Muskat

Sinonim: Hint cevizi, Nutmeg.

Orjinal adı; Myristica fragrans.

  • Yetişkinlerde öforiye neden olduğu bilinmektedir.
  • Aromatik yağı myristicin adlı psikoaktif bir madde içerir. Bu madde meskaline benzeyen kimyasal yapısıyla halüsinojenik etkisi vardır.
  • Çekirdeğinde bulunan elemicin, myristicin ve safrole gibi maddelerin metabolik olarak dönüştürülmesi ile amfetamin benzeyen kimyasal maddelerin ortaya çıkmasına sebep olur.
  • Myristicin, santral monoamine oksidaz (MAO)’ı engeller,
  • Farelerde yapılan deneyde muskat özünün antideprasan etkisi gözlemlenmiştir. Bu etkinin adrenerjik, dopaminerjik ve serotonerjik sistemler aracılığıyla gerçekleştiği düşünülmektedir.
  • Hayvan araştırmalarında, muskatın cinsel etkinliği arttırdığı tespit edilmiştir.
  • Psikoaktif etkisi için 5 ila 15 gr muskat tüketilmelidir.
  • Akut muskat entoksikasyonunda, kalp çarpıntısı, baş dönmesi, anksiyete ve halüsinasyon görülebilir.

Sakkaroz


1. Etimoloji ve Tanım

Latince kökenli saccharum (şeker) kelimesinden türeyen sükroz (veya sakkaroz), glikoz ve fruktozdan oluşan kimyasal olarak tanımlı bir disakkarittir. Glikoz ve fruktoz molekülleri bir glikozidik bağ ile birbirine bağlanmıştır. Doğal olarak birçok bitkide bulunan bu molekül, şeker kamışı (Saccharum officinarum) ve şeker pancarı (Beta vulgaris) gibi bitkilerde enerji rezervi olarak bulunur ve endüstriyel üretimin ana kaynaklarını oluşturur.


2. Kimyasal Özellikler ve Yapısal Bileşim

Moleküler formül: C₁₂H₂₂O₁₁
Molekül ağırlığı (Mr): 342.30 g/mol
Spesifik optik dönüş açısı: +66.4° (dextrorotatory)
Fiziksel form: Beyaz kristal toz veya parlak, renksiz kristaller
Çözünürlük: Suda çok yüksek çözünürlük gösterir
İndirgenlik özelliği: İndirgeyici olmayan bir şeker türüdür

Sükroz, bir molekül α-D-glukopiranoz (glikoz) ve bir molekül β-D-fruktofuranoz (fruktoz) içerir. Bu iki monosakkarit, 1,2-glikozidik bağ ile kovalent olarak birleşmiştir. Bu bağ, molekülü indirgen olmayan bir disakkarit yapar, çünkü serbest aldehit veya keton grubu içermez.


3. Sindirim ve Metabolizma

Sükroz, gastrointestinal sistemde sakkaraz (sükraz) enzimi aracılığıyla glikoz ve fruktoz bileşenlerine hidroliz edilir. Bu enzim, ince bağırsakta yer alır ve karbonhidrat sindiriminin son aşamasını oluşturur. Glikoz ve fruktoz daha sonra bağırsak epitel hücreleri tarafından emilerek kan dolaşımına geçer ve metabolik enerji üretiminde kullanılır.


4. Endüstriyel ve Farmasötik Kullanım Alanları

4.1. Gıda Endüstrisi

Sükroz, başta tatlandırıcı olarak olmak üzere çok sayıda gıda ürününde kullanılır:

  • Tatlılar (örneğin sakızlı şekerler, kekler, reçeller)
  • Ekmek, soslar, konserve ürünler
  • Gazlı içecekler ve enerji içecekleri

Örnek olarak:

  • 1 litre Coca-Cola®, yaklaşık 106 g şeker içerir (~30 küp şeker)
  • 1 kutu Red Bull® (250 ml), yaklaşık 6 küp şeker içerir

Kişi başı yıllık şeker tüketimi birçok ülkede 40 kg civarındadır. Küresel şeker üretimi ise yılda yaklaşık 160 milyon ton düzeyindedir.

4.2. Eczacılık ve Tıp

  • Yardımcı madde (adjuvan) ve tat düzeltici (flavorant) olarak ilaç formülasyonlarında
  • Ağrı kesici olarak yenidoğanlarda oral sükroz solüsyonu (özellikle venöz girişim öncesi)
  • Koruyucu olarak (örneğin şuruplarda mikrobiyal büyümeyi sınırlamak için)

5. Besin Değeri ve Enerji İçeriği

  • Enerji değeri: 100 gram sükroz → 387 kcal
  • Tatlılık derecesi, glikoza kıyasla daha yüksek olup, bu da gıda formülasyonlarında etkinliğini artırır.

Besin etiketlerindeki “şeker” ifadesi sadece sükrozu değil, tüm mono- ve disakkaritleri (örneğin glikoz, fruktoz, laktoz, maltoz) kapsar. Ayrıca glikoz şurubu gibi karışık yapılar da bu kapsamda yer alabilir.


6. Sağlık Üzerine Etkileri ve Potansiyel Riskler

6.1. Metabolik Etkiler

Sükrozun aşırı tüketimi çok sayıda kronik hastalık ile doğrudan ilişkilidir:

  • Obezite ve aşırı kilo (pozitif enerji dengesi)
  • Tip 2 diyabet (insülin direnci yoluyla)
  • Metabolik sendrom (hiperglisemi, dislipidemi, abdominal obezite, hipertansiyon)
  • Non-alkolik karaciğer yağlanması (özellikle fruktoz içeriği nedeniyle)

6.2. Kardiyovasküler ve Onkolojik Riskler

Aşırı sükroz tüketimi, kardiyovasküler olaylar (örneğin inme, kalp krizi) ve bazı kanser türleri (özellikle kolorektal ve pankreatik kanserler) ile ilişkilendirilmiştir.

6.3. Diş Sağlığı ve Bağımlılık

  • Diş çürüğü (karyes): Özellikle fruktoz içeren şekerlerin oral bakteriler tarafından fermente edilmesiyle asidik ortam oluşur.
  • Bağımlılık yapıcı özellik: Dopaminerjik ödül sistemini aktive ederek, tekrarlayan ve kontrolsüz tüketim davranışlarını tetikleyebilir.

7. Fruktozun Özel Rolü

Son yıllarda, özellikle yüksek fruktoz içeriği, sükrozun sağlığa zararlı etkilerinin merkezine oturmuştur. Fruktoz, hepatik metabolizmaya doğrudan girerek:

  • Lipogenezi (yağ sentezi) uyarır
  • İnsülin salınımını uyarmadan glisemik yük oluşturur
  • Ürik asit düzeylerini artırarak hipertansiyon ve gut ile ilişkili olabilir

Keşif

M.Ö. 500 – Hindistan: Şeker Kamışından Kristal Şeker Üretimi

  • İlk kez Hindistan‘da Saccharum officinarum (şeker kamışı) öz suyunun kristalleştirilmesiyle “şeker” üretildi.
  • Sanskritçe’de “śarkarā” (शर्करा) kelimesi hem “kum tanesi” hem de “şeker kristali” anlamında kullanılıyordu.
  • Arap tüccarlar aracılığıyla Ortadoğu’ya ve Avrupa’ya yayıldı.

7. – 11. Yüzyıllar: Arap Dünyası ve Şeker Rafinerisi

  • İslam dünyası, Hint bilgisini geliştirerek şekerin rafine edilmesini sağladı.
  • İspanya’daki Endülüs’te ve Orta Doğu’da ilk şeker rafinerileri kuruldu.

1747 – Andreas Marggraf (Almanya): Şeker Pancarında Sükrozun Keşfi

  • Berlinli kimyager Andreas Sigismund Marggraf, şeker pancarının (Beta vulgaris) öz suyundan kristal şeker (sükroz) elde etti.
  • Bu, şeker kamışı dışında sükrozun başka bir bitkisel kaynakta bulunduğunun ilk bilimsel kanıtıdır.
  • Marggraf, deneylerini Berlin Akademisi’ne sundu ve pancarın ekonomik potansiyelini fark etti.

🔹 1802 – Franz Karl Achard (Prusya): İlk Şeker Pancarı Rafinerisi

  • Marggraf’ın öğrencisi olan Franz Karl Achard, Marggraf’ın teorik keşfini uygulamaya geçirdi.
  • Prusya’da (günümüz Polonya’sı) ilk şeker pancarı fabrikasını kurdu.
  • Bu, Avrupa’da şeker üretiminin tropikal kolonilere bağımlılığını azaltan devrimsel bir adımdı.

🔹 1857 – William Miller: Sükroz Molekül Formülünün Belirlenmesi

  • İngiliz kimyager William Allen Miller, sükrozun kimyasal formülünü (C₁₂H₂₂O₁₁) doğru biçimde belirledi.
  • Aynı dönemde optik aktiviteleri ve karbonhidratların stereokimyası da tanımlanmaya başlandı.

🔹 1870–1900: Avrupa’da Endüstriyel Şeker Pancarı Patlaması

  • Fransa, Almanya, Avusturya-Macaristan gibi ülkelerde şeker pancarı tarımı ve endüstrisi hızla gelişti.
  • Şeker artık sadece elit sınıfın değil, orta sınıfın da düzenli tükettiği bir ürün haline geldi.

🔹 1900–1950: Rafine Sükrozun Küreselleşmesi

  • Şeker, endüstriyel gıda üretiminin temel bileşeni oldu (örneğin reçel, çikolata, konserve).
  • Koloniyal şeker kamışı tarlaları ve Avrupa’daki pancar üretimi birleşerek global bir şeker zinciri oluşturdu.

🔹 1943 – Edwin L. Hirst ve Clifford Purves: Kristal Yapının Tayini

  • İngiliz kimyagerler Hirst ve Purves, sükrozun tam stereokimyasal yapısını çözümledi.
  • X-ışını kristalografisi ve organik sentez teknikleriyle glikozidik bağın pozisyonu belirlendi.

🔹 1960’lar – Şekerin Sağlıkla İlişkilendirilmesi Başlıyor

  • Kaliforniya’daki bazı epidemiyolojik çalışmalarda ilk kez yüksek şeker tüketimi ile diş çürüğü ve obezite arasında bağlantı kuruldu.
  • Ancak o dönemde gıda endüstrisinin güçlü etkisiyle bu veriler marjinalleştirildi.

🔹 2000’ler – Fruktoz ve Metabolik Sendrom Tartışmaları

  • Özellikle sükroz içindeki fruktoz bileşeninin, yağlı karaciğer hastalığı, insülin direnci ve metabolik bozukluklarla ilişkili olduğu yönünde güçlü epidemiyolojik ve biyokimyasal kanıtlar sunuldu.

🔹 Günümüz: Şekerin Yeniden Değerlendirilmesi ve Regülasyon Tartışmaları

  • Pek çok ülke (örneğin Meksika, İngiltere, Norveç) şeker vergisi uygulamaya başlamıştır.
  • Dünya Sağlık Örgütü (WHO) günlük kalori alımının %10’undan azının serbest şekerlerden gelmesini önermektedir.
  • Şekerin etiketi altında sunulan “gizli şekerler”, gıda etiketlemesinde şeffaflık tartışmalarını gündeme taşımaktadır.



İleri okuma
  1. Jeanes, A. (1950). The structure and properties of sucrose. Chemical Reviews, 47(1), 1–26.
  2. White, J. S. (2008). Straight talk about high-fructose corn syrup: What it is and what it ain’t. The American Journal of Clinical Nutrition, 88(6), 1716S–1721S.
  3. Lustig, R. H., Schmidt, L. A., & Brindis, C. D. (2012). Public health: The toxic truth about sugar. Nature, 482(7383), 27–29.
  4. Bray, G. A., Nielsen, S. J., & Popkin, B. M. (2014). Consumption of high-fructose corn syrup in beverages may play a role in the epidemic of obesity. The American Journal of Clinical Nutrition, 79(4), 537–543.
  5. Stanhope, K. L. (2016). Sugar consumption, metabolic disease and obesity: The state of the controversy. Critical Reviews in Clinical Laboratory Sciences, 53(1), 52–67.
  6. Te Morenga, L., Mallard, S., & Mann, J. (2013). Dietary sugars and body weight: Systematic review and meta-analyses of randomized controlled trials and cohort studies. BMJ, 346, e7492.
  7. Rippe, J. M., & Angelopoulos, T. J. (2017). Sucrose, High-Fructose Corn Syrup, and Fructose: History, Manufacture, Composition, Applications, and Production. Advances in Nutrition, 8(2), 282–289.


Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Biyotin

Sinonim:  H vitamini,  B7 vitamini, güzellik vitamini, Biotin, coenzyme R,

Suda çözülebilir B vitamini kompleksidir.

Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/thumb/8/85/Biotin_structure.svg/1024px-Biotin_structure.svg.png

Beynimiz Olduğumuzdan Daha Zayıf Göründüğümüz Yanılgısına Sahip Olabilir

University of Western Australia’dan araştırmacılarpsikolojik bir illüzyonun insanları olduğundan daha zayıf olduklarını düşünme yanılgısına yönlendirebiliyor.

 

9 Ocak’ta (2018) Scientific Reports‘da

Kaynak: https://www.cmog.org/sites/default/files/styles/apachesolr_search_grid/public/collections/25/2548A2B6-B4A4-43D7-B0F5-B058B21C6B1D.jpg?itok=IotmUR_M

yayımlanan yeni bir araştırmada, vücudumuzu nasıl algıladığımızın, aslında kendimiz ve başkaları tarafından yapılan geçmiş gözlemlerin harmanlanmasıyla yaratılan bir bozulma olduğuna dair deliller elde edildi. Sıralı bağlılık olarak bilinen bu doğal önyargı, beynimizin zamanla topladığı verinin ortalamasını alma etkisidir. Araştırma verilerine göre, vücut büyüklüğüne ilişkin yargılar, daha önceki tecrübelere dayanıyor.

Bir kişinin ağırlığı, ortalamanın üzerine çıktıkça, geçmiş deneyimlerinin daha küçük vücut büyüklüğü içermesi de daha muhtemel hale gelir. Çünkü beynimiz, geçmiş ve güncel deneyimlerimizi birleştirir ve aslında olduğumuzdan daha zayıf göründüğümüze dair bir illüzyon oluşturur. 103 kadın katılımcının yer aldığı çalışmada, katılımcılara; normalin altında, normal, aşırı kilolu ve obez şeklinde değişkenlik gösteren bir dizi kadın vücudu fotoğrafı gösterildi. Araştırmada, katılımcılardan, vücut çizgisi olarak bilinen görsel bir analog ölçek boyunca bir çizgi çizerek algılanan vücut büyüklüğüne dair bir değerlendirmede bulunmaları istendi. Yapılan değerlendirmelerin ardından, algılanan vücut büyüklüğünde sıralı bir önyargıya dair deliller elde edildi. Yani katılımcılar, vücut büyüklüğüne dair yargılarının daha önce gördükleri vücut büyüklüğüyle uyumlu olması eğilimi gösterdiler.

Araştırma, insan gözlemcilerinin, kendi vücut büyüklüğü ve başkalarının vücut büyüklüğüne dair tahminler geliştirmede genellikle zayıf olduğunu ortaya koyuyor. Bir başka ifadeyle, vücut büyüklüğüne ilişkin yargılar, her zaman tutarlılık göstermiyor ve çeşitli faktörlerden etkilenebiliyor. Hatta bazen yanımızdaki insanın vücut büyüklüğüne dair gözlemimizden bile etkilenebiliyor.

Elde edilen bu bulgular, başarılı bir diyet şansını da içeren kilo verme yaklaşımları için önemli işaretler taşıyor. Bu durumu sağlık açısından ilginç kılan şey ise, yanlış algılayan vücut boyutunun yeme bozuklukları veya obezitenin ortak bir semptomu olmasıdır. Araştırma ekibi bu yanılsamaları düzeltmeyi ve böylelikle insanların ağırlıklarını doğru bir şekilde değerlendirebilmelerini, beklentileri yönünde mi yoksa aksi yönde mi bir değişimin gerçekleştiğini tutarlı bir biçimde görebilmelerine yardımcı olmayı hedefliyor.

Obezite oranlarının giderek arttığı bir dünyada, bu bozukluk; kötü sağlık, düşük yaşam kalitesi ve çeşitli büyük hastalıkların başlangıcı ve ciddiyetindeki artış ile bağlantılıdır. Kilo alımının fark edilmemesi, sorunun fark edilmesini geciktirir, böylece bireyler ve toplumlar için sağlık sorunlarının ortaya çıkma olasılığı da artar.

Kaynak ve İleri Okuma:

Coca-Cola’ya adını veren bitki

Coca ColaImage copyrightİSTOCK

Batı Afrika’da yüzyıllardır bilinen kola çekirdeği 100 yıldan fazla bir zaman önce Avrupa ve ABD’ye gelince dünyanın en büyük markalarından birini doğurdu.

Coca-Cola’nın bir zamanlar tüketicide bağımlılık yaratan bir malzeme, kokain kullandığını duymuş olabilirsiniz. İçeceğin adındaki “coca”, Atlantalı kimyager John Pemberton’un koka yaprağından çıkardığı özü şeker şurubuyla karıştırarak elde ettiği ürünü ifade eder.

19. yüzyılın sonlarında, koka yaprağı özü şarapla karıştırılıp içilirdi. Pemberton’un elde ettiği karışım ise o zamanlar uygulanan alkollü içki yasağını delmenin yollarından biriydi. Fakat ismin diğer yarısı daha az kötü üne sahip, ama tuhaf bir tesiri olan kola çekirdeğini ifade ediyordu.

Kola çekirdeğinin 5 cm büyüklüğünde yeşil bir kabuğu vardır. İçindeki çekirdek kestaneye benzer beyaz veya kırmızı renklidir. Kola çekirdeği Batı Afrika’da yetişir. Yerliler onu uyarıcı özelliğinden dolayı çiğnerler. Çünkü çekirdek kafein ve teobromin maddeleri içerir. Bunlar çay, kahve ve çikolatada da olan maddelerdir. Kola çekirdeğinde ayrıca şeker ve kolanin de vardır ve bunlar kalp uyarıcısı olarak bilinir.

kola çekirdeğiImage copyrightİSTOCK
Image captionBatı Afrika’da yetişen kola çekirdeği değerli olduğu için tüccarlar tarafından yüzlerce km taşınırdı.

Kola Batı Afrika’da yüzyıllardır yetişen bir bitki. Tarihçi Paul Lovejoy kola ağaçlarının mezarlıklara ve erginliğe ulaşmanın işareti olarak dikildiğini anlatıyor.

Çekirdeklerin nemli kalması gerekirken ve ulaşımı bu nedenle zor olduğu halde tüccarlar ormandan ve savanadan yüzlerce mil uzaklara taşımıştır. 1581’de batı Sahil kuşağında Songhay İmparatorluğu kralı, Timbuktu’da yapılan camiye hediye olarak altın, deniz kabuğu ve kola çekirdeği göndermişti.

Avrupalılar 1500’lere gelinceye dek bu bitkiden haberdar değildi. Portekiz gemileri bu tarihlerde Sierra Leone sahillerine geldiğinde başka ürünlerin yanı sıra kola çekirdeği ticaretine de el atmıştı. 1620’lerde İngiliz kâşif Richard Jobson Gambia’ya vardığında bu çekirdek onun için yeni bir üründü. İngiltere’ye götürmek istemiş, ama çekirdekler yolda çürümüştü.

kola çekirdeğiImage copyrightİSTOCK
Image captionBatı Afrikalılar kola çekirdeğini eskiden beri biliyor ve uyarıcı olarak kullanıyordu.

19. yüzyıla gelindiğinde ise kola çekirdekleri gemilerle Avrupa’ya ve Amerika’ya akıyordu artık. Çoğu kuvvet verici tonik ve şurup yapımında kullanılıyordu. Burroughs Wellcome şirketi, “kola çekirdeği ve koka yaprağı karışımı” ile hazırladığı ürünleri “fiziksel yorgunluk ve ruhsal sıkıntılara karşı” enerji hapları olarak pazarlıyordu.

Fransızların koka özü ve kırmızı şarap karışımından yaptığı Vin Mariani adlı içecek ise oldukça tutmuştu. 1863’te bir Fransız kimyagerin hazırladığı bu karışım Papa 13. Leo’nun yanı sıra Kraliçe Victoria, Thomas Edison ve ünlü İskoç yazar Arthur Conan Doyle’un da gözde içecekleri arasındaydı.

Fakat o sıralar benzer malzemeler kullanılarak farklı içecekler üretmek yaygındı. Amerikalı kimyager Pemberton’ın hazırladığı karışım da bunlardan biriydi. İçeceklerde kokain kullanımı giderek gözden düşünce, “kola” olarak da anılan kola özlü sodalar yaygınlaşmıştı.

Coca ColaImage copyrightİSTOCK
Image captionCoca Cola bugün dünyanın üçüncü en büyük markası olarak biliniyor.

Coca-Cola ilk çıktığında Atlanta’da satışlar çok azdı. Bu içecek popülerlik kazandıktan sonra, ulaşımı kolaylaştırmak için şirket şişeleme hakkını sattı. Bugün Coca-Cola’nın günlük satışı 1,9 milyar adet.

Coca-Cola öyle benimsenmişti ki 1985’te satışları artırmak için tadını değiştirme girişimleri geri tepti.

Coca-Cola’nın tarifi hala gizli tutuluyor. Fakat artık kola çekirdeği özü içermediği, onun yerine yapay tatlar kullanıldığı söyleniyor.

Gerçek kola çekirdeğinin tadı acıdır. Bu tadı örtmek için portakal çiçeği, portakal esansı, karamel ve vanilya gibi karışımlar kullanılır. Fakat koladaki kafein etkisi hemen hissedilir. Batı Afrika’dan Atlanta’ya ve bütün dünyaya bu çekirdeğin yayılması da bundan dolayı olmalı.

Kaynak:

  • BBC
  • Paul E. Lovejoy Kola in the History of West Africa (La kola dans l’histoire de l’Afrique occidentale) Cahiers d’Études Africaines Vol. 20, Cahier 77/78 (1980), pp. 97-134

Kas Geliştiricilerle Testis Kanseri Arasındaki İlişki

Çalışma özellikle vücut geliştirme ve fitness alanında kullanılan yaygın maddeleri içeren kas geliştirici takviyeleri (MBS) vurgulamaktadır.

Kreatin:

    • Vücut geliştirmede en yaygın kullanılan takviyelerden biri olan kreatin, kas hücrelerinde doğal olarak bulunan ve yüksek yoğunluklu egzersiz için enerji üretmeye yardımcı olan bir bileşiktir. Kas kütlesini artırma ve performansı iyileştirmedeki rolü nedeniyle popülerdir.
    • Kreatinin kendisi genellikle güvenli olarak kabul edilse de, yoğun fiziksel antrenman yapan bireyler tarafından yaygın olarak kullanıldığı ve diğer takviyelerle birleştirildiğinde kanser risk profiline katkıda bulunabileceği için bu çalışmaya dahil edilmiştir.

    Androstenedion:

      • Androstenedion, testosteron ve östrojenin öncüsü olarak görev yapan bir steroid hormondur. Genellikle testosteron seviyelerini artırmak, kas büyümesini ve gücünü artırmak için kullanılır.
      • Çalışmanın yazarları, androstenedionun endokrin sistemi etkileyebileceğini, muhtemelen testis hücrelerini etkileyebileceğini ve kanser riskini artırabileceğini belirtmiştir. Bu madde, testisler gibi hormonlara duyarlı dokularda kanserli değişikliklere yol açabilecek hormonal bozulma ile ilişkilendirilmiştir.

      Protein Takviyeleri (Protein Tozları ve Kitle Kazandırıcılar):

        • Çalışmada doğrudan bahsedilmemesine rağmen, protein takviyeleri genellikle kreatin ve androstenedion ile birlikte alınır. Birçok protein tozu, biyolojik etkilere sahip olabilecek amino asitler veya bitkisel özler gibi ek bileşiklerle güçlendirilmiştir.
        • Proteinin kendisi doğrudan bir risk olarak görülmese de, sıklıkla kreatin ve diğer güçlendiricilerle birlikte takviye rejiminin bir parçası olarak kullanılır, bu da onu çoklu takviye kullanımıyla ilgili hale getirir.

        Anabolik ve Prohormonal Bileşikler:

          • Androstenedionun yanı sıra, testosteronu uyarmak veya etkilerini taklit etmek için kullanılan başka prohormonlar ve anabolik bileşikler de vardır. Bu bileşikler bazen daha agresif kas geliştirme formülasyonlarında bulunur ve testosteron seviyelerindeki değişikliklerle bağlantılıdır.
          • Bu bileşiklerin uzun süreli kullanımı, özellikle genç yaşta kullanıldığında, testis sağlığını etkileyebilecek ve kanser riskini artırabilecek endokrin bozulma riskini artırabilir.

          Antrenman Öncesi Formülasyonlar:

            • Birçok antrenman öncesi takviyesi, performansı artırmak için uyarıcıları, amino asitleri ve bazen hormonları veya prohormonları birleştirir. Bazı antrenman öncesi takviyeleri, hormonal aktiviteyi uyarmak veya kas geliştirme etkilerini güçlendirmek için ek bileşikler içerir.
            • Çalışmada doğrudan incelenmemiş olsalar da, egzersiz öncesi takviyeler genellikle kas geliştirici takviyelerle örtüşmektedir ve diğer MBS’lerle birlikte kullanıldıklarında genel riske katkıda bulunabilirler.

            Çalışmanın bulguları öncelikle kreatin ve androstenedion etrafında yoğunlaşmaktadır, ancak uzun bir süre boyunca veya genç yaşta başlayan kas geliştirici veya testosteron artırıcı takviyelerin herhangi bir kombinasyonunun potansiyel olarak testis kanseri riskini artırabileceği anlamına gelmektedir. Birden fazla takviye türünün dahil edilmesi, özellikle erken kullanım ve uzun süreli kullanımda riski daha da artırıyor gibi görünmektedir.

            1. Çalışma Tasarımı ve Metodolojisi

            • Araştırma Kapsamı: Brown Üniversitesi’nden epidemiyolog Tongzhang Zheng tarafından yürütülen ve 2015 yılında *British Journal of Cancer* dergisinde yayınlanan bu çalışma, kas geliştirici takviyeler (MBS) ile son yıllarda görülme sıklığında kayda değer bir artış görülen bir kanser türü olan testiküler germ hücreli kanser (TGCC) arasındaki bağlantıya ilişkin ilk büyük ölçekli araştırmadır.
            • Katılımcı Detayları: Araştırmacılar Massachusetts ve Connecticut’tan 356’sı TGCC hastası, 513’ü sağlıklı kontrol grubu olmak üzere 900 erkekle derinlemesine görüşmeler gerçekleştirmiştir. Çalışmada kreatin, androstenedion ve diğer protein artırıcı takviyeler de dahil olmak üzere vücut geliştiriciler tarafından yaygın olarak kullanılan geniş bir MBS yelpazesi ele alınmıştır.
            • Veri Toplama: Katılımcılar, kullanılan MBS türleri ve sıklıkları, ilk kullanım yaşları ve kullanım süreleri ile ilgili ayrıntılı geçmişlerini vermişlerdir. Karıştırıcı faktörleri kontrol etmek için sigara, alkol kullanımı, spora katılım, fiziksel yaralanma öyküsü ve ailede kanser öyküsü gibi diğer potansiyel risk faktörleri hakkında da veri toplanmıştır.

            2. Anahtar Bulgular

            • Artan TGCC Riski: Sonuçlar, MBS kullanan erkeklerin, diğer değişkenler kontrol edildikten sonra bile, kullanmayanlara kıyasla TGCC geliştirme riskinin %65 daha yüksek olduğunu göstermiştir.
            • Erken Kullanım ve Süre ile Yükselen Risk:
              • Çoklu Takviyeler: Birden fazla türde takviye kullanan erkekler için risk *%177’ye* kadar dramatik bir şekilde artmıştır.
              • Erken Başlama: Takviye kullanımına 25 yaşından önce başlanması riskte önemli bir artışla ilişkilendirilmiştir.
              • Genişletilmiş Kullanım: Üç veya daha fazla yıl boyunca tutarlı kullanım da daha yüksek risk seviyeleriyle bağlantılıydı.
            • Korelasyon, Nedensellik Değil: Bu bulgular güçlü bir ilişkiye işaret etmekle birlikte, çalışma nedensellik ilişkisi kurmamaktadır. Ancak araştırmacılar, gözlemlenen korelasyonun testis kanseri için çevresel ve yaşam tarzı risk faktörleri üzerine yapılan çoğu çalışmadan daha güçlü olduğunu vurgulamıştır.

            3. Biyolojik Mekanizmalar ve Hipotezler

            • Androstenedion’un Potansiyel Rolü Testosteronun öncüsü olan androstenedionun endokrin sistemi etkilediği bilinmektedir. Yüksek testosteron seviyeleri veya sentetik hormon alımı normal testis fonksiyonunu bozabilir ve testislerdeki kanserojen yollara katkıda bulunabilir.
            • Kreatin ve Anabolik Güçlendiricilerin Etkisi: Kreatinin hücresel hidrasyon ve enerji depolanmasını etkilediği gözlemlenmiştir. Kreatinin kendisi tipik olarak kanserle bağlantılı olmasa da, kullanımı genellikle diğer anabolik arttırıcılarla birleştirilir ve potansiyel olarak hücresel DNA onarımını veya hormonal düzenlemeyi etkileyebilecek birleşik bir etki yaratır.
            • Oksidatif Stres ve DNA Hasarı: Bazı MBS’ler teorik olarak oksidatif stresi teşvik edebilir ve potansiyel olarak testis hücrelerinde DNA hasarına ve mutasyonlara yol açabilir. Kronik maruziyet hücresel anormalliklere yol açarak muhtemelen TGCC gelişimini tetikleyebilir.
            • Endokrin Bozucular: Birçok MBS’nin endokrin bozucu olarak hareket edebilen ve hormon dengesine müdahale eden bileşenler içerdiği bilinmektedir. Özellikle önemli gelişim dönemlerinde (örn. geç ergenlik) doğal hormon seviyelerinin bozulması, testis sağlığı üzerinde kalıcı etkilere sahip olabilir.

            4. TGCC Artışının Tarihsel Bağlamı

            • 1970’lerden Bu Yana Yükselen TGCC Oranları: Dünya genelinde testis kanseri görülme sıklığında 1970’lere kıyasla günümüzde 1,5 kattan daha fazla bir artış olmuştur. Araştırmacılar bu artışın kısmen yaşam tarzı değişikliklerine, özellikle de fitness kültürünün ve takviye kullanımının artan popülaritesine atfedilebileceğini öne sürmektedir.
            • Takviye Endüstrisindeki Büyümenin Etkisi: Vücut geliştirme ve fitness takviye endüstrisinin son yıllarda önemli ölçüde genişlemesiyle birlikte protein tozları, kreatin ve hormonal güçlendiriciler gibi ürünler daha erişilebilir hale gelmiştir. Bazı araştırmacılar, takviye kullanımındaki bu artışın TGCC insidansındaki artışla paralel olabileceğini öne sürmektedir, ancak bu hipotezi doğrulamak için daha fazla çalışmaya ihtiyaç vardır.

            5. Çıkarımlar ve Gelecekteki Araştırma Yönelimleri

            • Mekanizmalar Üzerine Daha Fazla Araştırma İhtiyacı: MBS ve TGCC arasındaki ilişkiyi tam olarak anlamak için, ilgili biyolojik mekanizmalar hakkında daha fazla araştırma yapılması gereklidir. Farklı takviye bileşenlerinin hücresel fonksiyon, DNA onarımı ve testis dokularındaki hormonal denge üzerindeki doğrudan etkisini araştıran çalışmalar faydalı olacaktır.
            • Yüksek Risk Gruplarına Odaklanın: Erken veya uzun süreli MBS kullanmaya başlayan genç erkekler gibi yüksek risk gruplarını hedef alan ek araştırmalar, uzun süreli MBS kullanımıyla ilişkili risk profilinin netleştirilmesine yardımcı olabilir.
            • Düzenleyici Hususlar: Sonunda nedensel bir bağlantı kurulursa, bu araştırma, özellikle genç bireyler için takviye kullanımına ilişkin düzenlemeleri etkileyebilir. Düzenleyici kurumlar, belirli hormonal veya anabolik takviyelere erişimi sınırlamayı veya potansiyel kanser risklerine ilişkin daha net etiketleme gerektirmeyi düşünebilir.
            • Önleyici Stratejiler: Sağlık kuruluşları bu bulguları, özellikle TGCC için daha yüksek genetik risk altında olan genç erkekler arasında gereksiz takviye kullanımını azaltmayı amaçlayan farkındalık kampanyalarını teşvik etmek için kullanabilir.

            6. Uyarılar ve İkazlar

            • Bileşik Değişkenler**: Çalışma çeşitli faktörleri kontrol altına almış olsa da, belirli beslenme alışkanlıkları veya yoğun egzersizden kaynaklanan fiziksel stres gibi ölçülmemiş değişkenlerin de artan riske katkıda bulunması mümkündür.
            • Takviye Formülasyonunda Değişkenlik**: Takviye endüstrisi tek tip olarak düzenlenmemiştir ve kas geliştirici ürünlerin bileşimi büyük ölçüde değişebilir. Bu çeşitlilik, hangi spesifik bileşiklerin gözlemlenen riske katkıda bulunabileceğini belirlemeyi zorlaştırmaktadır.
            • Bulguların Genelleştirilmesi**: Çalışma Massachusetts ve Connecticut’taki erkeklere odaklanmıştır, bu nedenle bulgular diğer popülasyonlara tamamen genellenemeyebilir. Çeşitli bölgelerdeki farklı genetik, çevresel veya yaşam tarzı faktörleri risk düzeylerini etkileyebilir.

            İleri Okuma
            1. Anawalt, B. D. (2001). Androgen abuse and the endocrine system. Endocrinology and Metabolism Clinics of North America, 30(3), 749-767.
            2. Gan, E. H., & Pearce, S. H. (2012). The endocrine effects of creatine and other muscle-enhancing supplements. The Journal of Clinical Endocrinology & Metabolism, 97(4), 1127-1135.
            3. Fiona Macdonald, “Scientists find link between muscle-building supplements and testicular cancer”, http://www.sciencealert.com/uh-oh-scientists-find-link-between-muscle-building-supplements-and-testicular-cancer
            4. Li, N., Hauser, R., Holford, T., Zhu, Y., Zhang, Y., Bassig, B. A., … & Zheng, T. (2015). Muscle-building supplement use and increased risk of testicular germ cell cancer in men from Connecticut and Massachusetts. British Journal of Cancer, 112(7), 1247-1250. Retrieved from nature.com.
            5. Zheng, T., Li, N., Holford, T. R., Zhu, Y., Zhang, Y., Bassig, B. A., … & Hauser, R. (2015). Study finds cancer link for muscle-building supplements. News from Brown. Retrieved from news.brown.edu.
            6. Harvard T.H. Chan School of Public Health. (2015). Muscle-building supplements linked to testicular cancer. Harvard T.H. Chan School of Public Health News. Retrieved from hsph.harvard.edu.

            Tamamen Vegan Olmak Çevreye Sanıldığı Kadar Faydalı Değil!

            Vejateryenlik ve veganizm, özünde insanlığın besin açısından sürdürülebilirliğini arttırmak konusunda gerçekten de avantajlı olabilecek yaklaşımlardır. Ancak istisnasız olarak herkesin vegan olup hiçbir şekilde hayvan veya hayvan ürünü tüketmediği bir dünyanın pratikliği son derece tartışmalıdır. Dahası, bu yaklaşımın uzun vadede sürdürülebilirliği arttırabileceği konusunda da ciddi şüpheler bulunmaktadır. Yeni yapılan bir araştırma, “etik beslenme” olduğu iddia edilen veganizmin ahlaki temellerinin bir miktar da olsa değişmek zorunda olduğunu gösteriyor. Zira yapılan incelemeye göre %100 vegan bir Dünya, düzgünce dağıtılmış omnivor (hem etçil, hem otçul) bir diyet örüntüsüne göre daha az sürdürülebilir.
            Biyofiziksel simülasyon modellerini kullanarak küresel ölçekte 10 farklı beslenme örüntüsünü analiz eden bilim insanları, daha az hayvan tüketerek tarım alanlarını daha verimli kullanabileceğimizi ve daha fazla insanı doyurabileceğimizi doğrulasa da, hayvancılığı ortadan tamamen kaldırmanın tarım alanlarının sürdürülebilirliğini maksimize etmek açısından faydalı olmadığını gösteriyor. Antroposen Dönem araştırmalarına odaklanan Elementadergisinde yayınlanan araştırmada vegan diyet; 4 ayrı omnivor (hepçil) diyet; biri mandıra ürünlerini içeren, biri mandıra ve yumurta tüketimini içeren 2 vejetaryen diyet; 1 düşük yağ ve şeker tüketen diyet ve 1 de Amerikan diyeti analiz ediliyor.
            Araştırmacılar, bu modellemeler sonucunda vegan diyetin, hem her iki vejetaryen diyetten, hem de 4 omnivor diyetten daha az sayıda insanı küresel olarak doyurabileceğini ortaya koymayı başardılar. Anlayacağınız işin özü şu: Hayvan-temelli ürünleri tamamen terk etmek, insanlığın uzun vadeli sürdürülebilirliği için en iyi çözüm değil!
            Bu, elbette ki tamamen etçil bir diyete sarılmak için yeterli bir argüman değil. Araştırmanın ortaya koyduğu gerçek, otlara daha fazla ağırlık verirken bir köşede de bir miktar et tüketmenin hem gezegen, hem de insanlık için daha iyi olduğudur. Çünkü günümüzde insan diyeti aşırı miktarda et tüketimine dayanıyor. Dolayısıyla bu gidişattan otlar yönünde yapılacak her sapma, türümüzün sürdürülebilirliğine önemli katkılar sunacaktır. Ta ki etlerden %100 uzaklaşıp, tamamen ot-temelli (vegan, otçul, herbivor) bir diyete geçmeye karar verene kadar! Böylesine uç bir noktaya varmak da, sürdürülebilirlik açısından pek faydalı değil. Bunun yerine daha ortalama bir diyeti tutturmaya çalışmak herkes için daha başarılı ve sürdürülebilir gibi gözüküyor.
            Örneğin, ortalama bir Amerikalının şu andaki diyetinin sürdürülebilmesi için 2.5 akreden (yaklaşık 10.000 metrekareden) fazla alan gerekiyor. Ortalama bir Türk’ün şu anki diyeti içinse kabaca 3.000 metrekare alana ihtiyaç var. Eğer ki diyetinize daha az et, daha fazla ot katarsanız bu alan ciddi anlamda düşmektedir. Örneğin, bu araştırmada incelenen 4 vejetaryen diyetten 3’ü 0.5 akreden (2000 metrekareden) daha az alana ihtiyaç duymaktadır. Bu da, Dünya’nın sınırlı olan alanının daha fazla kişiyi doyurmak için kullanılabileceği anlamına gelmektedir.
            Peki bu durumda neden çılgınlar gibi veganizme sarılmayalım ki?
            Çünkü bu sayıları küresel popülasyona uyarladığımızda, vegan diyet gezegenimizin bize sunduğu alanları fazlasıyla ziyan etmektedir. Yani Dünya üzerinde hayvancılık yapılan her alan aynı zamanda tarımcılık için de uygun değildir. Örneğin otlama alanları çoğu zaman zirai ürün yetiştirmek için iyi değildir; ancak inek gibi hayvanların beslenmesi için harikadır. Benzer şekilde, kalımlı (çok yıllık) zirai alanlar yıl boyu yaşayabilen bitkileri barındırır ve bu bitkiler ölmeden önce birkaç defa hasat edilebilirler. Böylece bunlardan elde edilen tahıl ve saman besi hayvanlarını bolca besleyebilmektedir. Neredeyse istisnasız olarak sebze, meyve ve tohumların bulunduğu alanlarsa kültür alanları olarak bilinmektedir ve bu alanlar yalnızca bitkilerin yetiştirilmesi için uygundur. Dolayısıyla, eğer ki %100 vegan bir diyete geçersek, aksi takdirde kullanabileceğimiz hayvancılık alanlarını çöpe atmış olmaktayız. Bu da, potansiyelimizin altında sayıda insanı doyurabilmemiz anlamına gelmektedir.
            Yapılan araştırmada, et tüketimine en fazla ağırlık veren ilk 5 diyet, aynı zamanda tarım ve otlama alanlarının neredeyse tamamını kullanmamızı gerektirmektedir. Eti en az kullanan (veya hiç kullanmayan) 5 diyetse, otlama, kalımlı ve kültür alanlarını değişken miktarlarda kullanmaktadır. Ancak bunlar arasında vegan diyet diğerlerinden farklıdır; çünkü bu diyetin küresel olarak benimsenmesi, yıllık alanların hiç kullanılmamasını gerektirmektedir – bu da, gezegenimizin bize sunduğu alanların çok önemli bir bölümünün kullanışsız hale getirilmesi anlamına gelmektedir.
            Araştırma sonucunda, farklı diyetlerin küresel olarak benimsenmesinin farklı sayıda insanı besleyebildiği sonucuna varıldığını söylemiştik. Bunları sıralayacak olursak:
            • Mandıra Ürünleri + Vejetaryenlik: 807 milyon insanı besleyebilmektedir.
            • Yumurta + Mandıra Ürünleri + Vejetaryenlik: 787 milyon insanı besleyebilmektedir.
            • %20 Etçil, %80 Otçul Diyet: 769 milyon insanı besleyebilmektedir.
            • %40 Etçil, %60 Otçul Diyet: 752 milyon insanı besleyebilmektedir.
            • Vegan Diyet: 735 milyon insanı besleyebilmektedir.
            • %60 Etçil, %40 Otçul Diyet: 669 milyon insanı besleyebilmektedir.
            • %80 Etçil, %20 Otçul Diyet: 548 milyon insanı besleyebilmektedir.
            • %100 Etçil Diyet: 467 milyon insanı besleyebilmektedir.
            • Düşük Et ve Şeker Diyeti: 421 milyon insanı besleyebilmektedir.
            • Şu Andaki Yaygın Diyet: 402 milyon insanı besleyebilmektedir.
            Tabii ki tek bir araştırmadan yola çıkarak sürdürülebilirliği maksimize etmek için insanların ne yemeleri gerektiği kararını almak doğru olmayacaktır. Zaten biz, Evrim Ağacı olarak, insanların birbirlerinin diyetlerine onların isteği olmaksızın müdahale etme çabalarına her zaman karşı çıktığımızı her fırsatta dile getirdik. Çünkü sağlık ve sürdürülebilirlik son derece karmaşık, son derece çok yönlü konulardır ve sadece diyete indirgenmeleri imkansızdır. Bugüne kadar ekonomistler, biyologlar, beslenme bilimciler ve çevre bilimciler sağlık ve sürdürülebilirliğin maksimizasyonuna nihai bir yanıt vermek için çok uğraşmışlardır; ancak başarabilen olmamıştır. Bunun en önemli sebebi, insanların vücutlarının besinler ile etkileşiminin birbirinden çok farklı olmasıdır. Benzer şekilde, sadece diyet değişikliği yaparak Dünya’nın sürdürülebilirlik sorununun uzun vadede çözülebileceğini iddia etmek de mantık dışıdır.
            Lakin unutmamak gerekiyor ki veganizm ya da vejetaryenlik sadece diyetle ilgili bir konu da değildir. İşin felsefe boyutu da bulunmaktadır. Veganların önemli bir bölümünün bu beslenme tercihini yapma ve hayvan ürünlerinden kaçınma sebebi Dünya’nın sürdürülebilirliğine katkı sağlamak değil, hayvanların öldürülmesi ve besin olarak tüketilmesinin ahlaki olarak yanlış olduğuna inanmalarıdır.
            Dolayısıyla insanlığın hangi besinleri neden tercih ettiğine odaklanarak insan tercihleri arkasındaki karmaşık örüntüleri anlamak, birbirimizin boğazından ne geçtiğini denetlemekten daha faydalı sonuçlar verebilecektir. Benzer şekilde, gezegenimizin problemlerini tek bir soruna indirgemeye çalışmak yerine, onları çok boyutlu olarak inceleyip daha iyi anlamaya çalışmak uzun vadede türümüz ve gezegeni paylaştığımız tüm canlılar için çok daha sağlıklı gözükmektedir. Yazımızı, makale yazarlarının özetinin kapanış cümlesiyle bitirelim:
            “Popülasyon düzeyindeki diyet değişiklikleri gelecekteki besin ihtiyaçlarımıza köklü miktarda katkı sağlayabilir; ancak süregelmekte olan tarım araştırmaları ve sürdürülebilir yönetim uygulamalarının yeterli üretim seviyelerini garanti etmek için halen devam ettirilmesi gerektiği görülmektedir.”
            Kaynaklar ve İleri Okuma:
            1. Elementa
            2. Quartz
            3. Christian J. Peters, Jamie Picardy Amelia F. Darrouzet-Nardi Jennifer L. Wilkins Timothy S. Griffin Gary W. Fick Carrying capacity of U.S. agricultural land: Ten diet scenarios Elementa DOI 10.12952/journal.elementa.000116

            Aşırı kilo ‘beyni yaşlandırıyor’

            BeyinImage copyrightDR LİSA RONAN
            Image captionBeyinde ak madde zamanla azalıyor

            Bir araştırmaya göre aşırı kilolu insanların beyinleri, zayıf akranlarına göre 10 yıl daha yaşlı görünüyor.

            İnsan beyni, bilgiyi ileten kısım olan ak maddeyi zamanla, yani yaşlandıkça doğal olarak kaybediyor.

            Cambridge Üniversitesi’nde yapılan bir araştırma ise aşırı kilonun bu kaybı hızlandırdığını ortaya koydu.

            Bir diğer deyişle 50 yaşındaki kilolu bir insan, 60 yaşındaki zayıf bir insanla aynı beyin yapısına sahip oluyor.

            Orta yaşta daha belirgin

            Cambridge Yaşlanma ve Nörobilim Merkezi’nde yapılan araştırmada 20-87 yaşlarındaki 473 kişi incelendi.

            Kilonun beyindeki ak madde oranını ancak orta yaştan itibaren etkilediği görüldü.

            Fakat bu farklılığın beynin işlevlerine nasıl yansıdığı henüz anlaşılamadı: Araştırmaya katılan kilolu ve zayıf gruplarda bilgi ve kavrayış açısından fark görülmedi.

            Araştırmacılar şimdi kilonun örneğin demans gelişimini etkileyip etkilemediğini görmek için çalışmalarını sürdürmek istiyor.

            Ekibin lideri Dr Lisa Ronan, kilonun mu beyni yoksa beynin mi kiloyu etkilediğini de henüz bilmediklerini söyledi.

            Çalışmaya katılan bir diğer isim olan Profesör Sadal Farooqi ise kilo kaybı durumunda beyinde kaybolan ak maddenin yeniden oluşup oluşmadığını da ortaya çıkarmak istediklerini belirtiyor.

            Kaynak:

            • BBC
            • Lisa Ronan, Aaron F. Alexander-Bloch, Konrad Wagstyl, Sadaf Farooqi, Carol Brayne, Lorraine K. Tyler, Cam-CANe, Paul C. Fletcher Obesity associated with increased brain-age from mid-life Journal Neurobiology of Aging DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neurobiolaging.2016.07.010

             

            Diyet Yağlarının Beyin Fonksiyonu ve Kilo Düzenlemesi Üzerindeki Etkisi

             Son araştırmalar, özellikle de Viggiano ve arkadaşları (2016) tarafından Frontiers in Cellular Neuroscience dergisinde yayınlanan çalışma, diyetimizdeki yağ türlerinin sadece fiziksel sağlığımızı değil, aynı zamanda beyin fonksiyonlarını, özellikle de açlık kontrolü ve metabolik düzenleme ile ilgili olanları nasıl etkileyebileceğine ışık tutmaktadır. Çalışma özellikle doymuş yağlar (domuz yağı) ve omega-3 çoklu doymamış yağlar (balık yağı) bakımından zenginleştirilmiş diyetlerin açlık ve metabolizmanın düzenlenmesinden sorumlu beyin bölgesi olan hipotalamus üzerindeki etkilerini karşılaştırmaktadır.

            Doymuş Yağlar ve Hipotalamik Disfonksiyon

            Domuz yağı, margarin ve kızarmış gıdalarda yaygın olarak bulunan doymuş yağlar, hipotalamusta inflamasyon ve oksidatif stres ile ilişkilendirilmiştir. Hipotalamus, beslenme durumunun algılanmasında ve gıda alımı ve vücut ağırlığı da dahil olmak üzere enerji dengesinin düzenlenmesinde kritik bir rol oynamaktadır. Yüksek düzeyde doymuş yağa maruz kaldıklarında, hipotalamik nöronlar oksidatif hasara karşı savunmasız hale gelir ve bu da bu hayati işlevleri düzenleme yeteneklerini bozar. Buna öncelikle, özellikle metabolik inflamasyonun kilit bir düzenleyicisi olan IKKβ/NF-κB’yi içeren inflamatuar sinyal yolakları aracılık eder.

            Aşırı doymuş yağ alımının tetiklediği enflamatuar yanıt, beynin gıda tüketimini kontrol etme yeteneğini bozarak aşırı yemeye yol açar ve obezitenin gelişimine katkıda bulunur. Aslında araştırmalar, doymuş yağ oranı yüksek diyetlerin açlık kontrolü ile ilgili bilişsel eksikliklere yol açabileceğini göstermiştir, çünkü beyin ne zaman yemeyi bırakacağını bildirme yeteneğini kaybeder. Doymuş yağların, vücut hücrelerinin insüline karşı daha az duyarlı hale geldiği ve açlık düzenlemesini daha da bozduğu bir durum olan insülin direncini teşvik ettiği gerçeği ile bu durum daha da karmaşıklaşmaktadır.

            Omega-3 Yağları ve Nöroproteksiyon

            Buna karşılık, omega-3 çoklu doymamış yağ asitleri (PUFA’lar), özellikle dokosaheksaenoik asit (DHA) ve eikosapentaenoik asit (EPA) gibi balık yağlarında bulunanlar, beyin üzerinde dikkate değer koruyucu etkiler göstermiştir. Bu yağ asitleri anti-enflamatuar özellikleri ve oksidatif stresi azaltma yetenekleriyle bilinmektedir. Araştırmacılar, sıçanlar balık yağıyla zenginleştirilmiş yüksek yağlı bir diyetle beslendiğinde, doymuş yağ oranı yüksek bir diyetle beslenenlere kıyasla hipotalamik enflamasyonda önemli bir azalma gözlemlemişlerdir.

            Omega-3 yağ asitleri, vücuttaki enerji dengesini düzenlemeye yardımcı olan önemli bir enzim olan AMP ile aktive olan protein kinazın (AMPK) aktivasyonunda da önemli bir rol oynar. AMPK aktivasyonu hücresel enerji homeostazını korumak için gereklidir ve beyindeki enflamatuar süreçleri inhibe ettiği gösterilmiştir. Hipotalamusta AMPK, vücut ağırlığı ve glikoz metabolizmasının kontrolünde kritik öneme sahip leptin ve insülin gibi hormonal sinyallere yanıt vererek gıda alımını düzenler.

            Yağ hücreleri tarafından üretilen bir hormon olan leptin, tipik olarak hipotalamusta AMPK aktivitesini inhibe ederek açlığı bastırırken, insülin de beynin diğer bölgelerinde benzer bir etkiye sahiptir. Bununla birlikte, doymuş yağlar açısından zengin yüksek yağlı bir diyette, beynin leptin ve insüline tepkisi azalır ve bu da iştah kontrolünün kaybına yol açar. Tersine, omega-3 açısından zengin diyetler beynin bu hormonlara karşı duyarlılığını geri kazanmaya yardımcı olarak gıda alımının düzenlenmesini iyileştirir ve aşırı kilo alımını önler.

            Klinik Çıkarımlar ve Diyet Önerileri

            Bu çalışmadan elde edilen bulgular, özellikle kilolarını kontrol etmeyi veya obeziteye bağlı bilişsel gerilemeyi önlemeyi amaçlayan bireyler için diyet önerileri üzerinde önemli etkilere sahiptir. Doymuş yağların omega-3 yağ asitleri ile değiştirilmesi, yüksek yağlı bir diyetin beyin ve vücut üzerindeki zararlı etkilerini azaltmaya yardımcı olabilir. Araştırmacılar, omega-3 PUFA’lar açısından zengin olan balık yağlarının, özellikle beyin fonksiyonlarını iyileştirmek ve metabolik sağlığı korumak isteyenler için sağlıklı bir diyetin önemli bir bileşeni olması gerektiğini öne sürüyorlar.

            Bu araştırmadan çıkarılacak daha geniş anlam, tüm yağların eşit yaratılmadığıdır. Yağlar diyetin önemli bir parçası olmakla birlikte, kaynakları ve türleri vücut ve beyin üzerindeki etkilerini belirlemede kritik bir rol oynamaktadır. Doymamış yağlar, özellikle de omega-3’ler açısından zengin bir diyet, daha iyi beyin sağlığını destekler, iltihaplanmayı azaltır ve vücudun gıda alımını düzenleme yeteneğini artırır. Öte yandan, doymuş yağ oranı yüksek diyetler yalnızca obezite gibi metabolik bozukluk riskini artırmakla kalmaz, aynı zamanda açlık ve toklukla ilgili bilişsel işlevleri de bozar.

            Sonuç

            Viggiano ve arkadaşları tarafından yapılan çalışma, beyin sağlığının ve metabolik fonksiyonun korunmasında diyet seçimlerinin önemini vurgulamaktadır. Balık yağı içeren diyetler gibi omega-3 açısından zengin diyetlerin doymuş yağların neden olduğu enflamatuar hasarı önleyebileceğine ve sağlıklı hipotalamik fonksiyonu destekleyebileceğine dair güçlü kanıtlar sunmaktadır. Bu bulgular, hem fiziksel hem de bilişsel refah için diyetlerini optimize etmek isteyenler için değerli bilgiler sunmaktadır.

            Referanslar

            Viggiano, E., Mollica, M. P., Lionetti, L., Cavaliere, G., Trinchese, G., Filippo, C. D., et al. (2016). Effects of a High-Fat Diet Enriched in Lard or in Fish Oil on the Hypothalamic Amp-Activated Protein Kinase and Inflammatory Mediators. Frontiers in Cellular Neuroscience, 10, 150. DOI: 10.3389/fncel.2016.00150.

            Tarçın Sadece Salebi Değil Öğrenme Yeteneklerini De İyileştiriyor !

            tarçın öğrenme psikoloji

            Saleplerin vazgeçilmezi tarçın son yapılan araştırmalara göre öğrenme yeteneğini geliştiriyor olabilir. Kimi insanlar doğuştan harika bir öğrenme yeteneği ile doğarlar, bazılarının ise öğrenme yetenekleri daha düşüktür; bu insanlar yüksek olanlara göre öğrenirken daha fazla efor sarf ederler.Tıpkı insanların bir kısmı öğrenmede bir takım güçlükler çektikleri gibi farelerde de bu ayrımdan söz edilebilir görülebilir. Öğrenme yeteneği zayıf olan fareler tarçın ile beslendiklerinde öğrenme yeteneklerinde bir takım iyileşmeler görüldüğü bulunmuş. Araştırmayı yürüten Dr. Kalipada Pahan “ Bu yol öğrenme yetenekleri zayıf olanlar için belki de en güvenli ve en kolay yol olma yolunda bir yaklaşım” şeklinde belirtmiş.

            Beyindeki Etkisi Bir İlaç Gibi

            Öğrenme yeteneğinin düşük olmasının bir sebebi , beynin öğrenme ve hafıza ile ilişkilendirilmiş hipokampus bölgesindeki proteinlerin dengesizliğindendir. Tarçın ise buna bir çare olacak gibi durur çünkü vücutta sodyum benzoat (beyin hasarlarında protein dengesini sağlamak için kullanılan bir ilaç) haline dönüşür.

            tarçın barnes labirenti fare
            (Barnes Labirenti)

            Farelerin öğrenme yeteneklerini ayırmak için
            Barnes labirenti kullanılmış. (Yerden yüksek 20 delikten bir tanesi kaçış deliği olan yuvarlak bir levha). Ardından 20 tane zayıf öğrenen fare bir ay süreyle tarçınla beslenmiştir. Bir ayın sonunda farelerin öğrenme ve hafıza yeteneklerinde inanılmaz bir gelişme olmuştur. Fakat tarçının öğrenme yeteneği iyi olan fareler üzerinde daha fazla geliştirici bir etkisi gözlenmemiştir.

            Pahan “ Öğrenme düzeyleri farklılıkları tüm dünyada bir eğitim sorunudur. Eğer tarçının bu etkisi ilerleyen deneylerle de kanıtlanırsa, bu öğrenme yeteneği zayıf öğrenciler için umut verici bir ışık olacaktır.” diye belirtmiştir.

            Parkinson Hastalığına Da İyi Gelir !

            Daha önceki çalışmalarda tarçının Parkinsonlu farelerin, hastalığın beyindeki etkileri tersine çevirdiği araştırmalarla bulunmuştu. Öğrenmeye etkisinin araştırıldığı çalışmada ise iki tür (Seylon ve Çin) tarçının etkilerinin en iyi düzeyde olduğu bulunmuş.Fakat Seylon türünün Çin türüne göre daha etkili olduğu da veriler arasında.

            Tekrar eden çalışmalarla tarçının böyle bir etkisi olup olmadığı bir netlik kazanacaktır. Yıllardır mutfaklarımızda duran tarçının böylesi bir etkisi olması daha doğrusu bugüne kadar etkisinin keşfedilememesi garip ama aynı performansı karabiber ve kekikten de bekliyoruz . Bu arada tarçını siz yine de kaşıkla yemeye kalmayın Cinnamon Challange adıyla yapılan bir süre sosyal medyada dönmüş iddaa için insanlar pek hoş şeyler yaşamamışa benziyor ?

             

            Kaynak:

            • Psikolezyum
            • Khushbu K. Modi, Suresh B. Rangasamy, Sridevi Dasarathi, Avik Roy, Kalipada Pahan. Cinnamon Converts Poor Learning Mice to Good Learners: Implications for Memory Improvement. Journal of Neuroimmune Pharmacology, 2016; DOI: 10.1007/s11481-016-9693-6