Kadınlarda ergenlik dönemi sırasında, östrojen ve büyüme hormonlarınca oluşan göğüsler, büyük oranda salgı bezleri ve yağ dokudan oluşur.
Göğüsler hakkında bilinmeyen dokuz gerçek daha var.
1- Bazı kadınlar, meme uyarılması yoluyla orgazm olabilir.
İki tanınmış seks eğitimcisi, kadınların yalnız meme uyarımı ile orgazma ulaşabileceğine dair iddialarını desteklemek için derinlemesine bir çalışma yürüttü. I Love Female Orgasm: An Extraordinary Orgasm Guide (Kadın Orgazmını Seviyorum: Sıradışı Orgazm Rehberi) kitabı yazarları Dorian Solot ve Marshall Miller araştırmalarındaki kadınların %1’inin kendi memelerinden herhangi biri ile oynayarak orgazm olabildiklerini belirtti.
2-Memeler tek yumurta ikizlerinden çok çift yumurta ikizleri gibidirler.
Herkesin asimetrik özelliklerde uzuvları bulunur: diğerinden daha uzun bir kol, diğerinden daha geniş bir ayak, ve hatta diğerinden daha büyük bir meme. Uluslararası Giyim Bilimi ve Teknoloji Dergisinde yayınlanan bir çalışmada, sağ memenin ortalama olarak sol memeye göre daha büyük olduğu saptandı.
3-Memeler yaklaşık üç tuğla kadar ağır olabilir.
Üç tuğlayı tüm gün boyunca taşıyıp, göğsünüzde onlarla uyuduğunuzu hayal edin. Ortalama bir sütyen 0.23 ile 9 kilogram aralığındaki memeleri taşıyabilir. Gerçekten ağır bir yük.
4-Büyük memeler istiyorsanız, muhtemelen para içinde yüzmüyorsunuz.
2013 yılında yapılan bir çalışma “maddi anlamda yoksun” ya da daha düşük bir sosyoekonomik yapıdan gelen erkeklerin, daha büyük memeli kadınlar tercih ettiğini gösteriyor.
Düşük sosyoekonomik yapıdaki erkekler, orta sosyoekonomik yapıdakilere göre daha büyük memeli kadınları tercih ediyorken, orta sosyoekonomik yapıdakiler de yüksek sosyoekonomik yapıdaki erkeklere göre daha büyük memeli kadınları tercih ediyor.
Temelde, erkek ne kadar fakirse, o kadar dolgununu istiyor.
5-Memelere herkes bakar. Herkes.
Kadınların ve erkeklerin, göz izleme cihazı ile donatılarak yapılan bir araştırmaya göre, her iki cinsin de bir kadının yüzü yerine memelerine baktığını, ancak erkeklerin çok daha uzun süre baktığını gösteriyor.
Yani kadınlar da kadınların memelerine bakıyor, ancak çok daha hızlı bir şekilde gözatarak.
6-Meme ucu tipi sizin hakkınızda ne diyor?
Klinik olarak sınıflandırılabilen farklı meme türleri vardır. ‘Normal’, ‘düz’, ‘kabarık’, ‘içe doğru’ ve ‘tek taraflı’. Memelerdeki asimetri gibi, meme uçları da birbirleriyle bire bir uyuşmayabilir.
7-… ya da hatta üçüncü bir meme ucu.
Başka bir meme ucu. Üçüncü.
Vücut üzerinde herhangi bir yerde üçüncü bir meme ucunun olmasına politeli denir. Patoloji Günlükleri’ne göre sonuçlar bölgelere göre değişiklik gösterse de insanların yaklaşık %3’ünde fazladan bir meme ucu var. Ulusal Sağlık Enstitüsü, Nadir Hastalıklar Dairesi ABD’de yaklaşık 200.000 kişinin fazladan meme ucu olduğunu tahmin ediyor.
Genellikle ben benzeri bir leke zannedilebildiği ve vücudun herhangi bir yerinde görünebildiği için, bir ayna yardımıyla vücudunuza gözatmanız iyi olabilir.
8-Sigara kullanımı ve gebelik memelerde sarkmaya yol açabilir.
Deride hayati öneme sahip olan, elastin adı verilen bir protein; derinin elastik olmasını ve yırtılmadan esneyebilmesini sağlar. Devamlı sigara kullanımı bu proteini yıkarak, memelerin sarkmasına sebep olur. Bunun yanında, 2007 yılında Amerikan Plastik Cerrahi Topluluğu tarafından yapılan bir konferansta sunulan bir araştırma, hamileliğin de memelerde sarkmaya yol açtığını gösteriyor.
9-Tüm sütyenlerinizi elleyebilirsiniz – Bilim için!
Hatta, bunun için Hong Kong Politeknik Üniversitesi’nde bir bölüm var. Top Form isimli bir sütyen üretici fırma tarafından düzenlenen laboratuvar, tüm kaynaklarını sütyen araştırma ve geliştirmeye adamış durumda.
Genellikle sağlığa ne faydalı ne de zararlı olarak bilinen ve artan kahve mağazaları, çay ve soğuk çay ürünleri ile çokça ve daha düşük yaşlardan itibaren tüketilmeye başlanan kafein vücutta bir çok mekanizmada etkilidir vemerkezi sinir sistemini kimi seviyelerde olumlu kimi seviyelerde ise zararlı olabilecek şekilde etkilemektedir.(1)
Kafein, kimyada 1,3,7-trimetilksantin olarak bilinir ve yapısının yüzde 49,48’i karbon, 5,19’u Hidrojen, 16,48’i oksijen ve kalan kısmı azot olan bir organik moleküldür. Bir çok ilacın içinde bulunan, klinik araştırmalarda prekürsor olarak çokça kullanılan aynı zamanda laboratuvar deneylerinde sıkça başvurulan saf kafein günlük hayatımızın da bir parçasıdır. Neredeyse hepimiz çay ve/veya kahve tüketiyoruz.
Kafeinin sporcular için dayanıklılığı artırdığı bugün iyi bilinen bir gerçek. Ancak günümüzde anaerobik performansı artırıcı etkisi konusunda yeterli çalışma yapılmamaktadır. Yine de kafein 60 ila 180 saniyelik hız egzersizlerinde ciddi oranda ergojenik (artırıcı veya güçlendirici) etki yaparken, 30 saniyelik güç antrenmanlarında ( ağırlık kaldırmak gibi) bir etki göstermiyor. Bununla birlikte kafeinin 4-6 saniyelik spor metodolojisi çalışmalarında sık tekrarlı hareketlerde performans artırıcı etkisi tespit edildi.(2) Ayrıca kafeinin vücudun alt bölgesindeki kasların dayanıklılığını artırdığı da çalışmaların sonuçları arasında yer aldı.
Daha önceleri vücuttaki tüm kafein mekanizmalarının, adrenalin ile serbest yağ asitlerinin oksidasyonunun(yakılması) ve glikojen yıkımının uyarılması ile ilişkili olduğu bilindiğinden oksijenden bağımsız olarak işleyen metabolik yolların spor sırasındaki aktivasyonu artırıcı ve performans artırıcı etkisinin de buradan kaynaklanmadığı düşünülüyordu.
Kafeinin diğer mekanizmaları arasında kalsiyum mobilizasyonunun artışı ve fosfodiesteraz inhibisyonu (mekanizmasının durdurulması) etkileri bulunuyor. Kalsiyumun etken olduğu tüm enzimatik ve hormonal süreçler değişken olarak olumlu veya olumsuz etkilenmekte iken bu mekanizmalar tek tek incelenmektedir ve hala elimizde yeterli bilgi bulunmamaktadır. Fosfodiesteraz inhibisyonu ise koroner kalp rahatsızlıkları, unutkanlık, astım, depresyon, şizofreni gibi hastalıkların tedavisinde etkili olmaktadır. (3)
Ayrıca kas kasılması ve gevşemesi hızı da kafein aracılığıyla artan Na+/K+ (Sodyum-potasyum) pompası aktivitesi ile hızlanmaktadır. Ancak bilinen en önemli kafein etkisi, merkezi sinir sistemini uyarmasıdır. Kafein adenozinreseptörlerini antagonistik şekilde uyararak, bu reseptörün nörotransmisyonu, acı hissi ile ilgili negatif etkilerini engeller. Yine hipoaljezik etkisi olan kafein, bu yolla düşen motor aktivitelerin uyarma hızlarını ve kas kasılma hızını artırır
Kafein bunlarla birlikte, serebral kan akışını düşürmekte ancak aynı zamanda beyindeki enerji metabolizmasını artırmaktadır. Nöradrenalin nöronlarını aktive eder ve bölgesel olarak dopamin salgısını artırır. Böylelikle daha hızlı düşünme, algı hızının artışını ve mutluluk duygularını artışını sağlar.
Diğer bir çok kafein aktivitesi, seratonin nöronları üzerindeki etkisine bağlıdır. Bununla birlikte bir psikouyarıcı olarak etkileri net olarak tespit edilememiştir. Öğrenme , hafıza, performans, koordinasyon ve odaklanma ile ilgili etkileri ise dinçliği artırmasına, yorgunluğu azaltmasına bağlanıyor.
Yine kafein bireysel olarak değişen metilksantine karşı duyarlılık seviyesine göre, uyku ve anksiyete üzerinde gözlenebilir bir etkiye sahiptir. Yaşla metilksantine karşı duyarlılığın arttığı ve yetişkinlerin bu nedenle kafeinden bu açıdan daha çok etkilendikleri düşünülmektedir.
1) http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/19757860, Caffeine and anaerobic performance: ergogenic value andmechanisms of action.,2009;39(10):813-32. doi:%2010.2165/11317770-000000000-00000.
2) http://www.ncbi.nlm.nih.gov/pubmed/1356551, Caffeine and the central nervous system: mechanisms of action, biochemical, metabolic and psychostimulant effects., 1992 May-Aug;17
Bilim insanlarının geliştirdikleri yeni enerji-tasarruflu yöntem sayesinde, deniz suyunun tuzsuzlaştırılması sağlanarak, özellikle içme suyuna ulaşımın zor olduğu bölgelere içme suyuna kolay erişim sağlanabilir.
Araştırmacıların geliştirdikleri yeni bir materyal sayesinde yüksek hacimde suyun oldukça küçük nano-deliklerden geçmesi sağlanarak, tuzdan ve diğer kirleticilerden temizlenmesi mümkün. Bilim insanlarının, deniz suyunun temizlenmesinde kullandıkları materyal ise, üzerinde nano-delikler olan bir nanometre kalınlığında molibden disülfat (Mos2) kağıt.
University of Illinois’de makine bilimi ve mühendisliğinde profesör olan makalenin başyazarı Narayana Aluru’nun belirttiğine göre: ‘’ Dünya üzerinde yeteri kadar suyumuz var, fakat bu suyun yalnızca küçük bir miktarı içilebilir. Eğer deniz suyunu içilebilir hale getirebilecek düşük maliyetli ve verimli bir yöntem bulabilirsek, su krizini çözme aşamasında ciddi bir adım atmış olacağız.’’
Üzerinde nano-delikler olan molibden disülfat bu sorunun çözümü olabilir. Deniz suyunun tuzundan arındırılması yeni bir şey olmasa da, yeni geliştirilen materyallerle, bu işlemi daha verimli ve daha az maliyetli gerçekleştirmek mümkün.
Profesör Aluru’nun belirttiğine göre: ‘’ Deniz suyunun tuzsuzlaştırılmasında kullanılacak verimli materyalleri bulmak geçmişten beri büyük problem, ve bu verimi yakalamak ancak yeni-nesil materyaller ile mümkün.’’ , ‘’Bu materyaller denizin tuzdan ayrılması teknolojisinde uzun süredir problem haline gelmiş enerji tüketimi ve denizin kirden arınması açısından da oldukça verimli.’’
Yukarıdaki resimde görebileceğiniz gibi, sarı lacivert renkte üzerinde nano-delikler(nanopore) olan MoS2 ve koyu renkle gösterilmiş sabit piston(rigid piston) arasındaki tuzlu suyun çok rahat bir şekilde içilebilir hale dönüştürülmesi sağlanabiliyor. MoS2 arasındaki nano-deliklerin bazıları sülfat(S), bazıları molibden(Mo), ve bazıları da hem sülfat hem molibdenden(mixed) oluşuyor.
Yapılan bu çalışma, araştırmacıların makalenin sonunda elde ettikleri verilerle beraber, yöntemin suyun arıtılması ve suyun tuzdan ayrılmasında verimli ve ucuz olması açısından bir gelecek vaadediyor.
Kaynak: Bilimfili, Heiranian, M. et al. Water desalination with a single-layer MoS2 nanopore. Nat. Commun. 6:8616 doi: 10.1038/ncomms9616 (2015).
Anne karnındaki fetüsün ilk gelişimi sırasında tüm erkek ve dişiler aynı genital organa sahiptir. Ne var ki, erkek cinsiyet hormonlarının devreye girmesi ile bir takım sinir uçları gelişerek penis uzantısını veya uzvunu meydana getirir. Aynı grup sinir hücreleri dişilerde klitorisi oluşturmak üzere daha küçük ve ince bir çıkıntı halinde gelişir. Popülasyonun yaklaşık yarısında bulunan penis hakkında acaba ne kadar çok şey biliyoruz?
Literatürde özellikle 2012’de yazılan bir review (yeniden gözden geçirme, bilinenleri tarama) niteliğindeki makalede penis anatomisi, morfolojisi ve evrimi üzerine genel bir derleme yapılmıştı. (Hsieh et. al , 2012) Aslında genel ve medikal anlamda penis ile ilgili bildiklerimiz hiç de az sayılmaz.
Penislerin bir tek amacının olduğunu varsayacak olursak çoğumuz bunun ‘dölleme’ (üreme işlevi) olduğunu düşünecektir; ki zaten öyledir de. Bir şekilde komedi kültürünün içinde kendisine hatırı sayılır bir alan bulan bu organ beraberinde birçok (sosyopsikolojik veya sosyokültürel) sorunu ve hastalığı (cinsel yolla bulaşan, psikolojik, travmatik hastalıklar gibi) da getirebilmektedir ve ne yazık ki kısırlık ve iktidarsızlık başta olmak üzere bu organ ile ilgili veya bağıntılı rahatsızlıkların pek de -özellikle rahatsızlığa sahip olan insanlar tarafından- gülünecek bir yanı yoktur.
Erkek cinsel organı ile bildiklerimiz ise bilmediklerimize oranla çok daha dar bir alanı kapsıyor. Atar ve toplardamarları, kas yapısı, dokusu, testis kanalları ile bağlantıları, sinirleri, boşalma mekanizması, boy ve sertliğinin ne gibi genetik ve çevresel şartlardan etkilendiği birçok insan için ‘Bilinmeyen’ veya ‘Net cevaplar alınamayan’ sorular ve konulardır.
Burada belki yarın bazı konularda (sigara içmek gibi) farklı davranmanızı ve düşünmenizi sağlayabilecek penis ile ilgili bilgileri sizlerle paylaşıyoruz;
Kaynak : Bilimfili, Hsieh CH1, Liu SP, Hsu GL, Chen HS, Molodysky E, Chen YH, Yu HJ; Advances in understanding of mammalian penile evolution, human penile anatomy and human erection physiology: clinical implications for physicians and surgeons. ; Med Sci Monit. 2012 Jul;18(7):RA118-25.
Yüzde kaçlık dilime denk geliyor bilmiyorum ama dünyadaki birçok insanın sigara bağımlısı olduğunu iki parmak arasının boş kalmamasından anlayabiliyoruz. Kimilerini sadece sosyal içici sayarken bir kısım insanı da pasif içici sayabiliriz. Dumana maruz kalmayan çok az insan var herhalde. Belgeseller ve makalelere göre sigara aslında en tehlikeli, en sağlıksız sıfatıyla ilk sıraya oturuyor.
Çoğu insan birçok kere bırakmayı denese de belirli zaman sonra içmeye tekrardan başlıyor ama başaranlar da var.
Johns Hopkins Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, katılımcılaraartan dozlarla psilosibin verildikten sonra, yüzde 80’i 6 ay içinde sigaraya dokunmadı.
5’i kadın 10’u erkek olmak üzere çalışmaya toplamda 15 kişi katıldı. Katılımcılar son 30 yılda ortalama günde 19 adet sigara içiyordu. Çoğu katılımcı daha önce psychedelic madde kullanmamıştı ve kullananların son deneyimlerinin üzerinden en az 27 yıl geçmişti.
Amerikan Halk Sağlığı dergisine göre nikotin sakızı ve nikotin bantı ile karşılaştırıldığında yüzde 8,2 başarı oranı sağladı.
Şu anda en başarılı alternatif reçetevarenicline ilacı fakat baş ağrısı, karın ağrısı, düzensiz kalp atışı, üzüntü, boşlukta hissetme, intihar düşünceleri gibi yan etkileri var. Başarı oranı da sadece yüzde 35.
Psilosibin, kontrollü klinik ortamında çoklu oturumlar içinde yönetildi ve bilişsel davranış terapisi ile tamamlandı. Aynı zaman da bu, psilosibin mantarının yasal statüsü için büyük bir adım olabilir.
Araştırmacılar, bağımlılığın kırılmasında psilosibinin psikoaktif etkilerinin gerçekten etkili olduğuna inanıyorlar; çünkü kişi, farklı bakış açısı ile köklü davranışlarını ve düşüncelerini kırarak ve bağımlılıklarını düşünerek kendi davranışlarını gözlemlemeye zorlanıyor.
Sürekli Altı Isıtılan Aş(ı) ve Pişmiş Aş(ıy)a Su Katmak
Evrensel, güncel, önemli, ilgi çekici, tartışmalı, ekonomiyle ilintili, önemli sağlık sorunlarını henüz ortaya çıkmadan çözdüğü düşünülüyor, kendisinin bir sağlık sorunu olduğu düşünülüyor…
Daha da önemlisi modern tıp “karşıtları” tarafından düşmanlarının yumuşak karnı olduğu varsayılıyor.
Tıp biliminin çok az konusu aşı kadar geniş tabanlı kitlelerde yankı bulmuştur. Tıpla uğraşan insanların çeşitli konular üzerinde bitmez tükenmez tartışmalar yaşaması, görüş ayrılıklarına düşmesi oldukça sıradandır ve bir açıdan da gereklidir. Ancak bilgi asimetrisinin üst seviyede olduğu bir konuda toplumsal çapta fikir ayrılıklarının yaşanmasının başlıca iki nedeni; hasta olmayan, sağlıklı olarak tanımlanabilecek kişilere uygulanması ve bu kişilerin insanın en değerli varlığı olan çocukları olmasıdır.
Yaklaşık 200 yıllık gelişim sürecinde, aşı ve aşılama konusunda birikmiş bilimsel veriler neredeyse bir tıp uzmanlığı alanı oluşturacak ölçeğe ulaştı. Her geçen an bu verilere yenileri eklenmekte ve geçmiş ve güncellenen bilgiler ışığında, uygulamaların gerek bireysel insan sağlığı, gerekse halk sağlığı açısından istenen sonuçları en az zararla vermesi için sürekli yeni değerlendirmeler yapılmakta.
Güncel bilgiler ışığında yapacağımız değerlendirmelerin değişmez olmadığını, ancak sadece bilimsel yolla elde edilmiş verilere göre değişebileceğini vurgulayarak söze bir yerinden başlayalım.
(Yazıda geçen aşılama kavramı çocukluk çağı hastalıklarına karşı yapılan, yani ülkelerin ulusal aşı programlarına dâhil ettikleri aşıları tanımlamak için kullanılmıştır.)
“Baba”lar…
Eski Çin ve Hint tıp uygulamalarında rastlandığı bildirilse de, kayıt altına alınmış ve bilimsel yöntemlerle doğrulanmış ilk başarılı aşılama 18. yüzyılın son yıllarında, bağışıklık biliminin babası olarak da onurlandırılanEdward Jenner tarafından yapılmıştır. Her bilimsel keşifte olduğu gibi iyi bir gözlem, geçmiş deneyimlerin derlenmesi ve bilginin eklenmesiyle, 1980 yılından beri hastalık yapıcı bir ajan olarak aramızda olmayan (ABD ve Rusya’daki 2 laboratuvarda hala canlı çiçek virusu bulunmakta) çiçek virusuna karşı ilk sıcak temas işte o günlerde sağlandı. Klinik olarak çiçek hastalığının tüm özelliklerini taşıyan ancak tablonun daha hafif seyrettiği sığır çiçeği hastalığına sürekli maruz kalan süt sağıcılarında çiçek hastalığının görülmediği gözleminden yola çıkan Jenner, İngilizlerin Türkler ve Çerkezlerden görerek 1720’lerde Ada’ya getirdikleri “çiçekleme” yöntemi ile sığır çiçeği püstülünden (iltihap içeren deri lezyonu) aldığı sıvıyı sağlıklı insanların koluna “ekerek” hastalığı hafif şekilde geçirmelerini ve sonrasına bu ölümcül virusa karşı hayat boyu süren bir savunma geliştirmelerini hedeflemiş, başarmış ve yöntemini kayıt altına almıştır.
Yaklaşık yüz yıl sonra, diğer çalışma arkadaşıyla birlikte bakteri biliminin kurucusu ve mikrobiyolojinin babası payelerini almasına neden olacak çalışmalarıyla Louis Pasteur ortaya çıkmıştır. İnsanlarda çeşitli hastalıklar yapabilen, etkeni Pasteur’ün adını taşıyan bir bakteri (Pasteurella multocida) olan tavuk kolerası üzerine yaptığı çalışmalardan sonra şarbona ve kuduza karşı yaptığı başarılı bağışıklama çalışmaları, kendisinden önceki dönemlerde ortaya atılan “mikrop teorisi”ni bilimsel temellere oturtması açısından da çok önemlidir. 2005 yılında hayata veda eden Maurice Hilleman’ı da, 20. yüzyılda 40 ayrı hastalığa karşı keşfettiği aşılar nedeniyle, aşılamanın babası olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.
Çocuk felcine karşı başlattıkları mücadeleyi kazanan ve ona karşı etkin aşılar geliştirmeyi başaran Albert Sabin veJonas Salk da burada anılmayı hak eden iki tıp doktorudur.
Tarihsel olarak, kültürel ve inanç değerleri açısından tıbbın çeşitli uygulamalarına, tabii ki aşı ile bağışıklamaya da, karşı çıkışlar olmuş, olmaya da devam etmektedir. Karşıt görüş olarak kabul edebileceğimiz ve üzerinde konuşmaya değer göreceğimiz şey bilimin kurallarına göre elde edilmiş verilerin yayınlanmış biçimleridir. Bu ölçüte, an azından bir süre için, uyduğunu düşündüğümüz makaleye gelelim; KKK (kızamık, kızamıkçık, kabakulak) aşısını neden/sonuç bağıntısı kurarak doğrudan hedefe koyan, 12 olguluk bir hasta serisi…
İlk yazar olarak İngiliz “eski” cerrah Andrew Wakefield’ın adını taşıyan bu makale tıp dünyasının gerçekten itibarlı bir yayın organı olan The Lancet’te yayınlandı (The Lancet – Cilt 351, Sayı 9103, sayfa 637–641, 28 Şubat 1998). Özetle; çalışmaya dâhil ettikleri, KKK aşısı yapılmış 12 çocukta ortaya çıkan davranış ve bağırsak bozukluklarına işaret eden bir çalışmaydı bu. Her ne kadar kesin yargılar içermese de, popüler kültür açısından bakıldığında “KKK aşısı otizme neden olur” şeklinde kısa ama vurucu önyargının bilimsel olarak vücut bulmuş haliydi.
1998’e kadar aşılanan dünya nüfusu düşünüldüğünde 12 hastalık bir serinin 12 yıl sürecek tartışmalara yol açmasını yadırgayabilirsiniz. Yadırgamayınız… İnsan sağlığı söz konusu olduğunda, hele aşı gibi nüfusun tümünü etkileyen bir uygulama düşünüldüğünde tıp dünyası gerekli özeni göstermiş ve uzmanların üzerinde tartışabileceği veriler elde edebilmek için detaylı araştırmalara başlamıştır. 12 yılın sonunda; yayınlanan makaledeki verilerin bazılarının “yalan” olduğu gerekçesiyle Lancet dergisi 2010 yılında yazıyı “geri çekmiş”, İngiliz Genel Sağlık Konseyi 2,5 yıl süren oturumlar sonrasında, 2010 yılında, çalışma kurgusunun parasal açıdan ve tıbben etik olmayan çerçevede yapılması ve “dürüst olmayan ve sorumsuz” tutumları nedeniyle Andrew Wakefield’ın hekimlik yetkisini elinden almıştır. Andrew Wakefield, Time dergisinde 2012’de yayınlanan “bilimin dolandırıcıları” başlıklı makalede, başlıkla bağdaştırılan altı kişiden biri olmuştur.
Yazıktır ki Wakefield’ın çalışması tamamen yanlış ve yönlenmiş bilgiler üzerine kurgulandığından ve yürütülmesi açısından da birçok uygunsuzluk içerdiğinden aşılama karşıtı bilimsel bir yazı olamamış, fakat atılan çamur iz bırakmıştır.
Öte yandan bu yazının yarattığı ortam konunun başka araştırmacılar tarafından da titizlikle incelenmesine yol açmıştır. Amerika Birleşik Devletleri’nin Hastalık Kontrol ve Önleme Merkezleri (CDC) gerek kendi başlattığı, gerekse bağımsız yapılmış bilimsel çalışmaları derlemiş ve aşıların otizme neden olduğuna dair bir kanıt bulunmadığını ilan etmiştir. Uzun bir süre aşılarda koruyucu ve raf ömrünü uzatıcı olarak kullanılmış, civa içeren organik bir madde olan tiyomersal (ABD’de timerosal olarak bilinir), yapılan çalışmalarda herhangi bir olumsuz etkiye neden olmadığı gösterilmiş olsa da, tek doz için hazırlanan aşı preparatlarının çok dozlu flakonların yerini alması sonucunda, 2001 yılından itibaren bazı grip aşıları dışında kullanımdan tamamen kaldırılmıştır.
Yani Wakefield’ın bu yazısı, modern tıbbın aşı konusunda kendisini tekrar değerlendirmesi, bazı uygulamaları değiştirmesi ve savlarını güçlendirmesi için bir fırsat yaratmış oldu.
Güvenlik
Gerek ilaç yoluyla, gerekse cerrahi yöntemlerle insan üzerinde yapılan hemen her tıbbi uygulamanın bilinen belli riskleri vardır. Tıbbi bir uygulamanın güvenliğinden bahsederken anlamamız gereken, beklenen fayda/olası zarardengesinin dikkatlice incelenmesi sonrasında erişilen bilimsel çıkarımların uygulama lehine değerlendirilmesi durumudur. Bir örnekle somutlaştırmak gerekirse; tedavisi olmayan bir çocukluk çağı hastalığı olan çocuk felcine karşı ağızdan verilen ve zayıflatılmış çocuk felci virusu içeren aşının uygulanan her 2.500.000 dozu için 1 olguda aşıya bağlı çocuk felci ortaya çıkma riski karşısında, bu çok bulaşıcı hastalığa yakalananların 200’de 1’inde geri dönüşümsüz felç gelişmesi ve bunların da %5-10’unda ilerleyici felce bağlı ölüm görülme riskinin varlığını, beklenen fayda/olası zarar açısından siz de değerlendirebilirsiniz.
Aşılanmamanın Kitlesel Sonuçlarından Örnekler
Dublin’de Aralık 1999-Temmuz 2000 döneminde ortaya çıkan kızamık salgını sonucunda 355 çocuk hastaneye başvururken 111 çocuğun yatarak tedavisi gerekiyor ve 3 çocuk kızamık nedeniyle hayatını kaybediyor. Ulusal verilere göre salgın öncesi KKK aşısının yapılma oranının %70’lerin altında olduğu tespit ediliyor.
Hollanda’da, Haziran 1999’da 5 çocuğun kızamığa yakalanmasıyla başlayan salgın Şubat 2000’de 2961 vaka, 3 çocuk ölümü ile sonuçlanıyor. Olguların tamamına yakını aşı yaptırılmamış çocuklardan oluşuyor.
2000 yılında Amerika Birleşik Devletleri’nde kızamık hastalığının ortadan kalkması sonrası aşılama programına uyumun azalmasına bağlı olarak 2005 yılında İndiana eyaletinde ve 2013’te diğer bazı eyaletlerde patlak veren kızamık salgınları ulaşımın kolay olduğu günümüz dünyasında hastalıkları tam anlamıyla kontrol etmenin ne kadar zor olduğunun birer göstergesidir. Aynı şekilde İllinois Üniversitesi öğrencilerinden 69’unda 2015 yılı içinde kabakulak hastalığının ortaya çıkması, yetkililerin öğrencileri, okul açılma tarihi olan 24 Ağustos öncesinde bir doz “tekrar KKK” aşısı olarak kampüse gelmeleri yönünde uyarmalarına neden oldu.
Örnekler çoğaltılabilir, ancak işaret ettikleri ortak nokta aşılama oranlarındaki gevşemenin hemen daima hastalığın olağan sıklığında ani ve belirgin bir artışla sonuçlanmasıdır. Hastalığın ortaya çıkmasından sonra, tedavi için yapılan giderlerin sağlık bütçesine getirdiği yük başka sağlık harcamalarından kısılmasına yol açacağından, toplum sağlığını etkileyici boyutlara ulaşabilmektedir.
Düşünülmesi Gerekenler
Bulaşıcı hastalıklara karşı aşılama yoluyla kazanılmış tek savaş çiçek hastalığına karşı yürütülmüş olandır. Devam eden ve sona yaklaştığı umulan bir diğer mücadele çocuk felcine karşı verilmektedir. 2014’te Nijerya, Somali, Pakistan ve Afganistan’da köşeye sıkıştırılmış olan virusa son darbenin vurulmasına çalışılmaktadır. Afrika’da DSÖ’nün yaptığı başarılı aşılama çalışmaları sayesinde son 1 yıldır çocuk felci olgusuna rastlanılmamış, bu dönem 2 yıl daha uzarsa çocuk felcinden arınmış bir Afrika’dan bahsetmek olası olacaktır.
Dünya Sağlık Örgütü’nün Temmuz 2014 tarihli son raporuna göre, aşılama programı sayesinde yılda 2-3 milyon çocuk ölümünün engellendiği düşünülüyor. Öte yandan hala yılda 1,5 milyon çocuk aşı ile önlenebilir hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor.
Bireysel olarak aşılanmayı reddetmek toplum sağlığı açısından çok da büyük bir etkiye sahip olmayabilir. Ancak kitlesel olarak aşı programının dışında kalmak büyük halk sağlığı sorunlarına yol açacaktır. Topluluk bağışıklığının (Herd Immunity) hastalığa karşı etkin seviyelere ulaşması bireysel aşılanma oranlarının hedef eşik değerleri geçmesiyle mümkündür.
Çocukluk çağı aşılarının uygulanmaması durumunda kişilerin, rutin aşılama öncesi dönemlerde insanların çoğunlukla hayatın erken yıllarında geçirdiği bazı viral hastalıklara, daha ileri yaşlarda yakalanmaları söz konusu olabilmektedir. Kızamıkçık örneğini düşünürsek, çocukluk çağında bu virusla karşılaşan aşısız bir genç kız orta şiddette bir hastalık geçirmek durumunda kalacakken, aşılı bir toplumda yaşayan ve virusla hamileliği sırasında karşılaşan aşısız bir anne adayının doğacak çocuğu için bu hastalığın anlamı, sağırlık, göz anomalileri ve ciddi kalp sorunlarının önde olduğu birçok bozuklukla karakterli Doğumsal Kızamıkçık Sendromu olacaktır. Aynı şekilde kızamık hastalığı için ölüm oranlarının 13 yaşından sonra kayda değer bir şekilde arttığı bilgisi göz önüne alındığında, aşılanmamış, virusle çocukluk çağında değil de 20 yaşında karşılaşmış bir genç erişkinin hayatını tehdit eden hastalığın, çocukluk çağı aşılarıyla engellenebilir olması gerçeğinin vicdani ve hatta hukuki sonuçları olması muhtemeldir.
Bilimsel bakışla temel kişi hak ve özgürlüklerini temel alan hukuksal bakış, tıbbın kimi alanlarında ters düşmekte, hangisinin diğerinden daha üstün olduğu konusu bile başlı başına bir anlaşmazlık kaynağı olmaktadır. Bazı gelişmiş ülkelerde yasal bir zorunluluk olan aşı programına uyum konusunun bir sağlık problemi olmasının ötesinde kişi özgürlüğü bakımından da evrensel hukuk düzleminde tartışılması gereklidir.
Son Söz:
Kanıta dayalı tıp biliminin bugüne dek biriktirdikleri göz önüne alındığında, çocukluk çağı aşı programlarının uygulanmasında birey ve toplum sağlığı açısından büyük yarar olduğu fikrinden farklı bir görüş öne sürmek akılcılıktan uzak görünmektedir.
Meyve, çiçekli bitkilerin çiçek kısmındaki bazı özel dokulardan gelişen ve içerisinde üreme organlarının parçalarını ve kimi durumda bazı ek dokuları içeren kısmıdır. Çiçekli bitkilerin üreme yapıları olan çekirdekler, bu meyve içerisinde korunur ve saklanır. Hayvanların yediği kısmı genellikle çekirdekleri sarmak ve korumak amacıyla, kimi zaman da bu çekirdeklerin toprağa ulaşmasını sağlayacak hayvanları çekmek amacıyla evrimleşen etli kısımdır.
Sebze, bir bitkinin -eğer varsa- meyvesi haricinde yenebilen kısımlarının tamamına denir. Örneğin bazı bitkilerin gövdesi, kökleri, yaprakları yenir ve bunlar “sebze” olarak isimlendirilir. Sebze, bilimsel bir terim değildir; daha çok toplumsal bir terimdir. Bilimsel terminolojide Bitkiler Alemi’nin her üyesi bir sebzedir; ancak halk arasında sözcük bu amaçla kullanılmaz, “yenilebilir kısım” anlamında kullanımı yaygındır. Bitkilerin evriminde “şu bölge yenebilir, bu bölge yenemez” şeklinde bir ayrım bulunmamaktadır.
Dolayısıyla sebze ve meyve arasında ayrım yapmak için, çok basit bir test uygulayabilirsiniz: eğer ki yediğiniz şeyin içerisinde üreme amacıyla, döllenmiş hücreler (çekirdekler) varsa, bir meyve yiyorsunuz demektir. Eğer yoksa, muhtemelen yediğiniz şey bir sebzedir.
Bu açıdan bakıldığında, domates, buğday, mısır ve baklagiller tartışmasız bir şekilde meyvedir, sebze değildirler.
Saat gece 3. Çok acıktınız ve her ne kadar gece yemek yemek önerilmese de, ekmeğinizi çıkartıp arasına birşeyler koymak istediniz. Fakat bir anda ekmeğinizin bir köşesinde mavi küflenmeyi farkettiniz. Ekmeğinizi artık atmayı ve tekrar yatıp uyumayı düşünürken bir anda aklınıza penisilinin de küften yapıldığı geldi. Bu bilgi acaba küflü ekmeği yemeyi güvenli yapar mı? İsterseniz tekrar düşünün.
Küfler mantarlarla aynı aileden gelirler. Hatta, eğer küfe mikroskop ile bakarsanız, ufak ufak mantarlar gibi görüneceklerdir- sapları ve üzerlerinde sporlarıyla. Bu sporlar küflere sevimli renkler kazandırırlar- mesela artık yenemeyecek durumdaki ekmeğinizin üzerindeki mavi-yeşil gölge kaplama gibi.
Küfler her ne kadar kısmen şirin renkli gözükseler de, zararlı olabilirler. Birçok çeşiti -yüzbinlerce çeşit küf vardır- alerjilere ve solunum yolu problemlerine sebep olabilir. Bazı durumlarda, küfler insanların çiftlik hayvanlarının ve diğer hayvanların hastalıklarına yakalanmalarına sebep olacak mikotoksinler üretirler. Evet, tahmin edin en meşhur mikotoksinlerden olan aflatoksin nerede oluşur? Yazının gidişatından da anlayabileceğiniz gibi, aflatoksin, ekmek üretiminde kullanılan tahıllarda ve kabuklu yemiş ürünlerinde oluşur.
Dünyanın her yerinde görülen ve en çok araştırılıp görüntülenen mantar türlerinden biridir aflatoksin ve kansere sebebiyet verebilecek bir küftür.
Tekrar gece 3’e dönelim. Ekmeğinizin köşesindeki küfü farketmiştiniz. Eğer küflü bölgeyi ekmekten kesip atarsanız, sizce sorun ortadan kalkmış olur mu? Hayır!. Ekmeğinizin kenarında gördüğünüz yalnızca tek bir tip küf olabilir. Küf, saplarından köklerini ekmeğin içlerine fırlatabilir. Bu kökler, mikotoksinlerin büyüdükleri yerlerdir.Ayrıca küfle beraber bazı görünmez bakteriler de sizi hasta edebilir.
Bundan dolayı, her ne kadar küften penisilin üretilmesi bir lise bilgisi olsa da, bakterilerle savaşan bu maddeyi küflü ekmek ile almak iyi bir fikir değildir. Bu koşuldaki en mantıklı davranış ekmeği tüketmeden önce dikkatli bir şekilde kontrol etmektir. Eğer ekmeğin herhangi bir yerinde küf görürseniz, o ekmeği hiç tüketmemek sizin için en sağlıklısı olabilir.
Kaynak:
Karen Kirkpatrick, What if you eat moldy bread?, HowStuffWorks Retrieved on 21 June 2015 from http://science.howstuffworks.com/science-vs-myth/what-if/what-if-eat-moldy-bread.htm
Hastaneler için temizlik çok önemlidir, fakat sürekli büyüyen bu bölgeleri mikroplardan uzak tutmak kolay iş değildir. Bu yüzden kendi kendisini temiz tutabilen binalar, çalışanlar ve hastalar için büyük kolaylık sağlar. Yeni bir boya, mikropları kendiliğinden öldürebiliyor.
Paint Shield (Boya kalkanı) olarak adlandırılan mikrop öldürücü boya, enfeksiyona neden olan bakterilerle temastan sadece 2 saat sonra onları öldürebiliyor. MRSA’dan sorumlu olanlar ve E. coli de dahil olmak üzere mikropların yüzde 99.9’u, temizlik ekibi çalışmaya bile başlamadan önce yüzeylerden temizlenebiliyor. Mevcut bulaşıcı bakterilerin öldürülmesinin yanında yaygın mikropların gelecekte çoğalmaları da önleniyor ve boya dört yıla etkili kalabiliyor.
Boya çok geç olmadan kullanıma sunulacak: ABD Hastalık Denetim ve Önleme Merkezi’ndeki (CDC) veriye göre, ABD’deki hastaların yüzde dördü, hastanede bakıldıkları süre boyunca en az bir enfeksiyon kapmış. Boyanın üreticisi olan şirket, gelecek seneden itibaren kullanıma hazır olacak boyayı üretmek için bilim insanları ve uzman mikrobiyologlar ile yoğun bir şekilde çalıştıklarını söylüyor.
Boya, 590 renk seçeneği ile birlikte geliyor. Geçirgen olmayan sert tavanlar, duvarlar, kapılar ve süslemelere uygulanabiliyor. Hastanelerin yanında sağlık tesisleri, spor mekanları, gündüz bakım merkezleri, yaşlı bakım evleri ve yolcu gemilerinde de kullanılabiliyor.
Sherin-Williams şirketinden Steve Revnew şöyle konuşuyor: “Hastane kaynaklı enfeksiyonlarla mücadelede kaydedilen ilerleme, birçok önlem gerektiriyor, buna insan müdahalesine daha az bağlı olan pasif yöntemler de dahil. Tekrarlı bulaşımdan sonra bile MRSA ve diğer bakterileri öldürmeye devam eden Paint Shield, hastanelere ve diğer tesislere bu enfeksiyonların yayılmasına karşı savaşta yardım etmek için yeni ve önemli bir araç sağlıyor.”
Yine de Paint Shield ürününün henüz gerçek dünya şartlarında denenmesi ve geniş bir ölçekte kullanılmadan önce çeşitli sağlık ve güvenlik ilkelerini karşılaması gerekiyor. Eğer hastanede kullanımı onaylanırsa, daha iyi olmaya çalışırken enfeksiyon kapan hasta sayısını önemli oranda azaltmaya yardımcı olabilir.
Kaynak : Bilimfili, This bacteria-killing paint could be used to keep hospitals sterile, www.sciencealert.com/a-new-type-of-paint-could-be-used-to-kill-off-bacteria-in-hospitals
Sanıyoruz ki gelmiş geçmiş en büyük yalanlardan birisi, erkeklerin penis boyu uzunluğudur. Garip bir şekilde, belki de evrimsel geçmişimizden ötürü, penis boyu “erkeklik miktarı” ile özdeşleşmiştir. Özellikle övünecek pek fazla şeyi olmayan ülkelerde, bu özdeşleşmenin daha da bariz ve kaçınılmaz olduğu kanaatindeyiz.
Dünya’nın birçok önemli bilimsel derginin ve aynı zamanda yapılan bazı anket çalışmalarının konuyla ilgili araştırma verilerini derleyen Everyoneweb.com sitesi, söz konusu yalanları acımasız bir şekilde insanların yüzüne vuruyor. Örneğin daha önce birkaç diğer araştırma ve bilim sitesinin de doğruladığı üzere, Türkiye’de ortalama erekte penis uzunluğu 14.11 santimetre civarında. Muhtemelen bizzat soracak olsanız, sayılar bundan epey uzaklarda olacaktır.
Hatta site, bazı ülkeler bazında da araştırma sonuçlarını detaylandırıyor. Örneğin Türkiye’de 18-26 yaş arasındaki erkeklerin penis boyu ortalaması da genel ortalama gibi 14 santimetre civarında olmakla birlikte, Şengezer, Öztürk ve Deveci’nin yayımladığı 2012 araştırmasına göre, tüm iddialara rağmen maksimum raporlanan penis uzunluğu 17 santimetreyi geçmiyor. En kısa olanları ise 10 santimetre civarında.
Görselden görebileceğiniz gibi, en yüksek ortalama 16.51 santimetre ile Macaristan iken, en küçük ortalama 12.78 santimetre ile İrlanda. Aynı sitede ABD verileri de bulunmakta ve bu verilere göre 15.74 santimetre ile New Hampshire eyaleti en yüksek ortalamaya sahipken, 13.44 santimetre ile Wyoming eyaleti en düşük ortalamaya sahip.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.