İçindekiler
Kavramın etimolojik kökeni ve adlandırma
BIO-H-TIN, adlandırma düzeyinde iki ayrı katmanı birleştiren bir terim olarak okunabilir:
- “Biotin” kavramı: Yunanca bios (yaşam) kökünden türeyen modern biyokimya terminolojisi içinde, “yaşam için gerekli” mikronutrient fikrini çağrıştıran bir isimlendirmedir.
- “Vitamin H” adı: Almanca literatürde ve bazı Avrupa geleneklerinde biyotine tarihsel olarak verilen addır; burada “H”, özellikle Haut (deri) ve Haar (saç) ile ilişkilendirilen klinik gözlemlerden beslenen bir adlandırma geleneğini yansıtır.
Bu iki isim (biotin ve vitamin H), aynı molekülün farklı tarihsel/klinik bağlamlarda öne çıkarılmış yüzleridir. “BIO-H-TIN” ise pratikte etkin madde olarak biyotin içeren bir farmasötik ürün ailesini işaret eder.
Tarihsel gelişim: beslenme fenomeninden enzim kofaktörüne
Biyotinin bilimsel serüveni, tipik bir “klinik gözlem → beslenme faktörü → moleküler mekanizma” hattı izler:
1) Erken klinik-beslenme gözlemleri
20. yüzyılın ilk yarısında, uzun süre çiğ yumurta akı tüketen bireylerde dermatit benzeri bulgular, saç dökülmesi ve genel halsizlikle giden bir tablo tanımlandı. Sonradan bunun, yumurta akındaki avidin adlı proteinin biyotine çok güçlü bağlanarak emilimi engellemesiyle ilişkili olduğu anlaşıldı. Bu fenomen, biyotinin önce “koruyucu bir beslenme faktörü” olarak kavranmasında kritik rol oynadı.
2) “Vitamin” kimliği ve saflaştırma dönemi
Biyotinin vitamin olarak kabulü, eksiklik sendromunun tekrarlanabilir biçimde gösterilmesi ve biyotinin izole edilmesiyle güçlendi. Bu aşamada biyotin, özellikle deri ve keratinize dokularla ilişkilendirilen klinik etkileri nedeniyle “vitamin H” adıyla da anıldı.
3) Biyokimyasal işlevin çözülmesi: karboksilazların kofaktörü
Daha ileri biyokimyasal çalışmalar biyotinin temel işlevinin “saç vitamini” gibi dar bir çerçeveye sığmadığını; aksine karboksilaz enzimleri için vazgeçilmez bir kofaktör olduğunu gösterdi. Böylece biyotin, makro besin metabolizmasının merkezinde yer alan bir “enzim yardımcı molekülü” olarak konumlandı.
4) Nadir kalıtsal hastalıklarla bağın kurulması
Zamanla, biyotinle ilişkili eksiklik tablolarının bir kısmının sadece alım yetersizliğiyle değil, biyotine bağımlı enzim sistemlerinde genetik bozukluklarla da ortaya çıkabildiği anlaşıldı. Bu, biyotinin “basit vitamin replasmanı” olmanın ötesinde, belirli kalıtsal metabolizma hastalıklarında “hedefe yönelik biyokimyasal tedavi” aracı olabileceğini gösterdi.
Evrimsel biyolojik bağlam: neden biyotin bu kadar temel?
Biyotinin evrimsel önemini anlamak için, onun bağlandığı reaksiyon türüne bakmak gerekir: karboksilasyon. Karboksilasyon, karbon iskeletlerinin inşası ve yeniden düzenlenmesi için anahtar bir kimyasal adımdır. Canlılar enerji elde etmek ve biyosentez yapmak için karbon akışını sürekli yönetir; biyotin bu yönetimin belirli düğüm noktalarında “reaksiyonu mümkün kılan” molekül olarak yer alır.
1) Yaşamın kimyasal ekonomisi
Karboksilazlar; yağ asidi sentezi, glukoneogenez ve bazı amino asit/organik asit dönüşümlerinde kritik basamakları katalizler. Bu reaksiyonlar, çevresel besin dalgalanmalarına uyum sağlamada (açlık-tokluk geçişleri, enerji depolama/harcama dengesi) çok değerlidir.
2) Mikrobiyota ve karşılıklı bağımlılık
Birçok bakteri biyotin sentezleyebilir; memelilerde ise biyotin temelde diyet ve bağırsak mikrobiyotası kaynaklıdır. Bu durum, evrimsel süreçte “tam sentez kapasitesi” yerine “dış kaynak + simbiyotik üretim” kombinasyonunun yeterli olabildiğini düşündürür. Yine de modern yaşam koşullarında (diyet kısıtlılığı, uzun süreli antibiyotik kullanımı, malabsorpsiyon) bu denge bozulabilir.
3) Keratinize dokular neden öne çıkar?
Saç ve tırnak gibi keratinize dokular, hızlı bölünen ve yoğun protein sentezi yapan hücre süreçlerine dayanır. Biyotin eksikliğinde enerji metabolizması ve anabolik akışlar aksayabildiğinden, bu dokular “erken uyarı sistemi” gibi etkilenebilir. Bu yüzden biyotin tarihsel olarak saç-deri-tırnak ekseninde popülerleşmiştir; ancak mekanizma, daha geniş bir metabolik ağın parçasıdır.
Güncel bilimsel anlayış: moleküler işlev, hedef enzimler ve sistem düzeyi etkiler
1) Moleküler mekanizma: biyotinilasyon ve “CO₂ taşıyıcılığı”
Biyotin, karboksilaz enzimlerinde kovalent biçimde bir lizine bağlanarak “biyotinilasyon” oluşturur. Bu bağlı biyotin, reaksiyon sırasında CO₂ birimini geçici olarak tutan ve taşıyan bir tür “salınımlı kol” gibi davranır. Enzim içinde iki ayrı aktif bölge arasında hareket ederek karboksilasyon reaksiyonunu tamamlatır.
2) İnsan biyolojisinde başlıca biyotine bağımlı karboksilazlar
Biyotinin klinik anlamını taşıyan ana enzim hedefleri şunlardır:
- Pirüvat karboksilaz: Glukoneogenez ve anaplerotik (TCA döngüsünü dolduran) akışlar için kritik.
- Asetil-KoA karboksilaz: Yağ asidi sentezinin hız sınırlayıcı basamağıyla bağlantılı.
- Propionil-KoA karboksilaz: Bazı amino asitler ve tek sayılı yağ asitleri katabolizmasında önemli.
- 3-metilkrotonil-KoA karboksilaz: Lösin metabolizmasıyla ilişkili.
Bu enzimlerin birden fazlasının birlikte etkilendiği durumlarda klinik tablo, “tek bir doku” sorunundan çok, çoklu sistem metabolik bozukluğu şeklinde belirir.
3) Eksiklik patofizyolojisi: neden “küçük bir vitamin” büyük tablo yaratır?
Biyotin eksikliği, karboksilaz reaksiyonlarının aksamasıyla şu eksenlerde sorun doğurabilir:
- Enerji üretimi ve glukoz dengesi: Glukoneogenez ve TCA döngüsü ara ürün dengesi etkilenebilir.
- Organik asit birikimi: Özellikle bazı kalıtsal bozukluklarda toksik metabolit yükü artabilir.
- Hücre büyümesi ve doku yenilenmesi: Keratinize dokular ve epitel yüzeyler daha görünür etkilenebilir.
- Nörolojik etkiler: Ağır ve/veya genetik temelli eksiklikte nörolojik bulgular ortaya çıkabilir.
Klinik çerçeve: BIO-H-TIN’in yeri, endikasyonlar ve kullanım mantığı
BIO-H-TIN, etkin madde olarak biyotin içeren bir preparat ailesi bağlamında, tıpta temelde iki ana kullanım mantığıyla değerlendirilir:
1) Biyotin eksikliğinin önlenmesi ve tedavisi
Biyotin eksikliği şu durumlarda görülebilir:
- Yetersiz alım (uzun süre dengesiz beslenme, ciddi kısıtlı diyetler)
- Malabsorpsiyon (bazı gastrointestinal hastalıklar, bariatrik cerrahi sonrası durumlar)
- Uzun süreli antibiyotik kullanımı (mikrobiyota üretiminin azalması olasılığı)
- Çiğ yumurta akı tüketimi (avidin aracılığıyla bağlanma ve emilim engeli)
- Artmış gereksinim veya eşlik eden sistemik stres durumları (klinik bağlama göre değişken)
Eksiklik tablosu sıklıkla deri bulguları, saç dökülmesi, tırnak kırılganlığı gibi belirtilerle gündeme gelir; ancak ağır olgul attach daha sistemik olabilir.
2) Biyotinden “farmakolojik doz” düzeyinde yararlanan nadir hastalıklar
Biyotine bağımlı enzim sistemlerinde, özellikle çoklu karboksilaz eksikliği spektrumunda biyotin, yalnızca eksikliği yerine koymak için değil, bazı olgularda metabolik yolu işlevsel olarak desteklemek amacıyla daha yüksek dozlarda kullanılabilir. Bu kullanım, klinik olarak daha “yüksek risk” ve daha “hekim denetimi gerektiren” bir alana karşılık gelir.
Dozlama kavramı: “fizyolojik ihtiyaç” ile “tedavi dozu” arasındaki fark
Biyotinin günlük fizyolojik gereksinimi çok düşüktür; buna karşın bazı tıbbi senaryolarda miligram düzeyinde dozlar gündeme gelebilir. Bu iki düzey karıştırıldığında yanlış beklenti oluşur:
- Profilaktik/fizyolojik destek düzeyi: Mikrogram mertebesiyle ifade edilen gereksinim.
- Eksiklik tedavisi: Eksiklik şiddetine göre daha yüksek olabilir.
- Nadir metabolik hastalıklar: Klinik protokollerde miligram düzeyleri söz konusu olabilir.
BIO-H-TIN gibi preparatlar, pratikte “yüksek doz biyotin” yaklaşımına imkân veren farmasötik formlara sahip olduğundan, kullanım gerekçesi ile doz düzeyi arasındaki ilişki mutlaka klinik bağlamda kurulmalıdır.
Güvenlilik, tolerabilite ve pratik klinik uyarılar
1) Yan etki profili
Biyotin genel olarak iyi tolere edilir. Yine de:
- Aşırı duyarlılık reaksiyonları (çok nadir)
- Gastrointestinal yakınmalar (bireysel duyarlılığa bağlı)
gibi istenmeyen etkiler görülebilir. Preparatın yardımcı maddeleri (örneğin bazı formülasyonlarda laktoz) klinik açıdan ayrıca önem taşıyabilir.
2) Etkileşimler ve biyoyararlanım
- Çiğ yumurta akı: Avidin nedeniyle biyotin emilimi azalabilir; tedavide anlamlı bir engel oluşturabilir.
- Antikonvülzanlar ve bazı ilaç grupları: Uzun süreli kullanımlarda vitamin metabolizması üzerine dolaylı etkiler söz konusu olabilir; klinik pratikte bireysel değerlendirme gerekir.
3) Laboratuvar testleriyle kritik etkileşim: immunoassay sapmaları
Modern laboratuvar tıbbında biyotin, birçok biyotin–streptavidin tabanlı immünoanalitik yöntemde teknik bir bileşendir. Yüksek doz biyotin alımı, bazı testlerde yanlış yüksek veya yanlış düşük sonuçlara yol açabilecek analitik sapmalar oluşturabilir. Bu durum özellikle:
- tiroid fonksiyon testleri,
- kardiyak belirteçler,
- bazı hormon düzeyleri
gibi kritik karar testlerinde klinik riske dönüşebilir. Bu nedenle yüksek doz biyotin kullanan bireylerde, kan alınmadan önce laboratuvarla ve hekimle biyotin kullanımı mutlaka paylaşılmalıdır; gerekiyorsa belirli bir süre ara verilmesi değerlendirilir.
Saç–tırnak ekseni: popüler algı ile kanıt düzeyi arasındaki ayrım
Biyotin, kamuoyunda saç ve tırnakla güçlü biçimde özdeşleşmiştir. Bilimsel açıdan daha dengeli yaklaşım şöyledir:
- Biyotin eksikliği varsa saç ve tırnak bulgularında iyileşme beklenebilir; bu, replasmanın “nedene yönelik” etkisidir.
- Eksiklik yoksa yüksek doz biyotinin saç/tırnak üzerinde belirgin ve tutarlı ek yarar sağladığı iddiası, çoğu klinik senaryoda güçlü ve genellenebilir biçimde desteklenmez. Bu yüzden “rutin kozmetik güçlendirme” ile “eksiklik tedavisi” ayrımı tıbbi açıdan esastır.
Keşif
1916: “Çiğ yumurta akı” ile başlayan tuhaf sendrom
Biyotinin keşif hikâyesi, bir vitaminin laboratuvarda “aranmasıyla” değil; canlıların beslenme deneylerinde ortaya çıkan inatçı bir paradoksla başlar. 1916’da W. G. Bateman, çok miktarda çiğ yumurta akı tüketimiyle bazı türlerde belirgin bozulmalar arasında bir ilişkiyi rapor etti. Ortada görünür bir toksin yoktu; yine de canlılar sanki sistematik biçimde “beslenme tarafından sabote ediliyordu”. O dönemin bilim diliyle bu tablo, besin bileşenlerinin yalnızca kalori ve protein olmadığını; görünmez “yaşam faktörleri”nin eksik kaldığında bedenin hızla dağıldığını düşündüren erken bir işaretti.
1927: “Egg-white injury” adının doğuşu ve eksiklik fikrinin güçlenmesi
1920’lerin sonuna gelindiğinde, fenomen daha düzenli deney düzenekleriyle takip edilmeye başladı. Margaret Averil Boas, genç sıçanlarda yumurta akının baskın protein kaynağı olduğu diyetlerin, dermatit, tüy/saç dökülmesi, nörolojik bozulma ve nihayet ölümle giden bir sendrom ürettiğini gösterdi; tabloya “egg-white injury” adı yerleşti. Aynı yıllarda benzer deneysel katkılarla sendromun “rastlantısal” olmadığı, tekrar üretilebilir bir beslenme bozukluğu olduğu netleşti. Bilimsel merak burada keskinleşti: Yumurta akı, protein bakımından zengindi; peki neden “besleyici” olması beklenen bir kaynak, canlıyı yavaşça çökertiyordu?
1933–1939: Paul György ve “Vitamin H”nin sahneye çıkışı
Bu muamma, 1930’larda biyokimyanın en üretken zihinlerinden biri olan Paul György’nin ilgisini çekti. György, sendromun ardında tekil bir “toksin” değil, diyetle sağlanması gereken bir koruyucu faktör bulunduğu fikrini adım adım güçlendirdi. 1939’a gelindiğinde György, yumurta akı hasarını önleyen faktörü tanımlarken ona “Vitamin H” adını verdi. Harf seçimi rastgele değildi: Klinik gözlemlerde en çarpıcı izler Haar (saç) ve Haut (deri) üzerinde beliriyordu; isim, fenotipin izini taşıyordu.
1936: Karanlıkta parlayan kristaller—Kögl ve Tönnis’in biyotini izole etmesi
Aynı dönemde Avrupa’da farklı bir hat ilerliyordu. Fritz Kögl ve Benno Tönnis, büyüme faktörleri üzerine yürüttükleri titiz çalışmalarda yumurta sarısından kristal halde bir bileşik izole etmeyi başardı: biyotin. Bu adlandırma, “yaşam” fikrini çağrıştıran köklerle, maddenin canlılık için merkezi rolüne sezgisel bir gönderme taşıyordu. İzolasyon başarısı, biyotini “varsayımsal bir faktör” olmaktan çıkarıp, kimyasal olarak ele tutulur bir nesneye dönüştürdü.
1939–1941: Aynı molekülün farklı adları birleşiyor—Vitamin H = biyotin
1930’ların sonu ile 1940’ların başında, farklı laboratuvarların farklı isimlerle tarif ettiği bu “iyileştirici faktörlerin” aslında aynı molekül olduğuna dair kanıtlar birikmeye başladı. “Vitamin H”nin kimliği, biyotinle örtüşerek tek bir kavram etrafında konsolide oldu. Bu birleşme, beslenme biliminin tipik bir olgunlaşma anıdır: Klinik sendromdan kimyasal özdeşliğe geçilir; farklı adlar, tek bir molekülün farklı yüzleri olarak tarihe karışır.
1940: Snell ve “avidin” — eksikliği doğuran mekanizmanın keşfi
Sorunun en büyüleyici kısmı hâlâ ortadaydı: Eğer biyotin eksikliği tabloyu açıklıyorsa, neden yumurta akı özellikle bu eksikliği yaratıyordu? 1940’ta Esmond E. Snell, yumurta akında biyotine olağanüstü güçlü bağlanan bir protein tanımlayıp saflaştırdı: avidin. Adı, biyotine olan “açgözlü” bağlanma eğilimini taşıyordu. Avidin-biyotin etkileşimi o denli kuvvetliydi ki, biyotin diyette bulunsa bile bağırsakta “kullanılamaz” hale gelebiliyordu. Böylece “egg-white injury”, toksik bir saldırı değil; biyotine erişimin engellendiği yapay bir eksiklik modeli olarak anlaşılır oldu.
1942–1945: Yapının çözülmesi ve sentez — vitaminin kimyasal kaderi
Bir molekülün tıpta ve biyolojide gerçek anlamda “yerleşmesi”, çoğu zaman yapısının çözülmesi ve sentezlenebilmesiyle olur. 1942’de Vincent du Vigneaud ve çalışma arkadaşları biyotinin yapısını aydınlatarak molekülün mimarisini netleştirdi. Ardından 1940’ların ortasında Karl Folkers ve ekolü, biyotinin kimyasal senteziyle bu alanı endüstriyel ve terapötik üretim açısından da erişilebilir kıldı. Artık biyotin, yalnızca “doğada aranan” değil, kontrollü biçimde üretilebilen bir biyomoleküldü.
1950’ler–1970’ler: “Saç-deri vitamini” imajından metabolik çekirdeğe
Biyotinin bilimsel kimliği burada dramatik biçimde genişler. Biyotinin asıl ağırlık merkezi, keratinize dokulardaki görünür bulgulardan çok, hücrenin karbon ekonomisini yöneten enzimlerdeydi. Zamanla biyotin, belirli enzimlerde kovalent bağlı bir yardımcı grup olarak konumlandı; özellikle karboksilaz reaksiyonlarında “CO₂ taşıyan” işleviyle metabolizmanın kilit kavşaklarına oturdu. Bu dönem, biyotinin popüler dildeki “kozmetik” çağrışımlarının ötesine geçip, biyokimyada zorunlu bir kofaktör olarak kabul gördüğü dönemdir.
1964: Streptavidin—biyotin bağlanmasının biyoteknolojiye açılan kapısı
Biyotin hikâyesinin ikinci büyük perdesi, yumurta akından değil, bakterilerden gelir. 1964’te Chaiet ve Wolf, Streptomyces avidinii’den biyotine çok yüksek afiniteyle bağlanan streptavidin adlı proteini tanımladı. Avidin kadar güçlü, fakat laboratuvar uygulamalarında sıklıkla daha elverişli özellikler sunan bu protein, biyotini moleküler biyoloji ve tanı teknolojilerinin “evrensel yapıştırıcısı” haline getirdi. Biyotin artık yalnızca bir vitamin değil; biyomolekülleri seçici biçimde yakalayıp ayıran bir teknolojik platformtu.
1989: Yapısal biyoloji sahnesinde “kilit-kilitlenme”nin anatomisi
Biyotin–streptavidin etkileşiminin olağanüstü gücü, uzun süre “etkileyici bir olgu” olarak bilinse de; 1980’lerin sonunda kristal yapı çalışmaları bu gücün atomik gerekçelerini daha görünür kıldı. Böylece biyotin bağlanması, yalnızca fonksiyonel bir araç değil; protein-ligand etkileşimlerinin nasıl “aşırı kararlı” hale gelebildiğini öğreten bir yapısal biyoloji dersine dönüştü.
1980’ler–2000’ler: Kalıtsal biyotin döngüsü bozuklukları ve “geri döndürülebilir nörometabolik trajedi”
Biyotinin klinikteki en çarpıcı ağırlığı, bazı olgularda “takviye” olmaktan çıkar; hayatı değiştiren spesifik tedaviye dönüşür. Biyotinidaz eksikliği gibi kalıtsal bozukluklarda, biyotinin serbestleştirilmesi ve yeniden kullanımı aksar; sonuç, nöbetlerden gelişimsel geriliğe uzanan ağır tablolardır. Bu bozuklukların yenidoğan taramalarında yakalanması ve yaşam boyu biyotin replasmanı, geri dönüşsüz hasarların bir kısmını önleyebildiği için, biyotin burada gerçek anlamda “erken müdahale vitamini” olarak yer alır.
2010’lar: Yüksek doz biyotin—ilerleyici MS umudu ve ardından gelen metodolojik soğuma
2010’larda biyotin, beklenmedik bir klinik tartışmanın merkezine taşındı: ilerleyici multipl skleroz için yüksek doz biyotin (MD1003) yaklaşımı. 2016’da yayınlanan bir çalışmada belirli bir hasta alt grubunda işlevsel iyileşme sinyali bildirilince, “basit bir vitaminin” nörolojik bir hastalıkta yeniden işlev görebileceği fikri heyecan yarattı.
Ancak bilimsel ilerlemenin ayırt edici yanı, heyecanı tekrarlanabilirlikle sınamasıdır. 2020’de daha büyük bir faz 3 çalışmada MD1003, klinik sonlanımlar açısından anlamlı üstünlük göstermedi; bu da yüksek doz biyotinin MS tedavisinde rutin önerilebilirliğini zayıflattı. Böylece biyotin, bir kez daha “umut” ile “kanıt” arasındaki mesafeyi ölçen bir örnek vaka haline geldi.
2017–2022: Modern laboratuvar tıbbında beklenmeyen bir yan etki—immünoassay sapmaları
Aynı yıllarda biyotin, bambaşka bir nedenle klinik güvenliğin gündemine girdi: Tanı testlerinin önemli bir bölümü, biyotin–(strept)avidin bağlanmasını analitik bir bileşen olarak kullanıyordu. Yüksek doz biyotin alan bireylerde bazı immünoassay sonuçlarının sapabileceği; özellikle troponin gibi kritik belirteçlerde yanlış düşük sonuçların ciddi risk doğurabileceği vurgulandı. Düzenleyici kurumlar bu nedenle uyarılar yayımladı; biyotinin “zararsız takviye” algısı, laboratuvar tıbbının karmaşık altyapısıyla çarpıştığında yeni bir klinik dikkat alanı doğdu.
2020’ler: Biyotin “etiketi”nin yeni altın çağı—proksimite biyotinilasyon ve canlı hücrede etkileşim haritaları
Güncel biyomedikal araştırmada biyotinin en dinamik rolü, beslenmeden çok teknolojidedir. Biyotin ligaz temelli yöntemler (TurboID/BioID ailesi), canlı hücre içinde belirli bir proteinin yakın çevresindeki proteinleri biyotinle işaretleyip ardından streptavidin aracılığıyla yakalayarak, moleküler komşuluk haritaları çıkarır. Bu yaklaşım, hücrenin “kim kimin yanında” sorusuna, zamansal ve mekânsal çözünürlükle yanıt verme iddiası taşır ve proteomik yöntemlerle birleştiğinde hücre biyolojisinin deneysel ufkunu genişletir. 2023–2025 aralığında bu teknolojilerin optimizasyonu, saptama yöntemleri ve biyotinilasyon bölgelerinin daha sistematik okunması üzerine yoğun bir metodolojik literatür oluşmuştur.
İleri Okuma
- Bateman, W. G. (1916). The Digestibility and Utilization of Egg Proteins. (Wikipedia)
- Boas, M. A. (1927). Egg-white injury (deneysel beslenme bulguları). (Karger Publishers)
- Kögl, F., Tönnis, B. (1936). Biotin’in yumurta sarısından izolasyonu. (American Chemical Society)
- Snell, E. E. (1940). Avidin’in keşfi ve biyotin bağlanması. (jbc.org)
- du Vigneaud, V. (1942). THE STRUCTURE OF BIOTIN. Science. (PubMed)
- Harris, S. A., Wolf, D. E., Mozingo, R., et al. (1944–1945). Biyotin sentez çalışmaları (Folkers ekolü). (ACS Publications)
- Chaiet, L., Wolf, F. J. (1964). THE PROPERTIES OF STREPTAVIDIN, A BIOTIN-BINDING PROTEIN PRODUCED BY STREPTOMYCETES. Arch Biochem Biophys. (PubMed)
- Green, N. M. (1966). Streptavidin’in özellikleri ve karşılaştırmalar. (Europe PMC)
- Weber, P. C., Ohlendorf, D. H., Wendoloski, J. J., Salemme, F. R. (1989). Structural origins of high-affinity biotin binding to streptavidin. Science. (pdbj.org)
- Zempleni, J., et al. (2009). Biotin biyolojisi ve insan karboksilazları. (PMC)
- Saleem, H., et al. (2023). Biotinidase Deficiency. StatPearls/NCBI Bookshelf. (NCBI)
- Cree, B. A. C., et al. (2020). Safety and efficacy of MD1003 (high-dose biotin) in patients with progressive multiple sclerosis (SPI2). (PubMed)
- FDA (2019–2022). Biotin’in laboratuvar testlerine müdahalesi; özellikle troponin testleri. (U.S. Food and Drug Administration)
- Guo, J., et al. (2023). The development of proximity labeling technology and its applications. (Springer)
- Odenwald, J., et al. (2024). TurboID tabanlı saptama ve işaretleme yaklaşımları. (eLife)
- Shin, S., et al. (2024). Biotinilasyon bölgelerinin sistematik analizi ve proksimite etiketleme. (Nature)
- Branon, T. C., et al. (2025). TurboID/BioID ekosistemi ve proksimite etiketlemede metodolojik ufuk. (ScienceDirect)
- Fay, D. S., et al. (2025). Endojen TurboID entegrasyonu ve proteomik akışlar. (PMC)
