı, onu tekeşli bir sosyal yaşantıya itmiştir; bu sebeple ilk zamanki gibi bir aşk duygusu olmasa bile çiftler hem sosyal sorumluluklar nedeniyle, hem de birbirlerine duydukları bağlılık ve sevgi/saygı ilişkilerinden ötürü onlarca yıl birlikte kalabilmektedir. Ancak tekrar etmek gerekir ki, hem insan, hem de yakın akrabaları, sosyal olarak tekeşli olsalar bile, cinsel olarak çokeşli olacak şekilde evrimleşmiş türlerdir.
 
Dopamin: Sinirsel bir iletim kimyasalı olan dopamin, salgılandığı zaman vücutta mutluluk ve huzur hislerini uyandırır. Bireye ek bir enerji ve dikkat katar. Bu sayede, aşık olunan birey üzerine odaklanılır ve ona ulaşılmak için gereken ek enerji ve dikkat sağlanabilir. Bu da, evrimsel açıdan ileri sürülen argümanları desteklemektedir. Ayrıca, aşık olmaktan hoşlanmamızın sebebi, bu güzel duygulardır. Çeşitli uyuşturucu ve sakinleştirici ilaçların yarattığı etkiyle aynı etkiye neden olur.
 
Noradrenalin: Aşık olduğumuzda duyduğumuz strese karşı salgılanan bir hormondur. Stres, birey üzerinde oluşturulan her türlü çevresel baskıdan kaynaklanabilir ve aşk, bu baskılardan sadece biridir. Ancak noradrenalinin salgılanması sebebiyle kalp atışları hızlanır, dudaklar ve ağız kurur, kaslara giden kan artar, mide ve bağırsak kasları gevşer. Bu da yine, olası bir çiftleşmeye hazırlık evresi olarak görülebilir. Ancak daha önemlisi, aşkın tarih boyunca hep kalp ile eşleştirilmesi yanılgısının ana sebebi budur. Noradrenalin nedeniyle, aşık olduğumuzda kalbimiz hızlandığından ve midemizdeki kaslar gevşediğinden, “kalp ile aşık olduğumuzu” ve “karnımızda kelebeklerin uçuştuğunu” hissederiz. Bu, bilimsel olarak saçmalıktır. Aşık olan tek organ beyindir.
 
Serotonin: Başlıca mutluluk hormonu olan serotonin, aşkın da temel hormonları arasında yer almaktadır. Ancak serotonini aşk açısından özel kılan, bu mutluluk hissinden çok, obsesif-kompulsif davranış bozukluğuna sahip, bir diğer deyişle “takıntılı” insanlarda bu hormonun aktivitesindeki sorundan kaynaklanan bir açıklamanın bulunuyor olmasıdır: Aşık olduğumuzda, tek bir kişiden başkasını düşünememe sebebimiz, serotonin düzeylerindeki dalgalanmadır. Kısaca aşık olduğumuzda, tıpkı ciddi bir hastalık olan obsesif-kompülsif davranış bozukluğunda olduğu gibi, takıntılı bir hal alırız. Bu da yine, arzulanan hedefe ulaşmak için evrimsel avantaj sağlayan bir hormonal düzenlemedir.
Oksitosin
 
Oksitosin: Sinir Büyüme Faktörü’nde aşkın ömründen biraz bahsetmiştik ve teknik olarak aşkın bitmesine rağmen çiftlerin genelde uzun yıllar bir arada kalabildiklerini söylemiştik (esasen birçok ülkede evliliğin ortalama süresi 7-10 yıl olarak verilmektedir). İşte bu uzun süreler birlikte kalabilmemizi sağlayan, aşkın bir diğer unsuru olarak gösterdiğimiz bağ duygusudur. Oksitosin, bağlılık duygumuzu güçlendirerek eşimizden ayrılmamamızı sağlamaktadır. Oksitosin seviyesinde anormallikler olan bireylerin evliliklerinin de başarısız olduğu düşünülmektedir. Ayrıca oksitosinin ebeveyn-yavru ilişkilerinde de üst düzeylerde salgılanıyor olması, aşkın evrimsel kökenleriyle ilgili argümanlara destek olmaktadır. Bunun haricinde oksitosin, yanı zamanda cinsel orgazm sırasında da doruk düzeyde salgılanmaktadır. Bu da, aşk ile cinsellik arasındaki bağ hakkında fikirler vermektedir.
 
Vazopressin: Tıpkı oksitosin gibi vazopressin de uzun dönem bağlı kalmayı sağlayan hormonlardan biridir. Ebeveyn-yavru arasında kurulan ve ömür boyu sürmesinin avantajlı olduğu bu bağlar, cinsiyetler arasında da kurulduğunda, toplumsal bir başarı ve istikrar sağlanabileceği düşünülmektedir. Bu sebeple evrimsel süreçte bu tip bir bağlılık duygusunun evrimleştiği düşünülmektedir. Ayrıca vazopressin, seks sonrasında salgılanmaktadır.
Dolayısıyla, aşkın evrimsel ve biyolojik kökenlerine bakıldığında, son derece sıradan ve anlaşılır bir duygu olduğunu görebiliriz.
Elbette kültürel evrimimiz dahilinde aşka ve diğer duygulara anlamlar yüklememiz son derece olağandır. Ancak bunları abartarak, bilime dahil etmeye çalışmak, akıl dışı olacaktır.
Tüm bunları, aklınızın bir köşesinde bulundurarak, ömrünüzü aşk dolu yaşamanızı dileriz.
Yazan: ÇMB
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Hemolitik üremik sendrom (HÜS)

Kılcal damar kanaması sonucu anemi, akut böbrek yetmezliği ve düşüktrombosit seviyesi ile tanımlanır. En sık görülen şekli, kanamalı ishal yapan E. coli (başlıca O157:H7 serotipi) enfeksiyonlarının bazılarında görülen bir komplikasyondur.

Tarih

Sendrom ilk olarak 1955 yılında İsviçreli çocuk doktoru ve hematolog Conrad Gasser ve meslektaşları tarafından tanımlanmıştır.

Epidemiyoloji

  • Orta Avrupa’da HÜS insidansının, 16 yaşın altındaki 100.000 hasta başına 1 ila 1.5 vaka olduğu tahmin edilmektedir. Sendrom herhangi bir yaşta ortaya çıkabilmesine rağmen, hastalığın zirvesi iki ila üç yaş arasındadır.
  • HÜS, çocukluk çağında akut böbrek yetmezliğinin en sık nedenidir.
  • 2011’de 855 teşhis edilmiş vaka ile hemolitik-üremik sendrom insidansında artış vardı ve bunların 35’i (%4.1) öldü.

Neden

Hemolitik-üremik sendromun enfeksiyöz ve enfeksiyöz olmayan formları arasında bir ayrım yapılmalıdır.

Bulaşıcı form

  • En yaygın hemolitik üremik sendrom, Shiga toksini (Stx, Verotoksin) üreten mikroplarla birlikte gastroenterit (genellikle kanlı) sonrası enfeksiyon sonrası ortaya çıkar.
    • Burada bilinen patojenler, O157:H7 serogrubunun EHEC (Escherichia coli alt tipi), verotoksin üreten Shigella (özellikle Shigella dysenteriae), Salmonella, Yersinia ve Campylobacter türleridir.
    • Nadir durumlarda, ishal patojenlerine ek olarak, bazı nöraminidaz oluşturan pnömokoklar da tetikleyici olabilir.
    • Virüsler (Coxsackie virüsü, varicella-zoster virüsü, ekovirüs, HIV) de nadir görülen bulaşıcı tetikleyicilerdir.
  • Tipik HUS (Shiga toksini ‘Stx’ tarafından tetiklenir) ‘STEC-HUS’ (Shiga toksini oluşturan Escherichia Coli için) olarak da bilinir.

Bulaşıcı olmayan form

  • İlaç tedavisi
  • Mitomisin
  • Tiklopidin, klopidogrel
  • Siklosporin A
  • Pentostatin
  • Kinin
  • Kobalamin C eksikliği
  • Hamilelik (örn. HELLP sendromu ile) veya doğum sonrası HÜS
  • Kalıtsal formlar
  • Diasilgliserol kinaz-ɛ (DGKE) mutasyonu
  • H faktörünün bozulması
  • Altta yatan diğer hastalıklar bağlamında ikincil (örn. SLE ile veya kemik iliği transplantasyonundan sonra)
  • Serebral semptomlar ortaya çıkarsa, genellikle mikrosirkülasyonda peteşiyal kanama ve tromboz ile birlikte trombotik-trombositopenik purpuradır (TTP, Moschcowitz sendromu). Bu durumlarda, bir proteaz olarak von Willebrand faktörünün bölünmesinden ve dolayısıyla düzenlenmesinden sorumlu olan ADAMTS-13 proteininin bozulmuş bir işlevi (ailesel veya otoantikorlar aracılığıyla) saptanabilir.

Sınıflandırma

Ortaya çıkan semptom takımyıldızına göre bir klinik sınıflandırma yapılır:

  • Komple HÜS (hemoliz, üremi, trombopeni)
  • Eksik HÜS (üç semptomdan sadece ikisi)
  • Ayrıca, aşağıdakiler ayırt edilir:
    • Bulaşıcı HÜS (‘STEC-HUS’)
    • Kompleman aracılı HÜS
    • İlaç toksik HÜS
    • Aile HÜS

Patofizyoloji

  • HÜS’ün merkezi patomekanizmi, aşırı pıhtılaşma faktörleri ve trombosit tüketimine yol açan endotel hasarıdır. Tanımlanan toksinler, glomerüllerdeki endotel hücrelerinin yüzeyindeki membran reseptörü globotriaosylceramide (Gb3) bağlanır. Bu, sonunda endotel hücrelerinin apoptozu olan bir sinyal kaskadı aktivasyonuna yol açar. Muhtemelen subendotelyal proteinleri açığa çıkararak pıhtılaşma kaskadı aktive olur ve sonuçta damarların trombotik tıkanması ve hemoliz oluşur.
  • Ancak patomekanizma henüz tam olarak anlaşılamamıştır.

Klinik

Genellikle HÜS – özellikle STEC-HUS – birkaç gün süren kanlı gastroenteritten önce gelir. Enfeksiyon, hemoliz ve trombosit aktivasyonu, diğer şeylerin yanı sıra şunlara yol açar:

  • Ateş
  • Solgunluk
  • Taşikardi
  • Letarji
  • Sarılık
  • Hepatosplenomegali
  • Peteşi, kanlı dışkı veya idrar
  • Hipertansiyon

Komplikasyonlar

Bir HUS’un olası komplikasyonları şunları içerir:

  • Geri dönüşümsüz böbrek yetmezliği
  • Elektrolit raydan çıkma
  • Asit
  • Perikardiyal efüzyon
  • Nöbetler, koma

Bir sosyopatı ele veren 10 işaret – Sosyopat ile psikopat arasındaki fark…

İnsanları etkileme ve kandırma konusunda kimse sosyopatın eline su dökemez; kolay kolay kimsenin inanmayacağı yalanları, allayıp pullayarak yutturmakta çok beceriklidirler.

_____________________________________________

Harvard Üniversitesi’nden psikolog Dr. Martha Stout, The Sociopath Nex Door (Yanı Başınızdaki Sosyopat) isimli kitabında dünya popülasyonunun % 4’ünün sosyopat olarak tanımlanabileceğini belirterek, bunlardan uzak durmanın önemine dikkat çekiyor.

 
Dr. Stout’a göre bir sosyopatı ele veren 10 işaret şöyle:
 

1) Genellikle karizmatiktirler; çevrelerinde çoğunlukla bir hayran kitlesi bulunur. Cinsel açıdan da çekici oldukları söylenebilir.

 

2) Sosyopatlar kararlarında ve davranışlarında spontandırlar; planlı, programlı yaşadıkları söylenemez. Sıradan insanlardan farklı olarak tuhaf karşılanabilecek davranışlarda bulunurlar. Normal sosyal ilişkileri kopuktur. Tehlikeli ve mantıksız eylemlerde bulunmaktan çekinmezler.

 

3) Utanma, suçluluk veya pişmanlık duymazlar. Aslında beyinlerinde bu duyguları işleyebilecek bir merkez yoktur; varsa bile bozuktur. Dolayısıyla en ufak bir vicdan azabı duymadan insanları kolayca kandırabilir, tehdit edebilir veya zarar verebilirler. Kendi çıkarları için başkalarına zarar vermekten çekinmezler. “Başarılı” bir sosyopatın bir ülkede üst düzey mevkilere rahatça yükselmesi bu yüzdendir.

 
 

4) Deneyimleri ile ilgili beklenmedik yalanlar icat etmekte çok ustadırlar. Olayları o kadar abartırlar ki bir noktadan sonra saçmalamaları kaçınılmaz hale gelir. Ancak çarpıtılmış gerçekleri bir öykünün arasına ustaca gizleyerek, saf ve iyi niyetli insanları yalanlarına kolayca kandırırlar.

 

5) İnsanlara hükmetmeye bayılırlar. Bedeli ne olursa olsun her tartışmada ve kavgada kazanan taraf olmak isterler.

 

6) Çoğu zekidir, ancak zekâlarını diğer insanları kandırmak için kullanırlar. Yüksek IQ’lu olanlar toplum için gerçek bir tehdit unsuru olabilirler. İşte bu nedenle yasalara yakalanmadan cinayet işleyebilen seri katillerin çoğu sosyopattır.

 

7) Sevme ve âşık olma yeteneğinden yoksundurlar. İstediklerini elde etmek için severmiş, empati duyarmış gibi yaparlar. Gerçek yaşamlarında kimseyi sevmezler.

 

8) Şiirsel bir dilleri vardır. Sözcükleri çok ustaca kullanırlar. İnsanları konuşmalarıyla kendilerine hayran bırakacak kadar iyi hatiptirler. Öykü anlatma ve şiir okumada ustadırlar.

 

9) Hiçbir zaman özür dilemezler. Yanlışlık yapmış olduklarına inanmazlar; suçluluk hissi duymazlar. Hatalı oldukları kanıtlanmış olsa bile özür dilemezler ve saldırılarına devam ederler.

 

10) Derin bir hayal âleminde yaşarlar.

 

Bütün bu özellikleri nedeniyle bir sosyopatla mantık çerçevesinde tartışılmaz. Tartışmaya girmek yalnızca zaman kaybına neden olur.

 
BİR SOSYOPATI AÇIĞA ÇIKARTMANIN YOLLARI

1) Sosyopatların ortaya attıkları hayal ürünü olayları çürütmek için ayrıntılarla ilgili bilgi sorun. Ayrıntıların ne kadarının gerçeklerle örtüştüğünü araştırın. Sorgulamaya başladığınız zaman ortaya bir dizi tutarsızlık çıkacaktır. Sosyopat olduğundan kuşku duyduğunuz kişiyi bu tutarsızlıklarla yüzleştirin ve davranışlarını izleyin. Normal bir insan verdiği bilgiler arasında tutarlılık sağlamaya çabalarken, sosyopatların pek çoğu sorgulanmayı hakaret olarak algılar, tepkileri öfke ve saldırganlık şeklinde ortaya çıkar.

 

2) Sosyopatın çevresindeki hayranları, genellikle yaratmış olduğu hayal ürünü olayları gerçekmiş gibi içselleştirme eğilimindedir. Sosyopat politikacıların çevresindeki “müritleri”, ustalarının ağzından çıkan her sözü doğrulamaya hazırdır. Örneğin milyonlarca işsize iş alanı yarattığını iddia eden politikacı, aslında bir işsizler ordusu yaratmış olsa bile, çevresindekiler işsizliğin azalmış olduğu yönünde beyanlarda bulunur. Dolayısıyla gerçekleri sosyopatın etki alanı dışındaki çevrede araştırmalısınız. Sosyopatın verdiği bilgilerle gerçekler uyuşmadığı zaman bir sosyopatla karşı karşıya olup olmadığınızı anlayabilirsiniz.

 

3) Sosyopatın karşısına yalanlarını ve sahtekârlıklarını ortaya koyan kanıtlarla çıktığınızda, sizi kendisine karşı komplo kurmakla suçluyorsa bilin ki karşınızdaki gerçek bir sosyopattır.

 

4) Bir sosyopatı ele veren en basit işaret, abartıya kaçmasıdır. Abartılarında ölçüyü o kadar kaçırır ki mantık devre dışı kalır. Bir sosyopatın dünyasında her açıklama gerçek yaşamda rastlanmayan insanüstü beceriler içerir; yaptıkları her şey bir kahramanlık destanıdır. Normal bir insan “Dün gece bir yankesici beni soymaya çalıştı. Çevredekiler imdadıma yetişti, soyulmaktan kurtuldum” derken, sosyopat “Dün gece 8-10 kişi üzerime saldırdı. Hepsini hastanelik ettim. Çevredekiler beni alkışladı” şeklinde bir öykü uydurur. Bu tür hikâyeleri anlatmaya başladığı anda ufak ufak kaçın.

 

5) Sosyopatların bir diğer özelliği de şöhret peşinde koşmalarıdır. Bu nedenle her olayda kendini öne çıkartan, medyada sesini duyurmak için her yolu deneyen kişileri sosyopat olarak değerlendirmeniz pek de yanlış olmaz.

 
 
Sosyopat ile psikopat arasındaki fark
 
Bu ikisi de aynı kişilik bozukluğunu işaret eder gibi görülmekle birlikte aralarındaki farklılık göz ardı edilemeyecek kadar belirgin ve gerçektir.
 
Sosyopati, antisosyal davranışlarla kendini belli eden bir kişilik bozukluğudur. Psikopati ise, sapık, saldırgan ve suç kapsamına girecek davranışların sergilendiği antisosyal kişilik bozukluğudur. Hem psikopat hem de sosyopat, davranışlarında en ufak bir
 suçluluk, utanç veya pişmanlık duygusuna yer vermez.

Minnesota Üniversitesi’nden davranış genetiği uzmanı David Lykken, sosyopat ve psikopat arasındaki farklılığa ilişkin ilginç bir değerlendirmede bulunuyor. Lykken’e göre psikopatlar doğuştan risk almaya meraklı, içinden geldiği gibi davranan, korkusuz ve toplumla sağlıklı ilişkiler kurmayı başaramamış bir kişiliğe sahip insanlardır. Sosyopatlar ise doğuştan normal bir kişiliğe sahiptirler; bozukluk ebeveyn, eş ve arkadaşlık ilişkilerinde ortaya çıkar.

Anneniz, babanız, en yakın arkadaşınız, komşunuz, hatta iş arkadaşınız sosyopat olabilir ve siz bunların kişiliklerinin bozuk olduğunu fark etmemiş olabilirsiniz. Sosyopatlar, kendi gerçek kimliklerinin dışına çıkıp, olduklarından farklı bir görüntü vermekte pek başarılıdırlar. Pek çok insan yaşamı boyunca bir-iki sosyopat ile karşılaşmış ama bunun farkına varmamış olabilir.
Bu ikisi arasındaki fark özellikle şu konularda belirgindir:
 

Zekâ: Sosyopat, başkalarının doğrularını, duygularını ve güvenliğini katiyen düşünmez. İşin ironik tarafı, bazı durumlarda kendi güvenliklerini de göz ardı edebilirler. Psikopatlar da başkalarının doğrularını, duygularını ve güvenliğini düşünmez ama iş kendi güvenliklerine gelince daha dikkatli ve titizdirler. Psikopatlar da sosyopatlar kadar tehlikeye atılmayı severler ama tehlikenin derecesini daha iyi hesapladıklarından sosyopatlar kadar kendilerine zarar vermezler. Sonuç olarak psikopatlar daha zekidirler ve deneyimlerinden ders alırlar.

 

Pişmanlık: Sosyopatların beyninde pişmanlıkla ilgili bir merkez bulunmadığı için neden oldukları kötülüklerle ilgili en ufak bir vicdan azabı duymazlar. Bazıları pişman olmuş gibi gözükmeyi başarabilir, ama bu gerçek değildir. Psikopat ise yaptığı kötülükler ve işlediği suçlar nedeniyle yakalanırsa pişmanlık duyar. Ama bu pişmanlık başkalarına acı verdiği için değil, yakalanmış olduğu içindir. Kısaca sosyopatlar pişmanlık duyamaz; psikopat duyar ama başkaları için değil, kendisi için.

 

Geçmiş: Sosyopat, gerek okul hayatında gerekse aile yaşantısında sorumluluk ve sürdürülebilirlik gerektiren konularda çok kötü bir geçmişe sahiptir. Asi bir yapıya sahip oldukları için başları beladan kurtulmaz; otoriteye karşı en ufak bir saygıları yoktur. Psikopatın da otoriteye saygısı yoktur ama yasalara karşı gelmemeye çabalarlar; okul ve iş yaşamlarında dikkati çekecek aykırı davranışlardan kaçınırlar. Hatta çocukluklarında içinde bulundukları grubun en sevilen kişisi olmayı bile başarırlar. Çünkü psikopat, kişilik bozukluğunu ustaca gizleme konusunda çok beceriklidir. Özetle ikisi arasındaki fark öz denetimdir. Sosyopatta öz denetim çok zayıftır.

 

Sıradanlıktan sıkılma: İkisi de durgun ve sıradan bir yaşantıya katlanamaz. Akıllı ve yaratıcı bir yapıya sahip olan psikopat, can sıkıntısını gidermek için yapıcı yöntemler geliştirebilir. Sosyopat monotonluktan çıkmak ve yalnızca ikilem yaratmak için kavga çıkartarak, içinde bulunduğu toplumun iç barışını bozmaktan keyif alır. Yarattıkları çatışmaların düzeyi aralarındaki farkı gösterir: Sosyopatlar basit, psikopatlar ise karmaşık ve ince hesaplı çatışmaları tercih eder.

Özet olarak bu ikisi arasındaki fark hiçbir zaman çok net değildir. Bazen de bir kişi hem psikopat, hem de sosyopat özelliklerini taşıyor olabilir. Bu farkı tespit etmek zaman ve enerji gerektirir. Aslında yapılacak en doğru iş bu ikisinden de uzak durmaktır.

Derleyen: Reyhan Oksay Cumhuriyet B.T. 20 Eylül 2013

LT enterotoksin

Sinonim: Heat-labile enterotoxin, ısıya duyarlı enterotoksin

  • Escherichia coli ‘de bulunan bir toksindir.
  •  Mikrobiyolojik yayınlarda İngilizce labile toxin (kararsız, ısıya duyarlı toksini)’nin kısaltması olan LT olarak da değinilir.
  • Bu toksin, normalde adenilat siklaz’ı inhibe eden bir G proteinini ADP-ribozlayarak hücredeki cAMP seviyesini yükseltir, bu özelliği ile kolera toksinine benzer.Yüksek cAMP seviyeleri klorür iyonları ve suyun enterositlerden bağırsak içine salgılanmasına neden olur, bunun sonucunda ishal meydana gelir.

Isı stabil enterotoksin

Sinonim:Heat-stable enterotoxins

  • Escherichia coli gibi bazı bakteriler tarafından salgılanan peptitlerdir.
  • Bunlara mikrobiyolojik yayınlarda Stabil Toksin’in kısaltması olan ST olarak da değinilir.
  • Isıya dayanıklı olan bu peptitler 100 °C’da üç boyutlu yapılarını ve etkinliklerini korurlar.

villus

ingilizcede;

  • Biyoloji; bağırsaklardaki mukoz zarının küçük çıkıntılarıdır.

Latincede;

  • hırka anlamına gelen kelimenin diyalektik farklışamasıyla
    1. saç, bir tutam saç
    2. kabarık saç

İnce bağırsağın iç kısmını kaplayan kıl benzeri küçük çıkıntılar. Kan damarları içerirler ve besinlerin emilmesine yardımcı olurlar.

Villus ve villus arasındaki fark nedir?

Villus ve mikrovillus arasındaki temel fark, villusların özellikle ince bağırsakta mukoza zarı üzerindeki küçük çıkıntılar olmasıdır. Ancak, mikrovilluslar esas olarak farklı organların hücre zarında meydana gelen küçük uzantılardır.

Villusların işlevi nedir?

İnce bağırsağın içi, yediğimiz gıdalardan midede üretilen kim adı verilen sıvı karışımdan besinleri emen villuslarla kaplıdır.

Villusların kalın bağırsaktaki rolü nedir?

Villuslar bağırsak duvarlarının iç yüzey alanını artırarak emilim için daha geniş bir yüzey alanı sağlar.

Villuslar nerede bulunur?

ince bağırsakta

Villuslar, kan damarlarıyla zengin bir şekilde beslenen parmak benzeri çıkıntılardır. İnce bağırsağın iç astarında bulunurlar ve emilim için yüzey alanını artırarak besinlerin emilimine yardımcı olurlar.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Mikrogliya

Mikroglia veya mesoglia, merkezi sinir sistemindeki bir grup immün efektör hücredir. Resmi olarak glial hücre ailesinin bir parçası olarak sayılmalarına rağmen, gerçek anlamda mononükleer fagositik sistemin (MPS) hücreleridir.

Morfoloji

Adından da anlaşılacağı gibi mikroglia en küçük glia hücreleridir. Mikroskobik olarak, yoğun kromatinli düzensiz, uzun bir çekirdeğe sahip dar, uzun hücreler görülür. Hücre süreçleri iyi ve çok dallı olabilir. Mikroglial hücreler amip şeklinde hareket edebilmektedir.

Mikroglia hem beyaz hem de gri maddede bulunur. Mononükleer fagositik sistemin (MPS) bir parçasıdırlar ve embriyonik gelişim sırasında MSS’yi istila eden mezenkimal hücrelere aittirler. Bir doku lezyonu durumunda, mikroglial hücreler büyük, fagositik hücrelere (makrofajlar) (temizleyen hücreler) dönüştürülür.

İşlev

Mikroglia, hücresel bağışıklık sisteminin bir parçasıdır. Diğer şeylerin yanı sıra aşağıdaki görevleri yerine getirir:

  • Yabancı cisimlerin ve hücre parçalarının fagositozisi
  • Antijen sunumu
  • Embriyonik gelişim sırasında apoptotik nöronların ve glial hücrelerin ortadan kaldırılması

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.