Çoğu Hayvanın Aksine İnsanlar Neden Birbirlerini Öper?

Kissing allows us to assess how compatible we are (Credit: Getty)Yeni bir çalışma insan kültürlerinin yarısında romantik dudak dudağa öpüşmenin olmadığını gösterdi. Hayvanlar ise bunu yapma zahmetine bile girmiyorlar. Peki, nasıl oldu da böyle evrildik?

Düşünüldüğünde öpme eylemi garip ve biraz da iğrenç gelebiliyor.  Bazen uzun aralıklarla salyanızı birileriyle paylaşırsınız. Bir öpücükte 80 milyon bakteri sizin vücudunuza geçebilir ve bunların hepsi iyi niyetli bakteriler değildir.

Herkes ilk öpücüğünü utanç verici veya tatlı bir şekilde hatırlar ve öpüşme romantizmde büyük rol oynamaya devam etmektedir. En azından bazı toplumlarda bu böyledir. Batılı toplumlarda bu tarz öpüşmenin evrensel bir davranış olduğu varsayılıyordu. Ancak yeni bir çalışma aslında bunun tüm kültürlerde daha az olduğunu gösterdi. Ayrıca öpüşme diğer hayvanlarda da oldukça nadir görülen bir davranıştır.

Peki, bu ‘garip’ davranışın arkasında gerçekten ne var? Eğer öpüşmek faydalı ise neden tüm hayvanlar bunu yapmıyor veya insanların hepsi öpüşmeden kaçınıyor? Hayvanların öpüşmemesi bunu bize açıklıyor olabilir.

Yeni bir araştırma öpüşme tercihlerinin seçilen 168 kültürün sadece %46’sında romantik bir anlam taşıdığını ortaya koymuştur. Önceki çalışmaları bu oranın yüzde 90 olduğunu söylüyordu. Bu yeni çalışma ailelerin çocuklarını öpmesini hesaba katmayarak  sadece romantik dudak dudağa öpüşmeler üzerinde yapılmış.

Hiçbir avcı-toplayıcı gruplarda öpüşmeye veya bunu arzulamaya dair kanıt bulunmamıştır.  Hatta bazılarının öpüşmeyi iğrenç gördükleri düşünülmektedir.  Brezilya’dan Mehinaku kabilesi öpüşmenin “müstehcen, çirkin” olduğunu söylüyorlar. Modern insanlara en yakın olan avcı toplayıcı grupların atasal yaşam tarzının verilerini göz önüne alınıp bakıldığında atalarımız da öpüşmemiş olabilirler.

Bu çalışma romantik bir öpüşmenin evrensel bir insan davranışını olduğu fikrini alt üst ettiğini söylüyor Nevada Üniversitesi’nden William Jankowiak. Ayrıca Jankowiak şunu dile getiriyor “ Bunun yerine batı toplumlarının nesilden nesile aktarılan bir ürünü gibi görünüyor”

Bu fikri destekleyen bazı tarihsel kanıtlar bulunmaktadır.

Oxford Üniversitesi’nden Rafael Wlodarski öpüşmenin oldukça yeni bir buluş olduğunu düşünüyor. Rafael Wlodarski öpüşmenin nasıl değiştiğini öğrenmek için eldeki kayıtları karıştırarak kanıtlar aradı.

En eski öpüşme davranışının kanıtı 3.500 yıl önceye dayanan Hindu Vedic Sanskritçe metinlerinde yer alıyor. Bu metinlerde öpüşmek iki kişinin ruhlarının birbirlerine teneffüs etmesi olarak nitelendirilmiş. Buna karşılık Mısır hiyerogliflerindeki resimlerde dudaklarını birbirine bastırmış birbirine yakın insan motifleri bulunmaktadır.

Peki, neler oluyor?  Öpüşmek doğal bir şey olarak mı yapıyoruz ancak bazı kültürler de bu bastırılmış mıdır?  Yoksa bu öpüşmeyi modern insanlar mı keşfetti?

Hayvanların davranışlarına bakarak bir şeyler bulabiliriz

Bizim yakın akrabalarımız şempanzeler ve bonomolarda öpüşür.  Atlanta Emory Üniversitesi ‘nden primatolog Frans de Waal şempanzelerin öpüştüklerini ve kavgalardan sonra da sarıldıklarını gözlemlemiştir. Şempanzeler için öpüşme uzlaşma biçimidir.  Bu erkeklerde kadınlara göre daha fazladır. Bir başka deyişle bu romantik bir davranış değildir.

Onların kuzenleri olan bonobolar ise daha sık öpüşürler ve dillerini kullanmayı da ihmal etmezler. Bu şaşırtıcı bir durum değil çünkü bonoboların cinsel hayatları oldukça aktiftir. İki insan buluşunca tokalaşabilir fakat  bonobo için bu tanışma ritüeli seks ile olur. Yani onların tokalaşma biçimi sekstir. Ayrıca onlar seksi bir bağlanma çeşidi olarak kullanılırlar.  Yani öpüşmek onlar için romantik bir davranış değildir.

Bu iki kuyruksuz büyük maymun istisnalar. Bildiğimiz kadarıyla diğer hayvanlar hiç öpüşmez. Onlar birbirlerinin yüzlerine burunlarını sürter veya dokunurlar. Ancak bu şekilde bile salyalarını paylaşmazlar veya dudaklarını şaplatmazlar.  Onların bunlara ihtiyacı yoktur .

Yaban domuzlarınızı ele alalım;  erkek yaban domuzları dişileri etkileyici buldukları zaman etrafa keskin bir koku bırakırlar. Bu anahtar kimyasal dişilerin çiftleşme isteğini tetikleyen “androstenone” isimli bir feromondur. Bu dişinin bakış açısından iyi bir şeydir çünkü erkekler bulunan en verimli kimyasal androstenone feromonudur. Erkeğin kokusu o kadar ağırdır ki,  dişinin erkeğe yeterince yakın olması bile gerekmez.

Bu durum birçok memeli içinde geçerlidir.  Örneğin dişi hamsterler erkekleri heyecanlandıran bir feromon salgılarlar.  Fareler benzer kimyasallar aracılığıyla kendilerine eşler bulurlar. Bu yöntem kazara ensest riskini en aza indirir.

Hayvanlar genellikle idrarları ile bu tarz feromonlar bırakılar.  Rafael Wlodarski idrarların çok keskin kimyasallar yaydığını söylüyor ve şunu ekliyor “Eğer mevcut ortama idrar bırakılmışa hayvanlar bu yolla uyumlu olup olmadıklarını değerlendirirler.

Gelişmiş koku duyusu sadece memeliler de yoktur. Eğer karadul erkek örümceği dişisi son zamanlarda bir şey yemiş ise bunun kokusunu alabilir.  Bu şekilde eğer dişinin karnının tok olduğunu anlarsa onunla çiftleşebilecek ve sonunda ona yem olmayacaktır. (Bu örümcekler erkeklerini çiftleşme sonrası yerler.)

Konunun ana noktası ise hayvanların kendilerine eş bulabilmek için bizler kadar birbirlerine yakınlaşmasına gerek olmadığıdır.

Diğer yandan insanların vahşi/cezbedici kokuları insanları birbirine yakınlaştırmak için kullanılır. Kokular, birbirimize uygunluğumuzu değerlendirmek için kullandıkları tek fikir değildir,  ancak çalışmalar kokunun eş seçiminde önemli rolü olduğunu göstermiştir.

1995 yılında yayımlanan bir çalışmada kadınlarında fareler gibi genetik farklılıkları olan erkek bireyleri seçtiğini göstermiştir. Farklı genlere sahip bireylerin daha sağlıklı yavrular üretmesi için mantıklı bir davranış olacaktır. (Çevirmen notu; ayrıca farklı genlerin olması veya melez olmak hayatta kalma açısından daha avantaj teşkil eder.)  Öpüşme bu yüzden eşinizin genlerini “koklayarak “daha yakından hissetmeniz için harika bir yoldur.

Rafael Wlodarski 2013 yılında öpüşme tercihlerini daha detaylı incelemiştir. Birkaç yüz kişiye öpüşme esnasında neyin en önemli olduğunu sordu. Kadınlar doğurganlık dönemlerinde kokunun öneminin arttığını tespit etti.

Erkek yaban domuzları da dişilerini çekici yapan bir feromon sayesinde buluyorlar. Erkek ter içerisindeki mevcut anında ve kadınlarında buna maruz kaldığında uyarılma düzeyleri hafifçe artacaktır.

Rafael Wlodarski’ye göre feromon memeliler de eş seçiminde çok önemli bir nokta da yer alıyor. “Biz memelilerin biyolojisi büyük oranda miras fakat yine de evrimsel süreçte ekstra özellikler ekleyebiliyoruz” diyor Wlodarski.

Buna göre öpüşme bir başkasına yeterince yakın olabilmek için feromonları tespit etmede kullanılan kültürel bir yöntemdir. Bazı kültürler de bu koklama davranışı fiziksel dudak temasına dönüştü.  Bunun olup olmadığını saptamak zor fakat ikisi de aynı amaca eşlik ettiğini söylüyor Wlodarski.

Eğer mükemmel bir eşleşme istiyorsak insanları öpmekten vazgeçebilir ve sadece koklayabiliriz. Böylelikle iyi bir eş bulup mikropların büyük bir kısmını da almamış olacaksınız. Ancak bunun biraz komik olduğunu da göz önüne getirmeyi unutmayın…

Kaynak;
  1. EvrimselAntropoloji
  2. http://www.bbc.com/earth/story/20150714-why-do-we-kiss
  3. William R. Jankowiak, Shelly L. Volsche, Justin R. Garcia Is the Romantic–Sexual Kiss a Near Human Universal? First published: 6 July 2015 DOI: 10.1111/aman.12286
  4. Frans B. M. de Waal Peacemaking among Primates ISBN 9780674659216 Publication: September 1990
  5. Dorries K.M.  Adkins-Regan E.  Halpern B.P. Sensitivity and Behavioral Responses to the Pheromone Androstenone Are Not Mediated by the Vomeronasal Organ in Domestic Pigs Brain Behav Evol 1997;49:53–62 (DOI:10.1159/000112981)
  6. Alan G. Singer A chemistry of mammalian pheromones The Journal of Steroid Biochemistry and Molecular Biology Volume 39, Issue 4, Part 2, October 1991, Pages 627–632
  7. Claus Wedekind, Thomas Seebeck, Florence Bettens, Alexander J. Paepke MHC-Dependent Mate Preferences in Humans Published 22 June 1995.DOI: 10.1098/rspb.1995.0087
  8. Rafael Wlodarski , Robin I. M. Dunbar Examining the Possible Functions of Kissing in Romantic Relationships Archives of Sexual Behavior November 2013, Volume 42, Issue 8, pp 1415-1423 First online: 11 October 2013
  9. J. Verhaeghe, R. Gheysen, and P. Enzlin Pheromones and their effect on women’s mood and sexuality Facts Views Vis Obgyn. 2013; 5(3): 189–195.

Kanserin insanlık tarihi kadar eski olduğu ortaya çıktı

Kanserin insanlık tarihi kadar eski olduğu ortaya çıktı

Bilim adamları, kanserin sanılandan çok daha eskiye dayandığını ortaya çıkardı.

“South African Journal of Science” dergisinde yayımlanan çalışmada, Güney Afrika’da bir mağarada bulunan ve yaklaşık 1,7 milyon yıl öncesine ait olduğu sanılan insan fosilinde kanserli dokuya rastlandığı belirtildi.

Araştırmacılar, Johannesburg yakınlarındaki Swartkrans Mağarası’nda bulunan ayak parmağında nadir görülen ve ölümcül bir tür olan “osteosarkom” kemik tümörünün olduğunu belirledi.

Daha önce yaklaşık 120 bin yıl öncesine ait bir insan fosilinde tümör bulunmuştu.

Araştırmacılardan Edward Odes, Swartkrans Mağarası’ndaki fosilin insanoğlunun sanılandan çok daha uzun süre kanserle mücadele ettiğini gösterdiğini belirtti.

Witwatersrand Üniversitesi’nde görevli Odes, “İnsanlar, kanserin modern yaşam tarzı ve doğal ortamdaki değişiklerle ilgili olduğunu düşünüyor. Oysa elde ettiğimiz bulgular, kanserin kökenlerinin neredeyse insanlık tarihi kadar eski olduğunu gösteriyor.” dedi.

Çok sayıda fosilin bulunduğu Swartkrans Mağarası, İnsanlığın Beşiği Dünya Mirası Listesi’nde yer alıyor.

Yazar: Zehra Ulucak

Makale:

Edward J. Odes Patrick S. Randolph-Quinney (contact author) Maryna Steyn Zach Throckmorton Jacqueline S. Smilg Bernhard Zipfel Tanya Augustine Frikkie De Beer Jakobus W. Hoffman Ryan D. Franklin Lee R. Berger Earliest hominin cancer: 1.7-million-year-old osteosarcoma from Swartkrans Cave, South Africa Issue: July/August 2016 Number of pages: 5 DOI: http://dx.doi.org/10.17159/sajs.2016/20150471 Published: 28 July 2016

 

Bir profesyonel suikastçiler tarikati: Haşhaşiler

Bir profesyonel suikastçiler tarikati: HaşhaşilerŞair ve matematikçi Ömer Hayyam’ın çok yakın bir dostu olan ve Dağın Şeyhi diye anılan Hasan Sabbah tüm zamanların en korkutucu olan tarikatını 1090 yılında kurmuştur. Hasan Sabbah, geniş kültürlü, şiire duyarlı, bilimin son gelişmelerine meraklı bir liderdi. İran’daki Elbruz sıradağlarında yer alan “Kartal Yuvası” Alamut Kalesi’ne yerleşmişti. Tarikat, rakiplerine suikast düzenlemek için “fedai”lerine haşiş/esrar ya da afyon veriyordu. Haşîşîler, suikast silahı olarak her zaman ve yalnızca hançer kullandı.. Prof. Dr. Zeki Tez, Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi

hashasiler

ŞEKİL: Başının üzerinde haşhaş kapsülleri ile süslü diadem (taç) bulunan “Uyku Tanrıçası” ya da “Haşhaş Tanrıçası” heykeli (İÖ 1400’ler; Herakleion Müzesi, Girit).

Son günlerde yapay yoldan gündem doldurma kabilinden “Haşhaşi” tekerlemesi sürüp gitmektedir. Politikacılardan gazete köşe yazarlarına varıncaya dek bu konunun üzerine “atlayanlar” bir yanlışın da sürüp gitmesine neden olmaktadırlar. Ben de aynı konuya, kültürel tarihin kaynakları ışığında ters köşeden atlama gereksinimi duydum.

Önce konu ile ilgili birkaç sözlük bilgisi sunalım:

(•) hasheesh / hashish [İng.]: (Ar. “haşîş”) haşiş, esrar; hintkenevirinden elde edilen bir uyuşturucu

(•) haşâiş / haşâyiş [Ar.]: kuru otlar, şifalı otlar

(•) haşşâş / haşîşî [Ar.]: (→ çoğulu: “haşşâşîn” / “haşîşiyyûn”) “haşiş / esrar kullanıcısı”; Şiiliğin bir kolu olan İsmailîlere dayalı bir terim olup Batı dillerinde “assassin” (İng./Alm.) ya da “assasin” (Fra.) şekillerinde kiralık profesyonel katil, suikastçı anlamındadır

(•) Cannabis sativa var. indica [Lat.]: hintkeneviri (esrar elde edilir)

(•) Papaver somniferum [Lat.]: (Ar. “haşhaş”) haşhaş bitkisi (kapsülünün sütlü özsuyu olan afyon sakızından afyon maddesi ve ondan da morfin ve eroin elde edilir)

Hintkenevirinden çıkarılan esrar maddesi olan haşiş, tütsü olarak kullanıldığında ciğerler üzerinde kana daha hızlı karışırken, ağızdan yutulması o kadar hızlı etki etmemekteydi. Hintkeneviri konusuna, ara sıra Jandarma’nın Güneydoğu’da kaçak yetiştirilen bu bitkiyi tarla ve bahçelerden toplayıp yakmalarından tanık olmaktayız.

Eski Yunanlılar, uyku, gece ve ölüm tanrısı Hypnos’u, başında haşhaş çelengi ya da elinde haşhaş demeti ile betimlemişlerdir. Tanrı Demeter, kızına acılarını unutturmak ve uykuya yatırmak amacıyla, çaresizlikten bir miktar haşhaş çalmak durumunda kalmıştır.

Haşhaşın ağrı dindirici ve uyutucu olarak kullanımı, Eski Mısırlılara dek uzanır. Yunan arkeologlar, 1936 yılında Girit’teki Herakleion’un 6 km batısında Gazi beldesindeki bir kutsal mekânda, alnında, üzerine çizikler atılmış haşhaş kapsüllerinden yapılmış bir çember taşıyan ve vecd içinde dalgın/baygın yüz ifadesi ile açıkça trans durumunda görülen, pişmiş kilden yapılmış ve İÖ 1400 dolayına tarihlenen bir tanrıça heykelciğini bulmuştur (Bknz ŞEKİL). Bunun, bereket ya da şifa gücünün temsilcisi haşhaş tanrıçası ya da Girit’te Gazi beldesinin uyku tanrıçası olduğu ve haşhaşın Minos rahipleri tarafından âyin amacıyla kullanıldığı sanılmaktadır.

Haşhaş kapsülü, aşk tanrısı Eros’un Aphrodisias’taki heykelinin elinde de görülür. (1) Homeros’un (İÖ ~750-700)İliada‘sında haşhaşın adı sık geçer. O çağlarda insanları savaşta yüreklendirmede haşhaştan sıkça yararlanılırdı. (2)

EN KORKUTUCU TARİKAT

Arapça “haşâyiş”, kuru ya da şifalı otlar anlamına gelir ve Eskiçağ’da Anazarba’lı Dioskorides’in (~20-79) Materia Medica (Arapça’da Kitab el-Haşâiş / Şifalı Otlar Kitabı) çok ünlü idi. Haşhaş kapsülünün içinde bulunan tohumlar eşsiz lezzette çörek ve katmerlere malzeme olurken, bundan elde edilen yağ, Anadolu’da yüzyıllar boyu yemeklik yağ olarak kullanılmaktadır.

Şair ve matematikçi Ömer Hayyam’ın (1048-1131) çok yakın bir dostu olan ve “Şeyh el-Cebel” (“Dağın Şeyhi”) ya da “Seyyidnâ” lakaplarıyla anılan Hasan Sabbah (~1032-1124), tüm zamanların en korkutucu olan tarikatını 1090 yılında kurmuştur.

Hasan Sabbah, geniş kültürlü, şiire duyarlı, bilimin son gelişmelerine meraklı bir liderdi. İran’daki Elbruz sıradağlarında yer alan “Kartal Yuvası” Alamut Kalesi’ne yerleşmişti. Alamut, Deylemîce “Aluh Amut”tan (“kartalın öğretisi”) gelmektedir.

Selçuklu Türklerine karşı savaşım veren Hasan Sabbah’ın kurduğu tarikat, rakiplerine suikast düzenlemek için“fedai”lerine haşiş/esrar ya da afyon veriyordu. Tarikat mensuplarının soğukkanlılıkla öldürülmeye razı olmaları, o çağ insanlarının, onların genelde hintkenevirinden (Lat. “Cannabis sativa”) elde edilen haşiş ile uyuşturulduklarına inanmalarına ve “Haşşâşin” / “Haşîşiyyûn” diye adlandırılmalarına yol açmıştır.

Ender de olsa kimi anlatımlarda onların kullandıkları uyuşturucunun, haşhaş bitkisinden (Lat. “Papaver somniferum”) elde edilen afyon olduğu da söylenmektedir. Türkçe afyon (Lat. “opium”) sözcüğü Çince “o-fu-yung”dan gelmektedir. “Haşşâşin” sözcüğü, kısa bir süre sonra, Fransızca’ya “assasin” (katil) sözcüğü halinde girmiş ve birçok Batı diline de aynı anlamda geçmiştir.

SADECE HANÇER

Haşîşîler, suikast silahı olarak her zaman ve yalnızca hançer kullanmışlardır. Daha çok Sünni İslâm’ın devlet başkanları ve emîrlerini hedef alan örgütün katlettiği en ünlü kişi, Büyük Selçuklu Veziri Hasan bin Ali Nizâmülmülk(1018-1092) olmuştur. Başarılı olamadıkları suikast girişimleri arasında iki halife ve ünlü Eyyubî Sultanı Selahaddin Eyyûbî (1138-1193) de bulunmaktaydı. =

Cengiz Han’ın (yön. 1206-1227) torunu Hülâgu Han (yön. 1256-1265), Bağdat’ı güç kullanarak almaya karar verdiğinde, yolu üzerindeki Haşîşîlerin kalesi Alamut’u yok etmiş, buradaki paha biçilmez kütüphane de tahrip edildiğinden, tarikatın öğretisi ve eylemlerine ilişkin daha derinlemesine bilgi edinme olanakları ortadan kalkmıştır.

Alamut Kalesi’ndeki kütüphanede, bir İsmailî olan ünlü astronom ve matematikçi Nâsireddin el-Tûsî (1201-1274) de çalışmalar yapmıştır. Alamut Kalesi’nin yıkılmasından sonra Haşîşîler tarikatı, daha barışçıl bir biçim altında etkinliğini sürdürmüştür. Sadreddin Ağa Han (1877-1957) ve onun müritleri olan İsmailîler, Hasan Sabbah’ın doğrudan ardıllarıdır.(3)

Bu tarikat mensupları için “haşşâşîn → assasin” ya da “fidaî” (fedai) terimleri ilk olarak Sünni Arap yazarlar tarafından değil, Haçlı Seferlerini kaleme alan Frank yazarlar tarafından kullanılmıştır.

Beyaz giysili ve pelerinli “Tapınak Şövalyeleri” (“Templiers” ya da “Templar Şövalyeleri”) Kutsal Topraklar’daki askerî etkinlikleri destekleyecek servet elde etmek amacıyla Batı Avrupa’dan ve İberya’dan birçok toprak bağışı da almışlardı. Bu şövalyeler, o dönemin İslâmî terör örgütü Haşîşîler / Haşşâşîlerin fanatik esrarkeş fedâileriyle gizli ilişki ve dayanışma kurmuşlar, Tapınakçılar bir ara haraç karşılığında Haşîşîler’i diğer Müslümanlara karşı korumuşlardır.

MARCO POLO’NUN YAZDIKLARI

Ünlü gezgin Marco Polo (1254-1324) Divisament dou Monde (Dünyanın Betimi) ya da Il Milione di Marco Polo…(Marco Polo’nun Yolculukları, ya da Dünya Harikalarını Anlatan Kitap) (1298-1299) adlarıyla bilinen seyahatnâmesinde Haşîşîler ve Alamut konusunda şunları anlatmaktadır:

Şeyh … iki dağ arasındaki bir vadinin girişlerini kapattırmış ve burayı çeşitli meyvelerin yetiştiği, eşi benzeri görülmemiş güzellikte bir bahçeye çevirmiştir. İçerisine … görkemli köşkler ve saraylar inşa ettirmiştir. Kanallardan alabildiğine şarap, süt, bal ve su akmaktadır. Dünya güzeli kadınların ve genç kızların ellerindeki çalgılardan en hoş tınılar, dudaklarından en hoş şarkılar dökülür, dans figürleri izleyeni büyüler. Şeyh’in gayesi, tebaasını buradan öte bir cennetin olmadığına inandırmaktır… Gerçekten de, bu bölgede yaşayan Arapların gözünde vadi, cennetin ta kendisiydi! … Kendi maiyeti altına almak üzere sarayında barındırdığı on iki ilâ yirmi yaş arası gençlere … uyuşturucu bir iksir içirip ardından … gruplar halinde bahçesine sokuyordu. Böylece gözlerini açtıkları vakit gençler kendilerini dillere destan bahçede buluyorlardı. [Şeyh] Haşîşîlerinden birini bir göreve yollamak istediği zaman, aynı iksirle bu kez sarayına taşıtıyordu. Genç adam gözünü açtığında kendisini … kalenin içinde buluyordu. Şeyh, bir hükümdarın katlini isteyeceği zaman gence şöyle diyordu: ‘Git ve şunu, şunu öldür; geri döndüğünde meleklerim seni cennete taşıyacaklar. Ölsen dahi, seni cennete almaları için meleklerimi yollayacağım’…”. (4)

19. yüzyıl başlarında Batı’da “haşşâşîn → assasin” konusunu yeniden gündeme taşıyan doğubilimciler arasında yer alan Joseph Freiherr von Hammer-Purgstall (1774-1856), Geschichte des Assassinen aus Morgenländischen Quellen(Doğu Kaynaklarından Haşîşîlerin Tarihi) (Stuttgart, 1818) adlı eserinde saklı cennet ve uyuşturucu kullanıp kendinden geçerek öldürmeye kodlanmış fedailer konularını işlemiştir.

Ancak İslâm tarihçisi Bernard Lewis’in (doğ. 1916) Les Assassins, Terrorisme et politique dans l’Islam médiéval(Haşîşîler: İslâm’da Radikal Bir Tarikat) (Brüksel, 1967) adlı kitabında kabul ettiği üzere, o dönemi sergileyen tarihsel belgeler üzerinde yapılan titiz araştırmalar, saklı cennet bahçeleri, huriler ve başı dumanlı müritler öyküsünün gerçek olmadığını göstermiştir. (4)

Geç dönemde Haşîşîler Memlûk Sultanı I. Baybars el-Bundukdari (1223-1277; yön. 1260-1277) tarafından da profesyonel katil olarak kullanılmışlardır. Bu konuda bilgi veren ünlü gezgin İbn Battûta (1304-1369) şunları aktarmaktadır:

Sultan, içlerinden birini bir düşmanın öldürülmesi için yollamak istediğinde, arkadaşlarına kanının parasını verir. Eğer katil görevini yerine getirdikten sonra kurtulmayı başarırsa para onun olur, yakalanacak olursa para çocuklarına kalır. Kurbanlarını vurmak için zehirli bıçak kullanırlar. Kimi zaman planları boşa çıkar, bu sefer kendilerini öldürürler”. (4)

HAYAL GÜCÜ YAPRAĞI

Tütün kullanıma girmeden önce Doğu dünyasında haşiş çiğnenmekteydi ve daha sonraları da nargilede kullanılır olmuştur. Afyon ise bir dönem kahve içinde çözülerek kullanılmaya başlandı. Dervişler sıkça haşiş (hintkeneviri → esrar) de içerler; bu amaçla da kenevir bitkisinin reçinesi, tütünle karıştırılırdı. Haşiş, dervişler için “hayalgücü yaprağı”dır, ya da divan şairi Fuzulî’nin (1498-1556) yazdığı gibi “bilgi bahçesinin yeşilliği”dir; onun kullanımı sakin bir mutluluk verir ve arınmışlık duygusu vererek insanı kendinden geçirip dertlerini unutturur; böylece haşiş düşkünleri, kimi zaman kullanılan deyimle “yeşil kubbeye geziye çıkarlar”. (2)

Osmanlı’da keyif verici/uyuşturucu olarak yaygın şekilde kullanılan afyona düşkün olanlar, Ramazan’da sahur yemeğinden sonra oruca başlamadan önce, “gündüzü kurtarmak için”, tiryakiliğinin derecesine göre bir, iki ya da üç kat kâğıda sarılmış afyon parçacıklarını yutardı. Oruçlu günün ilerleyen saatlerinde midede sıra ile eriyen kâğıtlardan açığa çıkan afyonlar etkisini gösterir, böylece “orucunu bozmadan” keyif bulur ve bu durum “afyonu patlamak” diye nitelenirdi. Midede, bir kat kâğıda sarılmış afyonun açığa çıkmasından sonra bunun etkisi geçmek üzereyken sıra, daha kalın sarılmış afyonun “patlamasına” gelirdi. (2)

Sultan III. Murad (yön. 1574-1595), kahvehaneye günlük siyasetin girdiği ve hükümetin eleştirildiği gerekçesiyle bir fermanla tüm kahvehaneleri kapatır ve gizli işletecek olanların ömür boyu küreğe mahkûm edileceklerini açıklar.

1578 yılında kadılara gönderdiği bir fermanda, “… Kahvelerde fesatçı toplantılar yapıldığı, gene çocuklara türlü elbiseler giydirilip leventlerle gezdirildikleri, hattâ din adamlarının kahvehanelere devam ettiği, kahvehanelerde içki içildiği, afyon kullanıldığı, macun satıldığı, tavla ve satrancın kumar aracı olarak bulundurulduğu, bu durumun ilim adamlarına yakışmadığı, halkı tembelliğe alıştırdığı, cahilliğe yönelttiği, milleti kötü yola düşürdüğü…” belirtilerek kahvehanelerin kapatılmasını emretmiştir.

Kahvehaneler nedeniyle insanların camiye gitmelerinin azalması, dindar kesimin dikkatini çekiyordu. Dinsel otoriteler, kahvehanelere gitmenin, meyhanelere gitmeye eş bir günah olduğunu öne sürdüler. Camilerdeki kimi vaizler, “Kahve içmek kesin olarak haramdır! Kahvelerde satranç ve tavla oynamak günahtır. Yine kahvelerde toplanıp saz, ney ve kaval çalmak, bunları dinlerken kahve içmek haramdır. Tavla ve satranç bulunan yerlere melekler girmez, şeytanlar dolar! Meleklerin girmediği yerde bereket olmaz!” diyorlardı. (2)

Osmanlı’da afyon konusunu gündeme alan ilk padişah, Sultan IV. Murad (yön. 1623-1640) olmuştur. Fazla dozda alındığında insanı sarhoş ettiği bilinen afyonu bütün tebaasına yasaklamış, bu arada şaraba benzer içecekler, kahve ve tütün de yasak kapsamına girmekten kurtulamamıştır. 17. yüzyılın en önemli tıp eseri olan Enmuzec el-Tıbb’ın (Örnek Tıp) (1624) yazarı ve IV. Murad’ın hekimbaşısı Emîr Çelebi (ölm. 1638), afyon kullandığı bahanesiyle ve baş düşmanı Silahdar Paşa’nın fitnelemesi üzerine, Nizip’te IV. Murad’ın zorla yedirdiği aşırı miktarda afyondan zehirlenerek ölmüştür.

SARAYDA VE ÜLKEDE AFYON YAYILIYOR

Sultan IV. Murad’ın ölümünden sonra afyon düşkünlüğü, saray dâhil bütün ülkeye yayılmış, “macun” denilen ve içinde afyon bulunan çok çeşitli uyuşturucu maddeler satılmaya başlanmıştır. Alışılmış macun, afyonla haşhaş, sarısabır ve çeşitli baharatın karıştırılmasıyla yapılıyordu. Varlıklı kimseler buna ayrıca esmer amber, misk, kırmız boyası ve başkaca kokulu maddeler ve değerli esanslar da katardı.

Padişahların ve devlet ileri gelenlerinin kullanacağı macunlar daha da titizlikle hazırlanır, bunların içine toz halinde inci, mercan, yakut, zümrüt de katılır ve bu macunlara “cevâhir macunu” denirdi. Macun kullananların başında, gerek sağlık kaygısıyla gerekse dince yasak olması nedeniyle şarabı bırakmış olanlar gelirdi. Alt tabakanın kullandığı alışılmış afyon, “hap” şeklinde hazırlanır, bunlar küçük kutularda yanlarında taşınır ve yarım bardak su ya da bir fincan kahve ile günde birkaç kez yutulurdu. Macuncuların çoğu saraya ya da bir devlet büyüğüne bağlı idi ve bunlar “kuvvet macunu” da hazırlardı. (5)

Sultan IV. Murad (yön. 1623-1640) zamanında ise “dedikodu ve fitne ocağı” olduğu gerekçesiyle 1630/31’de kahvehaneler yerle bir edilir, tütün yasağı getirilir ve içenler ölüm cezasına çarptırılır. Bu bağlamda on bine yakın kahve tiryakisinin öldürüldüğü söylenmektedir! Sultan aynı zamanda tütün, afyon (haşhaştan elde edilir) ve haşiş ya da esrar (hintkenevirinden elde edilir) kullanımını da yasaklamıştır. (2)

Bazmorfin, morfin (“Morphium”) ve eroin (3,6-diasetil morfin) haşhaştan elde edilen afyonun türevleridir. Eroin (< İng. “heroine”: dişi kahraman), yarı-sentetik bir afyon alkaloidi türevidir. Ülkemizde 1980 yılında Afyon Bolvadin’de kurulan Afyon Alkaloitleri Fabrikası, 1983 yılından itibaren haşhaştaki afyondan alkaloit elde ederek tıpta kullanımını sağlamaktadır. (6)

Sonuç olarak, başlıktaki sorunun yanıtı, “Haşhaşî” de olabilir ama daha çok “Haşşâşî” ya da “Haşîşî” olmalıdır.

KAYNAKLAR

HerkeseBilimveTeknoloji

(1) Z. Tez, Tıbbın Gizemli Tarihi – Semboller, Büyüler ve Ritüeller Eşliğinde “Şifa”, Hayykitap, İstanbul (2010).

(2) Z. Tez, Lezzetin Tarihi – Geçmişten Bugüne Yiyecek, İçecek ve Keyif Vericiler, Hayykitap, İstanbul (2012).

(3) A. Maalouf, Arapların Gözüyle Haçlı Seferleri (Çev.: M. A. Kılıçbay), Telos Yay., İstanbul (1997).

(4) B. Lewis, Haşîşîler: İslâm’da Radikal Bir Tarikat (Çev. K. Sarısözen), Kapı Yayınları, İstanbul (2005).

(5) Z.Tez, Gündelik Yaşam ve Eğlencenin Kültürel Tarihi, Doruk Yayımcılık, İstanbul (2009).

(6) Z. Tez, İlaç ve Parfümün Sihirli Dünyası – Tarihte Eczacılık, Güzel Kokular ve Kozmetik, Hayykitap, İstanbul (2010).

Batı medeniyetinin kurucuları tarihöncesi esrar satıcılarıydı

Hemp growing in Yubeng, China

Havada bir şey vardı galiba! Son buzul çağının sonlarındaki kısa bir zaman diliminde taş devri insanları Avrupa ve Asya’da birbirlerinden bağımsız olarak yeni bir bitki kullanmaya başladı: Esrar.

Bu marihuana arkeolojisinin araştırmalarının sonucu; 5000 yıl önce bronz çağının şafağında, kıtalararası ticaretin yükselişini Doğu Asya’da esrar kullanımının yoğunlaşmasına da bağlıyor.

Merkez Avrasya ‘nın Yamnaya insanları, -Avrasya da Avrupa toplumunu oluşturan 3 ana kabileden biri olarak düşünülen- doğuya doğru yayıldılar ve onların, muhtemelen psikoaktif kullanım için ,esrarı yaydıkları düşünülüyor.

Avrasya arkeolojik kazılarında onlarca yıldır esrar polen, meyve ve lifleri bulunuyor.

Almanya Berlin Free Universitesi’nden Tangwen Long, Pavel Tarasov ve ekibi tarih öncesi esrar kullanımı şablon ve yollarını ortaya çıkarmak için bu arkeolojik verileri derledi.

Esrarın ilk olarak Çin’de ya da Orta Asya’ da kullanıldığı ve muhtemelen ıslah edildiği düşünüyordu, ancak veriler alternatif bir şeyi işaret ediyor.

Veri tabanındaki son araştırmalar bitkinin Japon ve Doğu Avrupa arkeolojik kayıtlarında yaklaşık aynı zamanlarda, 11.500 ve 10.200 yıl önce, yer aldığını gösterdi.

Long: ”Esrar bitkisi 10.000 yıl önce, hatta belki daha da önce, geniş bir alana yayılmış gibi görünüyor.”

Ticaret Ürünü Olarak Esrar

Avrasya kıtasında farklı insan grupları birbirlerinden bağımsız olarak bu tarihlerde esrarı, muhtemelen psikoaktif etkisi için ya da besin maddesi olarak hatta liflerinden yararlanmak için kullanmaya başladılar.

Her ne kadar Tarasov ve Long un elindeki veriler, sadece batı Avrasya’da esrarın insanlar tarafından düzenli olarak kullanıldığını gösterse de, eski kayıtlara göre Doğu Asya da kullanımı yaygındı.

Bu şablon, 5000 yıl önce bronz çağının başlangıcında, Doğu Avrupa’da esrar kullanımının yoğunlaştığı zamanlarda değişiyor gibi görünüyor.

Tarasov ve Long zamanlamanın dikkate değer olduğunu düşünüyor. O zamana kadar Avrasya steplerindeki göçebe çobanların  at binmekte ustalaşmaları, birkaç bin yıl sonra ”ipek yolu” olacak kıtalar arası ticaret yollarını oluşturmaya başlayacak olan uzun mesafeleri katetmelerine olanak verdi. Bu erken ”bronz yolu” muhtemelen içinde esrarın da olduğu her türlü ticari malının doğu batı arasında dağılımınını mümkün kıldı.

Long, ”Bu henüz test edilmek için daha çok kanıta ihtiyaç duyan bir hipotez”.

Long; esrarın yüksek değeri onu ideal bir değişim metası haline getirmiş olabilir.

Bağımsız kanıtlar erken Bronz Çağı döneminde insanların ve malların yer değiştirdiğini gösteriyor.

Son birkaç yılda yayınlanan DNA analizleride bozkırdaki göçebe çobanların-yamnaya- aynı dönem de hem batıya hem de doğuya yayılmaya başladıklarını gösteriyor.

Stoned age?*

Hollanda’daki International Hemp Association’dan, ağırlıklı olarak esrarın tarihöncesini yazan Rob Clarke, güncel çalışmaları memnuniyetle karşıladı ve esrar bitkisinin birden fazla bölgede ıslah edildiği yönündeki çıkarımlarını desteklediğini söyledi. Bronz Çağı şafağındaki değişim ve esrar bitkisinin yayılması onu şaşırtmıyor.

Çünkü insanlar esrarı bir çok farklı şekilde kullanabilir, Bronz Çağı’ndaki dağılımın nedeninin psikoaktif özellikleri olduğundan emin olunamayacağını, söylüyor Agriculture and Agri-Food Canada (AAFC, Tarım ve Tarımsal Yiyecekler Kanada)’dan Ernest Small.

Bununla birlikte esrarın keyif verici etkisinin de önemli bir faktör olduğuna inanmak için nedenlerimiz var.

Bazı araştırmacılar yanmış arkeolojik alanlarda yanmış esrar tohumlarının bulunmasının Yamnayalar tarafından esrarla beraber onu içme fikrininde yayıldığını gösteriyor.

Yamnayalar üzerine çalışan, New York Hartwick College’den David Anthony, belirli özel durumlarda esrarı keyif verici özelliği için kulllanmış olabileceklerini söyledi.

Esrarın ilaç olarak kullanımının yayılmasının step dışına olan hareketle bağlantılı olduğunu söylüyor ve “Esrar özel kutlama ve ritüeller için tutulmuş olabilir.” diye ekliyor.

Kansas Üniversitesi’nden Barney Warf: ”Eski Yunan tarihçilerden öğrendiğimize göre; Bronz Çağı sonrası Yamnayalardan sonra gelen göçebe çobanlar olan ‘İskitler’, esrarı ilaç-uyuşturucu olarak düzenli olarak kullandılar. Kırım Yarımadası’nda, Heredot’un İskitler ile beraber oturup esrar içtiği rivayeti insanlar arasında anlatılır”

Warf,yeni çalışmanın etkileyici olduğunu ve daha fazla araştırmacıyı esrarın tarih ve tarihöncesini incelemek için cesaretlendirmesi gerektiğini söyledi. Warf, ”Avrupada bronz çağından rönesansa kadar esrarın büyük anlatılmamış bir tarihi olduğununu düşünüyorum” demektedir.

* “Stoned” kelimesi, İngilizce günlük konuşma dilinde “kafası iyi”, “sarhoş” gibi anlamlara gelmektedir.
“Stoned Age” derken Taş Devri anlamına gelen “Stone Age”e atıf yapılmıştır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Çeviren: Burçin Gürcan (EvrimselAntropoloji)

Kaynak:

  • newscientist.com
  • Tengwen Long, Mayke Wagner, Dieter Demske, Christian Leipe, Pavel E. Tarasov Cannabis in Eurasia: origin of human use and Bronze Age trans-continental connections Vegetation History and Archaeobotany pp 1–14 First Online: 27 June 2016 DOI: 10.1007/s00334-016-0579-6

FARKLI DİSİPLİNLERİN BİLGİNİ: İBN-İ SİNA (AVİCENNA)

 “Ruhum kitaplarda yeni ile eskiyi aramasına ve

kılı kırk yarmasına rağmen idrak edemedi bir tekini dahi.

Gönlümde binlerce güneş yanarken,

Çözemedim tek bir zerrenin manasını dahi.”

Okuduğunuz dörtlük Batı’da “Avicenna” olarak bilinen İbn-i Sina’ya ait. İslam dünyasının bilim insanları denildiğinde akla ilk gelen isimlerden biri olan İbn-i Sina, Avrupa bilim tarihinde de öneme sahip bir isim olarak karşımıza çıkıyor.

M.S. 980 yılında İran, Buhara yakınındaki Efşene’de doğan İbn-i Sina,  tıp, matematik, fizik, kimya, jeoloji, felsefe, şiir ve müzik alanlarında çalışmalara imza atan çok yönlü bir bilgindir.

M.S. 980 yılında İran, Buhara yakınındaki Efşene’de doğan İbn-i Sina,  tıp bilgisi sayesinde ün kazanmış olsa da matematik, fizik, kimya, jeoloji, felsefe, şiir ve müzik alanlarında da çalışmalara imza atmıştır. Çok yönlü özelliği ve yaratıcı zekâsı onu tarihin önemli dehaları arasına sokmuştur.

Kuşkusuz İbn-i Sina’nın büyük ünü öncelikle başarılı bir doktor olması sayesindedir. “Kuşyar” isimli bir doktorun yanında ve okuduğu tıp kitapları sayesinde kendini geliştirmiş, 18 yaşına geldiğinde klasik tıp alanında oldukça bilgili hale gelmiştir. Genç yaşta doktorluğa başlayan İbn-i Sina, Samani hanedanından Nuh ibni Mansur’u tedavi etmiş bu sayede saray kütüphanesini kullanma hakkına sahip olmuştur. Burada başka disiplinlere ait öğretileri de öğrenme fırsatını yakalamıştır.

 

“Hiçbir ülkeye sığmayacak kadar büyüktü ünüm,

Kimsenin ödeyemeyeceği kadar yüksekti ücretim!”

Bir dönem şehir şehir gezen İbn-i Sina yoldayken bu dizeleri kâğıda dökmüştür. Evet, İbn-i Sina’nın ünü İslam dünyasında yayılmıştır. Genç yaşına rağmen önemli bir doktor oluşu, yeni bilgi kazanmaya duyduğu istek onu bu noktaya getirmiş olabilir ama İslam dünyasının yanı sıra Avrupa’da da ününe ün katmasının nedeni, ansiklopedik bir eser olan “El Kanun Fi’t Tıb”(Tıbbın Kanunu) isimli eseridir. Yaklaşık altı yüzyıl boyunca Asya ve Avrupa’daki tıp okullarında etkili olan bu eser 5 ciltten oluşmaktadır ve Çin, Hint, Mısır’ın geleneksel tıp bilgilerini de içermektedir. Defalarca Latinceye çevrilen eserin ilk çevirisi XIII. yüzyılda Cremonalı Gerard tarafından yapılmıştır. Peki, bu eserin içeriği nedir? Kısaca bunu ele alırsak; eserde kanıta dayalı tıp, deneysel tıp, klinik testler, verimlilik analizi, risk faktörü ve sendroma dayalı hastalık teşhisi gibi konular yer almaktadır. Ayrıca farmakoloji alanında önemli bilgilerin olması dikkat çekicidir. Ancak eserde, dönemin ampirik (gözlem ve deneye dayanan) ama bir yandan da hurafelerden tam olarak da kurtulamayan özelliği de görülmektedir. Tümörün nasıl temizleneceği, ameliyat esnasında narkoz etkisi yaratacak bitkiler, şeker hastalığı ve tedavisi ve benzeri konular eserde yer alan diğer konulardır. 700 küsur ilacın da yer aldığı eser XIX. yüzyıla kadar tıp okullarında el kitabı olarak kullanılmıştır.

Tıbbın Kanunu eserinin (el yazması)orijinal bir sayfası

İbn-i Sina’nın tıp alanında yazdığı diğer önemli eseri ise; Kalp İlaçları Risalesi’dir. Bu eser kalp hastalıkları ile ilgili yazılmış, eczacılığa da yer veren monografik bir eserdir. Kalp ile ilgili genel teoriler ve ilaçların genel özellikleriyle başlayan eserin devamında kalp ilaçları ele alınmış ve alfabetik düzende hangi kalp hastalıklarına hangi kalp ilacının kullanılması gerektiği belirtilmiştir.

İbn-i Sina’nın bir ruh hekimi olarak da çalışmalar yapması ilgi çekicidir. Ona göre insanı oluşturan iki unsur vardır: ruh ve beden. Ve bu iki unsurun kendilerine özgü hastalıkları da vardır. Örnek olarak “melankoli” ruha dair incelenmesi gereken bir konudur ve İbn-i Sina buna dair değerlendirmelerde bulunur.

İbn-i Sina’nın Kasr-i Meyl’i:

İbn-i Sina, ona asıl ününü kazandıran tıp alanı dışında diğer ilgilendiği alanlarda da önemli çalışmalara imza atan bir bilim insanı olarak karşımıza çıkmaktadır.

Fizik alanında; optik ve dinamik konularına ilgi duyan İbn-i Sina, “hareket” konusuyla ilgili “Kasr-i Meyl” (hareket etme isteği) kavramını ortaya koymuştur. Ona göre bir cisim, engelleyici bir unsur olmaması durumunda sürekli hareket edebilir. Kasr-i Meyl, cismin hızı ve hareket hızıyla doğru orantılıdır. Kasr-i Meyl kavramı Batı’da “İmpetus” adıyla bilinmektedir. İbn-i Sina bunun yanı sıra görme konusunda da araştırmalar yapmış, ışığı ele almış ve ışığın hava içerisindeki hareketi ile ilgilenmiştir. Ona göre görme; dışarıdan göze gelen ışınların hareketi ile mümkün olmaktadır.

Transmutasyon teorisine bakışı:

İbn-i Sina’nın kimya alanında da transmutasyon (simya) teorisinin doğru olup olmadığını araştırmış, araştırmaları sonucunda ise bu teoriyi reddetmiştir. Su üzerinde deneysel bir çalışma yapan İbn-i Sina deney sonunda su içindeki tuzlara bağlı olan beyaz renkli bir sıvıya ulaşmış, bunun zaten olağan olduğu varsayımından yola çıkarak simyaya karşı çıkmıştır.

Aristoteles’den etkilenen düşünceler ve İbn-i Sina Felsefesi

İbn-i Sina felsefe alanına da yakınlık duymuş, duyduğu bu yakınlık sayesinde İslam dünyasının önemli filozoflarından biri haline de gelmiştir. El-Kindi, El- Farabi ve İbn-i Rüşd ile birlikte dört Aristotelesçi İslam filozofu arasında yer alan İbn-i Sina’ya göre; bilgi üç aşamalıdır.

  • Temel bilim
  • Doğa bilimleri bilgisi
  • Felsefe incelemeleri

Bu düşüncesi doğrultusunda El- Farabi’nin el yazmalarını okuyarak felsefe alanında kendini geliştirmeye başlayan İbn-i Sina, El-Farabi’nin Aristotelesçi fikirlerini Yeni Platoncu öğretilerle birleştirmeye çalışsa da tam olarak bir bütünlük kuramamıştır. Dünyanın ebedi olduğunu, ölümden sonra insanların tekrar dirileceğini reddeden düşünceleri eleştirilmesine neden olmuştur. Özellikle tutucu bir filozof olan Gazali, onu sert bir şekilde eleştirmiştir. Düşünceleri nedeniyle ülkesini terk etmek durumunda kalmış, tutuklanarak zindana bile atılmıştır. Tutuklandığı dönemde de çalışmalarını sürdüren İbn-i Sina aşağıdaki dizelerle iğnelemelerde bulunmuştur:

“Gördüm ki İbn-i Sina hükmedenlerce aldatılmış

 ve en beter ölümlere terk edilmiş zindanda,

Eseri Şifa kavuşturamadı sağlığına,

Necat dahi kurtuluşu sağlayamadı ona.”

Bu dizelerde geçen Şifa (iyileşme) ve Necat (kurtuluş) onun önemli eserleridir, burada onlara da göndermelerde bulunmaktadır.

İbn-i Sina “Aksam el-ulum” adlı eserinde felsefeyi şöyle tanımlamıştır;

“Felsefe spekülatif bir sanattır, insan buradan tüm varoluşunu belirleyen ve eylemlerini yönlendiren şeyleri özümseyerek yararlanır, böylelikle ruhu inceler ve yetkinleşir, bilgisi artarak izan ve feraset sahibi olur, mevcut dünyaya benzer hale gelir ama insani yetilere uygun olarak başka bir dünyadaki en büyük mutluluk için kendini hazırlar.” 

Fransa’da İbn-i Sina adına bastırılan bir pul örneği.

Yine ona göre felsefe ilimleri teorik ve pratik olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Teorik olanlar yani matematik, doğa bilimi ve metafizik aklı sürekli düşünür bir hale getirerek, ruha düşünme yetisini kazandırır. Pratik felsefe yani etik ise; teorik düşünme yetisini kişinin karakter özelikleriyle birleştirerek eylemler ile de ilişkilendirir.

İbn-i Sina bu çalışmalarının yanısıra kuramsal felsefe bilimlerini de sınıflandırmıştır. Kuramsal felsefeyi üç bölüme ayırır;

1. Bölüm: gök cisimleri, öğeler gibi tanımı maddeye, maddenin hareketine bağlı  şeyleri  ele alır.

2. Bölüm ara bir aşamadır ve bu aşamada, varoluşu maddeye ile harekete bağlı ama tanımı  ikisinden de farklı kavramlar bulunur; mesela geometrik biçimler ve sayıları ele alır.

3. Bölümde ise; varoluş ve tanımın olmadığı hareketten bağımsız şeyler vardır.

Gök cisimleri, öğeleri ele aldığı ilk bölümü “doğa felsefesi” olarak nitelendiren İbn-i Sina doğa bilimlerini ise felsefenin hareketleri ve değişimlerini ele alan bölümleri olarak ele almıştır. Bunları Aristotales’e göre sınıflandırmıştır, ona göre bu bölümler şu şekildedir;

1.Bölüm: Tüm doğal cisimlerde ortak olan madde, biçim, hareket, hareket eden ve hareketler arasındaki ilişki…vb. bunların hepsi fiziktir ve ilk bölümdedir.

2.Bölüm: Evrenin temelini teşkil eden cisimler, yani gökyüzü ve gökyüzü cisimleri bu bölümdedir.

3. Bölüm: Oluş ve bozuluş evreleri, tanrısal yaratışın güzelliği oluş ve bozuluş ilkelerle bu bölümde yer alır.

4.Bölüm: Yıldızların kayması, gökkuşağı, depremler, deniz ve dağlar bu bölümü oluşturur.

5.Bölüm: Madenler ve madenlerin durumları bu bölümü oluşturur.

6.Bölüm: Bitkilerin durumları bu bölümü oluşturur.

7.Bölüm: Hayvanlar ve hayvanların doğası bu bölümdedir.

8.Bölüm: Ruh bilgisi son bölümdür.

İbn-i Sina ilk aşamayı çok önemsemiş ona bağlı olarak alt sınıflandırmalar yaparak ve bunları bilimsel ilkeler ve felsefi ilkeleri harmanlayarak kendi düşünce sistemindeki sınıflandırmayı oluşturmuştur.

Bilimlerin ara aşaması olarak nitelendirdiği ikinci aşama (matematik) yine ona göre kendi içinde sınıflandırılmalıdır. Ona göre matematik şu konuların birleşimidir:

i) Aritmetik

ii) Geometri ( jeodezi, yüklerin hareketi, optik ve aynalar, sıvıların hareketi olmak üzere yine bir sınıflandırma ihtiyacı duymuştur.)

iii) Uzay bilimi (astronomi, gök küreler, yıldız karışımları…vb.)

iv) Müzik aletleri öğretisi ( melodi ve ritm ilişkisi olarak incelemiştir.)

Ara sınıf olarak nitelendirilen matematiğe değinmişken, İbn-i Sina’nın matematik alanındaki düşünceleri ve çalışmalarına yer vermemiz de iyi olacaktır.

“Matematik, varlıkta maddeden ayrılmayan ama yansıtma sırasında ayrılması mümkün olan durumların ilmidir.”

Matematiği böyle tanımlayan İbn-i Sina Hint aritmetiğine ilgi duymuş ve Hint rakamlarını eserlerinde kullanmıştır. Öklid’in geometri kavramlarının yorumunu yapmış, astronomini ve matematik arasında ilişki kurmuş, trigonometri hesapları ile ilgilenmiştir.

Astronomik incelemeler ve İbn-i Sina

İbn-i Sina astronomi konusunda kuramsal sorunlara eğilen en az yedi risale ele yazmıştır. Bu alandaki en önemli eserleri “Astronomi Müşahedeleri Kitabı” ile “Almagest Elkitabı”dır. Almagest Elkitabı isimli eserinde İbn-i Sina, ilkesel ve öze ilişkin sorunları ele almıştır. Gerçekleştirdiği gözlemleri ve astronomi araçlarındaki değişiklikleri ele alan İbn-i Sina bunları da eserine yansıtmıştır.

Müziğin doğası ve İbn-i Sina

Müziği matematiğin dördüncü bölümü olarak nitelendiren İbn-i Sina bu konuda Antikçağ örneklerine bağlı kalmıştır. Ses perdeleri, kakoforiler, harmoniler, sistemler, ritimler vb. konularda makaleler yazmış, çoksesliliğe ilişkin yorumlarda bulunmuştur. Müziği tıp içerisinde de kullanmaya çalışmıştır. Örnek olarak; bir ruh hastasının tedavisinde müzikten yararlanılabileceğini öne sürmüştür.

İran’dan Batı’ya yayılan bir ün, tıp alanından felsefeye kadar bilgi arayışında olan bir bilim insanı. 57 yıllık yaşam öyküsüne sığdırdığı sayısız bilimsel çalışma ve eser. Başarılarıyla hala anılan, adı Ay’da bir kratere ve üniversiteye verilen bir dönemin ünlü kişisi. İşte İbn-i Sina bu tanımlamalarla karşımıza çıkmakta ve çok yönlü kişiliği ve bilgiye olan düşkünlüğü ile kendine hayran bırakmaktadır. Bu yazıda kısaca onu anlatmaya çalışsak da kapsamlı araştırma yaptığınızda onun farklı branşlardaki derin araştırmaları onun neden hala konuşulduğunu anlamanıza yardımcı olacaktır. Yazımıza yine onun dizeleriyle son verirken, uzun yıllar boyunca bilim tarihi denilince akla gelen ilk isimlerden biri olmasını dilediğimizi belirtmeden geçemeyeceğiz.

“Kapkara toprağın derinliklerinden Zühal yıldızına kadar evrende karşılaştığım tüm sorunları çözdüm.

Tüm bağlar çözülmüş yalnız biri kalmıştı geriye, o da ölümün bağıydı işte.”

 

 Kaynakça:

Dünya’daki Bilinen En Eski Melodi

Dünya’daki Bilinen En Eski Melodi

Güzel müziğin zamanı yoktur. Yani kulağa hoş gelen bir beste, üzerinden yüzyıllar geçse bile günceldir ve her zaman güzeldir. Peki, acaba antik çağlarda müzik nasıldı? Şimdilerde savaşın coğrafyası olarak tanıdığımız fakat daha öncelerde antik medeniyetlerin beşiği olarak bilinen Suriye’de bulunmuş, antik notaları ve sözleri içeren yaklaşık 3.400 yıllık tabletin üzerinde yazanları yorumlayan araştırmacılar, belki de Dünya’nın bilinen en eski melodisini keşfetmiş olabilirler.

Günümüzde Suriye sınırları içerisindeki Lazkiye yakınlarında, Akdeniz’e kıyısı bulunan antik bir liman şehri olan Ugarit’de 1950’li yıllarda yapılan kazılar sonucunda yaklaşık milattan önce 1400 yılına ait tabletler bulunmuştu. Bütün tabletlerin üzerinde bazı semboller yer alıyordu. Fakat bu tabletler arasında bir tanesi oldukça dikkat çekiciydi ve daha okunabilirdi. H6 olarak adlandırılan bu tabletin üzerinde, dokuz telli antik bir arp olan sammûm için bir takım müziksel gösterimler ve Akkadlı meyve bahçelerinin tanrıçası Nikkal için yazılmış bir ilahinin sözleri bulunuyordu. Yani, Suriye’de bulunan bu tablet, bir melodinin yazılı müziksel gösteriminin bilinen en eski örneği olabilir.

Müziksel gösterimleri içeren yaklaşık 3400 yıllık tablet

Müziksel gösterimleri içeren yaklaşık 3400 yıllık tablet

Ayrıca ilginç bir şekilde, antik müzik eserinin yazılı hali olan tablet H6’nın üzerinde arpin nasıl akort edileceği ile ilgili de yönergeler yer alıyor. Yıllar süren çalışmaların ardından, araştırmacılar bu tabletin üzerinde yazanları çözümlemeyi başardılar ve bu melodiyi yorumlamaya çalıştılar. Tabii ki aşağıdaki videoda dinleyebileceğiniz melodi, bire bir antik çağlardaki ile aynı  değil. Yalnızca yapılan çalışmalar sonucunda çözümlenebilmiş halinin, antik müzik araştırmacısı ve besteci Michael Levy tarafından yorumlanmış bir örneği.


Kaynak:
  • Bilimfili,
  •  Is This The World’s Oldest Melody?, IFLscience, Retrieved from http://www.iflscience.com/editors-blog/is-this-the-worlds-oldest-melody/
  • http://ancientlyre.com/publicfiles/MASEG_notes.pdf

Ateşin keşfi ‘Hobbitler’in yok oluşlarına ışık tutuyor.

Hobbitlerin yokoluşundaki gizem ile iligi spekülasyonlar, Liang Bua’da ki modern insan ve hobbitler arasındaki zaman aralığını daraltan yeni bulgularla birlikte artıyor.

Modern insanın (Homo sapiens) Liang Bua’ da 41.000 yıl öncesinde yüksek ihtimalle ateşi kullanmış olduğuna dair önemli kanıtlar içeren bu örnekler, Endonezya Florens adasındaki bu bölgede ilk modern insanlarlar ve son hobbitler arasındaki zaman aralığını daraltıyor.

Avustralya Wollongong Üniversitesi’nden Ve Endonezya Ulusal Arkeoloji Araşırma Merkezi tarafından yürütülen ve ‘Journal of Archeaological Science’ dergisinde (30-6-2016) yayınlanan bu çalışma, güneydoğu Asya’da modern insanın varlığının ilk kanıtları arasında.

UOW Arkeolojik bilimler bilimler merkezi araştırma görevlisi jeoarkeolog olan baş yazar Dr.M.Morley, bu bulgunun hobbitlerin yaklaşık 50.000 yıl önce neden ve nasıl yokolduğunu keşfetmek için yapılan araştırmada son derece önemli olduğunu belirtti.

Hobbit hikayesi 2003 yılında UOW ‘den olanları da içeren uluslararası bir araştırmacı grubunun Liang Bua da daha önce bilinmeyen küçük vücut yapılı bir hominin türü bulmasıyla başlar.

Bir metrelik boyundan dolayı Hobbit olarak isimlendirilen, Homo floresiensis tarih kitaplarını baştan yazacak, dünyanın hayalgücünü ele geçirecek ve ‘yüzyılın buluşu’ olarak adlandırılacaktı.

Mart ayı Nature dergisinde yaınlanan orijinal hobbit isketetinin gözden geçirilmiş tarihlendirmesi kemiklerin yaşını 190.000 vee 60.000 yıl olarak (daha öncesinde florens lerin 12.000 öncesine kadar yaşadığına inaılıyordu)ve en son taş aletlerin yaşını 50.000 olarak göstermesinden sonra sediment dizilimindeki kronolojik boşluk arttı. Araştırmacıların 46000-20000 tarihleri arasında bölgede ne olduğuna dair fikirleri yoktu.

Dr. Morley ve CAS jeoarkeolog Prof. Poul Goldberg ve arkeolog Thomas Sutinka nın da için de olduğu ekibi 190.000-20.000 yıları önecesinde bölgedeki çevresel değişimleri inceleyerek ve hiç beklenmedik birşeyi: 41.000 ve 24.000 yıl öncesinde muhtemelen modern insanın ısınma ve pişirme amacıyla kullanılmış olduğu ateş yakılan alanların fiziksel kanıtlarını ortaya çıkararak , bu boşluğu doldurabildiler.

Dr. Morley, “Hobbitlerin sadece 50.000 yıl öncesine kadar Liang Bua da yaşadıklarını biliyoruz. Ayrıca modern insanın güneydoğu asya ya ve Avustralya ya 50.000 yıl önce ya da muhtemel daha erken geldiğini de biliyoruz.”

Modern insanın güneydoğu asyadaki en erken faaliyetlerinin kanıtı olan bu yeni bulgu bölgedeki iki hominin türü arasında ki tarihsel boşluğu daraltıyor…

Dr. Morley , Homo floresiensis’in bölgedeki 130.000 yıllık varlığı boyunca ateş kullanımına dair kanıt bulunmadığı dikkate alınırsa ,ateş yakılan alanların mimarı olarak modern insanın daha muhtemel bir aday olduğunu belirtti.

”Bu derece iyi korunmuş ateş yakılan alanların bulunması bu insanların davranışlarını anlamamıza izin veriyor..”diye ekledi.

Dr. Morley, Liang Bua’daki araştırmacıların tarihsel boşlığu dolduracak ,daha fazla kanıt aradıklarını söyledi. Modern insanı tam olarak doğru zaman ve yere yerleştirmemizi sağlayacak,muhtemelen iki türün etkileşime girmesi ve sonuçta hobbitlerin yok olmasıyla sonuçlanan iki türün eş zamanlı bulunmasını ortaya çıkaran kanıtlar.

Çalışmanın bir parçası olarak Dr.Morely alandan alınan sedimentleri mikroskobik düzeyde detaylı incelemek için mikromorfoloji tekniğini kullandı.

Mağranın arka bölümünden, hobbit fosillerinin bulunduğu alandan farklı bir bölgeden alınan sediment örnekleri UOW ‘e yollandı ve 30 mikron kalınlığında ki çok ince kesitler, mikroskopta incelendi.

Sedimentlerin spektroskopik incelenmesi Dr.Linda Prinsloo tarfından yapıldı ve çalışma için incelenen herkatmanın yaşını belirlemek için radyokarbon tarihleme kullanıldı.

Aynı zamanda Homo sapiens‘in 50.000 yıl önce güneydoğu asya ve Avustralya ya dağılımını nın delili de olan bu çalışma, UOW ve CAS araştırmacıların 70.000 yaşında hobbitlerin atası olabilecek fosil kalıntıları bulduklarını açıklamasından birkaç hafta sonra geldi.

Bu dikkate değer bulgular Homo floresiensis’in kısa boyluluğa neden olan bir hastalıktan etkilenmişHomo sapiens olduğu konusundaki son şüpheleri de ortadan kaldırdı.

Çeviren: Burçin Gürcan(evrimselantropoloji)

Kaynak:

  • sciencedaily.com
  • Mike W. Morley, Paul Goldberg, Thomas Sutikna, Matthew W. Tocheri, Linda C. Prinsloo, Jatmiko, E. Wahyu Saptomo, Sri Wasisto, Richard G. Roberts. Initial micromorphological results from Liang Bua, Flores (Indonesia): Site formation processes and hominin activities at the type locality of Homo floresiensis. Journal of Archaeological Science, 2016 DOI: 10.1016/j.jas.2016.06.004

Süt Devrimi

1970’lerde, arkeolog Peter Bogucki Polonya’nın merkezindeki bereketli ovalarda yer alan bir Taş Devri bölgesinde kazı yapıyorken tuhaf el yapımı bir çeşit ürünle karşılaştı. Orada 7000 yıl önce yaşamış olan insanlar merkez Avrupa’nın ilk çitfçileriydiler ve arkalarında minik delikler ile noktalı çömlek parçaları bırakmışlardı. Sanki saman parçaları ile delinmiş kaba, kırmızı pişmiş kil gibi görünüyordu.

Arkeoloji literatüründe geriye baktığında, Bogucki diğer antik delikli çömlek örneklerini buldu. “Çok sıradışılardı – insanlar yayınlarda onlara hemen her zaman yer vermelidir” diyen Bogucki halen New Jersey’deki Princeton Üniversirtesi’nde çalışmaktadır. Peynir süzmekte kullanılan benzer bir şeyi arkadaşının evinde görmüştü, bu sebeple çömleğin peynir yapımıyla alakalı olabileceği iddiasında bulundu. Fakat iddiasını test etmenin hiçbir yolu yoktu.

Mélanie Roffet-Salque onları çıkarıp ve kil ile korunmuş yağlı kalıntılarını analiz edene kadar, 2011’e değin gizemli çömlek parçaları depoda kaldı. İngiltere’nin Bristol Üniversitesi’nde jeo-kimyacı olan Roffet-Salque, bol süt ve yağ izleri buldu – ki ilk çiftçilerin çömleği, sıvı peynir altı suyundan yağlı sütün katı unsurlarını ayırmak için elekler gibi kullandığının kanıtıydı. Bu, Polonya kalıntıları dünyada peynir yapımının bilinen en eski kanıtı yapmaktadır.

Roffet-Salque’nin iz sürüşü Avrupa’da sütün tarihi hakkındaki keşif dalgalarının bir parçasıdır. Birçoğu 2009’da başlatılan 3.3 milyon euroluk (4.4 milyon Amerikan doları) bir projeden gelmektedir ve arkeologları, kimyagerleri ve genetikçileri ihtiva etmektedir. Bu grubun aydınlattığı süt ürünlerinin derin yollarından elde edildiğine dair bulgular, kıta üzerindeki insan yerleşimini şekillendirmiştir.

En son gerçekleşen buzul çağı döneminde, sütte bulunan esas şeker yani laktozu parçalamak için gereken laktaz enzimini üretememelerinden –çocuklar hariç- dolayı  süt esasen yetişkinler için bir toksindi. Fakat yaklaşık 11.000 yıl önce Ortadoğu’da tarımın avcı-toplayıcılığın yerini almasıyla sığır çobanları, peynir veya yoğurt yapmak için sütü mayalayıp tolere edilebilir seviyelere getirerek süt ürünlerinde laktozu nasıl azaltabileceklerini öğrendiler. Birkaç bin yıl sonra, Avrupa genelindeki bir genetik mutasyon insanlara, hayatları boyunca laktoz üretebilme ve süt içebilme yeteneği verdi. Bu adaptasyon, hasat başarısız olduğunda o toplulukların hayatlarını devam ettirebilmeleri için yeni zengin bir beslenme kaynağının yolunu açtı.

Bu iki aşamalı süt devrimi, güneyden Avrupa’ya  doğru sürüklenen ve binlerce yıl orada yaşamış olan avcı-toplayıcı kültürlerin yerini alan çiftçi ve çoban gruplarının izini sürmede asal bir faktör olabilir. University College London’da  nüfus genetikçisi olan Mark Thomas “Arkeolojik bakış açısından kuzey Avrupa’nın içlerine çok hızlı yayılmışlar” demektedir. Dünyanın birçok bölgesindekinin aksine bu göç dalgası Avrupa üzerinde kalıcı bir etki bıraktı, ki pek çok insan şimdilerde sütü tolere edebilmektedirler. Thomas ayrıca “Avrupalıların büyük bir kısmı, Avrupa’daki ilk laktaz kalıcı süt üreticilerinin soyundan gelmiş olabilirler” demektedir.

Güçlü Mideler

Tüm dünya genelinde küçük çocukların neredeyse tamamı laktaz üretirler ve annelerinin sütündeki laktozu sindirebilirler. Fakat olgunlaştıkça, birçoğunun laktaz geni devredışı kalır. İnsan nüfusunun sadece  % 35’i yaklaşık yedi veya sekiz yaşından sonra laktozu sindirebilir. İngiltere’deki York Üniversitesi’nden arkeolog Oliver Craig “Eğer laktozu tolere edemiyorsanız ve bir pint (bir bira bardağı miktarı ölçektir ç.n.) sütün yarısını içerseniz, gerçekten hastalanırsınız. Çileden çıkaran bir ishal – esasen dizanteri” demektedir.

lactase-hotspots2

Laktaz Bölgeleri / İnsanların sadece üçte biri, yetişkinlikleri boyunca süt içebilmeleri sağlayan laktaz enzimini üretirler. / Süt içebilen yetişkin nüfusun yüzdesi

Süt sindirimi yeteneğini koruyan pek çok insan, laktaz genden pek de uzak olmayan genomik bir bölgedeki DNA bazı sitozini  timinle değiştiren tek bir nükleotidle ilişkili görünen özelliği Avrupa’ya atalarının getirdiğini takip edebilirler. Ayrı mutasyonlara bağlı gibi görünen Batı Afrika, Ortadoğu ve Güney Asya’da laktazın kalıcı olması da cepteki diğer husustur.

Avrupa’daki tek nükleotid değişimi nispeten son zamanlarda meydana geldi. Thomas ve çalışma arkadaşları, modern toplumlardaki genetik varyasyonlarının zamanlamasına ve ilgili genetik mutasyonun antik toplumlarda yayılmasının nasıl gerçekleşebileceğini yayınlayan bilgisayar simülasyonlarına bakarak tahminde bulundular. LP alel lakaplı laktaz dayanıklılığının, Macaristan’ın geniş, bereketli ovalarında yaklaşık 7.500 yıl önce ortaya çıktığını öne sürdüler.

Güçlü Gen

İlk önce Lp alel ortaya çıktı, bu büyük bir seçilim avantajı sundu. 2004’teki bir çalışmada, araştırmacılar, mutasyonla birlikte insanların bundan yoksun olanlardan % 19 kadar daha verimli yavrular ürettiklerini hesapladılar. Araştırmacılar bunu, “genom içerisindeki henüz görülmemiş en güçlü herhangi bir genin” seçilim derecesi olarak isimlendirdi.

Birkaç yüz neslin üzerinde birleşmiş olan bu avantaj, bir kıtayı devralmada bir nüfusa yardımcı olabilir. Thomas, ama sadece “nüfus taze süt kaynağına sahip olmalıdır ve sütçülük yapmalıdır” diyor. “Bu kültürle birlikte evrilen bir gendir. Biri diğerini beslemektedir.”

Thomas, bu etkileşimin tarihini araştırmak için Almanya’nın Mainz şehrindeki Johannes Gutenberg Üniversitesi’nde paleo-genetikçi olan Joachim Burger ve York Üniversitesi’nde biyo-arkeolog olan Matthew Collins ile bir ekip kurdu. Avrupa çapında ilk kariyer araştırmaları yapan bir düzine kişiyi bir araya getiren, LeCHE olarak bilinen (Avrupa’nın erken kültürel tarihindeki laktaz izi / Lactase Persistence in the early Cultural History of Europe) multidisipliner bir projeyi organize ettiler.

Antik çömlek kimyası, arkeoloji ve moleküler biyoloji çalışan insanlarla birlikte LeCHE, moden Avrupalıların kökenleri hakkındaki önemli bir sorunu gidermek için katılımcılara ayrıca umut oldu. Thomas “Ortadoğu’dan gelen çiftçilerin veya yerli avcı-toplayıcıların soyundan olup olmadığımız, arkeolojide sürekli sorulan bir soru haline gelmiştir” demektedir. Argüman yer değiştirmeye karşı olarak evrimi öne sürmektedir. Avrupadaki avcı-toplayıcıların yerli nüfusları çiftçilik ve çobanlıkla mı meşgul oldu? Veya genler ve teknoloji kombinasyonu sayesinde, yerlileri safdışı bırakan tarım kolonicilerinin bir akını mı oldu?

İpucu olan delillerden bir tanesi, arkeolojik bölgelerde bulunan hayvan kemikleri çalışmalarından geldi. Öncelikle süt hayvancılığı için sığır yetiştirilirse, ilk doğum gününden önce  buzağılar genellikle katledilmiş olurlar, ki böylece anneleri sağılabilir. Fakat daha sonra tam olarak büyüdüklerinde, özellikle et için yetiştirilen sığırlar öldürülür. (Örnek, yaşlı değillerse, sütçülük devrimin bir parçasıyken koyun ve keçiler için de benzerdir.)

dairy-diaspora2

Mandıra Diyasporası /  Sütçülük pratikleri Ortadoğu’dan Avrupa’ya avcı-toplayıcılıktan tarıma Neolitik geçişin bir parçasıdır. / Kabaca 7.000 yaşındaki peynir yapmak için kullanılan elek / 6.500 Yıl Önce Avrupa’nın merkezinde iyi gelişmiş süt ekonomisi / 7.500 Yıl Önce Laktaz sürekliliği, yetişkinlikte süt içme yeteneği, merkez Avrupa’da ortaya çıkmıştır / 8.000 Yıl Önce Neolitik kültür Balkanlara ulaşır / 8.400 Yıl Önce Neolitik kültür Yunanistan’a yayılır / 11.000-10.000 Yıl Önce Neolitik kültür Ortadoğu’da gelişir. Bu tarım kültürünün ve muhtemelen süt veren hayvanların evcilleştirilmesinin başlangıcıdır.

LeCHE katılımcılarından olup Paris’teki Fransız Ulusal Doğa Tarihi Müzesi’nde arkeo-zoolog olarak çalışan Jean-Denis Vigne, kemiklerdeki büyüme modelleri çalışmalarını baz alarak, yaklaşık 10.500 yıl önce Ortadoğu’da insanların ilk olarak hayvanları evcilleştirmeye başladıklarını, bu sebeple sütçülüğün tüm yollarının geriye doğru o bölgeye gidebildiğini ileri sürmektedir. Avcı-toplayıcılığa dayalı bir ekonomi kendini tarıma adamış bir topluluğa yol verdiğinde ancak bu durum, Ortadoğu Neolitik geçişinden sonra yerini almıştır. Paris müzesinde arkeo-zoolog olan Roz Gillis, “Sütçülük, insan nüfuslarının niçin bu tür sığır, koyun ve keçi gibi geviş getiren hayvanları yakalamaya ve tutmaya başladıklarının nedenlerinden bir tanesi olabilir” demektedir.

Ayrıca Gillis, Anadolu’da (günümüz Türkiyesi) ve Avrupa’daki 150 bölgedeki kemik büyümelerini inceleyerek sütçülüğün, sonradan  Neolitik geçiş ile uyum içinde genişlediğini söylemektedir. Sütçülük, kabaca iki bin yılı aşkın bir sürede Anadolu’dan kuzey Avrupa’ya yayılan tarım gibi benzer bir seyir izledi.

Kendi başlarına büyüme modelleri, Avrupa’daki Neolitik geçişin evrim veya yer değiştirme yoluyla meydana geldiğini söylemez; ama sığır kemikleri önemli ipuçları sunmaktadır. Bir ön çalışmada Burger ve birkaç LeCHE katılımcısı, Avrupadaki Neolitik bölgelerde evcilleştirilmiş hayvanların, en yakın olarak Ortadoğu’daki ineklerle, daha sonra yerli vahşi yaban öküzleriyle ilişkili olduklarını keşfetti. Burger bunun, gelen çobanların yanlarında sığır getirdiğinine, daha sonra yerel olarak evcilleştirdiklerinin güçlü bir işareti olduğunu söylemektedir. Daha önce orada yaşamış olan avcı-toplayıcıların soyundan gelen Neolitik çiftçiler olmadıklarının ileri sürüldüğü, merkez Avrupa’daki kurtarılmış birkaç bölgedeki antik insan DNA’sı çalışmalarından da benzer bir hikaye ortaya çıkmaktadır.

Birlikte ele alındıklarında, veriler ilk Avrupalı çiftçilerin kökenini çözmeye yardım etmektedir. Burger “Uzun zamandır kıta Avrupası arkeolojisinin ana düşüncesi, Neolitik çiftçilerin içinde Mezolitik avcı-toplayıcıların geliştiğini söylemekteydi” diyor. “Bize temelde onların tamamen farklı olduğunu gösterdi.”

Süt ya da Et

Avrupa’da LP alel’in ortaya çıkmasından binlerce yıl önce Ortadoğu’da bilinen bu sütçülük başlamıştı, antik çobanlar sütteki laktoz konsantrasyonlarını azaltmanın yollarını bulmuş olmalıdırlar. Ayrıca peynir veya yoğurt yapımında bunu kullanmışlar gibi görünmektedir. (Böyle beyaz peynir ve kaşar gibi fermente peynirler, taze sütte bulunan laktozun küçük bir kısmına sahiptirler; Parmesana benzer eski sert peynirler neredeyse hiç yoktur.)

Bu teoriyi test etmek için, LeCHE araştırmacıları antik çömlek üzerinde kimyasal testler uyguladılar. Kaba ve gözenekli kil, pişirme işlemi sırasında emilen yağ türünün ne olduğunun kimyagerler tarafından ayırtedilmesi için yeterli kalıntıları içermektedir. İnek, koyun, keçi veya diğer hayvanlar gibi geviş getirici hayvanlardan süt veya et elde edilmişti. Bristol Üniversitesi’nden kimyager Richard Evershed “Bu bize ne tür şeylerin pişiriliyor olduğunu söylemenin bir yolunu sağladı” demektedir.

Evershed ve LeCHE çalışma arkadaşları, en az 8.500 yıl geriye giden Ortadoğu’nun Bereketli Hilal’indeki çömlekte süt yağı tespit ettiler ve Roffet-Salque’ın üzerinde çalıştığı Polonya çömleği, Avrupadaki çobanların 6.800 ila 7.400 yıl önce arası bir dönemde diyetlerine ek olarak peynir ürettiklerinin net kanıtlarını sunmaktadır. O zamana kadar, mandıra Neolitik diyetin bir bileşeni haline gelmişti, fakat henüz ekonominin baskın bir parçası değildi.

Sonraki adım yavaşça meydana geldi ve laktaz dayanıklılığının yayılmasını gerekli kıldığı görülmektedir. LP alel, ilk ortaya çıkışından sonraki bir süreye kadar nüfusta yaygın hale gelmedi. Burger eski insan DNA’sının örneklerinde mutasyon aramaktadır ve kuzey Almanya’da sadece 6.500 yıl kadar eski olan bir mutasyonu bulmuştur.

University College London’da nüfus genetikçisi ve LeCHE katılımcısı olan Pascale Gerbault tarafından oluşturulan model, bu özelliğin nasıl yayılmış olabileceğini açıklamaktadır. Ortadoğu Neolitik kültürlerin Avrupa’ya taşınması gibi çiftçilik ve çobanlık teknolojilerinin yerel avcı-toplayıcıları safdışı etmeye yardım ettiğini ortaya koymaktadır. Ve güneylileri kuzeye itti diyen Gerbault, LP alelin göç dalgasında “sörf” yaptığını söylemektedir.

Laktaz dayanıklılığı, Neolitik çiftçilerin mutasyon ortaya çıkmadan önce oraya yerleşmiş olmalarından dolayı güney Avrupa’nın bazı bölgelerinde daha sert bir kuruluş zamanına sahipti. Ancak tarım toplumu olarak yeni toprakların içinde kuzey ve batı taraflarına doğru yayıldılar, laktaz dayanıklılığının sağladığı avantajın bunda büyük bir etkisi vardı. Gerbault “Nüfus (göç) dalgasının kıyısına gittikçe alel sıklığı artabilir” demektedir.

Bu modelin kalıntıları, bugün hala görülebilir. Güney Avrupa’da, laktaz dayanıklılığı nispeten nadir olup Yunanistan ve Türkiye’de % 40’tan daha azdır. Bunun aksine İngiltere’de ve İskandinavya’da yetişkinlerin % 90’ından fazlası sütü sindirebilmektedir.

Sığır Fethi

Yaklaşık 5.000 yıl önce, geç Neolitik ve erken Tunç Çağı’na doğru, kuzey ve merkez Avrupa’nın çoğunda LP alel oluşabilmekteydi ve sığır çobanlığı kültürün baskın bir parçası olmuştu. Burger “Onlar hayatın bu yolunu keşfetti ve ilk önce çoğalarak ve ayrıca çobanlığı yoğunlaştırarak gerçek besin faydalarını elde ettiler” demektedir. Merkez ve kuzey Avrupa’daki birçok geç Neolitik dönem ve erken Tunç Çağı arkeolojik bölgelerindeki hayvan kemiklerinin üçte ikisinden daha fazlası sığır kemikleridir.

LeCHE araştırmacılarına, süt tüketme yeteneğinin niçin bu bölgelerde böyle bir avantaj sunduğu hala tamamiyle şaşırtıcı gelmektedir. Thomas, insanlar kuzeye taşındıklarında, sütün açlığa karşı bir korunma olduğunu ileri sürmektedir. Süt ürünleri -soğuk iklimlerde daha uzun süre saklanabilirdi- yetişme mevsiminden ya da kötü hasattan bağımsız olan zengin kalori kaynakları sağladı.

Diğerleri, raşitizm gibi hastalıkları önlemede yardımcı olabilen bir besleyicinin, D vitaminin nispeten yüksek bir konsantrasyonu olmasından dolayı özellikle kuzeyde sütün yardımcı olabildiğini düşünmektedirler. Kuzeylilerin kış aylarında yeterince yapmakta zorlandıkları güneşe maruz kalma durumu gerçekleştiğinde insanlar doğal olarak sadece D vitamini sentezlemektedir. Fakat laktaz dayanıklılığı da güneşli İspanya’da kök saldı, D vitamininin atımının rolü şüphede kaldı.

LeCHE projesi, arkeolojik sorunların nasıl çeşitli disiplinler ve araçlar kullanılarak yanıtlanabileceğine dair bir modeli sunabilir. Projede yer almayan ve Londra’daki Royal Holloway’de paleo-genetikçi olan Ian Barnes “Tümünün tek bir soru üzerine odaklandığı arkeolojiyi, paleontolojiyi, antik DNA’yı ve modern DNA’yı, kimyasal analizleri içeren bir çok farklı dokungaçlara sahipler” demektedir. “Bu şekilde incelenebilir pek çok diyet değişiklikleri bulunmaktadır.”

Bu yaklaşım, örneğin, nişastayı parçalamak için yardımcı olan bir enzimin, amilazın kökenlerini ayrı olarak kızdırıp ortaya çıkartmak için yardımcı olabilirdi. Araştırmacılar, tarımın gelişmesine eşlik eden artan tahıl isteği için enzim gelişiminin takip edilebildiğini –veya mümkün kılınabildiğini- ileri sürmektedirler. Ayrıca bilim insanları, içki için insanlığın susuzluk kökenlerini ortaya koyabilen ve alkol bozulmaları için çok önemli olan alkol dehidrojenazının evrimini izlemek istiyorlar.

LeCHE katılımcılarından bazıları, ilk çiftçilerin ve çobanların Avrupa’ya doğru nasıl ilerlediklerini araştıran (Bridging the European and Anatolian Neolithic / Avrupa ve Anadolu Neolitik Köprüsü) BEAN adını alan projenin bir parçası olarak şimdi daha da geçmiş zamanda derinlemesine araştırma yapıyor. Burger, Thomas ve onların BEAN çalışanları ilk çiftçilerin Avrupa’ya nasıl vardıklarının daha iyi anlaşılması umuduyla bilgisayar modelleri ve antik DNA analizi kullanarak Neolitik kökeni izlemek için 2013 yazında Türkiye’ye geldiler.

Yol boyunca, neredeyse her Türk kahvaltısında yenilen tuzlu, koyun sütü peyniri olan beyaz peynir ile karşılaştılar. Muhtemelen bölgedeki Neolitik çiftçilerin yaklaşık 8.000 yıl önce yedikleri bu peynir gibidir – uzun zaman önce laktaz dayanıklılığının sınırı insanlara taze süt içmek için olanak vermişti.

Kaynak:

  1. Nature
  2. Salque M, Bogucki PI, Pyzel J, Sobkowiak-Tabaka I, Grygiel R, Szmyt M, Evershed RP. Earliest evidence for cheese making in the sixth millennium BC in northern Europe. Nature. 2013 Jan 24;493(7433):522-5. doi: 10.1038/nature11698. Epub 2012 Dec 12.
  3. Michela Leonardia, Pascale Gerbaultb, Mark G. Thomasb, c, Joachim Burger The evolution of lactase persistence in Europe. A synthesis of archaeological and genetic evidence International Dairy Journal Volume 22, Issue 2, February 2012, Pages 88–97 Nutrition and health aspects of lactose and its derivatives
  4. Gerbault P, Liebert A, Itan Y, Powell A, Currat M, Burger J, Swallow DM, Thomas MG. Evolution of lactase persistence: an example of human niche construction. Philos Trans R Soc Lond B Biol Sci. 2011 Mar 27;366(1566):863-77. doi: 10.1098/rstb.2010.0268.
  5. Yuval Itan, Adam Powell, Mark A. Beaumont, Joachim Burger, Mark G. Thomas The Origins of Lactase Persistence in Europe Plos Computational Biology Published: August 28, 2009http://dx.doi.org/10.1371/journal.pcbi.1000491
  6. Bersaglieri T, Sabeti PC, Patterson N, Vanderploeg T, Schaffner SF, Drake JA, Rhodes M, Reich DE, Hirschhorn JN. Genetic signatures of strong recent positive selection at the lactase gene. Am J Hum Genet. 2004 Jun;74(6):1111-20. Epub 2004 Apr 26.
  7. Vigne, J.-D. in The Neolithic Demographic Transition and its Consequences (eds Bocquet-Appel, J.-P. & Bar-Yosef, O.) 179205 (Springer, 2008).
  8. Edwards CJ, Bollongino R, Scheu A, Chamberlain A, Tresset A, Vigne JD, Baird JF, Larson G, Ho SY, Heupink TH, Shapiro B, Freeman AR, Thomas MG, Arbogast RM, Arndt B, Bartosiewicz L, Benecke N, Budja M, Chaix L, Choyke AM, Coqueugniot E, Döhle HJ, Göldner H, Hartz S, Helmer D, Herzig B, Hongo H, Mashkour M, Ozdogan M, Pucher E, Roth G, Schade-Lindig S, Schmölcke U, Schulting RJ, Stephan E, Uerpmann HP, Vörös I, Voytek B, Bradley DG, Burger J. Mitochondrial DNA analysis shows a Near Eastern Neolithic origin for domestic cattle and no indication of domestication of European aurochs. Proc Biol Sci. 2007 Jun 7;274(1616):1377-85.
  9. Bramanti B, Thomas MG, Haak W, Unterlaender M, Jores P, Tambets K, Antanaitis-Jacobs I, Haidle MN, Jankauskas R, Kind CJ, Lueth F, Terberger T, Hiller J, Matsumura S, Forster P, Burger J. Genetic discontinuity between local hunter-gatherers and central Europe’s first farmers. Science. 2009 Oct 2;326(5949):137-40. doi: 10.1126/science.1176869. Epub 2009 Sep 3.
  10. Evershed RP, Payne S, Sherratt AG, Copley MS, Coolidge J, Urem-Kotsu D, Kotsakis K, Ozdoğan M, Ozdoğan AE, Nieuwenhuyse O, Akkermans PM, Bailey D, Andeescu RR, Campbell S, Farid S, Hodder I, Yalman N, Ozbaşaran M, Biçakci E, Garfinkel Y, Levy T, Burton MM. Earliest date for milk use in the Near East and southeastern Europe linked to cattle herding. Nature. 2008 Sep 25;455(7212):528-31. doi: 10.1038/nature07180. Epub 2008 Aug 6.

Haber: Andrew Curry

Çeviri: Bünyamin TAN (evrimselantropoloji)

El Kemiği Fosili, ‘Modern’ Elin En Az 2 Milyon Yıl Önce Var Olduğunu Gösterdi!

Bilim insanları, modern insan elini andıran, şu ana kadar ki bilinen en eski el kemiği fosilini keşfettiler. Önermelere göre, bu el kemiği fosili çağdaşlarından daha uzun boylu ve büyük olan, şu ana kadar bilinmeyen bir insan akrabasına ait.

kemik 3

Yeni bulgular ayrıca modern insan-benzeri ellerin fosil kayıtlarında ne zaman belirginleşmeye başladığıyla ilgili ip uçları da veriyor. Araştırmacılara göre, bu bulgular antik akrabalarımız düşünülenden daha uzun olabileceklerine işaret ediyor. İnsanları bugün yaşayan bütün diğer türlerden ayıran en önemli özellik karmaşık aletler yapabilme ve kullanabilme yeteneğidir. Bu kabiliyet, yalnızca harikulade insan beyninden değil aynı zamanda insan elinin maharetinden de kaynaklanır. Complutense University of Madrid’den paleantolojist ve araştırmanın baş yazarı Manuel Domínguez-Rodrigo’ya göre el, insanları tanımlayan en önemli anatomik özelliktir. Elimiz çeşitli şekilde tutma fonksiyonlarına sahip olmamızı sağlayacak şekilde evrimleşti ve yeterli tutuş gücü de herhangi bir primatta görülmemiş en geniş kullanım aralığını sundu. Beynimizle etkileşim halinde olan bu kullanım yeteneğimiz de zekamızın geliştirdi.

El Nasıl Evrimleşti?

İnsanımsıların (insanları ve şempanze soyundan ayrıldıktan sonraki insan akrabalarını içerir) fosillerinin daha öncelerde yapılmış analizlerine göre, antik insanımsılar hayatlarını ağaçlarda geçirmeye adapte olmuşlardı. Örneğin, antik insanımsıların elleri genellikle eğimli parmak kemiklerine sahipti. Bu eğimli parmak kemikleri ağaç dallarından sallanmak için oldukça uygundu. Modern insanlar ise düz parmak kemiklerine sahip şayan en gelişmiş primat.

Bilim insanlarının önermelerine göre modern insan eli, taş aletleri kullanmak üzere evrimleşti. Fakat; son insanımsı fosilin keşfi, elin evrimleşmesinin arkasında daha karmaşık bir hikaye olduğunu gösteriyor. Örneğin, antik insanımsı soyların bazı el kemiği fosilleri, daha çok modern insan eline benziyor.

Domínguez-Rodrigo: ’’ Geçmişteki modern-benzeri el bizlere insanların tamamen toprakla ilgilendiklerini ve aletleri ne kadar verimli kullandıklarını gösterdi. ‘’

Modern elin evriminin daha iyi anlaşılabilmesi için bilim insanları Tanzanya Olduvai Gorge’de keşfedilmiş 1.84 milyon yıldan daha öncesine ait olduğu belirlenen el kemiğini incelediler. Olduvai’de daha önce yapılmış kazılar da Afrika’nın insanlığın anavatanı olduğunun doğrulanmasına yardımcı olmuştu.

Bulunan el kemiği fosili büyük ihtimalle düzenli şekilde yaptıkları araçları tutabilen Homo erektus’a benzeyen tanımlanamamış insanımsı soydan bir yetişkinin sol elinin serçe parmağına ait. Kemik yaklaşık olarak 3.6 santimetre uzunluğunda- bu uzunluk modern insanın sol el serçe parmağının uzunluğu ile aynı.

Bu kemiğin düzlüğü ve diğer özellikleri, yaşam adaptasyonlarının ağaçlardan çok yerde olduğu önermesinin yapılmasını sağlıyor. Ayrıca bu yeni kemiğin özelikleri eski bulgulara ‘’modern insan vücudunun şeklinin, insanımsı evriminin oldukça erken aşamalarında belirdiği’’ önermesini de ekliyor.

Daha öncelerde yapılan araştırmalar insanımsıların iki ayaklarının üzerinde yaklaşık 6 milyon yıl önce durmaya başladıkları fikrini öne sürüyordu. İki ayak üzerinde durmak aynı zamanda ellerin de araç-gerek kullanımı için serbest kalması anlamına geliyor. 2 milyon yıl öncesine kadar da, bilinen büyün insanımsıların elleri iki fonksiyonu aynı anda gerçekleştiriyor- hem ağaçlara tırmanmak için hem de iki ayak üzerinde yürürken denge sağlamak için. ( İnsan soyu Homo’nun 2 milyon yıl ila 3 milyon yıl önce evrimleştiği düşünülüyor; bilinen en eski soyu tükenmiş insan türü Homo Habilis de en az 1.8 milyon yıl önce yaşadığı belirtiliyor. )

En eski tarihli el kemiği fosili keşfedilmeden önce, bilim insanları insanımsıların ellerinin kullanım açısından, modern insan elleri gibi göründüğü konusunda emin değildiler.  Domínguez-Rodrigo’nun belirttiğine göre. ‘’ Keşfimiz bir boşluğu dolduruyor- modern insan eline benzeyen el, en az 1.85 milyon yıl öncesine ait. ‘’

kemik 1

Büyük İnsanımsı

Bulgular ayrıca gösteriyor ki, ne olduğu bilinmeyen bu insanımsı aynı dönemde ya da daha öncesinde yaşayanlardan daha büyük. Eğer bulunan bu el kemiği moder bir insana ait olsaydı, 1.75 boyunda olacaktı.

Domínguez-Rodrigo: ’’Peki bu neden önemli? Arkeolaglar Olduvai benzeri bölgelerden yeterli bilgiyi topladılar ve bulgularına göre bu bölgelerde yaşayan insanımsılar avladıkları hayvanların 350 kilogramdan fazla olan ölülerini defalarca taşıdılar. Bu alanın bir uzmanı olarak ben, Homo habilis’lerin yaklaşık 1 boylarıyla bu kadar büyük hayvanları verimli bir şekilde nasıl avladıklarını anlamakta hep güçlük çekmişimdir.’’ diyor ve ekliyor, ‘’ Artık, yeni keşifler gösteriyorki daha büyük ve daha modern görünüşlü insanımsılar bu bölgelerin biçimlendiği zamanlarda varlardı.’’ Domínguez-Rodrigo’ya göre, bulunan fosillerin tarif ettiği insanımsı tipi, bu arkolojik kazı yerlerinin oluşumunun açıklanmasında daha iyi bir aday.

 


Kaynak: Bilimfili,

İlgili Makale: Manuel Domínguez-Rodrigo, Travis Rayne Pickering, Sergio Almécija, Jason L. Heaton, Enrique Baquedano, Audax Mabulla & David Uribelarrea, Earliest modern human-like hand bone from a new >1.84-million-year-old site at Olduvai in Tanzania Nature Communications 6, Article number: 7987 doi:10.1038/ncomms8987 Received 20 April 2015 Accepted 03 July 2015 Published 18 August 2015

FAKİR ANNELER KIZLARINA YATIRIM YAPIYOR

harem2

Başlık garip gelebilir; ama araştırmanın sonucu tam olarak da böyle. Tabi buradaki “yatırım yapma” biyolojik bir yatırımı kastediyor ve evrimsel antropolojik bir hipoteze işaret ediyor.

Eski Türk filmlerinin bazı klişelerini hatırlayalım:

Kızlar ağa ile ya da zengin bir çocuk ile evlendirilmeye çalışılır. Kimi zaman sevdiği adam sırf fakir diye kız verilmez. Ya da tam tersi: Zengin çocuk fakir kızı sever, ama babası kızdan ve ailesinden şüphelenir. Kızlarına “zengin bir koca bul” diyen anneler de vardır hatta.

Bir de tarihi düşünün: Osmanlı padişahları pek çok kez evlenmişlerdir ama saraya ortak bir aile çıkmaması için evliliklerini Türk ailelerin kızlarıyla yapmamışlardır. Başka coğrafyalarda başka çağlarda kızını bir prens ya da hakanla evlendirerek o prensin, hakanın ülkesinden koruma, imtiyaz alan devletlere de rastlayabiliriz.

Tamam, kabul ediyorum, varsayımsal konuşuyorum belki ama ben bunu söyledim diye bana kızmayın. “Kız verme” aracılığıyla sosyal statü değişimi özellikle ataerkil ve çok eşliliğin yaygın olduğu toplumlarda rastlanan bir gerçek. Peki… Sizce bu durum kız ve erkek doğum oranlarına etki edecek evimsel bir gelişime sebep olmuş mudur?

1970’li yıllarda kızıl geyiklerin beslenme olanakları ile kız/erkek yavrulamaları arasında bir ilişki olduğunu düşünen araştırmacılar beslenme olanakları zayıf olan kızıl geyiklerin dişi yavruladığını, ve olanakları iyi olan kızıl geyikler için de tersinin geçerli olduğunu, yani daha çok erkek yavruladığını buldular. Buna bir açıklama getirmek isteyen ekolojist Robert Trivers ve matematikçi Dan Willard, 1973’te kendi isimleriyle Trivers-Willard hipotezi olarak anılan hipotezi ortaya attılar ve “yoksul aileler kız çocuğuna, zengin aileler erkek çocuğuna yatırım yapıyor olabilir, çünkü kız çocuğu yoksul aile için statü değiştirme şansı yaratır” dediler (1). Başka bir deyişle evrimsel seçilim sürecinde kızlarına iyi “yatırım” yapabilmiş olan ‘güçsüz’ aileler, kızlarının güçlü bir aileye gelin olma yoluyla statü değiştirerek hayatta kalma olasılıklarını arttırıyor ve bu sayede nesillerini sürdürüyor. Bu da dişi yavru sahibi olan ve üstelik ona iyi yatırım yapabilen ailelerin soy devamlılığı konusunda bir avantaja sahip olması anlamına geliyor.

Trivers ve Willard’ın bu hipotezi önce bazı başka gözlemsel çalışmalarla desteklendi. Statünün farklı anlamlar ifade ettiği farklı türlerde ise varyasyonlar arandı. Nitekim makaklar üzerine yapılan bir çalışmada da benzer bulgulara rastladılar: Baskın olmayan makak dişilerinde dişi yavrulama oranı yüksekken, baskın makak dişilerinin ise daha çok erkek yavrusu oluyordu. 2001 yılında Larson ve arkadaşları ise Trivers ve Willard’ı biyolojik bulgularla desteklediler. Araştırmacılar büyükbaş hayvanlarda kanda dolaşan yüksek seviye glukozun erkek blastosistlerin hayatta kalma şansını arttırdıklarını bularak Trivers ve Willard hipotezinin biyolojik mekanizmasını örneklendirdiler (2).

Trivers-Willard’ın hipotezi, özellikle erkeklerin çok eşli olduğu türler/toplumlar için ortaya atılmıştı. Hipoteze göre bu türlerde zengin erkekler pek çok eş sahibi iken, fakir erkekler ya bir eşe sahiptir, ya da hiç eşleşemez. Öte yandan zengin erkekler pek çok dişiyle eşleşirler. Dişiler, yoksul ailenin statü değiştirme ya da hayatta kalabilmesi için anahtar rolü oynar.

2006 yılında Hindistan’daki 1.1 milyon hanede yapılan bir araştırma annelerin eğitim durumu (dolayısıyla da statü) ile erkek çocuk sahibi olma arasındaki ilişkiyi ortaya koydu. 2007 yılında Columbia Üniversitesi’ndeki araştırmacılar, 48 milyon doğumu ve 310.000 çocuk ölümünü masaya yatırdılar ve evli, iyi eğitilmiş ve genç annelerin daha çok erkek çocuk doğurduğunu, erkek bebek ölümlerinde ise evlenmemiş, genç annelerin öne çıktığı sonuçlarına ulaştı (ancak bu çalışmanın çok güçlü ilişkiler ortaya koyduğunu düşünmüyorum; zira ABD toplumu erkeklerin birden fazla kadınla evlenmelerine izin verilen bir toplum değil). Zira Trivers-Willard’ın varsayımları geçerli olmadığında sonuçlar tutarsız da olabiliyor. Sözgelimi Cameron ve Dalerum, Forbes’un milyarder listesi için de aynı şeyin geçerli olup olmadığına baktılar: Ortada bir ilişki yoktu (3).

Haziran ayında yayınlanan bir çalışma, Trivers-Willard’ın hipotezini insan türü için de doğrular nitelikte. American Journal of Physical Anthropology dergisinde yayınlanan, Michigan Eyalet Üniversitesi’nden Masako Fujita liderliğinde yürütülen çalışma, erkeklerin çok eşli olduğu Kenya kasabalarında 83 anneden alınan süt örnekleri üzerine yapılan bir incelemeyi içeriyordu (4)(5).

Nature dergisinde de yayınlanan araştırmanın sonuçları ilgi çekici: Yoksul annelerin kız çocukları olduğunda verdikleri süt, erkek çocukları olduğunda verdikleri sütten besin değeri ve yağ içeriği açısından daha zengindi.

Kanımca Fujita’nın çalışması daha pek çok topluma uygulanarak enteresan bulgulara ulaşılabilir. Özellikle Türkiye’de bu durumun nasıl olduğunu da merak etmiyor değilim.

Notlar:

(1) İlgili yayın: Trivers, R.L., & Willard, D.E. (1973). Natural selection of parental ability to vary the sex ratio of offspring. Science, 179: 90–92.
(2) Larson, M. et al. (2001). Sexual Dimorphism among Bovine Embryos in Their Ability to Make the Transition to Expanded Blastocyst and in the Expression of the Signaling Molecule IFN-τ. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America. 98:17; 9677–9682
(3) http://www.plosone.org/article/info:doi/10.1371/journal.pone.0004195
(4) Anthropology: Rich milk for poor girls. Nature, 07 June 2012
(5) İlgili yayın: Masako Fujita, Eric Roth, Yun-Jia Lo, Carolyn Hurst, Jennifer Vollner, Ashley Kendell. In poor families, mothers’ milk is richer for daughters than sons: A test of Trivers-Willard hypothesis in agropastoral settlements in Northern Kenya. American Journal of Physical Anthropology, 2012

Kaynaklar: 

  1. Açıkbilim
  2.  Science Daily, http://www.sciencedaily.com/releases/2012/06/120621113339.htm
  3.  Wikipedia
  4. http://academiccommons.columbia.edu