Körelmiş Organlar Nedir? Neden Körelirler? Neden Hala Canlılarda Bulunurlar?

Körelmiş organlar (vestigial organs, vestigials) ya da Körelmiş yapılar (vestigial structures) temel olarak Evrimsel süreçte değişen çevre koşullarından ötürü eskiden yapmakta oldukları işlerin yapılmamasıyla birlikte bir organın Evrimsel Ekonomi dahilinde giderek körelmesi, işlevsizleşmesi ve nihayetinde yok olmasıdır. Bu tanım biraz üzeri kapalı olsa da, adım adım yazımızda önemli noktalarını açarak sizleri bilgilendireceğiz.

 

 

Organlar ve Yapılar Neden Körelir?

 

Bildiğiniz gibi evrim, doğa şartlarına bağlı olarak işleyen bir süreçtir. Doğa şartları ise, katrilyonlarca parametrenin etkisi altında sürekli, an be an değişirler, küçük ya da büyük miktarlarda. İşte bu değişimler, canlıların doğada hayatta kalma ve üreme başarılarını birebir etkilerler. Her türün bireyleri, bireysel olarak birbirlerinden farklıdırlar. Buna, genetik farklılıklar sebep olabileceği gibi, çevrenin de etkisi sebep olabilir. Bunun en güzel örneği, farklı ailelerde büyüyen ama genetik olarak tıpatıp aynı olan tek yumurta ikizlerinin arasında fiziksel ve davranışsal pek çok fark olmasıdır. İşte bu tür içi bireysel farklılıklar (ki bunların sayısı da katrilyonlarla ifade edilebilir), sayısız çevresel etmene karşı bir nevi sınav içerisindedirler. Bu sınavda çevre şartlarına en uyumlu olanlar daha kolay hayatta kalır ve daha kolay/çok üreyebilirler. Böylece kendilerini bu şartlara karşı güçlü kılan genleri ve dolayısıyla bu genlerin etkilerini yavrularına aktarabilirler. Bunun sonucunda da, nesiller sonunda, çevre şartları tamamen değişmediği müddetçe, o şartlara daha önceki nesillerden çok daha uyumlu türler evrimleşir.

 

Bu evrimsel süreçte, doğa şartları sürekli değişebildiği için, canlılar da rüzgarda savrulan yapraklar gibi beklenmedik yönlere doğru, nesiller içerisinde evrimleşmek durumunda kalabilirler. Bu evrim sırasında ise, daha önceden bulunulan ortamda ya da bulunulan çevre koşullarında işe yaradığı için binlerce, milyonlarca yıldır avantaj sağlayan ve seçilen organlar ve yapılar, bir noktadan sonra doğa şartlarının veya bulunulan ortamın değişmesiyle hiçbir işe yaramaz hale gelebilirler. İşte bu organlar, Evrimsel Ekonomi dediğimiz bir mekanizma içerisinde, yine nesiller içerisinde yok edilirler.

 

 

Evrimsel Ekonomi Nedir?

 

Evrimsel Ekonomi, en yalın tanımıyla bir canlının maksimum enerji verimine ulaşabilmek için uymak zorunda olduğu, doğal kurallar bütünüdür diyebiliriz. Canlılar, enerjiyi aktif olarak kullanıp değiştirerek hayatta kalırlar ve varlıklarını sürdürürler. Dolayısıyla enerjinin verimli kullanılabilmesi bir canlının, daha doğrusu doğanın en önemli kurallarından biridir. Elbette bir varlık enerjiyi saçıp savurabilir, bu, zekası olan (yani bir beyne ve sinir sistemine sahip olan) tüm canlıların verebileceği bir karardır. Ne var ki aklı başında hiçbir canlı (elbette bu zekayı hak ettiği gibi kullanamayan insan türü hariç hiçbir canlı) buna yanaşmaz, çünkü eninde sonunda zarar görecek olanın kendisi olacağını bilir. Türümüz kadar engin bir bilişsel fonksiyon gücüne sahip olmayan canlıların ise, seçim şansları bulunmaz. Bu yasalara boyun eğecek şekilde yaşamlarını sürdürürler. Yasaların dikte ettiği yönden uzaklaşanlar elenirler. Yani Evrimsel Ekonomi dahilinde, sahip olduğu genetik yapıdan ötürü ömrü içerisindeki enerjiyi en verimli olarak kullanan bireyler hayatta kalabilirler. Yine genetik yapılarından ötürü, enerji verimliliği düşük olanlar elenirler. İşte artık işe yaramayan, görevlerini yitirmiş organların körelmesi de bu yüzdendir.

 

Hangi yapı, hangi organ olursa olsun; bir organın var edilmesi ve varlığının korunması (hastalandığında tamir edilmesi, vs.) çok ciddi enerjiler ister. En başından, embriyonik dönemden itibaren bir organın üretilebilmesi ve daha sonra ömür boyunca kullanılabilmesi için her bir hücre sürekli olarak enerji tüketmektedir. İlk bakışta bu insana önemsenmeyecek kadar ufak gelse ve fazladan sahip olunan organların harcayabileceği enerji pek anlam ifade etmese de, daha detaylı bir şekilde düşünüldüğünde ve evrimsel bir analiz yapıldığında, bu enerji ekonomisinin önemi net bir şekilde anlaşılabilir. Ufak bir örnekle anlatmaya çalışalım:

 

Dünya Sağlık Örgütü’nün yayınladığı verilere göre, 30 yaşında, 80 kilogram ve 180 santimetre boyunda olan ve günde 8 saat dinlenen, 6 saat çok hafif iş yapan, 4 saat hafif iş yapan, 4 saat orta ağırlıkta iş yapan ve 2 saat ağır iş yapan sıradan bir kimsenin 1 günde ihtiyacı olan enerji 4.738 kaloridir. Bu enerji, vücudumuzdaki her bir hücre tarafından gün boyunca kullanılmaktadır. Science dergisinin yayımladığı bir makaleye göre vücudumuzda toplamda 50-75 trilyon arasında hücre bulunmaktadır. Bir diğer makale ise, çok daha hassas detayları dikkate alarak bu sayıyı 37.2 trilyon olarak belirlemektedir. Dolayısıyla biz de bu en güncel ve isabetli sayıyı kullanacağız.

Şimdi, bir organı ve harcadığı enerjiyi ele alalım: örneğin karaciğer. Yapılan araştırmalar, sağlıklı bir karaciğerde ortalama 240 milyar hücre olduğunu göstermektedir (örneğin siroz, bu hücrelerin sayısını 172 milyara kadar düşürmektedir). Lineer bir hesaplama yapacak olursak, karaciğerin her gün yaklaşık 30 kalori kadar enerji harcadığı ortaya çıkarılabilir. Elbette beyin, kalp gibi organlar, diğer organlardan çok daha fazla enerji harcarlar ve organlar arası eşit bir dağılım söz konusu değildir. Örneğin beyin için bu sayı günde 950 kalori kadardır, çünkü beynimiz, tek başına vücudumuzun toplam enerjisinin %20’sini tüketmektedir. Dinlenen ve bazal metabolik düzeyde enerji harcayan bir bireyde bile beyin günde ortalama 260 kalori harcayacaktır. Normal hızda çalışan bir karaciğerin neredeyse 9 katı! Her neyse, şimdilik karaciğer gibi daha az enerji harcayan bir organa odaklanalım ve günde 30 kalori enerji harcadığını düşünelim. Çünkü böyle bir organın körelmesini inceleyeceğiz.

Karaciğer

Şimdi, ortalama 80 yıl yaşayan bir insanın ömründe 29.200 gün bulunur. Bu süre zarfında, karaciğer büyüklüğündeki bir organın sadece varlığının korunması için harcanan enerji 876.000 kalori enerjiye eşittir. Bu da, 80 yıllık ömrümüzün 184 günü boyunca aralıksız edindiği enerjinin tamamını bu organa ayırması gerekmektedir. Eğer ki karaciğerin insan gibi bir canlıda tamamen işlevsiz olduğu düşünülürse 80 yıllık ömrün 184 gününün tamamında harcanabilecek enerji boşa gitmektedir. Burada farazi bir örnek verdik ve düşük enerjili organlardan birini seçtik, buna rağmen ciddi bir enerji sarfiyatı ortaya çıktı. Söz konusu beyin gibi büyük ve vücutta en fazla enerji harcayan organlar olduğunda, bu gereksiz yere çalışılan gün sayısı, binlerle ifade edilecektir. Örneğin kollarınızın veya genel olarak kaslarınızın, sinir sisteminizin ve benzer aktif organlarınızın harcadığı enerjiyi bir düşünün. 80 yıllık enerjiniz, bu organlara dağılmış vaziyettedir ve birçok organınız, binlerce günlük enerjinize eşit düzeyde enerji sarfiyatında bulunmaktadır. Eğer ki o organ işe yaramazsa, o organı üretmeyen ya da körelmiş olarak üreten bireyler, o organa harcayacakları enerjiden kazanmış olurlar. İşte zaten evrimsel avantaj, bu tür basamakların bir araya gelmesiyle oluşur.

 

Bu saydığımız sebeplerle, çevre şartlarının değişmesi, organların işlevsizleşmesine ya da eski işlevlerini yitirmelerine sebep olmaktadır. Neredeyse her canlı türünde, öyle veya böyle, körelmiş organ ve yapılara rastlamak mümkündür. Sadece insanın vücudunda, 40’tan fazla körelmiş organ tespit edilmiştir. Örneğin türümüzde bulunan körelmiş organların en barizlerinden biri olan 20 yaş dişleri ile ilgili olarak, “20 Yaş Dişleri Üzerinden Giderek Körelmiş Organların ve Evrim’in Anlaşılması Üzerine…” başlıklı makalemizi okuyabilirsiniz. Benzer olarak, bir diğer körelmiş organımız olan apandiksi “Selüloz Sindirimi ve Apandiks İlişkisi” başlıklı yazımızdan okuyabilirsiniz.

 

Şimdi, bu körelmiş organların varlıklarına biraz daha girerek örneklendirelim:

 

 

Yukarıdaki Sayılar ve Hesaplar Ne İfade Ediyor? İşlevini Yitiren Bir Organ Nasıl Körelir?

 

Hiçbir canlı, günümüzdeki haliyle var olmamıştır ve olmayacaktır. Tüm canlılar, doğa içerisinde sürekli bir değişim ve evrim içerisindedirler. Bu değişim, her zaman ortama en fazla adapte olmak ve en fazla üreyebilmek yönlerinde olmaktadır. Ancak bu durumlar sürekli değişebildiği için, bu yönlerin ne tarafa doğru olduğunu kestirmek çoğu zaman olanaksızdır; bazı sınırlar dahilinde istatistiki çıkarımlar yapılabilecek olsa da.

 

İşte, yukarıda da açıkladığımız gibi, çevre şartlarının değişimleri etkisi altında, yüzbinlerce ve milyonlarca yıldır evrimleşmekte olan ve belirli bir yönde gelişen organlar, işlevlerini yitirebilirler ve artık işe yaramayabilirler. Örneğin, yukarıdaki yazılarımızda değindiğimiz gibi 20 yaş dişleri, apandiks, üçüncü göz kapağı gibi organlar insanda körelmiş organlardır. Bunlar az sonra, bazı detaylarıyla birlikte döneceğiz.

 

Bu organların körelme sebebi, yukarıda basit matematiksel işlemlerle gösterdiğimiz devasa enerji harcamalarıdır. Popülasyon içerisinde genetik sebeplerle artık işe yaramayan organların üretiminde sorunu olan canlılar avantajlı konuma geçeceklerdir ve biz farkında olmasan da bu varyasyon (çeşitlilik) doğada sıkça bulunur. Çoğu insanda çeşitli organlar eksik olarak var olabilirler veya hiçbir zaman var olmazlar (buna agenez adı verilir). Eğer ki bu organlar, gerçekten yaşanılan ortamda hiçbir işe yaramıyorsa, vahşi ortamda yaşıyor olsaydık, bu kişiler doğal bir avantaj sağlayacak olurlardı, çünkü bu işlevsiz organlar artık gereksiz yere enerji harcamıyor olacaktı. Diğer hayvanlar için de aynı durum geçerlidir: eğer bir organ işlevsizse, onu üretmeyen ya da körelmiş olarak üreten canlılar, bir bütün olarak üretenlere göre enerji ekonomisi açısından avantajlı olacak ve daha kolay hayatta kalacaktırlar.

 

Genellikle Evrimsel Biyoloji’nin anlaşılamama sebebi, doğada bulunan çeşitliliğin göz ardı edilmesidir. İnsanlar, bir türe ait bütün bireylerin tıpatıp aynı olduklarını sanarlar, özellikle de insan dışı türlerin. Bir sincap, çoğu insana göre Dünya’nın her yerinde bir “sincap”tır ve değişmez. Hatta bizler, farklı milletlerden insanların bile tıpatıp aynı olduğunu iddia ederiz (Türkler Çinliler’in tıpatıp aynı olduklarını iddia eder, Çinliler de Avrupalıların). Halbuki her bir türün içerisinde, akıl almaz sayıda, hatta sonsuz sayıda farklılıklar bulunmaktadır ve çevre koşulları altında bu farklılıklar canlılara çeşitli üstünlükler ve zayıflıklar sağlamaktadırlar. İşte evrimin Seçilim Mekanizmaları, bu farklılıkları seçerek işler ve avantajlılar hayatta kalıp ürerken, zayıflar elenerek yok olurlar. Tam olarak bu sebeple, gereksiz organları sürdüren canlılar avantajsız konuma düşerken, bu organları en başından, genetik kökenli sebeplerle üretmeyen bireyler, tür içerisinde enerji verimliliği açısından avantaj sağlayacaklardır.

Tür içerisinde, hatta aynı türün farklı coğrafyalardaki popülasyonları dahilinde bile çok geniş bir çeşitlilik söz konusudur.

 

Elbette normal şartlarda, bir organın üretilmemesi ya da eksik çalışması bireylere dezavantaj sağlayacaktır. Unutmamalıdır ki bir organın körelebilmesi için artık işlevini yitirmesi ya da eski işlevlerini yerine getirmek zorunda olmaması gerekmektedir. Bunun için de ya doğa koşullarının ya da içinde yaşanılan ortamın değişmesi gerekmektedir.

 

 

Körelen Organlara Ne Olur?

 

Genellikle körelen organlar iki şekilde sonlanırlar: Bir grup körelmiş organ, yeni ortam koşullarında eski işlevlerini yerine getiremese de, yeni işlevler kazanarak bu şekilde çalışmaya başlayabilir. Örneğin sürüngenlerin (ve dolayısıyla memeliler ile kuşların) atalarında bulunan üçüncü göz yapısı, günümüzde epifiz bezi olarak çalışmaktadır. Ya da kuyruk sokumumuzda bulunan, eskiden kuyruğu desteklemek üzere görev yapan birkaç kemik (coccyx), günümüzde bu bölgede bulunan bazı kasların tutunması için yüzey alanı oluşturururlar. İşte evrimden anlamayan insanların, özenle kaçındıkları ve dinlemek istemedikleri nokta da budur. Evrimsel süreçte körelen bir organ tamamen yok olmaz, zaten olamaz da… Evrimde süreçler böyle anlık, bir anda, “puf” diye olmaz. Dolayısıyla körelme de, bir anda, bir bütün olarak, tamamen işlevsizleşme anlamına gelmez. Organlar, körelme sürecinde, ortam şartlarına göre yeni görevler edinecek şekilde özelleşebilirler. Buna yeniden döneceğiz.

 

Bir diğer grup körelmiş organ ise, körelme süreci boyunca hiçbir yeni işleve sahip olamayarak tamamen yok olurlar. Bunun en güzel örneği, karadan tekrar denizlere dönen memeliler olan balinaların arka bacaklarının körelerek tamamen yok olmasıdır. Bu bacakların orada bulunduğuna dair en güçlü kanıt, hala devasa gövdelerinin içerisinde, eskiden bacakların olduğu yerde bulunan ve hiçbir işe yaramayan pelvis (leğen) kemikleridir. Bunlar hiçbir işleve sahip olmadan, vücut boşluğu içerisinde yüzmektedirler. Muhtemelen bunlar da bir süre sonra tamamen yok olacaklardır.

 

İşte bu noktada, akıllara hemen şu soru gelir ki, Evrim Karşıtları’nın sıklıkla başvurduğu nokta da burasıdır:

 

 

Öyleyse Neden Hala Körelmiş Organlar Bulunuyor? İşe Yaramıyorsa Neden Yok Edilmiyorlar?

 

Evrim Karşıtları’nın ve genel olarak bu soruyu soranların, soruyu sorma sebebi, evrimi anlayamamış olmaları veya anlasalar da pratik olarak kullanamayışlarıdır (veya kullanmak istememeleridir). Evrim, sıklıkla bahsedildiği gibi çok yavaş bir süreçtir ve genellikle yüzbinlerce ve milyonlarca yılda büyük değişimler yaratabilmektedir. Bu sebeple, bir organın tamamen yok olması için geçen süre de çok fazladır.

 

Bu noktada anlaşılması gereken nokta şudur: bir körelmiş organ, varlık ile yokluk arasındaki skalada herhangi bir noktada bulunabilir. Yani bir organ, çevre koşullarının sadece birkaç yüz ya da birkaç bin yıl önce değişmesiyle işlevini ilk defa yitirmeye başlamış olabilir. Ancak bu kadar kısa geçmişte başlayan bir değişim, muhtemelen henüz hiçbir iz göstermeyecektir. Öte yandan bir diğer organ, birkaç on bin yıldır işlevsiz olabilir ve yavaş yavaş yok olmaya doğru küçülmeye ya da normal dışı davranışlar sergilemeye başlayabilir. Bir diğer organ birkaç milyon yıldır işlevsiz olabilir; bu organlar genellikle bizlerin popüler olarak “körelmiş organ” olarak bildiklerimizdir ve bu organlar net bir şekilde eski işlevlerini yitirmişler, küçülmüşler veya farklı işlevler kazanmışlardır. Bir diğer organ ise, on ya da yüz milyonlarca yıldır işlevsiz olabilir. Ancak bu süre zarfında canlının kendisi de zaten o kadar çok değişmiştir ki, körelmiş organın tespitini yapmak çok güç olabilir. Son olarak, bir diğer organ, artık geride hiçbir iz bırakmayacak şekilde yok olmuş olabilir ki bunların da tespiti çok güçtür. Çoğu zaman genetik yöntemlerle tespit edilir.

 

İşte bu skala göz önünde bulundurulursa ve incelenen körelmiş organlar buna göre ele alınırsa, konu çok daha net anlaşılabilecektir. Bu noktayı kısaca özetlersek varacağımız sonuç şudur: körelmiş organlar elbette varlıklarını sürdürmektedirler, çünkü isimleri “yok olmuş organlar” değil, “körelmiş organlardır”. Bu organlar, eski işlevlerini yitirmişlerdir, körelmektedirler ve eğer gerekiyorsa/avantaj sağlayacaksa, gelecekte bir noktada yok olacaklardır. Eğer başka bir şekilde işe yarayabiliyorlarsa, bu durumda o yöne doğru evrimleşeceklerdir ve varlıklarını bu şekilde koruyacaklardır.

 

Böyle düşünüldüğünde, akla her organın “körelmiş” olabileceği sorusu gelebilecektir; çünkü hiçbir organ sürekli aynı şekilde kalmaz. Bu yerinde bir şüphedir; ancak şöyle düşünülmelidir: elbette her organ evrim geçirmektedir ve görevleri değişmektedir; ancak karaciğer var olduğundan beri enerji deposu, besin sindirimi, vb. görevlerde yer almaktadır ve çok aykırı bir görevi olan bir karaciğere sahip hiçbir canlıya rastlanmamıştır. Zaten yapısal (fizyolojik ve anatomik) olarak da çok köklü bir değişime uğramamıştır, zira göreceli olarak yeni bir organdır. Ancak örneğin epifiz bezi, gerçek anlamıyla bir “göz”den evrimleşmiştir. Bu, açık bir şekilde üçüncü gözün bir körelmiş organ olduğunu gösterir. Ancak epifiz bezine körelmiş organ demeyiz, zira bu yapı bir organ olarak işlevini sürdürmektedir (zaten bu sebeple yeni bir isim vermişizdir). Bir apandiks ise eskiden aktif olarak selüloz sindirirken, şimdi kelimenin tam anlamıyla “işsiz” bir organdır. Bazı bakterilerin depolanmasıyla ilgili görevleri olduğu keşfedilse de, yokluğu herhangi bir soruna sebep olmayan, açık bir şekilde eski görevini yitirmiş ve açık bir şekilde körelmiş ve körelmekte olan bir organdır.

 

Kısaca, körelmiş organlarda her zaman bir skala üzerinde düşünmeliyiz ve körelmiş organları tek tip olarak değerlendirmemeliyiz.

 

 

 

Körelmiş Organlar Listesi

 

Bu kısımda, Evrim Ağacı olarak çeşitli makale ve araştırmalar sonucunda elde edilen körelmiş organları listeleyeceğiz.

 

 

1) Uçamayan Kuşların Kanatları

 

Devekuşları, penguenler, Galapagos Karabatakları ve soyu tükenmiş dodolar gibi kuşlarda görülen, artık uçmak için kullanılamayan kanatlardır. Bu kuşların evrimsel geçmişleri incelendiğinde, tüm atalarının ve yakın akrabalarının uçabildiği görülmektedir. Bu kuşlar, eskiden uçabilecekleri kanatlara sahipken, son birkaç milyon yılda bu özelliklerini yitirmişlerdir. Her birinin sebepleri farklıdır: kimi ada ortamında daha fazla uçuşa ihtiyacı olmadığı ve her zaman karada beslendiği için, kimi ise karada aradığı besinlerin tükenmesiyle sulara yönelmesi ve gittikçe suda yaşamaya daha adapte olmaları sonucu bu organlarının işlevlerini yitirmişlerdir. Elbette, yukarıda da açıkladığımız sebeplerle bu kanatlar bir anda yok olmamıştır ve günümüzde farklı işlevlere sahip olacak bir şekilde özelleşmişlerdir. Örneğin devekuşları, hızlı koşuları sırasında kanatlarını bir dengeleyici olarak kullanırken, penguenler ve Galapagos Karabatakları suya daldıkları zaman birer yüzgeç olarak bu kanatlarını kullanmaktadırlar.

 

Evrimsel sürecin bu şekilde devam edeceği ve çevresel baskıların değişmeyeceği varsayılırsa, güvenle söylenebilir ki bu kanatlar gelecekte yaptıkları işi daha da başarılı bir şekilde yapacak şekilde evrimleşecektir ve belki nesiller sonunda Galapagos Karabatakları’nın kanatları tam bir yüzgece evrimleşecektir. İşte o zaman bilim insanları bu kanatlara baktıklarında, anatomik yapısının bir kanat olduğunu; ancak genel morfolojisinin bir yüzgeç ile homolog olduğunu göreceklerdir. Bu, bizlerin pek çok körelmiş organda gördüğümüz bir durumdur.

 

Bu, orta derecede körelmiş organlara güzel bir örnektir.

 

 

 

2) Piton Yılanlarının Kalça Kemikleri

 

Pitonlar, bacaksız yılanlar grubundandırlar; ancak derilerinin altında eskiden arka bacaklarını tutmaya yarayan bir kalça kemikleri bulunmaktadır. Çünkü yılanlar, dört bacaklı sürüngenlerden evrimleşmiştir ve elbette pek çok körelmiş organı vücutlarında hala taşımaktadırlar. Örneğin bu kalça kemiği, vücutlarının genel omurgasına bağlı değildir ve karın boşluğunda serbestçe yüzer. Bu kemik, hiçbir işe yaramamaktadır ve zamanla tamamen yok olacağı öngörülmektedir. Bu, yok olmakta olan körelmiş organlara güzel bir örnektir.

 

 

Bu kalça kemikleri kimi zaman vücut dışarısına bacak benzeri, ufak ve işe yaramaz çıkıntılar oluşturabilmektedirler:

 

Bu çıkıntıların tamamen yok olmamasınının nedeni, çiftleşme sırasında dişiyi sabitleme amacıyla kullanılabilmesi olabilir. Ancak bu yapılar olmaksızın da çiftleşme sorunsuz gerçekleşebilir. Bu yapı sadece katkı sağlamaktadır.

 

 

3) Mağara Hayvanlarının Kör Gözleri

 

Evrimsel süreçte Astyanax mexicanus (Meksika tetrası), Typhlotriton spelaeus ve Proteus anguinus (semender türleri) gibi türler, normalde aydınlık ortamda yaşamalarına rağmen, çevre baskısıyla mağaralarda yaşamaya başlamışlardır. Bu sebeple bütün yaşamlarını zifiri karanlıkta geçirmeye başlamışlar ve gözleri hiçbir işe yaramamaya başlamıştır. Bu da zaman içerisinde bu gözlerin üretimine harcanan enerjinin kısılması sonucu (daha doğrusu her yeni nesilde gözlerin oluşumuyla ilgili daha fazla genin inaktif olduğu bireylerin avantajlı konuma geçmeleri sonucu) doğuştan körlük şeklinde körelmiş bir organın oluşmasına sebep olmuştur. Bu türler, doğduklarında kördürler ve gözleri ömürleri boyunca hiçbir işe yaramaz. Zaten bu canlıların gözleri, evrimsel süreçte gittikçe körelmekte ve küçülmektedir; ancak yok olmaları için daha uzun zamanlar gerekecektir (skalayı hatırlayın).

 

Meksika tetrasında bir lens, formunu tamamen kaybetmiş retina, işe yaramayan bir optik sinir bulunmaktadır. Kör semenderlerde de çalışmayan bir lens ve retina bulunur. Bu hayvan türlerinde gözün üzerinde bir kapakçık oluşmaktadır (aşağıdaki fotoğraflarda sorasıyla Meksika tetrası ve kör semenderlerin kapanmış gözü görülmektedir) ve göze girebilecek tüm ışınlar engellenir. Muhtemelen göz bu türlerde vücut içerisinde kalan bir organ haline dönüşecek ve tamamen farklı bir görev üstlenecektir (ya da tamamen yok edilecektir).

 

 

 

 

4) Karahindiba’nın Çiçekleri ve Polenleri

 

Karahindiba bitkileri döllenme olmadan üremektedirler (apoximis olarak bilinen bir durumdur); buna rağmen halen işe yaramayan çiçeklere sahiptirler ve işe yaramayan polenler üretirler. Karahindibaların yakın akrabaları ve ataları incelendiğinde, bu türlerin normal bir şekilde üredikleri; ancak karahindibaların bu süreçte farklılaşarak bu özelliklerini yitirdikleri görülür. Halen bu yapıları korumaları, körelmiş organların varlığına güzel bir örnektir.

 

 

 

5) Uçamayan Böceklerin Kanatları

 

Lucanidae ailesine ait böceklerin büyük bir kısmında görüldüğü gibi, bazı böcekler uçamamalarına rağmen kanatlara sahiptirler. Futuyma, bu böceklerin atalarını ayrıntısıyla incelemiş ve geriye gittikçe elde ettiği ataların normal uçucular olduğunu ortaya koymuştur. Bu böceklerin kanatları, kanat kılıfları içerisinde tam olarak üretilmektedir; ancak böceği uçuracak kadar güçlü ve özelleşmiş değillerdir. Bu da, yeni körelmeye başlamış organlara güzel bir örnektir.

 

 

 

6) İnsanların 20 Yaş Dişleri

 

İlk insanlar birçok bitki türüyle besleniyordu ve gün boyunca ihtiyaç duydukları tüm gıdaları almak için yeterli miktarda bitkiyi, yeterince hızlı şekilde yemeye ihtiyaç duyuyorlardı. Bunun haricinde, bitkilerin lif yapısının ve selülozun sindirimi oldukça güç olduğundan, ezici dişlerle bunların olabildiğince parçalanması gerekiyordu. Bu sebeplerle, evrimsel geçmişimize baktığımızda karşımıza çıkan insan ve insansı atalarımızda, çok daha geniş çeneler ve daha fazla öğütücü diş yapısı görmekteyiz. Evrimsel süreç ilerdikçe, gıdalarımız değişti. Ot temelli beslenmeden, et temelli beslenmeye doğru bir geçiş yaşandı. Bu süreçte, büyüyen beynimiz ve kafatasımızla birlikte, daha kolay sindirilip yenen besinlere geçilmesinden ötürü çenemiz de giderek küçüldü ve en arkada bulunan dişlerimiz, bu süreçte köreldi ve kendilerine çenede yer bulamamaya başladılar. İşte günümüzde, bazı insanların 20 civarındaki yaşlarında çıkardıkları bu ekstra dişler, bunlardır. Bu dişler, genellikle her zaman sorunlu olarak çıkmaktadır, çene ve diş yapısını bozmaktadır, çok ciddi ağrı ve sancılara neden olmaktadır. Evrimsel süreçte giderek körelen, hiçbir işleve sahip olmayan bu dişler, günümüzde bazı insan topluluklarında artık hiç oluşmazken veya hiç çıkmadan, çene içerisinde gömülü kalırken, bazı toplulukların tamamında bu dişler çıkmaktadır.

 

 

 

7) İnsanların Apandis Organı

 

Apandisin modern insanlarda bilinen hiçbir önemli görevi yoktur. Körelmiş olmasından ötürü insan popülasyonu içerisinde sıklıkla arızalandığı ve hastalandığı görülür. Her 200 sindirim hastalığından 1 tanesi apandis kanseridir. Sadece Avrupa ve Amerika popülasyonunun %7’sinde apandisit denen enfeksiyon oluştuğu görülür. Enfeksiyon oluştuğunda apandisin alınması gerekir, yoksa ölümcül sonuçlar doğurur. Orijinal kullanımı ile ilgili spekülasyonlar mevcut olmakla birlikte, bilim adamlarının çoğu Darwin’in öngördüğü şekilde, bir zamanlar bol miktarda yaprak ihtiva eden gıdalarımızdaki selülozun işlenmesine yardımcı olmak olduğu görüşündedir. Evrimin doğrultusunda, gıdalarımız değişmiş ve apandise daha az gerek duyulmuştur. Özellikle enteresan olan, birçok evrim kuramcısının doğal seçilimin, daha az iltihaplanması ve hastalanması nedeniyle daha büyük apandisleri seçeceğine (apandisin tüm kabiliyetlerini ortadan kaldırdığı halde) inanıyor olmasıdır. Benzer şekilde kullanım dışı olan ve nihayetinde kaybolacak olan ayak serçe parmağının aksine, apandis muhtemelen bizimle uzun süre beraber kalacak ve herhangi bir şey yapmadan sallanmaya devam edecektir. Yapılan son analizlerde, apandisin evrimsel süreç içerisinde bazı diğer görevler üstlendiği (sindirime önemsiz düzeyde katkı sağlama, enfeksiyonlara karşı koruyucu görev üstlenme gibi) tespit edilmiştir. Bu da, körelmiş organların neden doğrudan yok olmadığını ve süreç içerisinde başka işlevler üstlenecek şekilde evrimleşebileceklerine bir örnektir.

 

 

 

8) İnsanların Kuyruk Sokumları (Coccyx)

 

Kuyruk sokumu kemiği bir zamanlar mevcut olan insan kuyruğunun kalıntısıdır. Zamanla bir kuyruğa olan ihtiyacımızı kaybettik fakat kuyruk sokumu kemiğine olan ihtiyacı kaybetmedik. Şu anda çeşitli kaslar için destek yapısı ve oturup arkaya doğru yaslanan bir kişi için destek işlevi vardır. Kuyruk sokumu kemiği aynı zamanda anüsün pozisyonunu da destekler. Öte yandan yakın kuzenlerimizde gördüğümüz üzere, esas görevi, kuyruğa destek sağlamak ve kök oluşturmaktır. Ancak insan ve yakın kuzenlerinde, son 22 milyon yıldır bu işlevini yürütmemekte ve giderek körelmektedir. Kuyruk sokumu da, körelen organların süreç içerisinde başka görevler üstlenebileceğine güzel bir örnektir.

 

 

 

9) İnsanlarda Bulunan Darwin’in Noktası

 

“Darwin’in noktası”, Memelilerin çoğunda bulunmaktadır ve insanlar da doğal olarak, bunun dışında değildir. Hayvanlarda büyük ihtimalle seslere odaklanmak için kullanılmaktadır ancak insanlarda artık herhangi bir fonksiyonu yoktur. İnsanların sadece %10.4’ünde geçmişimize ait bu kalıntı görünür durumdadır fakat muhtemelen insanların çok daha fazlası bu kulak yumrusunu üreten, ancak belirgin olmasını her zaman sağlamayan genleri taşımaktadır. Bu nokta (aşağıdaki fotoğrafta görülen) küçük kalın bir yumrudur ve kulağın yukarı ve orta bölümlerinin birleştiği yerde bulunmaktadır. Belirttiğimiz gibi, hayvanların seslerin geldiği yöne doğru kulaklarını odaklayabilmelerinde ve daha hassas bir duyma yetisine sahip olmalarına yaradığı düşünülmektedir. İnsanlarda bu çıkıntının hiçbir işlevi bulunmamaktadır.

 

 

 

10) İnsanlarda Bulunan Üçüncü Gözkapağı

 

Eğer bir kedinin göz kırpmasını izlerseniz, beyaz bir zarın gözü kapladığını göreceksiniz. Buna üçüncü göz kapağı denir. Memelilerde oldukça nadir görülmekle birlikte, kuşlar, sürüngenler ve balıklarda ortaktır. İnsanlarda kullanım dışı olan bir üçüncü gözkapağı kalıntısı mevcuttur (aşağıdaki çizimde görebilirsiniz). İnsanlarda oldukça küçülmüştür ancak bazı topluluklarda diğerlerine oranla daha belirgin parçalar mevcuttur. Bilinen primat türleri içinde üçüncü gözkapağını fonsiyonel olarak kullanan tek primat, Batı Afrika’da yaşayan Calabar angwantibo (lorisler ile yakın akrabadır) türüdür. Eğer ki aynada gözünüzü dikkatlice inceleyecek olursanız, siz de kendinizdeki evrimsel kalıntıyı görebilirsiniz. Bu deri parçasının bilinen hiçbir işlevi yoktur.

 

 

 

11) İnsanlarda Bulunan Plantaris Kası

 

Plantaris kası hayvanlar tarafından, nesneleri ayakları ile tutmak ve kontrol etmek için kullanılır (maymunlar ayaklarını elleri kadar iyi bir şekilde kullanabilir). Bu kas insanlarda da aynı şekilde mevcuttur ancak o kadar az gelişmiştir ki, vücudun diğer bölümlerinden herhangi birinin yeniden oluşturulmasında dokuya ihtiyaç olduğunda, doktorlar tarafından yerinden alınarak kullanılırlar. Bu kas insan vücudu için öylesine önemsizdir ki, insanların %9’u bu kasa hiç sahip olmadan doğarlar. Muhtemelen gelecekte, bu oran giderek artacak ve artık ağaçlarda yaşamayan biz insanlar, bu kasları evrimsel süreçte tamamen yitireceğiz.

 

 

 

12) İnsanlarda Bulunan Auricularis Kasları

 

Harici kulak kasları olarak da bilinen ekstra kulak kasları (Auriculares muscles) hayvanlar tarafından işitme duyularını özel seslere odaklamak üzere kulaklarını döndürmek ve kontrol etmek (kafalarından bağımsız olarak) için kullanılır. İnsanlar bir zamanlar aynı sebeplerle kullanmış olduklarından, bu kaslara halen sahiptir ancak bu kaslar öylesine zayıflamıştır ki tek yapabileceğimiz kulaklarımızı etrafımızdakileri güldürmek için bir miktar kımıldatmak olabilir. Öte yandan insanların çoğu, bu zayıf kaslara, bu kadar bile hükmedemez, çünkü sinirsel bağlantılar zayıflamıştır (çalışmayla kazanılabilir olsa da; bkz: nöroplastisite). Bu kasların kedilerdeki kullanımı çok belirgindir (kediler kulaklarını neredeyse tamamen geriye döndürebilirler). Özellikle, avlamak üzere bir kuşa sessizce yaklaşırken, kuşu korkutmamak için mümkün olan en küçük hareketlerin yapılmasını gerektiren durumlarda kediler bu kasları kullanır. İnsanlarda, bu kasların hiçbir görevi bulunmamaktadır.

 

 

 

13) Canlıların Tamamına Yakınında Görülen Hurda DNA

 

Geçmişimizden gelen kalıntıların bir çoğu fiziki veya görülür olmakla birlikte, bu durum hepsi için geçerli değildir. İnsanın genetik modelinde, bir zamanlar C vitaminini işlemeye yarayan enzimlerin üretilmesinde kullanılan yapılar (L-gulonolactone oxidase) mevcuttur. Diğer hayvanların çoğu bu fonksiyonel DNAya sahiptir fakat geçmişimize ait bir dönemde, bir mutasyon bu geni etkisizleştirmiş ve genin kalıntılarını hurda DNA olarak arkasında bırakmıştır. Bu dikkat çekici hurda DNA, yeryüzündeki diğer türlerle ortak atadan gelindiğini gösterir ve bu yüzden özellikle enteresandır. Bunun haricinde genomumuzun çoğundaki genler, protein sentezi görevini yapmamaktadırlar. Bu, “hurda DNA” demek değildir. Bazı kişiler, kasti olarak bu kavramı çarpıtmak adına, protein sentezlemeyen tüm genlere “hurda DNA” demektedirler. Halbuki protein sentezlemeyen her gen, işlevsiz demek değildir. Genetik düzenlemede görev alıyor olabilir. Öte yandan, “sahte genler” gibi, tamamen işlevsiz gen parçalarının bulunduğu “hurda DNA” yapıları, genomumuzda, evrimsel süreç içerisinde körelmiş ve artık hiçbir görevi olmayan genleri ifade etmek için kullanılır.

 

 

 

14) İnsanlarda Bulunan Jacobson Organı (Vomeronasal Organ)

 

Jacobsen organı hayvan anatomisinin enteresan bir parçasıdır ve cinsel geçmişimiz hakkında bize birçok şey anlatır. Bu organ burunda bulunmaktadır ve feromon adı verilen, cinsel istek, tehlike işareti veya yiyecek izlerine ilişkin bilgileri tetikleyen kimyasalları tespit eden özel bir koklama organıdır. Bazı hayvanların seks için karşı cinsleri takip etmesini ve potansiyel tehlikeleri bilmesini sağlayan organdır. İnsanlar Jacobsen organı ile doğarlar fakat bu organın kabiliyetleri evrimsel sürecimiz içerisinde feromon salgılarımızın henüz tam olarak bilinmeyen bir sebeple baskılanmasıyla birlikte, işe yaramaz bir hale gelmiştir. Muhtemelen bu yapıların körelmesi, insanın sosyal yapısının giderek karmaşık bir biçimde evrimleşmeye başlamasına paralel olarak gerçekleşmiştir. Bir zamanlar insanlar, sosyal yapının güçlü olmadığı ve tür içi iletişimin pek mümkün olmadığı dönemlerde eşlerinin ve türdaşlarının yerini bulmak için feromonları, dolayısıyla bu organı kullanıyorlardı. Ancak günümüzde, bu organ insanda tamamen işlevsizdir.

 

 

15) İnsanlarda Tüylerin Ürpermesi Davranışı (Cutis Anserina)

 

İnsanlar üşüdüklerinde, korktuklarında, kızdıklarında veya utandıklarında “tüyleri ürperir”. Esasında bu kalıp hatalıdır, zira memelilerde “tüy” bulunmaz, “kıl” bulunur. Dolayısıyla ürperen, kıllarımızdır. Birçok canlı türünün de aynı sebeplerle kılları bu şekilde kabarır. Mesela, kedi veya köpek kıllarının dikelmesi, kirpi dikenlerinin ortaya çıkması bu sebeptendir. Üşüme durumunda, dikilen kıllar havayı deri ve kıllar arasında sıkıştırır ve böylelikle yalıtım ve sıcaklık sağlar. Korkma durumunda, hayvanın daha iri görünmesini, düşmanın korkup kaçmasını sağlar. İnsanların artık kıllarının kabarmasına ihtiyacı yoktur. Çünkü evrimsel süreç içerisinde, en azından 2 milyon yıldır üzerimize postlar giymekteyiz ve soğukla etkili bir şekilde mücadele edebilmekteyiz. Daha da önemlisi, artık avcılarımız veya düşmanlarımız yok; dolayısıyla diğer türlerde gördüğümüz gibi, kılları kabartarak kendimizi iri gösterme konusunda bir zorunluluğumuz da yok. Evrimsel süreçte, gereksiz yapıların kademeli olarak körelmesine paralel olarak, bizler de artık bunu tam olarak yapamıyoruz, ancak izleri halen vücudumuzda duruyor. Örneğin kıllarımızı kabartan minik kas yapıları vücudumuzda halen bulunuyor; ancak kıl kabarmasının insanda bilinen herhangi bir işlevi yok. Bunda, kıllarımızın çoğunu yitirmemiz de önemli bir role sahip. Doğal seçilim yoğun kıl tabakamızı ortadan kaldırmış fakat bunları kontrol etmemize yarayan mekanizmayı geride bırakmıştır.

 

 

 

16) Balinaların Arka Bacak Kalıntısı

 

Evrimsel Biyoloji’nin ortaya çıkmasından önce kimse denizde yaşayan memelilere anlam verememekteydi ve herhangi bir açıklama getirememekteydi. Ancak günümüzde, Evrimsel Biyoloji’nin ortaya koyduğu kanıtlar sayesinde yunuslar ve balinalar gibi denizel memelilerin, karalardan denizlere dönmüş ve yeni ortamlarına adapte olmuş hayvanlar olduklarını bilmekteyiz. Yani balinaların ataları karalarda yaşayan dört bacaklı memelilerdir; ancak denizlere dönmeyle birlikte bu bacaklar yok olmuşlardır ve yerlerine yüzgeçler evrimleşmiştir (tabii on milyonlarca yıl sonunda). Elbette bu canlılar vücutlarında bu evrimin izlerini net bir şekilde taşımaktadırlar. Bunun en güzel örneği de, balinaların ve yakın akrabalarının vücutlarının arka kısmında, karın bölgesine yakın bir noktada, eskiden bacakların olduğu yerde bulunan ve diğer memelilerin bacak kemikleriyle net bir şekilde benzerlik gösteren bacak kemiği kalıntılarıdır. Bu kemikler, her bir balinada farklı boyutlarda bulunmaktadır; ancak hemen hepsine kaybolmaya yakındır.

 

Bu kalıntıları Ankara’daki MTA müzesindeki balina iskeletinde de net bir şekilde görebilirsiniz; aşağıdaki fotoğraf da sayfamız okurlarından Sn. Bahar Kılıç’ın MTA Doğa Tarihi Müzesi’nde çektiği bir fotoğrafı görmektesiniz (kırmızı işaretlenen kısımdaki kemikler, körelmiş bacak kemikleridir ve hiçbir işe yaramamaktadılar):

 

 

Bir de, daha net görebileceğiniz bir fotoğraf:

 

 

Balinalardaki bu işe yaramaz arka bacak kemiği kalıntısı, yok olmak üzere olan körelmiş organlara güzel bir örnektir.

 

 

17) Boidae Ailesinden Yılanların Sol Akciğerleri

 

Yılanlar içerisinde geniş ailelerden biri olan Boidae ailesinde, sol akciğer körelmiştir ve gittikçe de küçülmektedir. Şimdiye kadar tespit edilen en büyük Boid sol akciğeri, tam fonksiyonel olan sağ akciğerin en fazla 4’te 3’ü büyüklüğündedir (ve bu hayvanlarda, memelilerin aksine kalp, sol akciğerin küçük olmasına sebep olmamaktadır). Kimi yılanlarda bu sol akciğer, sağdakinin %3-15 arası büyüklüğe kadar gerilemiştir; hatta bazı bireylerde sol akciğer hiç bulunmaz. Bu da, körelmiş organların kademeli olarak günümüzde yok olduğuna ilginç bir örnektir.

 

Örneğin aşağıdaki yılan bireyinde sol akciğer hiç oluşmamıştır, “c” harfiyle gösterilen ise tek olan, sağ akciğerdir:

 

 

 

18) Kör Kertenkelelerin Kalça Kemiği (Pelvis) ve Omuz Kemeri (Pectoral Girdle)

 

Kör kertenkeleler, dört ayaklı atalardan evrimleşmiş bir alt takımdır. Bu alt takıma ait bireylerde körelmiş bir omuz kemeri ve kalça kemiği bulunur. Bu kemiklerden omuz kemeri, ön kolları destekler ve vücudun yerden itilerek ayaklar üzerinde durulmasını sağlar. Kalça kemiği de dört ayaklı hayvanlarda arka ayakları destekleyerek omuz kemeri ile benzer bir şekilde hayvanın ayakları üzerinde durmasını sağlar. Ancak kör kertenkeleler, evrimsel süreçte dört ayak üzerinde yürümeden, sürünerek hareket etme yaşam biçimine evrim geçirmişlerdir ve artık bu kemikler, işe yaramaz hale gelmiştir. Ancak yukarıda açıkladığımız gibi, bu organlar hemen yok edilemedikleri için, halen körelmiş ve işe yaramaz ya da eksik şekilde işe yarar bir biçimde vücut içerisinde saklanmaktadırlar. Bu da, yok olmakta olan körelmiş organlara güzel birer örnektir.

 

 

 

19) Yengeçlerin Kuyruğu

 

Yengeçler ve yakın akrabaları olan ıstakozlar, kuyruklu bir atadan evrimleşmişler ve farklılaşmışlardır. Bu atada ve ıstakozlarda kuyruk işe yaramaktayken (denge ve yüzme organı olarak), yengeçlerde işlevini neredeyse tamamen yitirmiştir ve körelerek küçük bir çıkıntı halini almıştır.

 

Aşağıdaki fotoğrafta adamın iki eli arasında, yengecin arka kısmında toplanan ve çıkıntı yapan ufak bölge, anatomik olarak incelendiğinde bir kuyruk yapısına sahiptir:

 

 

Bu da, yok olmakta olan körelmiş organlara güzel bir örnektir.

 

 

20) Uçamayan Dişi Çingene Güveleri’nin Kanatları

 

Çingene Güveleri’nin (Gypsy Moth, Lymantria dispar) özellikle Rusya ve Avrupa genelinde yaşayan çeşitlerinin dişileri uçamazlar; ancak tam gelişmiş kanatlara sahiptirler. Uçamamalarının sebebi, tam kanatları olmasına rağmen kas yapılarının uçmaya artık elverişsiz olmasıdır. Henüz bu güvelerin dişilerinin neden uçma yeteneklerini evrimsel süreçte kaybettikleri çözülememiştir; ancak bu evrimin çok yakın bir geçmişte gerçekleştiği düşünülmektedir. Bu bakımdan bu körelmiş organlar, henüz yeni körelmeye başlayan yapılara güzel bir örnektir:

 

 

 

Umarız faydalı bir yazı olabilmiştir.

 

Gelecek dönemlerde yazımız güncellenecektir.

 

Saygılarımızla.

Yazan: ÇMB (Evrim Ağacı)

Kaynaklar ve İleri Okuma:

  1. WHO
  2. Annual Human Biology
  3. National Geographic
  4. Scientific American
  5. Why Evolution Is True
  6. Journal of Molecular Evolution
  7. Herpetology, Pough et al.
  8. EvoDevo Journal
  9. BioScience
  10. Heredity
  11. Annual Review of Genetics
  12. Plant Breeding Reviews, Jules Janick
  13. Evolutionary Ecology
  14. Ecological Monographs
  15. How Stuff Works
  16. Science
  17. TalkOrigins
  18. Award Space
  19. Evolution & Development
  20. The Latin American Journal of Aquatic Mammals
  21. PLoS One

Sandığınız Kadar İyi Bilmiyorsunuz

Bir konu hakkında çok şey bildiğimizi düşünüyorsak içgüdülerimize ve mantığımıza güveniriz değil mi? Yeni yapılan bir araştırma ise aksini söylüyor: Alanında uzman kişilerin; -bilgide- aşırı ısrar olarak bilinen bir fenomene kurban gitmeleri daha olasıdır.

İnsanlar birçok nedenden dolayı aşırı ısrar edebilirler. Bunlardan bir tanesi de; başkalarının fikirlerini değiştirmeye çalışmaktır. Örneğin; kişinin bir konuya dair bilgisi sorgulandığında, daha zeki görünmeye çalışır. Bazı durumlarda ise; aşırı ısrarcılık kasti olmaktan ziyade, bilginin dürüstçe abartılmasıdır.

Psychological Science ‘da yayımlanan bir çalışmada, Cornell University’den bir araştırma ekibi insanların -bilgilerine dair- aşırı ısrarcı olma eğilimilerini test eden çeşitli senaryoların bulunduğu bir dizi deney tasarladılar. İlk iki deneyde, katılımcılar; kendilerini çeşitli konular hakkında ne kadar yetkin gördüklerini ve ardından da üç tanesi sahte olan 15 terimi ne kadar bildiklerini oyladılar. Bu iki deneyin ardından, kendisini belirli bir konuda daha yetkin olarak tanımlayan katılımcıların, bu alandaki sahte terimler hakkında da “bilgilerini” paylaşmaya meyilli oldukları görüldü. Üçüncü bir deneyde ise, ek katılımcılar aynı testlere tabi tutuldular, ancak bu kez katılımcıların yarısı bazı terimlerin sahte olabileceği konusunda uyarıldı. Yapılan bu uyarı, genel düzeyde ısrarcı olmayı azalttı, fakat kendini yetkin görme ve ısrarcı olma arasındaki pozitif etkileşimde herhangi bir değişim yaratmadı.

Son deneyde ise; araştırma ekibi, katılımcıların kendini yetkin görme durumlarını; katılımcılardan bir gruba oldukça zor bir coğrafya testi, diğer bir gruba da basit bir test vererek ve son gruba da test vermeyerek manipüle ettiler. Kolay teste tabi tutulan katılımcıların diğer iki gruptaki katılımcılara kıyasla coğrafya konusunda kendilerini daha yetkin olarak oyladıları ve sonuç itibariyle de bu kişilerin devam eden testlerde sahte terimleri de bildikleri konusunda ısrarcı olmaya daha yatkın oldukları görüldü.

Sonuçlar açık olarak gösteriyor ki; eğer bir şey hakkında çok şey bildiğinizi düşünüyorsanız ve tanıdık gelen kelime ve kavramlara dair tuzağa düşmek istemiyorsanız, kendinizi ikinci bir kontrolden geçirmelisiniz. Ayrıca; araştırmacılar, aslında olandan daha fazla bildiğini düşünen insanların eğitim almaya daha az yatkın olabilecekleri ya da tamamen anlamadıkları bir konuda tavsiyede bulunmaya daha fazla yatkın olabilecekleri sonucuna ulaştılar. Sonuç olarak; bir dahaki sefere kendini uzman olarak tanımlayan kişilerden tavsiyeler alırken, bu tavsiyeleri şüpheyle karşılayarak almanızı öneririz.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  •  You Don’t Know as Much as You Think: False Expertise. ScientificAmerican MIND. (2016, January 1)
  • Stav Atir Emily Rosenzweig David Dunning When Knowledge Knows No Bounds Self-Perceived Expertise Predicts Claims of Impossible Knowledge Published online before print July 14, 2015, doi: 10.1177/0956797615588195 Psychological Science July 14, 2015 0956797615588195

Araştırmacılar Sperm Hareketini Arttıran Molekülü Tanımladı

Araştırmacılar sperm hareketliliği için gerekli olan molekülü tanımladı. Bu sayede doğum kontrolü ve kısırlık tedavileri için geliştirme yapılabilecek. Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) tarafından fon desteği alan çalışmada sperm hücrelerinin aktivitesini arttırarak yumurtaya ulaşmasını sağlamak için gerekli olan hücresel anahtar keşfedildi. Bu gelişme sayesinde spermlerin hareketliliği sağlanarak kısırlık tedavileri ya da erkekler için doğum kontrolü tedavileri geliştirilebilecek.

Erkek üreme yolunun içindeki olgun spermlerin kısıtlı hareket kabiliyeti vardır. Bu hareket kabiliyetine rağmen, spermler dişi üreme yoluna girdiklerinde yeterli itiş gücüne sahip değillerdir. İşte spermler bu inanılmaz yolcuklarına başladıklarında ,ilk olarak yumurta tarafından salımlanan progesteron hormonuyla aktive edilmek zorundadır.

Science dergisinde yayınlanan araştırmada, progesteronun alfa/beta baskın protein 2 (ABHD2) ile bağlanması gerekir. Bu da sperm hücresinin dışında bulunur. Araştırma Kaliforniya Berkeley Üniversitesi, Yale Üniversitesi Tıp Fakültesi tarafından yürütüldü.

“Bu spermin dişi üreme yolunda, nasıl süper hareketli olduğunu açıklamak için önemli bir gelişmedir. ABHD2’yi bloke edecek yeni bileşenler geliştirerek, spermin yumurtaya ulaşmasını engelleyecek yeni kontraseptif metotlar geliştirebilir, ” diyor Doç. Dr. Stuart Moss, Aynı şekilde enzimin baypas yapabilecek ya da iyileştirebilecek bir tedavi geliştirerek spermin hareket kabiliyetini arttıracak kısırlık tedavi yöntemleri geliştirilebilir.

Kaynak :

  • GerçekBilim
  •  https://www.sciencedaily.com/releases/2016/03/160317150807.htm

Referans : M. R. Miller, N. Mannowetz, A. T. Iavarone, R. Safavi, E. O. Gracheva, J. F. Smith, R. Z. Hill, D. M. Bautista, Y. Kirichok, P. V. Lishko.Unconventional endocannabinoid signaling governs sperm activation via sex hormone progesterone. Science, 2016; DOI:10.1126/science.aad6887

Öğrenirken Unutuyoruz

Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı’ndan (EMBL) ve İspanya’nın Sevilla kentindeki Pablo Olavide Üniversitesi’nden bilimcilere göre, beyin bir şeyi öğrenmeye çalışırken bir yandan da bir şeyleri unutmaya çabalıyor. Çalışmalarının sonuçarını Nature Communications dergisinde yayımlayan araştırmacıların fare beyninde keşfettikleri sinirsel mekanizmalar, öğrenme sırasında aktif bir şekilde unutmanın da gerçekleştiğini ortaya koyuyor. EMBL ekibinin lideri Cornelius Gross şöyle değerlendiriyor: “İlk kez beyinde aktif bir şekilde anıları silme yani unutma ile ilişkilendirilen bir mekanizma keşfettik.”

Öğrenme, en basit düzeyde, bir takım atamalar yapmak ve onları anımsamaktır. Fareler üzerinde çalışan Gross ve meslektaşları, beynin anıları oluşturmasını sağladığı bilinen bölgesi olan hipokampüsü inceledi. Bilgi beynin bu kısmına farklı yollar izleyerek giriyor. Anılar yerleşiklik kazanırken, ana yol boyunca nöronlar arası bağlantılar güçleniyor.

Araştırmacılar, bu ana yol kapatıldığında farelerin bir Pavlov yanıtını (bir sesin ardından gelen sonucu belleyip, sesi duyduğunda sonucu beklemeyi) öğrenemez duruma geldiklerini buldu. Fakat eğer fareler bu bağlantıyı ana yoldaki bilgi akışı engellenmeden önce öğrenmişlerse, yine de anımsayabiliyorlardı. Dolayısıyla bilimciler bu yolunanı oluşturmakla ilgili olduğu, hatırlama üzerinde ise fazla etkisi olmadığı sonucuna vardı. Tahminlere göre hipokampüse giden ikinci yol anımsamadan sorumlu olabilir.

Ana yolun kapatılmasının beklenmedik bir sonucu olduğu da saptandı: Yol boyu uzanan bağlantılar zayıflıyordu; yani anı siliniyordu. “Bu yolun sadece engellenmesinin, onun gücü üzerinde bir etkisi olmamalıydı. İncelememizi derinleştirince diğer yollardan birindeki aktivitenin bu zayıflamaya neden olduğunu keşfettik,” diyor Pablo Olavide Üniversitesi’nden Agnès Gruart. İlginç bir şekilde bu aktif unutma süreci sadece öğrenme durumlarında ortaya çıkıyor. Billimciler başka koşullar altında hipokampüse giden ana yolu kapattıklarında, bağlantıların gücü değişmeden kalıyor.

“Bunun bir açıklaması, beyindeki yerin sınırlı olması olabilir. Bir şey öğrenirken, yenilere yer açmak için bazı bağlantıları zayıflatmak gerekiyor olabilir. Yeni şeyler öğrenebilmek için daha önce öğrendiğiniz şeylerin bir kısmını unutmanız gerekebilir,” diyor Gross. Bu bulguların elde edilmesinde genetiği üzerinde değişiklikler yapılmış fareler kullanıldı. Ama EMBL’deki Maja Köhn’ün laboratuvarının da yardımıyla, ekip beyindeki unutma yolunun genetik mühendisliğe gerek kalmadan, bir ilaçla da aktive edilebileceğini gösterdi. Bu sayede travmatik deneyimleri unutmakta zorlanan insanlar için çözümler üretilebilir.

 


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Avrupa Moleküler Biyoloji Laboratuvarı, “Forgetting to learn”
    < http://www.embl.de/aboutus/communication_outreach/media_relations/2016/160318_Gross/ >

İlgili Makale: Noelia Madroñal, José M. Delgado-García, Azahara Fernández-Guizán, Jayanta Chatterjee, Maja Köhn, Camilla Mattucci, Apar Jain, Theodoros Tsetsenis, Anna Illarionova, Valery Grinevich, Cornelius T. Gross & Agnès Gruart Rapid erasure of hippocampal memory following inhibition of dentate gyrus granule cells Nature Communications 7, Article number: 10923 doi:10.1038/ncomms10923 Received 29 September 2015 Accepted 27 January 2016 Published 18 March 2016l >

Kabuslar Görmek ve İntihar Davranışları Arasında İlişki Bulundu

Kabus rüyalarla, intihara meyilli olma durumu veya intihara teşebbüs etme davranışı arasındaki bağıntıyı gösteren ilk araştırma Journal of Clinical Sleep Medicine dergisinde yayımlandı ve araştırmaya göre bu bağıntı; yenilgi, umutsuzluk ve kapana kısılma hisleri ve/veya durumlarının çok katmanlı işlemleri ile yönetiliyor.

Çoklu analizler, kabusların PTSD (post-travmatik stres bozukluğu) olan insanlarda, stres sebebi veya yaratıcısı olarak işlev gösterdiğini ortaya çıkarıyor. Bununla beraber kabuslar yukarıda sözü edilen; yenilgi, umutsuzluk ve kısıtlanmışlık; gibi belli bir takım negatif bilişsel düşünceleri de tetikleyebiliyor; ki bu etmenler aynı zamanda intihar düşüncesi ve girişimlerine sebep olabilmektedir. Sonuçlara göre, kabuslar gören, bunları tecrübe eden katılımcıların yüzde 62’si ve kabus görmeyenlerin de yalnızca yüzde 20’si intihar düşünceleri, planları ve girişimlerinde bulunuyor.

Sonuçlara göre intihar davranışları ve kabuslar arasındaki bağıntı yolları, depresyon ve komorbid insomnia (eş-zamanlı uyku bozukluğu) rahatsızlıklarından bağımsız olarak işliyor.

University of Manchester’dan araştırmacı Donna L. Littlewood yaptıkları çalışmaya dair şunları belirtiyor : ” PTSD, intihar düşünceleri ve davranışlarını artırmaktadır. Bizim çalışmamızda PTSD’nin işaretçi semptomlarından biri olan kabusların, intihar riskine karşı bu rahatsızlığa sahip olan insanlar için bir tedavi yöntemi olarak da kullanılabilmesinin mümkün olduğunu gösteriyor. Bu çalışma ile, PTSD’den muzdarip olan insanlarda spesifik olarak kabusların, kabus görülme zamanlarının hedeflenmesinin önemi ortaya koyulmuş oldu. Buna ek olarak negatif bilişsel değerlendirmelerin tespit edilmesi, ortaya çıkarılması ve hedeflenmesi de intihar düşüncelerinin ve davranışlarının azaltılmasına yardımcı olacaktır.”

The American Academy of Sleep Medicine’ın raporunda, kabusların yalın, gerçekçi ve rahatsız edici rüyalar olduğu tanımlanıyor. Bu rüya tipinde çoğunlukla yaşamın devamlılığı veya güvenlilik durumları tehlike altında kaldığından veya böyle hissedildiği için, anksiyete, korku ve dehşet duyguları ortaya çıkmaktadır.

Kabus rahatsızlığı ise, sosyal veya mesleki fonksiyonlarda eksiklik, sıkıntı veya genel anlamda üzüntü durumlarında tekrarlanan kabuslar görme olarak tanımlanmaktadır. PTSD’den muzdarip olan hastaların yüzde sekseninde, travmanın ilk üç ayında kabusların başladığı biliniyor ve bu post-travmatik (travma sonrası) kabuslar silsilesi ömür boyu da devam edebiliyor.

Bu araştırma için elde edilen veriler, travmatik olaylar yaşamış olan 91 katılımcıdan toparlandı. Bu katılımcıların 51 tanesinde devam etmekte olan PTSD tespit edilirken, 24’ünün geçmişinde PTSD teşhisinin bulunduğu kaydedildi. Kabuslar ise, PTSD ölçeği dahilinde, ilintili bir takım ögelerin frekansı ve şiddetinin toplamları ile ölçüldü.

Katılımcılar ayrıca, intihar davranışları, umutsuzluk, yenilgi ve kısıtlanmışlık duygu-durumlarına dair ölçümleri yapmayı sağlayacak bir anketi de tamamlayarak araştırmacılara sundu. Uykusuzluk, PTSD ve intihar arasındaki ilişki; uykusuzluğun direkt bir etken olmaktan çok eş-değişken olduğunu gösteriyor.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Donna L. Littlewood, Patricia A. Gooding, Maria Panagioti, Simon D. Kyle. Nightmares and Suicide in Posttraumatic Stress Disorder: The Mediating Role of Defeat, Entrapment, and Hopelessness. Journal of Clinical Sleep Medicine, 2016; 12 (03): 393 DOI: 10.5664/jcsm.5592

Uykusuzluk kemik iliği nakillerinin başarı oranını düşürüyor

Araştırmalarda kemik iliği bağışlayıcısının uykusuzluğu, iliğin alıcının istenilen bölgesine ulaşması kabiliyeti acısından olumsuz etkileri olduğu gözlemlendi.

Araştırma her ne kadar laboratuvar fareleri üzerinde yapılmış olsa da insan kemik iliği nakillerinde de benzer sonuçlar vereceği düşünülüyor. Bu tedavi yönteminin binlerce bağışıklık hastasının tedavisinde kullanıldığı düşünüldüğünde bu bulguların önemli sonuçlar doğuracağı düşünülüyor.

Deneylerde ilik bağışı yapan farelerin sadece 4 saat uykusuz kalmalarının; iliğin alıcının doğru kemik dokusuna ulaşması oranını yarı yarıya düşürdüğü belirlendi. Kemik iliği bağışlayıcısının uykusuzluğun telafi edilmesi ile bu olumsuz etkinin giderildiği de gözlemlendi.

Araştırma ekibi dört saat uykusuz bırakılan fare grubu ile normal uykusunu almış fare grubundan kemik ilikleri alıp, hasta olan 12 fareye naklettiler. Nakilden 8 ve 16 hafta sonra uykusunu almış farelerden transfer edilen kemik iliklerinin alıcıda myeloid hücreleri(Bir tip bağışıklık hücresi) oluşturma oranı yüzde 26 iken, uykusuz bırakılan farelerden alınan iliklerin bu hücreleri oluşturma oranları yüzde 12 olarak belirlendi. Bununla beraber nakledilen iliklerin kandan kemiğe ilk 12 saatte geçme oranlarda uykusunu almış farelerden alınan iliklerde yüzde 3,3 iken uykusuz bırakılan farelerin iliklerinin kandan kemiğe geçme oranı ise yüzde 1,7 olarak belirleniyor.

Tüm canlıların bu hücreleri taşıdığı dikkat alındığında uykusuzluğun hücreler ve bağışıklık üzerinde daha ne gibi komplikasyona neden olduğu ise henüz bilinmiyor. Bilinen tek gerçekse uykusuzluğun telafisinde bu olumsuz etkilerin giderilebileceğinin olmasıdır.

Kaynak:

  1. Rolls A, Pang W, Ibarra I, Colas D, Bonnavion p, Korin B, et al. Sleep disruption impairs haematopoietic stem cell transplantation in miceNature Communications. 2015.
  2. Medicaldaily: “Stem Cell Research Finds Sleep Deprivation Could Be Impairing Transplant Efficiency”
  3. Bilim

Şiir Okumak Beyninizi Nasıl Etkiliyor?

Exeter Üniversitesi’nden bilim insanları, sanat ve bilim ilişkisi üzerine yaptıkları çalışmalarla beynin şiir ve düz yazıya verdiği tepkileri ölçtüler. fMRI (manyetik rezonans görüntüleme) tekniğiyle yapılan çalışmalar, beynin okumaya farklı tepkiler verdiğini ortaya koyuyor.

13 kişinin katılımıyla gerçekleştirilen araştırma, 2013’te Exeter Üniversitesi Tıp Fakültesi Sinirbilim bölümünden Adam Zeman tarafından yürütüldü. Journal of Consciousness Studies isimli dergide yayımlanan çalışmaya göre, araştırmacılar, herhangi bir yazıyı okurken beynin “okuma ağı”nın harekete geçtiğini gözlemledi. Buna ek olarak, şiir okurken beynin sağ kısmında müzikle ilgili hareketlerin göründüğü bölümde duygusal anlamda bir hareketlenme olduğu ortaya çıktı.

Araştırmada tespit edilen bulgulardan biri de araştırmaya katılanların sevdikleri bir şiiri okurken hafızayla ilgili bölümlerinin okumayla ilgili olan bölümden daha çok harekete geçtiği oldu. Araştırmacılar, beynin şiire ve düz yazıya verdiği tepkileri kıyasladıklarında beynin arka singulat korteks ve orta temporal lob gibi “iç gözlem”le ilgili bölümlerinin harekete geçtiğini fark ettiler.

Beyninizin şiire verdiği tepkileri deneyimlemeniz için sizin için birkaç şiir videosu önerisi:

Müşfik Kenter’in sesinden Orhan Veli şiirleri:

Hakan Gerçek’in sesinden Cemal Süreya:

Sevmek Zamanı’ndan görüntülerle Orhan Alkaya’nın sesinden kendi şiiri:

Selçuk Yöntem’in sesinden Bedri Rahmi Eyüboğlu:

İş Sanat şiir etkinliklerinde Hakan Gerçek, Metin Belgin, Tilbe Saran, Bülent Emin Yarar’ın seslerinden Turgut Uyar şiirleri:

Kaynak:
  • nBeyin
  • Zeman, Adam; Milton, F.; Smith, A.; Rylance, R. v By Heart An fMRI Study of Brain Activation by Poetry and Prose Journal of Consciousness Studies, Volume 20, Numbers 9-10, 2013, pp. 132-158(27)

Pediyatri

Çocuk hastalıkları ile ilgilenen bilim dalıdır. (Pediatri)

‘Aksi ispat edilene kadar anne haklıdır’ (Gill & O´Brien)

Anamnez konuşmasına en az üç kişi katılır – yalnız gelen ergenler hariç: ​​merkezde çocuk, annesi ve / veya babası ve son olarak siz kendiniz. çocuk ile sözsüz, ebeveynleri ile sözlü iletişim kurulur. Çocuk ve ebeveynlerle ilişki kurma ve etkileşim karşılıklı güven yaratır ve terapötik sürecin bir parçasıdır. Çocuklar atmosferik sismograflardır.

Yaş
Yenidoğan0-28 gün
Bebek1 ay- 1 yıl
Küçük çocuk1-3. yaş
Okul öncesi çocukluk4-6. yaş
Okul dönemi çocukluk6. yaştan itibaren
Ergenlik10-14 yaş
Gençlik15-18 yaş
Çocukların Yedi Çağı (Gill & O’Brien’a göre)

Pediatrik tanıların yaklaşık %70’i tamamen anamnez temelinde yapılır (Gill & O’Brien). Hastalıkların ortaya çıkışı ve semptomları genellikle yaşa bağlıdır, yaygınlık oranları cinsiyete özeldir, kurslar cinsiyete özeldir.

Anamnez görüşmesinde (Öykü Alma) çocuğun yaşadığı hastalığa, önceki yaşamına, ailesine ve sosyal çevresine ilişkin bir fikir ediniriz. Hastanın, sıradan insanların dilinde anlatılan veya sorulan öyküsünün şikayetleri, tıp dilinde (hasta öyküsü) belirtiler olarak formüle edilir.

Poliklinikte anamnez senaryosu

  • Burada, tıbbi temel yetkinliklerinizin birden fazlasında zorlanıyorsunuz.
  • Hastaya odaklanın
  • Aileye yönelmeden önce: Lütfen önceki raporları okuyun, çocuğun adını, yaşını ve cinsiyetini not edin.
  • Çocuğu ebeveynleriyle birlikte muayene odasına geldiklerinde gözlemleyin.
  • Acil durumlarda çocuğun hızlı bakımı önceliklidir, anamnez kısadır. Bir bağlantı kurun: Arkadaş canlısı olduğunuzu hayal edin – ebeveynler size endişeli, bitkin ve uykusuz gecelerden sonra geliyorlar. Çocuğa normalde nasıl hitap edildiğini ve refakatçi ile çocuk arasındaki ilişkiyi sorun.
  • Aşağıdakiler çocuk için geçerlidir:
    • Çocuğa sizi tanıması için zaman tanıyın.
    • Ebeveynlerden bilgi toplama: Ebeveynlerin orijinal ifadesiyle, girişin mevcut nedeni ile başlayın.
    • Çocuk en son ne zaman tamamen sağlıklıydı? Genellikle sunumun gerçek nedeni sadece yarım cümle ile ifade edilir.
    • Hastalık hakkında hangi fikirleri Dr. Google, ebeveynleri önceden bilgilendirdi mi?
    • Sorular, konuyu ‘düzenlemeye’ yardımcı olur, böylece ebeveynler anlaşılmış hissederler.
    • Çocuktan: Yeni yürümeye başlayan çocuklar bile dikkatle dinler. Okul öncesi çocuklar ayrıca semptomları sivri bir şekilde tanımlayabilirler.
  • Anamnez ve klinik durumdaki bulgulara göre (ayırıcı) tanılar oluşturulur ve tanı veya tedavi yaklaşımı belirlenir.
  • Gençlerden: Gençler, her zaman motive edilmeleri kolay olmasa da, konuşmanın odak noktası olmalıdır. Özellikle kronik hastalığı olan ergenler söz konusu olduğunda, konuşmanın ebeveyn tarafından “ele alınmasına” dostane bir şekilde karşı çıkılmalıdır. Gençle bire bir görüşme için anlayış isteyin. Gizlilik yükümlülüğünüzden yalnızca yakın bir tehlike varsa ayrılmalısınız.
  • Basit bir ifadeyle, istişareyi dostane bir şekilde yürütün. Heyecanlı ebeveynler söylenenlerin yaklaşık %30’unu özümser. Ne yaptığınızı ve ne yapmak üzere olduğunuzu açıklayın. Bunu yapmak için çocuğun rızasını almaya çalışın.
  • Ayırt edebilen ve karar verebilen küçükler (14 yaşından itibaren) genellikle tıbbi tedaviye yalnızca kendileri rıza gösterebilirler. Tıbbın sosyo-kültürel çeşitliliğinde açık fikirlilik, kültürlerarası yetkinlik ve yansıtma yeteneği esastır (PROFILES, 2017). Velilerden tercümanın olmaması durumunda, teşhise/aciliyete bağlı olarak profesyonel tercüman talep etmeniz gerekecektir. Konuşma iletişimsel olarak zorsa, üçüncü şahıslara tanık olarak sorun.
  • Vedalaşma: Lütfen bir takip randevusu ayarlamayı unutmayın. Bir konuşma ne kadar kısa olursa olsun, göz teması önemlidir. Konuşmanın odak noktası çocuktur. Anamnez için ayırdığınız zaman, çocuğun çıkarları için iyi bir yatırımdır. Anamnez kontrol listesinin aşağıdaki 10 noktası, anamnez tartışmasını yapılandırmanıza yardımcı olacaktır.

Sistematik detaylı anamnez

Mevcut şikayetler / geliş nedeni

  • Neden çocuğunuzla bize geldiniz?
    • Ateş, öksürük, kusma, ishal, kızarıklık, uzun süreli ağlama (bebeklerde), vb.

Mevcut şikayetlerin seyri

  • Çocuğunuz ne zamandan beri hasta?
  • Hastalık nasıl başladı?
  • Siz ne yaptınız?
  • Süreç nasıldı?
  • Çocuğunuz şimdi nasıl?

Ateşin senaryo nedeni

  • Ne biliyoruz: üst solunum yollarının viral enfeksiyonlarına, küçük çocuklarda orta kulak iltihabına, bademcik iltihabına, muhtemelen klasik çocukluk hastalığına neden olur.
  • Bakteriyel enfeksiyonları (idrar yolu enfeksiyonları, pnömoni, menenjit, sepsis) ekarte etmek önemlidir.
  • 3 aylık bebeklerde ateşi ciddiye alın. Uyarı: yenidoğanlarda sepsis.
    • Kronik hastalıklar, belirli enfeksiyonlar için hastalıkla veya terapiyle ilgili yatkınlıklardır.
  • Ne zamandan beri? Ne kadar yüksek ateş? Titreme var mı? Nerede ölçüldü? (Rektal-aksiller fark yaklaşık 0,5 °C; çoğunlukla kulak termometresi) Ne yaptınız? (Ateş fitilleri, bacak kompresleri) Faydası oldu mu?
  • Çocuğunuzda ateş dışında başka bir şey var mı? (Boğaz ağrısı, öksürük)
  • Çocuğunuz normalden farklı mı? (donuk, uykulu) Her zamanki gibi oynuyor mu?
  • Ailenizde, anaokulunuzda veya okulunuzda benzer bir hastalık var mıydı? (Kuluçka süresi!)
  • Çocuğunuzla birlikte yurt dışına gittiniz mi? (sıtma, dang humması) bebekte ateş

Bebekte ateş
• Çocuğunuz nasıl içer? (akut yemek yemeyi reddetmek ciddiye alınmalıdır!)
• Nasıl ağlıyor?
• Hiç de bile? Çocuk (çok) sakin mi, kayıtsız mı? Yakın tehlike?


„miauend“

Muhtemel neden
‘a’ veya ‘ä’ vurgulandığında, alt çenenin titremesi,
Eşit olarak ‘i’, ‘ei’, eşit olmayan
Açlık, ıslak bez, yorgunluk,
Öfke, kulak ağrısı, ağrıyan kalçalar
Ani çığlıklar, ‘i’, ‘ei’şişkinlik, kolik, bacakların çekilmesi
Arasında apati ile tiz çığlıklarmenenjit ve ensefalit
Zayıf, ince inleme,inleyen pnömoni, kalp yetmezliği
boğuk, tıkalı, ses çıkarmama Boğazda, gırtlak bölgesinde sorun
„miauend“Cri du chat Sendromu
Ağlama türleri (bkz. Hertl M.)

atri

Sinonim: iater

  • Doktor anlamına gelen ektir.
  • Yunancada iatros kelimesinden türemiştir.