Mikrovillus

Hücrenin serbest yüzey farklılaşmalarından, özellikle emme görevi fazla olan hücrelerde, hücre dış yüzeyini arttırmak için, hücre zarının bir miktar sitoplazma ile meydana getirdiği parmak şeklindeki çıkıntılardır. (bkz; mikrovillus)

Mikrovillus‘un çoğul hali; mikrovilli

  • Apikal hücre zarının mikrovilli parmak şeklinde, çoğunlukla dallanmamış çıkıntıları.
  • Çok yoğun mikrovilli bir fırça sınırı oluşturur.
  • Mikrovilli taşıyan hücrelere fırça hücreleri de denir.

 

Yapı

  • Mikrovilli yaklaşık 0,08 µm kalınlığında ve yaklaşık 1-4 µm uzunluğundadır.
  • Apikal uçlarında elektron yoğun amorf bir başlık bölgesi olan Z diski vardır.
  • Hücre uzantıları, ortasında fimbrin, fascin ve villin proteinleri ile birbirine bağlanan 20-30 aktin filamentinden oluşan merkezi bir demet içerir.
    • Bu aktin filamentleri mikrovillusları stabilize eder ve eksi uçları ile hücrenin içine doğru çıkıntı yapar.
    • Orada, terminal ağı oluşturan ve aktin filamentlerini hücre iskeletine bağlayan tropomiyosin, spektrin ve miyosin II ile kaplıdırlar.

İşlev

  • Mikrovillusun işlevi, örneğin bağırsak duvarında, böbrek tübüllerinde ve koroid pleksusta emici epitelin yüzey alanını arttırmaktır.
  • Microvilli, çok sayıda enzim ve taşıma proteini içeren iyi gelişmiş bir glikokalikse sahiptir.
  • Hücrenin antijenik özelliklerini belirler ve hücre tanıma ve adezyonunda önemli rol oynar.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Erkekler Seksten Sonra Neden Uykulu Hisseder?

Bu sorunun cevabı, New York Üniversitesi Bilim, Sağlık ve Çevre Raporlama Programı çerçevesinde yapılan Scienceline (Bilim Çizgisi) Programı’nda çalışan Melinda Wenner’dan geliyor. Okuyalım:

Birçok kadın için seks ve horlama arasındaki ilişki, yaşamın en rahatsızlık verici gerçeklerinden birisidir. Tutkulu yakınlaşmalar ne zaman gerçekleşirse gerçekleşsin, erkekler hemen sonrasında uykuya dalabiliyor gibi gözükmektedir. Erkekler, Seks ve Aşk: Kadınlar İçin Tam Kullanım Kılavuzu başlıklı kitabın yazarı Dave Zinczenko, bu fenomeni Huffington Post yazarı Arianna Huffington’a şöyle açıklıyor:
“Erkekler uykuya dalıyorlar, çünkü kadınlar seksten sonra bir pizzaya dönüşmüyorlar.”
 
Bir pizzaya herhangi bir zaman dönüşeceğim konusunda şüpheliyim ve hiçbir zaman önceden sipariş edebilecek kadar bu alanda öngörülü olamayacağım. Dolayısıyla bir çare bulmak yerine, daha iyi bir açıklayıcı neden bulunmalıdır. Her ne kadar kadınlar da bazen seksten sonra uykulu hissetseler de, bu fenomen erkeklerde daha bariz gibi gözükmektedir. Peki erkekleri bu uyku diyarına çeken, seksle ilgili olan şey nedir?
İlk olarak, en açık nedeni, seksin uyku getirici ileri geri sallanma kısmıdır. Bu iş genellikle geceleri yapılır, bir yatakta yapılır ve nihayetinde, oldukça yorucu bir iştir. Hatta çoğu zaman erkekler için kadınlara göre çok daha yorucudur (elbette bu çiftten çifte değişebilir). Dolayısıyla seks bittiğinde, erkeklerin uykulu hissetmesi gayet doğaldır.
İkincisi, pozitron emisyon tomografisi (PET) ile yapılan araştırmalar, bir insanın orgazma erişmesi için, tüm “korku ve ankstiyeteyi” bir kenara bırakması gerektiğini göstermektedir. Bu durum da, rahatlatıcı ve uyku moduna geçirici bir etkiye neden oluyor olabilir.
Tabii üçüncü olarak bir de orgazmın kendi biyokimyası vardır. Araştırmalar erkeklerin boşalması sırasında beyinlerinin bir kimyasal kokteyli saldığını göstermektedir. Bu kimyasallar arasında norepinefrin, serotonin, oksitosin, vazopressin, nitrik oksit ve prolaktin bulunmaktadır. Prolaktin, cinsel tatminle ilişkilendirilmektedir. Aynı zamanda erkeklerin yeniden sekse hazırlanmaları için gereken “yenilenme süresini” belirleyen hormondur. Tüm erkeklerin bildiği gibi, “bir kere daha yapmak” için belli bir süre beklemeleri gerekmektedir. İşte bu, “yenilenme süresi”dir. Araştırmalar göstermektedir ki, prolaktin açısından zayıf olan erkekler, daha sık olarak seks yapabilmektedir.
Prolaktin seviyesi uyku sırasında doğal olarak daha yüksektir. Hatta yapılan hayvan deneylerinde, prolaktin enjekte edilen hayvanların anında uykularının geldiği görülmektedir. Bu da, prolaktin ile uyku arasında güçlü bir ilişki olduğunu göstermektedir. Dolayısıyla, hormonun orgazm sırasında salgılanması erkeklerin uykulu hissetmelerinin nedeni olabilir.
Burada bir yan not ekleyelim: prolaktin aynı zamanda masturbasyon sonrasında, sekse kıyasla neden o kadar uykulu hissetmediklerini de açıklamaktadır. Henüz bilinmeyen sebepler nedeniyle seks, masturbasyona göre 4 kat fazla prolaktin salgılanmasına neden olmaktadır. Neyse, devam edelim:
Beynin orgazm sırasında salgıladığı diğer hormonlardan ikisi, oksitosin ve vazopressin de uykuyla ilişkilendirilmiştir. Bu ikisinin salgısı melotinin salgısıyla da sıklıkla ilişkilendirilmektedir. Melatonin, vücut saatimizi kontrol eden ana hormondur. Oksitosin de aynı zamanda stres seviyesini düşürücü etki yapmaktadır ki bu da gevşemeye ve uykulu hissetmeye neden olur.
Seks Sonrası Uykunun Evrimsel Kökenleri
 
Peki ya bunun evrimsel kökenleri? Bunu açıklaması biraz daha karışık. Evrimsel açıdan bakacak olursak, bir erkeğin ana görevi olabildiğince fazla yavru üretmektir ve uyku, buna pek de fayda sağlamıyor gibi gözükür. Ancak belki de bir diğer dişiye hemen geçmek mümkün olmamaktadır (lanet olası yenilenme süresi!), dolayısıyla aradaki bu süreyi değerlendirmenin en iyi yolu uykudur.
Her ne kadar kadınların seksten sonra uykulu hissedip hissetmediğiyle ilgili çelişkili bilgiler olsa da, kadın da genellikle erkekle birlikte uykuya dalmaktadır (veya onlar için anahtar öneme sahip “sarılma zamanı” olarak da kullanabilir). Bu da erkek için iyi haberdir: bu süre zarfında, bir başka erkeği arıyor olamaz. Erkek uyandığında ve dişinin halen orada olduğunu gördüğünde, bir deneme daha yapılabilir.
Belki de seksten sonra uykulu hissetme, oksitosin ve vazopressin hormonlarının salgılanmasının evrimsel açıdan bir “yan etkisi” de olabilir. Uykuyla ilişkilendiriliyor olması bir yana, bu iki kimyasal da aynı zamanda “eşler arasındaki bağı” sağlayan kimyasallardır. Bu kimyasalların orgazm sırasında salgılanması cinsel partnerler arasındaki bağı kuvvetlendirir ve bu da, seks ile duygusal bağlanma arasındaki ilişkiyi açıklar. Bu bağın en azından çift bebek yapana kadar sürmesi beklenir, çünkü bebeğin doğumunu kadar çiftlerin bağlı kalması ve bebeğe bakmaları, yavrunun hayatta kalma şansını arttıracaktır.
Sonuç
 
Sonuç şu: seks sonrası uyku halinin biyokimyasal ve evrimsel birçok nedeni olabilir; bunların bazıları doğrudan, bazıları dolaylı olarak etkilidir. Ancak bunların hiçbiri henüz “nihai neden” olarak belirlenmemiştir. Ancak şu da bir gerçektir: biz kadınlar buna alışsak iyi olur, çünkü bunun yakın bir zamanda değişeceği yok.
Ayrıca okurlarımızı (EA: yazar cümlenin devamından ötürü “Amerikan kadınlarını” diye vurgulamaktadır) bir diğer düşünceyle başbaşa bırakarak sözlerimi sonlandırmak istiyorum: eğer ki seks sonrası uyku fenomeninin sıklığından rahatsızlık duyuyorsanız, durum daha vahim de olabilirdi: 10.000 İngiliz erkeği üzerinde yapılan yeni bir araştırma, %48’inin daha seks sırasında uykuya daldığını gösterdi!
Yazan: Melinda Wenner (ScienceLine)
 
Çeviren: ÇMB 
 
Kaynak: LiveScience

Beynimizdeki Damarlar

Fotoğrafta 2012 yılı Wellcome Fotoğrafçılık Ödülü’nü kazanan bir canlı beyin fotoğrafını görmektesiniz. University College London Nöroloji Enstitüsü’nden Robert Ludlow tarafından bir epilepsi ameliyatında çekildi. Ödül jürisinde bulunan Prof. Dr. Alice Roberts şöyle söylüyor:
“Bu, insan beyninin muhteşem bir fotoğrafı. Sadece nörocerrahlar tarafından görülen bir görüntü. Atardamarları, toplardamarları ve gri maddeyi pembe kana bulanmış halde görebiliyoruz. Fotoğrafçının yetenekleri sayesinde normalde kafatasımız içerisinde gizlenen bir şeyi görebiliyoruz. Atardamarlar oksijenli kandan ötürü parlak kızıl olarak gözüküyorlar. Toplardamarlar koyu bir mor ve gri madde de pembe olarak gözüküyor. Gerçekten sıradışı.”

Beynin normal fonksiyonlarını sürdürebilmesi, ona sürekli olarak oksijen taşınabilmesiyle mümkün olmaktadır. Dolayısıyla beynimizdeki damarların düzgün çalışması ve beynin önemli bölgelerine doğrudan ulaşmaları çok büyük önem arz eder. Bu sayede beyne hem oksijen ve besin maddeleri taşınmış olur, hem de diğer dokular ve organlarda olduğu gibi beynin atıkları toplanabilir. Bu sebeple beynimizde yoğun bir damar ağı bulunur.

Aslında beynimize kan taşıyan damarlar beyne özel değildir. Boynumuza, kafatasımızı saran dokuya ve yüzümüze de kan taşıyan sağ ve sol karotit damarlar ile sağ ve sol omurga (vertebral) damarları bu görevi üstlenirler. Karotit damarlar da iki temel birime ayrılırlar: dış karotit damar yüzümüze ve kafatası dokularına kan taşır. İç karotit damarise beynimizin motor fonksiyonlarımızdan ve bilinçli kararlarımızdan büyük oranda sorumlu olan serebrumun 5’te 3’lük bir kısmına kan götürür. Bu damar; görsel anılarımızdan, duyusal verileri işlemekten, konuşma dilini algılamaktan, yeni hafızaları depolamaktan, duygularımıza ve sözcüklere anlamlar yüklemekten sorumlu temporal lop ile görsel korteks olarak da bilinen oksipital lobu beslemez. Geri kalan kısımlara ise vertebrobasilar damar kan götürür. Bu damar, ayrıca dengemizden ve birçok motor fonksiyonun koordinasyonundan sorumlu olan serebellumun (beyincik) bir kısmına ve beyin köküne de kan götürür.
Beyninizde bulunan damarlar içerisinde kapakçıklar bulunmaz ve onları saran bir kas dokusu bulunmadığından bu damarların duvarları aşırı incedir. Eğer ki bu damarlarda herhangi bir hasar oluşacak olursa, beynin diğer yarısında fonksiyon bozuklukları görülür. Bu sorunlar iç karotit damarlarda olacak olursa özellikle aktivasyonda azalma (zayıflık), uyuşukluk ve felç olarak; omurga damarlarında olacak olursa körlük veya felç olarak kendini gösterir.
Beynimizde bulunan damarlar sadece yukarıda bulunanlardan ibaret değildir. Willis Halkası’ndan ön serebral damarlara, orta serebral damarlara, arka serebral damarlara, lentikulostriat damarlara kadar birçok farklı damar ağı da bulunur. Daha detaya inilecek olursa bazal damarlar, terminal damarlar, büyük serebral damarı gibi birçok alt birim de sayılabilir. Ancak bu detaylar çok fazla teknik terminolojiye boğacağından şimdilik atlıyoruz.
Hazırlayan: ÇMB 
 
Teşekkür: İG 
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Hapşırma

Hapşırma, burun mukozasını rahatsız eden parçacıklar sebebiyle yarı-otonom olarak gelişen ve ciğerlerdeki havanın çok hızlı bir şekilde burun ve ağızdan dışarı çıkması durumudur. Hapşırığın hızı saatte 160 kilometreye kadar ulaşabilir. Sebebi tam olarak bilinmemekle birlikte, parlak ışığa ani olarak maruz kalmak, sıcaklığın ani değişimi, soğuk hava esintisi, kısmen dolu mide, viral enfeksiyonlar ve benzeri uyaranlara tepki olarak geliştiğini düşünen farklı ekoller bulunmaktadır.

Ancak her durumda, genellikle hapşırığın amacı nazal (burun ile ilgili) yolları açmaktır. Bunun haricinde alerjiler ve bazı hastalıklar da bu refleksi tetikleyebilir. Hapşırma, beynin beyin sapı kısmında kontrol edilir.
Ayrıca ilginç bir bilgi olarak, uyurken hapşıramayacağınızı söyleyebiliriz. Bunun sebebi REM atonisi adı verilen durumdur. Bu durumdayken, motor nöronlar uyaranlara tepki veremediği için hapşırma faaliyeti de gerçekleştirilemez. Ancak eğer uyaran şiddeti artacak olursa, birey öncelikle uyanacak, ondan sonra hapşıracaktır.
Hazırlayan: ÇMB 
 
Görsel: İG 
 
Kaynak: Wikipedia

In Vitro Fertilizasyon (IVF)

Halk dilinde tüp bebek denir.

In-vitro fertilizasyon, bir test tüpünde (‘imbikte’) suni döllenme yöntemidir. Düzenli, korunmasız cinsel ilişkiye rağmen çift bir yıldan fazla hamile kalmazsa suni döllenme kullanılabilir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

İn vitro fertilizasyon (IVF), yumurtaların çıkarılmasını, sperm örneğinin alınmasını ve ardından yumurtaların vücut dışında bir laboratuvar ortamında döllenmesini içeren önemli bir yardımcı üreme teknolojisidir (ART). “In vitro” terimi Latince “camda” anlamına gelir ve bu da vücudun içinde değil, bir laboratuvar kabında veya bir test tüpünde gerçekleşen süreci ifade eder.

İn Vitro Döllenme (IVF) Açıklaması:

Sürece Genel Bakış:

  • Stimülasyon: Başarılı döllenme şansını artırmak amacıyla yumurtalıkları birden fazla yumurta üretmeye teşvik etmek için hormonal ilaçlar kullanılır.
  • Yumurtlama İndüksiyonu: Daha fazla ilaç, yumurtaların olgunlaşmasına ve toplanabilmeleri için salınım zamanlamasına yardımcı olur.
  • Foliküler Ponksiyon (Yumurta Toplama): Yumurtalar, ultrason kılavuzluğunda vajinal duvardan geçirilen bir iğne aracılığıyla yumurtalıklardan cerrahi olarak alınır.
  • Döllenme: Toplanan yumurtalar bir laboratuvarda sperm ile döllenir. Bu, geleneksel tohumlama veya tek bir spermin doğrudan bir yumurtaya enjekte edildiği intrasitoplazmik sperm enjeksiyonu (ICSI) kullanılarak yapılabilir.
  • Embriyo Transferi: Bir veya daha fazla döllenmiş yumurta (embriyo), implantasyonun ve hamileliğin gerçekleşmesi umulan rahme transfer edilir.
  • IVF Döngüsünün Süresi: Tipik olarak, stimülasyondan embriyo transferine kadar bir IVF döngüsü yaklaşık 2 ay sürer ve gerçek gebelik testi embriyo transferinden birkaç hafta sonra gerçekleşir.

“In Vitro” ve “IVF” Arasındaki Farklar:

Terimler birbiriyle yakından ilişkili olsa da, “in vitro”, canlı organizmanın dışında, test tüpü veya petri kabı gibi yapay bir ortamda gerçekleşen herhangi bir biyolojik süreci tanımlamak için kullanılan daha geniş bir bilimsel terimdir. “IVF” özellikle kısırlık veya genetik sorunların tedavisinin bir parçası olarak döllenmeyi kolaylaştırmak için insan gametlerinin (yumurta ve sperm) vücut dışında birleştirildiği prosedürü ifade eder.

IVF Uygulanmasının Nedenleri:

İnsanlar çeşitli nedenlerle IVF’yi seçerler:

  • Tubal Faktörler: Fallop tüpleri tıkalı veya olmayan kadınlar.
  • Erkek Kısırlığı: Düşük sperm sayısı veya sperm hareketliliği sorunları.
  • Genetik Bozukluklar: Genetik hastalık geçirme riski olan çiftler, genetik bozukluklardan arınmış embriyoları implante etmek için preimplantasyon genetik tanı (PGD) ile birlikte IVF kullanabilir.
  • Açıklanamayan İnfertilite: Birkaç yıl boyunca diğer müdahaleleri denedikten sonra gebelik elde edemeyen çiftler.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Tarih

İlk Başarılı IVF Gebeliği (1978)
İngiltere’de Louise Brown’ın doğumu ilk başarılı IVF gebeliğine işaret ediyordu. Bu buluş, döllenmenin insan vücudu dışında gerçekleşebileceğini ve canlı bir gebeliğe yol açabileceğini göstermiştir.
Steptoe, P. C., & Edwards, R. G. (1978). Bir insan embriyosunun reimplantasyonundan sonra doğum. Lancet, 312(8085), 366.

İntrasitoplazmik Sperm Enjeksiyonunun (ICSI) Gelişimi (1992)
ICSI, tek bir spermin doğrudan bir yumurtaya enjekte edilmesini içerir ve şiddetli erkek faktörü kısırlığı olan çiftler için döllenme oranlarını artırır.
Palermo, G., Joris, H., Devroey, P., & Van Steirteghem, A. C. (1992). Tek bir spermatozoonun bir oosit içine intrasitoplazmik enjeksiyonundan sonra gebelikler. Lancet, 340(8810), 17-18.

Preimplantasyon Genetik Tanı (PGT) (1990)
PGT, implantasyon öncesinde embriyoların genetik taramasının yapılmasına olanak tanıyarak genetik bozukluk riski taşıyan çiftlere belirli genetik koşullardan arınmış bir çocuk sahibi olma imkanı sunar.
Handyside, A. H., Kontogianni, E. H., Hardy, K., & Winston, R. M. L. (1990). Biyopsi yapılmış insan preimplantasyon embriyolarından elde edilen gebelikler Y-spesifik DNA amplifikasyonu ile cinsiyetlendirilmiştir. Nature, 344(6268), 768-770.

Kriyoprezervasyon Tekniklerinin Optimizasyonu
Dondurma ve çözme protokollerindeki gelişmeler, dondurulmuş embriyo ve yumurtaların hayatta kalma oranlarını önemli ölçüde artırarak daha esnek ve başarılı IVF döngülerine katkıda bulunmuştur.
Rall, W. F., & Fahy, G. M. (1985). Fare embriyolarının vitrifikasyon yoluyla -196 derecede buzsuz dondurulması. Nature, 313(6003), 573-575.

Embriyo İzleme için Zaman Atlamalı Görüntülemenin Tanıtımı
Embriyo kültüründe hızlandırılmış mikroskopinin benimsenmesi, klinisyenlerin kültür ortamını bozmadan embriyo gelişimini sürekli olarak izlemelerine olanak tanıyarak embriyo transferi için seçim kriterlerini iyileştirir.
Meseguer, M., Herrero, J., Tejera, A., Hilligsøe, K. M., Ramsing, N. B., & Remohi, J. (2011). Embriyo implantasyonunun bir öngörücüsü olarak morfokinetiğin kullanımı. Human Reproduction, 26(10), 2658-2671.

Mitokondriyal Donasyon Tekniklerinin Kullanımı (2015)
Bazen “üç ebeveynli IVF” olarak da adlandırılan bu teknik, mitokondriyal hastalıkları önlemek için bir donörden alınan mitokondriyal DNA’nın dahil edilmesini içerir.
Craven, L., Tuppen, H. A., Greggains, G. D., Harbottle, S. J., Murphy, J. L., Cree, L. M., Murdoch, A. P., Chinnery, P. F., Taylor, R. W., Lightowlers, R. N., Herbert, M., & Turnbull, D. M. (2010). Mitokondriyal DNA hastalığının bulaşmasını önlemek için insan embriyolarında pronükleer transfer. Nature, 465(7294), 82-85.

İleri Okuma

  1. Zegers-Hochschild, F., Adamson, G. D., de Mouzon, J., Ishihara, O., Mansour, R., Nygren, K., Sullivan, E., & Van der Poel, S. (2009). International Committee for Monitoring Assisted Reproductive Technology (ICMART) and the World Health Organization (WHO) revised glossary of ART terminology, 2009. Fertility and Sterility, 92(5), 1520-1524.
  2. Van der Poel, S. (2012). Human Reproductive Technologies and the Law. Fertility and Sterility, 48(3), 392-396.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Sihirli Mantarlar Hiperbağlantılı Beyinler Yaratıyor!

Sihirli mantarlar, hiperbağlantılı beyinler yaratarak kullananlara ilginç deneyimler yaşatabiliyor. King’s College London’da bir fizikçi olan, araştırmanın ortak yazarı Paul Expert, bir çeşit psikedelik (hayal gördüren) ilacın etken maddesi olan psilosibinin “normalde karşılıklı iletişim halinde olmayan (“konuşmayan”) beyin bölgelerini” bağlayarak beyindeki normal iletişim ağlarını tamamen bozduğunu belirtti. Expert, 29 Ekim 2014’te Journal of the Royal Society Interface’te yayınlanan bu araştırmanın, psikedelik ilaçların (gelecekte psikiyatristlerce depresyon gibi rahatsızlıkların tedavisinde kontollü bir şekilde kullanılabilecekleri umuduyla) nasıl çalıştığını anlamaya yönelik daha büyük bir çalışmanın parçası olduğunu söyledi.

 

Sihirli mantarlar

Sihirli mantarların etken maddesi olan psilosibin, en çok, neden olduğu kuvvetli halüsinasyonlarla bilinir. Renklerin aşırı doygun görünmesine ve objeler arasındaki sınırların kaybolmasına sebep olabilir. Fakat ilacın daha uzun süreli etkileri var gibi duruyor. Birçok insan, ilacı kullanırken yoğun ruhsal deneyimler yaşadıklarını belirtmişler. Hatta bazı araştırmalar bir metafizik yolculuğun uzun vadede insanların kişiliklerini değiştirebileceğini, böylece onları yeni deneyimlere daha açık ve sanatın, merak duygusunun ve hislerin değerini daha iyi bilen insanlar yaptığını söylemektedir. Expert’e göre psilosibini deneyen insanlar, bunun “hayatlarının en derin deneyimlerinden biri olduğunu söylüyorlar; hatta çocuklarının doğumunda yaşadıkları duygular ile kıyasladıklarını bile iddia ediyorlar!

Bağlantılar Kurmak

Bilim insanları uzun zamandır psilosibinin beyinde, ruh hali, iştah ve uyku ile bağlantılı bir beyin kimyasalı olan, serotonin reseptörlerine bağlandığını biliyorlardı. Bununla birlikte ilacın beynin tümündeki bağlantılar örgüsünü nasıl değiştirdiği bilinmemektedir.

Önceki bir çalışmada, Expert’in çalışma arkadaşları psilosibinin beyni bir gündüz düşüne (gündüz görülen hayaller, rüyalar) teşvik ettiğini ve ilacın beyin aktivitesini düşürdüğünü bulmuşlardı. Bu yeni çalışmada ise ekip, fMRI (Türkçe adıyla “işlevsel manyetik rezonans görüntüleme”) yöntemini kullanarak 15 sağlıklı gönüllünün beyin aktivitelerini – plasebo aldıktan sonra ve halüsinojen psilosibini aldıktan sonra olmak üzere- taradı. Ekip sadece önceden sihirli mantar kullanıp bununla ilgili olumlu deneyimler yaşayanları seçti. Bunun amacı klostrofobik MRI makinalarının içinde panik olunmasını önlemekti. Ekip daha sonra bireylerin ilacı almadan önce ve sonraki beyin aktivitelerini karşılaştırıp, farklı beyin bölgeleri arasındaki bağlantıları gösteren bir harita oluşturdu.

Expert, psilosibinin deneklerin beyin organizasyonunu çarpıcı biçimde değiştirdiğini belirtti. İlacın etkisiyle normalde bağlantısı olmayan beyin bölgelerinin oldukça senkronize bir beyin aktivitesi gösterdiği tespit edildi. Bu durum ilacın, beynin normalde kurmayacağı uzun mesafeli bağlantıları tetiklediğini gösterdi. İlacın etkisi geçtikten sonra ise beyin aktivitesi normal hale döndü.

İlacın Etkisi

Araştırmacıların makalede değindiğine göre, psilosibin sinesteziye (duyum ikiliği) yani bir duyu uyaranının, mesela bir sayı, beyinde her zaman başka biri ile, mesela renk veya ses, eşleşmesi haline benzer bir beyin hali oluşturabilmektedir. Expert’e göre sinestezi yaşayan insanlar, örneğin, bir müzik duyduklarında bazı renkleri beraberinde görebilir veya 3 sayısını her zaman sarı görebilirler. Expert bulguların, bu ilacın depresyon tedavisine sağlayacağı faydalar için çalışan biliminsanlarına yardım edeceği görüşünde. Ayrıca şöyle belirtiyor:

Önceki çalışmalar insanların sadece bir kez psilosibin kullandıktan sonra bile daha mutlu olduklarını gösteriyordu. Fakat biliminsanları psilosibini depresyon tedavisinde kullanmadan önce ilacın beyni nasıl etkilediğinin daha net bir resmini görmeliydiler”.

Araştırma aynı zamanda, benlik bilincinin nasıl oluştuğu gibi zihin ile alakalı daha büyük soruların cevaplanmasına yardım edebilir. King’s College London’dan araştırmada yer almayan bir psikofarmakolog olan Mitul Mehta ise şunu söylüyır:

Etrafımızdaki dünya ile uyumlu deneyimler yaşamayı nasıl başardığımıza ve bunu neyin bozduğunu anlamamıza yönelik soruları bu ve benzer araştırmalar ile ele amaya başlayabileceğiz.”

Çeviren: Nihan Dilşad Dağtaş 

Kaynak: LiveScience

Apandisit

  • Apandisin ilhitaplanmasıdır. Bkz; Apandisit
  • Göbek deliği  çevresinde, sağ alt karın bölgesinde oluşan şiddetli ağrı apandisit belirtisidir. Bu ağır hastalığın en büyük tehlikesi, iltihabın karın bölgesine yayılıp ölümcül olmasıdır. Akut apandisitin tedavisi Apendisektomi‘dir.

Akut apandisit klinik belirtileri

Apandisit tipik olarak karnın sağ alt çeyreğinde, özellikle McBurney noktasında ağrıyla ortaya çıksa da, apendiksin pozisyonundaki değişiklikler ve bireysel anatomik farklılıklar, ağrının göbek altı veya göbek bölgesi dahil olmak üzere farklı bölgelerde algılanmasına yol açabilir.

Apandisitin klinik görünümü değişebilir ancak tipik olarak tanıya yardımcı olan bir dizi semptom ve bulguyu içerir. Bu spesifik klinik özellikleri anlamak, sağlık profesyonellerinin apandisiti doğru bir şekilde teşhis etmesi ve yönetmesi açısından çok önemlidir. Aşağıda belirtilen terimlerin ayrıntılı bir açıklaması bulunmaktadır:

McBurney Noktası: Bu, apandisitte en sık görülen ağrı bölgesidir ve anterior superior iliak omurgadan göbek kemiğine kadar olan mesafenin yaklaşık üçte biri kadardır. McBurney noktasındaki ağrı, apandisitin klasik bir belirtisi olarak kabul edilir.

Lanz Noktası: Bir diğer anatomik dönüm noktası olan Lanz noktası, bu iki noktayı birleştiren bir çizgi boyunca, sağ anterior superior iliak omurgadan sol anterior superior iliak omurgaya kadar olan mesafenin üçte birinde bulunur. Lanz noktasındaki ağrı aynı zamanda apandisiti de gösterebilir ancak McBurney noktasından daha az sıklıkla başvurulur.

Blumberg İşareti: Geri tepme hassasiyeti olarak da bilinen bu işaret, karın üzerindeki baskının aniden kalkmasıyla ağrı hissedildiğinde pozitiftir. Bu, iltihaplı apendiksin peritonu tahriş etmesi nedeniyle apandisitte yaygın bir bulgu olan lokal peritonite işaret eder.

Lokomotif Atış Ağrısı: Bu terim apandisit semptomlarını tanımlamada standart değildir. Bununla birlikte, başlangıçtaki yaygın, belirsiz ağrıya işaret ediyor olabilir ve daha sonra durum ilerledikçe sağ alt kadrana yerleşir.

Lokal Defansif Gerilim: Koruma olarak da bilinen bu, palpasyonla karın kaslarının istemsiz kasılmasıdır. Periton tahrişinin göstergesi olan ağrı ve iltihaplanmaya yanıt olarak koruyucu bir mekanizmadır.

Azalmış Peristaltizm: Apandisit bağlamında, lokalize peritonit ve iltihaplanma nedeniyle bağırsak seslerinde azalma meydana gelebilir. Bu, mide bulantısı hissine ve iştahsızlığa yol açabilir.

Kolonun Retrograd Vuruşuyla Sağ Alt Karında Artan Ağrı (Rovsing İşareti): Sağ alt kadrandaki ağrı, kolonun başka bir yerine, genellikle sol tarafa uygulanan basınçla arttığında bu işaret pozitiftir. Bu manevra dolaylı olarak iltihaplı apendiksi tahriş ederek ağrıyı şiddetlendirir.

Psoas Gerilme Ağrısı: Bu belirti, kalça ekleminin uzatılması, apendiksin üzerinde belirli pozisyonlarda bulunan psoas kasını tahriş ettiğinde ortaya çıkar. Apendiksin çekumun arkasında ve psoas kasının bitişiğinde yer aldığı retroçekal apandisit belirtisi olabilir.

İleri Okuma

  • Wagner, J. M., McKinney, W. P., & Carpenter, J. L. (1996). “Does this patient have appendicitis?” JAMA, 276(19), 1589-1594.
  • Andersson, R. E. B. (2004). “Meta-analysis of the clinical and laboratory diagnosis of appendicitis.” British Journal of Surgery, 91(1), 28-37.
  • Birnbaum, B. A., & Wilson, S. R. (2000). “Appendicitis at the millennium.” Radiology, 215(2), 337-348.

neonātus

Antik Yunancadaki νέος (néos) + Latincedeki nātus (Doğmuş, yapılmış); yeni doğan.

SayıTekilÇoğul
Hal / Cins.Mask.Fem.NötrMask.Fem.Nötr
Nominatifneonātusneonātaneonātumneonātīneonātaeneonāta
Genitifneonātīneonātaeneonātīneonātōrumneonātārumneonātōrum
Datifneonātōneonātōneonātīs
Akusatifneonātumneonātamneonātumneonātōsneonātāsneonāta
Ablatifneonātōneonātāneonātōneonātīs
Vokatifneonāteneonātaneonātumneonātīneonātaeneonāta

Doğumdan hemen sonraki süre veya yenidoğan ile ilgili. (Bkz; Neonatal)

Enterobacteriaceae

Sinonim:  Enterobakterie, Enterobacteriales,Enterobakterien, enterobakteri

  • Gram negatif, spor üretmeyen bakteri ailesidir.
  • Sindirim sisteminin florasının bir parçasıdır.
  • Antijenler:
    1. O-Antijeni: Lipopolisakkaridin sıcaklığı sabit polisakkarid zinciri
    2. H-Antijeni: Kamçının sıcaklıkla değişen proteini
    3. K-Antijeni: Kapsül polisakkaridi
    4. F-Antijeni: pilus proteini
    5. OMP-Antijeni: Porin
    6. Gruber-Reaksiyonu: tanınmayan bir antijeni, tanınan bir anitkor aracılığıyla tanıma.

Patojen Faktörleri

  • Epitel hücrelere tutunma.
  • İstilacılık(örneğin bağırsak epithel hücrelerine.)
  • Fagosit-direnci: Fagositozu engelleme, Fogositten canlı kurtulma.
  • Ekzotoksin
    1. Enterotoksin
    2. Sitotoksin
  • Endotoksin; Lipopolisakkarid

Hastalık belirtileri

  • Klasik enfeksiyon hastalıklarına sebep olur.
    1. Tifo
    2. Paratifo
    3. Veba
  • nosokomial hastalıkların etkenidir.
  • Diyare‘ye sebep olur.
    • Sekresyon tip
      1. genellikle ince bağırsağın Proksimal kısmında
      2. Enterotoksin(kolera-tip)
      3. Sulu dışkı 
      4. çoğunlukla ateşsiz
      5. Dışkıda Lökosit bulunmaz.
    • içeri giren tip
      1. Genellikle ince bağırsağın distal kısmında
      2. mikroorganizma epitelden girdikten sonra sobmukoz iltihap oluşur.
      3. Ateş ile diyare’nin birleşmesi görülür.
    • İstilacı tip
      1. Genellikle kalın bağırsakta
      2. Epitel hücrelere girip parçalar.
      3. Entero, sito- toksin oluşturması mümkündür.
      4. Kanlı-mukuslu dışkı
      5. çoğunlukla ateşli hastalık
      6. Dışkıda granulositte rastalnır.

Laboratuvar teşhisi

  • Kültür
    1. Büyüme davranışı
    2. Biyokimyasal reaksiyon
    3. Antijen yapısı
    4. Ribozomal protein analizi
  • Toksin tespiti
    1. Hücre kültürü
    2. antijen-elisa
  • Moleküler biyolojik yöntem
    • Virülans gen
  • Antikor tespiti: genellikle daha az önemli