‘Sağlıklı Yiyecekler’ Tanımı Tarihe Karışabilir!

Artık dünya genelinde birçok insanın yiyeceklerle ilgili problem yaşadığı sır değil. Dünya’nın birçok yerinde, toplumların büyük bir kesmi, diyabet ve obezite gibi sağlık problemleriyle karşı karşıya kalıyor. Ayrıca, önerilen beslenme şekilleri de insanları sağlıklı kilolarında tutmaya yetmiyor.

Yeni bir çalışmanın bulgularına göre, bu durum aslında pek de şaşırtıcı değil. 800 katılımcının kan şekeri sevyelerinin bir hafta boyunca ölçüldüğü araştırmanın bulgularına göre; katılımcılar aynı yiyecekleri tüketseler bile, bu yiyeceklerin metabolize edilmesi kişiden kişiye göre değişiyor. Başka bir deyişle bir kişi için sağlıklı olan yiyecek, başka bir kişi için aynı değerde sağlıklı olmayabiliyor.

Araştırmacılar bu sorunun birçok diyet sisteminin sonuçları değerlendirme şekliyle alakalı olduğunu belirtiyorlar. Örneğin, glisemik ideks’i (GI) ele alalım. GI, yiyecekleri kan şekerini nasıl etkilediklerine göre sıraya koyar. Tabii ki, glisemik indeks yiyeceklerin glükoz seviyelerini nasıl etkileyebileceğinin belirlenmesi için iyi bir başlangıç noktasıdır. Fakat, bu bir grup insanın glisemik indeksi ölçülecek yiyeceğe nasıl tepki verdiklerinin bir ortalaması niteliğindedir- bireylerin bu yiyeceği vereceği tepkiler, dolayısıyla, farklı olabilir. İnsanların aynı yiyeceğe farklı tepkiler verebiliyor olmalarıyla ilgili de literatürde büyük bir boşluk bulunuyor.

Araştırmacılar aynı yiyeceklere insanların verdikleri tepkileri ölçmek için, 800 katılımcının toplamda 46,898 öğüne verdikleri tepkileri ölçtüler. Cell’de yayımlanan bulgulara göre, belirli yiyeceklere verilen tepkiler insanlar arasında oldukça büyük oranda değişiyor, bu durum evrensel beslenme önerilerinin faydalarının aslında sınırlı olabileceği önermesini ortaya çıkartıyor.

Örneğin; araştırmaya dahil olan, şekerli diyabete yol açabilecek düşük glükoz toleransı ve obesite problemi olan orta yaşlı bir kadının, birçok insanın sağlıksız besinler arasında gösteremeyeceği domatesi tükettikten sonra kan şekeri seviyesinin aniden yükseldiği bulundu. Hatta belki de bu birey için önerilecek beslenme şekline, şu ana kadar sağlıksız olarak değerlendirilmiş besinlerin eklenmesi, en sağlıklısı olacak.

Sonuç olarak, ‘sağlıklı’ olarak nitelendirilmiş bir besin sizin için sağlıklı, sağlıksız olarak nitelendirilmiş bir besin de sizin için sağlıksız olmayabilir.


İlgili Makale:

  • Bilimfili,
  • David Zeevi, Tal Korem, Niv Zmora8, David Israeli, Daphna Rothschild, Adina Weinberger, Orly Ben-Yacov, Dar Lador, Tali Avnit-Sagi, Maya Lotan-Pompan, Jotham Suez, Jemal Ali Mahdi, Elad Matot, Gal Malka, Noa Kosower, Michal Rein, Gili Zilberman-Schapira, Lenka Dohnalová, Meirav Pevsner-Fischer, Rony Bikovsky, Zamir Halpern, Eran Elinav, Eran Segal9, Personalized Nutrition by Prediction of Glycemic Responses Cell Volume 163, Issue 5, p1079–1094, 19 November 2015 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.cell.2015.11.001

Hangi matara: Alüminyum, çelik, cam, plastik

Tek kullanımlık plastik şişelerin çevreye ve insan sağlığına olan zararı uzun zaman önce ispatlandı ve bunlara alternatif olarak tekrar kullanılabilir mataralar ve şişeler yakın zamanda oldukça popüler oldu. Ancak özellikle BPA’sız plastiğin de zararsız olmadığı ortaya çıktığından beri hangi çeşit matarayı tercih etmek gerektiği birçok kişi için büyük bir sorun haline geldi. Biz de matara çeşitlerinin artılarını ve eksilerini yazmaya ve en uygun mataranın hangisi olduğunu araştırmaya karar verdik.

1. Plastik mataralar

Öncelikle, hafif ve dayanıklı olmalarından ve uzun süre zarasız oldukları düşünüldüğünden dolayı çok tercih edilen BPA (Bisphenol A) içermeyen plastikten üretilmiş mataralardan başlayalım. Yakın zamanda BPA’sız plastiğin BPA’lı olan kadar sağlığa zararlı olduğuna dair bir yazı paylaşmıştık.

BPA, plastikte bulunan zararlı kimyasallardan en çok bilineni. Aslında sadece plastik şişeler yoluyla değil gün içinde farklı şekillerde bu kimyasala maruz kalıyoruz. BPA vücuda girdiğinde östrojen hormonunu taklit ediyor ve üreme sisteminde bozukluklar, obezite hatta depresyon gibi birçok hastalığa neden oluyor ve çeşitli kanser risklerini artırıyor.

Bu yüzden maruz kaldığımız BPA miktarını ne kadar aza indirirsek sağlığımız için o kadar iyi. Bunun da en kolay yolu her gün su içtiğimiz kabı bu maddenin bulunmadığı ürünlerden seçmek. Ancak son araştırmalar, BPA içermeyen mataralarda bu madde yerine kullanılan kimyasalların BPA ile benzer etki yaptığını ortaya koydu.

Environmental Health Journal’da yayınlanan bir makalede BPA’sız olarak üretilen plastikte bulunan maddelerin östrojen hormonunu aktive edip etmediği araştırılmış. Araştırmanın sonucunda çoğu BPA’ sız ürünün BPA’lı üründen daha çok östrojen taklidi yapan kimyasal içerdiği ortaya çıkmış.

Bu ürünlerde ilk başta bu zararlı kimyasalların salınımı gerçekleşmese de, güneşte bulunan UV ışınlar ve mikrodalga ışınları gibi ısı ışınlarına maruz kaldıktan sonra bu kimyasalların salımının gerçekleştiği ortaya çıkmış. Sadece birkaç markanın ürünlerinde ışınlara maruz kalmadan önce ve kaldıktan sonra kimyasal salınımı gerçekleşmemiş.

Ancak hiçbir çalışma bunların da tamamen güvenli olduğunu söyleyemiyor. Çünkü farklı plastik ürünlerden, farklı miktarlarda, farklı zararlı kimyasalların salınımı gerçekleşebiliyor ve her madde için ayrı araştırma yapılmış değil. Bu nedenle biz, BPA’lı veya BPA’sız, hiçbir plastik matarayı önermiyoruz.

2. Alüminyum mataralar

Tek kullanımlık su şişelerine bir diğer alternatif ise alüminyum mataralar. Alüminyum mataralar hafif olmaları ve şık tasarımlarıyla oldukça popüler olmuş durumda ancak bu mataralar da pek masum değil. Fazla maruz kalındığında vücutta biriken ve çeşitli rahatsızlıklara sebep olan alüminyumun sıvıya temas etmemesi için bu mataraların içi kaplanıyor.

Son zamanlarda yapılan araştırmalar alüminyum mataraların iç kaplamasında da plastik kullanıldığını ortaya koydu. Çoğu alüminyum matara üreten marka özellikle BPA’sız plastikle kaplama yaptıklarını belirtiyor ancak BPA’sız plastik de BPA’lı plastik kadar zaralı olduğu için alüminyum mataraların kullanımını önermiyoruz.

Üstelik, alüminyum mataralar sadece kullanan kişinin sağlığına zarar vermiyor, bu maddenin üretimi sırasında çevre de çok fazla zarar görüyor ve alüminyum çıkartılan yerlere yakın yaşayan kişilerde alüminyuma maruz kalmalarından dolayı ciddi sağlık problemleri oluşuyor.

3. Paslanmaz çelik matara


Plastik ve alüminyuma göre çok daha iyi bir seçenek var; paslanmaz çelik. Çelik mataralar alüminyumlara göre biraz daha ağır olsa da, kolayca taşınabilecek ağırlıkta. Ancak çelik matara kullanan birçok kişi suya geçen çelik tadından şikayetçi. Aslında bunun iyi bir şey olduğunu söyleyebiliriz çünkü bu, plastik kaplama olmadığının göstergesi.

Yine de çelik tadı sudan alınan keyfi düşürüyor. Bu tattan matarayı defalarca yıkayıp, bir gün boyunca içinde su bekleterek hemen hemen tamamen kurtulmak mümkün. Çelik mataranın bir diğer güzel özelliği ise çoğu markanın ürününün bulaşık makinasında yıkanabilmesi. Ancak bulaşık makinasında yıkanabilir ibaresi bulunmasına dikkat etmek gerekiyor.

4. Cam şişe ve matalar


Bütün bu seçenekler arasında en sağlıklısı ve kullanımı en keyifli olanı ise cam şişe ve mataralar. Üstüne bir de temizlemesi çok daha kolay. Cam matara ve şişenizi iç rahatlığıyla bulaşık makinasında yıkayabilirsiniz. Ancak kırılma ihtimali ve ağır olmasından dolayı çoğu kişi tarafından tercih edilmiyor.

Ağırlık konusunda yapacak bir şey yok gibi, sağlık için biraz daha fazla ağırlık taşımak göze alınabilir fakat kırılmaması için birçok çözüm mevcut. Çeşitli markalar dışı plastik veya silikonla kaplanmış ürünler üretmekte. Bu mataraları birçok alışveriş sitesinden sipariş etmek mümkün.

Bunun dışında herhangi bir cam mataraya veya şişeye evde kalın kumaştan yaptığınız sünger veya pamuk dolgulu kılıfı takarak, mataranızı ve şişenizi kırılmaya karşı koruyabilirsiniz. Hem bu şekilde su şişeniz size özel gözükecektir.

Sonuç olarak bu dört seçenek arasından çelik ve cam hem çevre hem de sağlık için en uygun olanları. Çelik hafif ve daha dayanıklı olduğundan gün içinde bir yere giderken kullanmak için daha kullanışlı olabilir. Diğer yandan, cam şişe ve mataradan içmesi daha keyifli ancak onun da ağır olması gün içersinde taşımayı zorlaştırıyor. Hafif, dayanıklı ama biraz daha az zevkli bir su içimi sağlayan çelik mi, ağır ama daha keyifli içim sağlayan cam mı, tercih sizin.

Ancak mataramızı sağlıklı ve çevre dostu seçmemiz su ile ilgili bütün sorunlarımızı çözmüyor çünkü özellikle İstanbul’da ve Türkiye’nin birçok şehrinde çeşmelerden akan su, içmeye uygun değil ve maalesef çoğumuz içme suyumuzu plastik damacanalardan temin etmek zorunda kalıyoruz.

Defalarca kullanılan damacanalar zamanla çizildiğinden zararlı kimyasalların suya karışması kolaylaşıyor ve sonuçta plastik mataradan geçenden çok daha fazla zararlı kimyasal suya geçebiliyor. Bu noktada bir alternatif şimdilerde oldukça yaygınlaşan cam damacanalar olabilir.

Cam damacanada satılan sular aslında plastikte satılanlara göre çok da pahalı değil. Verilen depozito biraz fazla olsa da, bizce bu sağlık için verilebilecek bir miktar. Plastik damacanalara bir diğer alternatif ise musluğa filtre takmak olabilir.

Filtre takıp çeşme suyu tüketmek hem su masrafını önemli ölçüde düşürecek hem de plastik veya camın üretilmesi ve taşınması sırasında oluşan çevre zararlarını yok edecektir. Fakat filtre seçerken suyu gerçekten temizleyip temizlemediğine, veya suda bulunan gerekli mineralleri yok edip etmediğine dikkat etmek gerekiyor.

Herkesin şehirdeki bütün çeşmelerden rahatlıkla su içebilmesi hepimizin asıl isteği ancak bu şartlarda en iyi seçenek cam damacana veya filtre kullanmak ve pet şişeler yerine çelik veya cam mataralar tercih etmek gibi görünüyor.

Bunun dışında, içilebilir çeşme suyu talep eden Su Hakkı oluşumunun geçtiğimiz Aralık ayından beri yürüttüğü “Susarak Yaşanmaz, Susuz Hiç Yaşanmaz” imza kampanyasını imzalayarak, su hakkının kazanılmasına katkı sağlayabilirsiniz. Kampanya hakkında yazdığımız yazıya buradan ulaşabilirsiniz. Herkesin temiz ve sağlıklı içme suyuna ulaşabildiği günlere.

Kaynak:

  • Yeşilist
  • George D Bittner, Chun Z Yang and Matthew A Stoner Estrogenic chemicals often leach from BPA-free plastic products that are replacements for BPA-containing polycarbonate products Environmental Health201413:41 DOI: 10.1186/1476-069X-13-41

Lokantalarda Pahalı Yemekleri Satmak İçin Kullanılan 3 Hile

Bir lokantaya gidip domates soslu bir makarnaya veya mevsim salatasına çok para ödediğiniz, ancak gayet halinizden memnun bir şekilde oradan ayrıldığınız olmuştur. Yapılan araştırmalar lokantaların yemekleri daha pahalıya satmak için bazı psikolojik hilelere başvurduğunu gösteriyor.

Cornell Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmaya göre, bir menüde yemeğin anlatımı ne kadar detaylıysa yemek, müşterilere daha ucuz ve verdikleri parayı hak ediyormuş gibi geliyor.

Lokantaların kullandığı bir başka hile, pahalı yemekleri menünün üst kısmına sıralamak ve böylece müşterilere menünün alt kısmında olan yemeklerin daha ucuz olduğunu düşündürmek. Örneğin, yine Cornell Üniversitesi’nde yapılan bir araştırmada, aynı yemek müşterilere 8$ ve 4$’a satıldı. Araştırmanın sonucunda 8$ ödeyen müşterilerin %11’inin yemeği daha lezzetli bulduğu görüldü.

Lokantalarda çalışanların özel yemekleri sözlü olarak anlattığına denk gelmişsinizdir. Bu da işletmecilerin kullandıkları bir başka hile. Çünkü bu şekilde, özel bir yemek yemek isteyen müşteri, yemeğin fiyatıyla ilgileniyormuş gibi görünmeyi tercih etmiyor.

Kaynak:
  • nBeyin
  • The Independent
  • David R. Just, Özge Sığırcı, Brian Wansink. Lower Buffet Prices Lead to Less Taste Satisfaction. Journal of Sensory Studies, 2014; DOI:10.1111/joss.12117
  • Wansink, Brian, James Painter, and Koert van Ittersum (2001), “Descriptive Menu Labels’ Effect on Sales,” Cornell hotel and Restaurant Administration Quarterly, (December 42:4,68-72.

Tuzlu Su İçerseniz Ne Olur?

Büyük şehirlerin kalabalığından ve karmaşasından bıkmış birçok insanın hayali, deniz kenarında bahçeli bir evde hayatını geçirmektir. Bu sebepten sıklıkla, emeklilik planlarına deniz kenarında yaşamak seçeneği de iliştirilir. Eğer bir gün bu planınızı gerçekleştirme ihtimaliniz olursa, kendinizi içme suyu bakımından güvenceye almayı unutmayın. Çünkü, içme suyunun olmaması, uçsuz bucaksız deniz manzaranızı cehenneme çevirebilir.

Gezegenimizin yaklaşık %71’i sudur. Bu devasa su kütlesinin büyük bir bölümünü de okyanuslar ve denizler oluşturur. Fakat hiçbir şekilde içme suyuna ulaşımımız olmasa bile, karşımızda alay edercesine duran denizlerin suyunu tuz içeriğinden dolayı tüketemeyiz.

Tuzlu su, tuzun ve suyun vücudumuz için hayati fonksiyonlarını düşündüğünüzde, ilk etapta çok da korkutucu gelmeyebilir. Su; protein ve benzeri maddeler için evrensel çözücüdür ve yiyecekleri metabolize etmemizi sağlayan kimyasal reaksiyonlar için gereklidir. Ayrıca kaslarımız, kan akışımız ve aklınıza gelebilecek vücut fonksiyonlarının neredeyse tamamı için büyük öneme sahiptir. Hücrelerimizin ayrıca tuza da ihtiyacı vardır. Formülü NaCl (sodyum klorür) olan sofra tuzunun sodyum ve klorür iyon içeriği, ekstrasellüler sıvı içerisinde bulunur ve kimyasal reaksiyonlarda kullanılır. Peki tuz ve su vücudumuz için gerekliyse, neden ikisini aynı andaalamıyoruz?

Küçük miktarlarda tuz tüketmek fizyolojik sağlığımız için gerekli olsa da (ve tabii ki yiyeceklerimizi tatlandırmak için de), çok azı ya da çok fazlası vücut için oldukça zararlıdır. Bu konuda, insanlar için sihirli rakam 9. Bu rakam insan kanındaki tuzluluk miktarıdır ( Ya da 1000 gram su içerisinde çözünmüş ağırlık bakımından tuz miktarıdır. Yani, 1000 gramlık sıvının içeriğindeki 991 gram su 9 gram tuz.) Tıpta da, insan kanıyla aynı tuzluluğa sahip sıvılaraizotonik denir. Çok fazla tuz tükettiğimiz zaman da, fazla miktarı idrar ile dışarı atarak vücudumuzdaki sıvıları izotonik tutarız.

Tuzlu su hipertonik bir sıvıdır, diğer bir deyişle tuz içeriği insan kanının tuz içeriğinden fazladır ve tuzluluk miktarı 35’tir.  Deniz suyu gibi aşırı derecede hipertonik sıvıları tüketmek, vücudun savunma mekanizmasını bozar.

Deniz Suyu İçmenin Potansiyel Etkileri

Hiç çok parfüm sıkmış birisiyle aynı asansöre binmek zorunda kaldınız mı? Eğer asansördeyken içeri çok parfüm sıkmış birisi girerse, parfüm kokusu bütün asansöre yayılır ve asansördeki herkes kişinin parfümünü koklamak zorundadır. Bu olaya difüzyon sebep olur. Difüzyon, maddenin yüksek derişimli bölgeden düşük derişimlibölgeye doğru iletilmesidir.

Difüzyon ve tuzlu suyu beraber değerlendirelim. İnsan hücreleri biyolojik zarlara sahiptir ve bu zarlar tuzun hücre içerisine serbestçe girmesini engeller. İnsan vücudu bir ölçüye kadar sodyum ve klorür derişimlerini normalleştirilebilirse de, kan içerisindeki oldukça yüksek derişimdeki tuzla baş etmesi zordur. Hücre zarı yarı geçirgendir bu sebeple sodyum, klorür ya da diğer maddeler kolaylıkla hücre içine alınamaz ya da hücre dışına çıkamaz. Fakat su, hücre içine rahatlıkla girebilir ve hücre dışına çıkabilir. Hücrelerin dışındaki tuz derişimi yüksek miktarlarda olduğu zaman, dengenin sağlanabilmesi ya da derişimin dengelenmesi için hücre içerisindeki su daha derişik ortam olan hücre dışına çıkar. Yarı geçirgen zarın iki tarafındaki derişimin dengelenmesi için işleyen bu süreç ozmoz olarak adlandırılır.

Eğer deniz suyu içerseniz, ozmozun sonuçları çok korkunç olabilir. Deniz suyunun tuzluluk miktarı, vücut sıvılarının neredeyse dört katıdır. Deniz suyunun kontrolsüz miktarda alınmasının sonucunda, hücrelerin içinden dışına doğru olacak net su transferiyle hücreler büzüşür.

Yüksek miktarlarda içme suyu tüketilmediği zaman, vücut içerisindeki bu düzenleme mekanizması ölümcül de olabilir. Deniz suyu örneğindeki, hücre dışında meydana gelen sodyum derişimindeki artış, esas problemi oluşturur. Vücut, hücreleri hayatta tutabilmek için izotonik hale geçmeye çalışır. Bunun için de ekstrasellüler sıvıların içerisindeki yüksek miktarlardaki sodyumu atmaya çalışır ve idrar üretilir. Fakat insan böbrekleri, tuzlu sudan yalnızca biraz daha az tuzlu idrar üretebilir. Bundan dolayı vücut, içtiğimizden çok daha fazla suyu fazla miktardaki sodyumu atmak için kullanır ve vücut aşırı susuz kalır.

Eğer tuzlu su ya da deniz suyu içerseniz, aslında hiç su içmemiş gibi olursunuz ve üstelik bir de su kaybedersiniz. Bu durumda vücut sıvıları tükenir, kas krampları meydana gelir, ağızda kuruma gözlemlenir ve tabii ki susarsınız.

Vücut su kaybını telafi edebilmek için kalp atış hızını artırır, kan damarlarını kan basıncını ve hayati organlara kan akışını düzenlemesi için sıkıştırır. Bu durumda yüksek ihtimalle mide bulantısı, zayıflık ve hatta bilinç kaybıhissedilir. Vücut daha fazla susuz kalınca da, savunma mekanizması çöker. Eğer hala tuzlu suyun etkisinden kurtulmak için çok miktarda tatlı su içmediyseniz, beyin ve diğer organlara daha da az kan gideceğinden bu durumkomaya, organ yetmezliğine ve nihayetinde ölüme kadar gidebilir.

Tabii ki az miktarlarda deniz suyu yutmak ya da içmek sizi öldürmeyecektir. Fakat yine de etkisini ortadan kaldırmak için, tuzlu su içilmesi ya da yutulması durumundan sonra tatlı su tüketmek sizin için en sağlıklısı olacaktır.


Kaynaklar:

  • Bilimfili,
  • Gross, Cliff, Josh DeZeeuw and Ted Simpao. “Awesome Osmosis.” Marine Discovery. The University of Arizona. April 27, 2001. http://marinediscovery.arizona.edu/lessonsS01/blennies/2.html
  • Marine Science. “Seawater Composition.” Oct. 8, 2008. http://www.marinebio.net/marinescience/02ocean/swcomposition.htm
  • McLamb, Eric. “Earth at a Glance.” Ecology. Sept. 14, 2011. http://www.ecology.com/2011/09/14/earth-glance/
  • Ocean Plasma. “Chemistry of Seawater.” Ocean Health. http://oceanplasma.org/documents/chemistry.html
  • Stoppler, Melissa Conrad. “Electrolytes.” MedicineNet. http://www.medicinenet.com/electrolytes/article.htm
  • U.S. Geological Survey. “Thirsty? How ’bout a cool, refreshing cup of seawater?” Water Science for Schools. Dec. 22, 2011. http://ga.water.usgs.gov/edu/drinkseawater.html
  • Wedro, Benjamin. “Deyhdration.” MedicineNet. http://www.medicinenet.com/dehydration/article.htm

Yeşil Çayın Faydalarını Biliyoruz, Peki Ya Zararları?

Yeşil çay zengin besin maddesi ve antioksidan içeriğiyle sağlıklı bir içecektir. Fakat bu sağlıklı içeceği bile tüketirken sağlığa zararlı sonuçlarla karşılaşmamız mümkün.

Yeşil Çay İçerisinde Olumsuz Etki Yaratabilecek Kimyasal Maddeler

Yeşil çay içerisinde sağlığa zararlı olabilecek başlıca kimyasal maddeler kafein, florin elementi ve flavanoid olarak listelenebilir. Bu kimyasalların ve yeşil çayın içeriğinde bulunan diğer kimyasal maddelerin kombinasyonun aşırı miktarda tüketimi, ciddi karaciğer hasarıyla sonuçlanabilir. Yeşil çay içerisinde bulunan tanenler folik asit emilimini azaltırlar. Folik asit yani B vitamini, cenin gelişimi için hayati öneme sahiptir. Ayrıca yeşil çayın içeriğindeki kimyasallar, bazı ilaçlar ile tepkime verirler. Bu sebeple de fazla yeşil çay tüketen bireyler eğer ilaç kullanıyorlarsa mutlaka ilaç yönergelerini dikkatli takip etmelidirler. Yeşil çay ile tüketim uyarıları genellikle uyarıcılar ve antikoagülanlar için yapılmaktadır.


Yeşil Çaydaki Kafein Miktarı

Her bir bardak yeşil çay içerisinde ortalama 35mg kafein bulunmaktadır. Kafein uyarıcı olması sebebiyle kalp atış hızını ve kan basıncını yükseltir. Kafein hangi kaynaktan alınırsa alınsın çok fazla alındığında hızlı kalp atışlarına, uykusuzluğa ve ruh hastalıklarına hatta ölümlere bile yol açabilmektedir. Birçok insanda kafein tolare edebilme oranı 200 ila 300mg arasındadır. WebMD verilerine göre, yetişkinler için ölümcül kafein dozajı, kilogram başına 150-200mg arasındadır ve daha azında bile ciddi kafein zehirlenmeleri olasıdır.

Yeşil Çaydaki Florin

Florin insanlar için gerekli bir madde değildir. Az miktarda vücutta bulunmasının kemik ve diş sağlığı için önemli olduğu savunulsa dahi faydaları kesin olarak kanıtlanmış değildir. Özellikle florütleştirilmiş su tüketen insanların yeşil çay ile birlike tüketmeleri oldukça risklidir. Florin aşırı dozu büyümede gecikmelere, dental fluoroza ve kemik hastalıklarına sebep olabilir.

Yeşil Çaydaki Flavonoid

Flavonoidler potent antioksidanlardır ve hücreleri radikal hasarlardan korurlar.  Fakat, flavonoidler ayrıca vücutta demirleri bağlarlar. Yani, vücudun gerekli olan demirin emilmesi yeteneğini kısıtlarlar. Bu da, kansızlığa ve pıhtılaşma bozukluklarına neden olabilir. Yapılan araştırmaların verilerine göre, yemeklerle beraber rutin yeşil çay tüketimi, demir emilimini %70’e kadar azaltmaktadır. Bu sebeple, yeşil çay tüketiminin yemeklerle değil de öğün aralarında olması dikkat edilmesi gereken bir nokta olabilir.

Yeşil Çayın Günlük Tüketimi

Birçok araştırmacı, yeşil çayın günde 5 bardaktan fazla tüketilmemesini savunmaktadır. Hamileler ve emziren kadınlar için ise önerilen günde 2 bardaktan fazla tüketilmemesidir.

 


Kaynaklar:
Bilimfili
Yeşil çay yan etkileri referansı: WebMD
Yeşil çay tüketimi referansı: Oregon State Universitesi 

Sarımsak Yediğimizde Nefesimiz Neden Kötü Kokar?

Sarımsak yemeklerde sıkça kullanılan lezzetli bir besin. Sağlık için faydalı olmasının yanı sıra antibakteriyel özellikte olduğu da bilinir. Ama yedikten sonra dişlerimizi fırçalasak, ağız çalkalama suyu ile gargara yapsak bile sarımsak bir süre nefesimizin kötü kokmasına neden olur. Araştırmalar bu kokunun sebebinin bazı kimyasal bileşikler olduğunu gösteriyor. Kötü kokuya sebep olan bu bileşikler, sarımsak mekanik olarak parçalandığında oluşur.

mantiSarımsak ezildiğinde ya da kesildiğinde enzimler, sarımsakta bulunan alliin bileşiğinin parçalanmasına ve allicin bileşiğinin oluşmasına neden olur. Allicin sarımsağa aromasını veren bileşiktir. Daha sonra allicin bileşiği de parçalanır ve sonuçta dört farklı organosülfür bileşiği (kükürt içeren organik bileşikler) oluşur. Bu bileşikler sarımsak yedikten sonra nefesimizde oluşan kötü kokunun sebebidir.

Bu bileşiklerden biri vücutta diğerlerine göre daha yavaş parçalanır. Bu nedenle sindirim sisteminde emilerek kana ve boşaltım sistemine yardımcı organlara, örneğin böbreklere, akciğere, deriye geçer. Terleme, idrar ve nefes yoluyla vücuttan atılır. Sebep olduğu kötü koku etkisi 24 saat sürebilir.

Süt, maydanoz, elma, ıspanak, nane gibi besinlerin sarımsağın sebep olduğu kötü kokuyu azalttığı biliniyor. Araştırmalar bu besinlerin, içeriklerindeki bazı maddeler sarımsak kokusuna neden olan organosülfür bileşiklerinin parçalanmasını kolaylaştırdığı için koku giderici etkisi olduğunu gösteriyor.

Kaynak:
  • Bilimgenç.tubitak
  • Eric Block (1985). “The chemistry of garlic and onions“. Scientific American 252 (March): 114–9. doi:10.1038/scientificamerican0385-114. PMID 3975593

Çatal Bıçaklarınızı İyi Seçin!

Cross-modal (yöntemler arası) bir araştırma laboratuvarında yapılan bir çalışmada, kullandığımız çatal bıçakların boyutları, ağırlıkları, şekilleri ve renklerinin lezzet algısı üzerinde etkili olduğu gözlemlendi.

Flavour dergisinde yayımlanan çalışmada, yemeğin ağza ulaşmadan önce beynin o yemek hakkında bazı yargılara vardığı ileri sürüldü.

100’den fazla öğrencinin katıldığı 3 deneyde, çatal bıçakların ağırlık, şekil ve renklerinin lezzet üzerindeki etkisine bakıldı.

Yapılan ilk deneyde araştırmacılar, çatal bıçağın ağırlığının lezzet üzerinde etkisi olduğunu gözlemlediler. Tatlıları tatlı kaşıklarıyla yiyen katılımcılar, tatlıların daha “tatlı” olduğunu algıladılar.

İkinci deney, çatal bıçağın renginin tadın algılanmasında rol oynayıp oynamadığını ölçmek için yapıldı. Bu deneyin sonucunda, katılımcıların yoğurdu beyaz kaşıkla yediklerinde siyah kaşıkla yediklerinden daha tatlı olarak algıladıkları tespit edildi.

Son olarak, yiyeceği yemek için kullanılan aletin şeklinin tat algısına olan etkisi ölçüldü ve katılımcılar bıçak kullanarak peynir yediklerinde peynirin daha tuzlu algılandığı ortaya çıktı.

 

Hazırlayan: Yıldırım Beyazıt Üniversitesi [n]teresan Şeyler temsilcisi Mehmet Seyda Tepedelen

Kaynak:

  1. nBeyin
  2. Vanessa Harrar and Charles Spence The taste of cutlery: how the taste of food is affected by the weight, size, shape, and colour of the cutlery used to eat it Flavour20132:21 DOI: 10.1186/2044-7248-2-21© Harrar and Spence; licensee BioMed Central Ltd. 2013 Received: 11 April 2013Accepted: 3 June 2013Published: 26 June 2013

 

Bol Su içmenin Sağlığa Olan Faydası Ortaya Kondu

Bazen  kilo vermek için , bazen de şeker ,sodyum ve doymuş yağ oranlarını düşürmek için ya da doktor tavsiyesiyle su alımı arttırabilir. ABD’de yapılan yeni bir araştırmada, büyük kısmı bol su tüketen 18,300 kişi üzerinde yapılan testler günlük kalori alınımının % 1’e kadar düştüğü ve doymuş yağ, şeker, sodyum ve kolesterolün düştüğü görüldü.

İllinois Üniversitesi tarafından yayınlanan araştırmada, günlük 1,2 veya 3 bardak daha fazla su tüketimi yapan kişilerde,günde 68 ila 205 kalori azalma, sodyum miktarında 78 ila 235 mg azalma tespit edildi. Ayrıca İllinois Üniversitesi’nden kinesiyoloji ve toplum sağlığı profesörü Ruopeng An  tarafından yayınlanan araştırmada günlük 5 g ile 18 g daha az şeker ve kolesterol  ve 7 ila 21 mg azalması olduğu da belirtildi.

Beslenmede su alımı etkisinin etnik ırk, eğitim, gelir ve vücut ağırlığı ile benzer bir ilişkisi olduğu belirtiliyor. Bu bulgular sayesinde beslenmede su tüketiminin önemi belirtilerek, yüksek kalorili içeceklerin tüketiminin azaltılması yönünde spotlar yapılabilir.

Uluslararası Sağlık ve Beslenme Araştırması’ndan 2005-2012 yılları arasında alınan 4 dalga verisi, Sağlık İstatistikleri Ulusal Merkezi tarafından işlendi. Katılımcılara her iki günlük planda ne yiyip , içtikleri sorularak 3 ile 10 günlük aralıklarda incelendi.

Her kişinin içtiği su miktarı ve günlük beslenmedeki oranı hesaplandı. Şekersiz siyah çay,bitki çayı ve kahve su kaynağı olarak sayılmadı, fakat Prof. An’in hesaplamalarında beslenmede toplam su tüketimi de yer aldı.

Ortalama olarak katılımcılar günde 4,2 bardak su içti ki, bu toplam diyetsel su alımının % 30’una denk geliyordu. Katılımcılar ortalam 2157 kalori alırken, bunun 125 kalorisi şekerli içeceklerden ve 432 kalorisi isteğe bağlı yiyeceklerden, bunlar besleyiciliği düşük tatlı , pasta atıştırma karışımlardan sağlanabilir.

Aslında çok küçük olsa da katılımcıların su tüketiminde % 1 artış günlük kalori alımında 8,6 kalori azalmasıyla ilişkilendirildi. Su alımıyla yağ, şeker, sodyum ve kolesterol tüketimi hafif azalma görüldü.

Prof. An, kalori azalmasının en fazla orta yaşlı erkek ve kadınlarda olduğunu ve bunun grubun yüksek kalori alımıyla alakalı olabileceğini belirtti.

Kaynak:

Referans:  An, J. ‎McCaffrey. Plain water consumption in relation to energy intake and diet quality among US adults, 2005-2012. Journal of Human Nutrition and Dietetics, 2016; DOI: 10.1111/jhn.12368

Kahverengi Şeker, Beyaz Şekerden Daha mı Sağlıklı?

Son zamanlarda birçok insanın farkındalığının arttığı gibi, rafine beyaz şeker tüketimi, insan sağlığını olumsuz etkileyebilir. Şu ana kadar yapılmış yüzlerce araştırmada da, rafine beyaz şekerin vücudumuza olan etkileri incelenmiştir. Bu araştırmaların neredeyse hepsi, düzenli şeker tüketiminin etkileri ile ilgili olumsuz bir resim çizmektedir. Rafine beyaz şeker; obezite, kalp rahatsızları, hipertansiyon ve kanser gibi rahatsızlıklarla bağlantılıdır. Hatta bazı bilim insanları ve diyetisyenler rafine beyaz şekeri zehirli olarak tanımlarlar.

Beyaz şekerden kaçınmak için, çogumuz kahverengi şeker türevlerini tercih ederiz. Kahverengi şeker, daha az rafine olduğundan ve nispeten az işlem gördüğünden daha sağlıklıdır değil mi? Ki aynı durum pirinç ve ekmek için de geçerlidir, neden şeker için de olmasın?

Süpriz! Aslında kahverengi şeker beyaz şekerden daha fazla işlem görür. Her ikisi de aynı refine etme sürecinden geçerler, fakat işlemin sonuna doğru beyaz şeker az miktarda melas(pekmez-molasses) karıstırılarak kahverengi şeker elde edilir. Aksi durumda, her iki şeker kimyasal olarak birbirine eş sayılabilirdi. İki şeker çeşidi de çoğunlukla sükrozdan oluşur (beyaz şeker yüzde 99.9 Sükrozdan oluşurken, kahverengi şekerde bu oran yüzde 96’dır), ve her çay kaşığı kahverengi şeker, içeriğindeki melastan ötürü fazladan bir kalori içerir.

İnsan vücudu beyaz ve kahverengi şekeri aynı işlemden geçirir. Sükroz, yarı glükoz ve yarı fruktoz olan bir disakkarittir. İnsan vücudu normalde glükozu verimli bir şekilde enerjiye çevirebilir, fakat glükoz fruktoza bağlandığında, vücut tarafından bu işlemin gerçekleştirilmesi zorlaşır. Sükroz yalnızca sınırlı miktarda vitamin ve besleyici öğe içerir. Bundan dolayı da sindirim sistemi bu süreci gerçekleştirmez- şeker ince bağırsağın ilk kısmı olan onikiparmakbağırsağı boyunca ilerler ve burada glükoz ve fruktozo çevrilerek kan dolaşımına katılır. Glükoz bütün vücutta metabolize edilirken, fruktoz karaciğerde metabolize edilir. Eğer karaciğer bu fruktozun üstesinden gelemezse, karaciğer fruktozu yağa çevirmeye başlar. Araştırmalara göre, karaciğerdeki bu yağlanma birçok rahatsızlıklıkla da bağlantılıdır.

Aslında, hem beyaz hem de kahverengi şeker “saf” haldedir, – eğer içinde ek maddeler ve koruyucular yoksa ve şeker kamışı doğal kaynaklardan geliyorsa – fakat bu saflık hali şekerin sağlıklı olduğu anlamına gelmez. Her iki şeker türü de temel olarak aynı olduklarından, herhangi bir yemek tarifinde birbirlerinin yerine kullanılabilirler. Kısaca, kahverengi şekerin daha sağlıklı olduğunu düşünmek bir yanılgıdan ibarettir.

 

Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Alison Cooper, Is Brown Sugar Healthier Than White Sugar?,HowStuffWorks Retrieved 27 June 2015 from http://health.howstuffworks.com/wellness/food-nutrition/healthy-eating/brown-sugar-healthier-than-white-sugar.htm

Anoreksiya

Antik Yunancada ἀν (an-olumsuzluk ön eki) + ὄρεξις (órexisiştah) → ἀνορεξία (anorexía); Özellikle hastalık sonucu iştahsızlık.

Yaygın olarak anoreksiya olarak bilinen Anoreksiya nervoza, yeme bozukluğu olarak sınıflandırılan ciddi bir zihinsel sağlık durumudur. Bu bozukluğa sahip kişiler kilolarını mümkün olduğunca düşük tutmak için aşırı davranışlara girişirler. Bu tür davranışlar arasında, bunlarla sınırlı olmamak üzere, katı diyet veya oruç tutma yoluyla gıda alımının önemli ölçüde kısıtlanması, aşırı egzersiz ve bazı durumlarda aşırı yeme ve ardından kendi kendine kusmaya başvurma yer alır. İkincisi, tüketilen gıdanın vücuttan atılmasını amaçlayan müshillerin, lavmanların veya diğer ürünlerin kullanımını içerebilir. Bu uygulamalar, vücut ağırlığı ve yiyeceklerle aşırı meşguliyetten kaynaklanır ve sıklıkla derinden çarpık bir beden imajıyla birleşerek bireylerin, zayıf olsalar bile kendilerini aşırı kilolu olarak algılamalarına yol açar.

Anoreksiya farklıdır ancak bazen ters anoreksi olarak bilinen, aynı zamanda bigoreksiya veya kas dismorfisi olarak da adlandırılan başka bir durumla karıştırılır. Geleneksel anoreksi, kilo verme arzusuyla karakterize edilirken, ters anoreksiya, kas kütlesinin ve vücut boyutunun artmasıyla ilgili bir takıntı ile karakterize edilir. Ters anoreksi olan kişiler vücutlarını olduklarından daha küçük veya daha az kaslı olarak algılarlar, bu da kompülsif egzersiz ve vücut geliştirmeye, sıkı diyetlere ve bazen kas kütlesi kazanmak amacıyla madde bağımlılığına yol açar.

Her iki durum da ciddidir ve önemli sağlık riskleri taşır. Anoreksiya, vücuttaki hemen hemen her organ sistemini etkileyen ciddi yetersiz beslenmeye yol açabilirken, ters anoreksi, aşırı efordan kaynaklanan fiziksel yaralanmaların yanı sıra, uygunsuz beslenme ve madde bağımlılığından kaynaklanan uzun vadeli sağlık sorunlarına da yol açabilir. Her iki bozukluğun belirtilerini sergileyen bireylerin profesyonel yardım alması çok önemlidir. Tedaviler mevcuttur ve genellikle gıda ve vücut imajına karşı sağlıklı tutumların yeniden kazandırılmasını amaçlayan psikolojik terapi ve beslenme danışmanlığının bir kombinasyonunu içerir. Erken müdahale, iyileşme için en iyi şansı sunar ve bu karmaşık bozuklukların farkındalığının ve anlaşılmasının önemini vurgular.

Epidemiyoloji

Yeme bozuklukları, özellikle de anoreksiya nervoza, özellikle gençler arasında ciddi bir halk sağlığı sorunu oluşturmaktadır. İstatistikler, ergenlerin yaklaşık %13’ünün 20 yaşına kadar yeme bozukluğu geliştireceğini, kızların %3,8’inin ve erkeklerin %1,5’inin bu durumlarla mücadele ettiğini ortaya koyuyor. Özellikle bu bozuklukların prevalansının yaşla birlikte artması, ergenlerin yetişkinliğe yaklaştıkça artan bir riske işaret etmektedir.

Klinik

Anoreksiya nervoza, şiddetli kilo kaybına ve sağlıklı kiloyu korumanın reddedilmesine yol açan amansız bir zayıflık arayışıyla karakterizedir. Bu bozukluğa sahip bireyler sıklıkla çarpık bir beden imajı, yoğun kilo alma korkusu ve düşük vücut ağırlığının ciddiyetini inkar etme sergilerler. Anoreksinin belirtileri arasında aşırı kilo kaybı, anormal kan sayımı, kabızlık, dehidrasyon, kadınlarda adet dönemlerinin kesilmesi, uykusuzluk, yorgunluk, mavimsi parmaklar, bayılma, baş dönmesi ve saçların incelmesi veya dökülmesi yer alır. Daha da önemlisi, anoreksiya hastalarında benlik saygısı genellikle vücut imajı algısıyla karmaşık bir şekilde bağlantılıdır ve bu da bozukluğun psikolojik yönlerini fiziksel olanlar kadar kritik hale getirir.

Anoreksi, düzensiz kalp atışları, düşük kan şekeri, kemik kütlesi kaybı, böbrek ve karaciğer hasarı, osteoporoz, anemi ve kısırlık gibi ciddi riskleri ve komplikasyonları beraberinde getirir. Bu komplikasyonlar erken teşhis ve tedavinin önemini vurgulamaktadır. Anoreksinin vücut büyüklüğüne göre ayrımcılık yapmadığını da belirtmek önemlidir; Daha büyük vücut boyutlarına sahip bireyler de anoreksiden muzdarip olabilir, ancak toplumsal önyargılar ve hastalık hakkındaki yanlış anlamalar nedeniyle teşhis edilme olasılıkları daha düşük olabilir.

Tedavi

Tedavi söz konusu olduğunda Yeme Bozuklukları Akademisi, ideal vücut ağırlığının %75’i veya altında olan bireyler için yatarak tedavi önermektedir; ancak bu, katı bir eşik yerine genel bir kılavuzdur. Tedavi tipik olarak tıbbi bakım, beslenme danışmanlığı ve bozukluğun psikolojik bileşenlerini ele alan terapiyi içeren çok disiplinli bir yaklaşımı içerir.

Davranışsal olarak, anoreksiyalı bireyler kalori saymaya aşırı zaman harcayabilir, şişmanlattığına inandıkları yiyeceklerden kaçınabilir, öğün atlayabilir ve bazı durumlarda yiyecekleri saklayabilir veya atabilir. Anoreksinin başlangıcı genellikle kasıtlı ve önemli kilo kaybı, yeterli miktarda veya çeşitte yiyecek yemeyi reddetme ve açlığın ısrarla reddedilmesi ile işaretlenir ve bunların tümü anormal derecede düşük bir vücut ağırlığının korunmasına katkıda bulunur.

Beyin ile yeme bozuklukları, özellikle de anoreksiya nervoza arasındaki karmaşık ilişki, nörolojik, psikolojik ve fiziksel faktörlerin karmaşık bir etkileşimini ortaya koymaktadır. Araştırmacılar, aşırı yemek yeme gibi yeme bozukluklarına özgü davranışların, beynin ödül tepki sürecini ve yiyecek alımını kontrol eden devreleri değiştirebileceğini belirlediler. Bu değişiklikler, normal yeme düzenini bozan davranışları güçlendirebilir ve yeme bozukluğunun sürdürülmesinde kısır bir döngü yaratabilir.

Anoreksiya hastalarında yaygın bir davranış olan kendini aç bırakmanın beyin üzerinde derin etkileri vardır. Duygusal ve bilişsel olarak bireylerde depresyon, anksiyete, sinirlilik, ruh halinde değişimler ve yoğun olumsuz tepkiler yaşanabilmektedir. Coşku, motivasyon, konsantrasyon, problem çözme becerileri ve anlayışta belirgin bir azalma var. Takıntılı düşünme, artan katılık ve azalan uyanıklık da daha belirgin hale gelir. Bu değişiklikler günlük işleyişi ve yaşam kalitesini önemli ölçüde bozar.

Fiziksel olarak yemek yememek veya aşırı az yemek, bir dizi ciddi komplikasyona neden olabilir. Bireyler, vücudun gerekli besin maddelerinin eksikliğinden dolayı geveleyerek konuşma, kafa karışıklığı, bayılma ve hatta nöbetler yaşayabilir. Uzun vadeli beslenme yetersizlikleri, diğer sağlık sorunlarının yanı sıra ciddi kilo kaybına, yorgunluğa, depresyona ve mide sorunlarına yol açabilir.

Anoreksinin kalıcı etkileriyle ilgili olarak araştırmalar, ciddi vakaların beyinde yapısal değişikliklere ve hem beyni hem de vücudun diğer kısımlarını etkileyen sinir hasarına yol açabileceğini göstermektedir. Bu değişikliklerin bazıları sağlıklı bir kiloya döndüğünüzde tersine dönebilirken, diğerleri kalıcı olabilir; bu da erken müdahalenin ve sürekli tedavinin kritik doğasını vurgular.

Anoreksiyadan iyileşme, sağlıklı kiloya dönüş ve sağlıklı beslenme alışkanlıklarının benimsenmesini içeren çok yönlü bir süreçtir. Tipik olarak birinci basamak doktorlarını, ruh sağlığı uzmanlarını ve beslenme uzmanlarını içeren bir ekip yaklaşımı gerektirir. İyileşmenin süresi bireyler arasında büyük farklılıklar gösterir; bazıları tedaviye hızlı yanıt verir, diğerleri ise tam iyileşmeye daha uzun bir yol kat eder. Süreç son derece kişiseldir ve bozukluğun süresi ve şiddetinden, bireyin destek sisteminden ve etkili tedaviye erişiminden etkilenebilir.

Özetle, yeme bozuklukları, özellikle de anoreksiya nervoza, hem zihinsel hem de fiziksel sağlık açısından önemli bir sorunu temsil etmektedir. Beynin bu bozukluklardaki rolünü anlamak, etkili tedaviler geliştirmek ve etkilenenlere destek sağlamak için çok önemlidir. İyileşme mümkündür ancak hastalığın nörolojik, psikolojik ve fiziksel yönlerini ele alan kapsamlı ve sürekli bir yaklaşım gerektirir.

Tarih

“Anoreksiya nervoza” terimi, Yunanca “anoreksiya” (iştahsızlık) ve “nervosa” (sinirlerle ilgili) sözcüklerinden kaynaklanmaktadır. Terim ilk kez 1873’te Sir William Gull tarafından icat edildi ve başlangıçta bir tür histeri olduğu düşünülüyordu. Ancak 1900’lü yılların başlarında aşırı kilo kaybı, çarpık vücut imajı ve yoğun kilo alma korkusuyla tanımlanan ayrı bir yeme bozukluğu olarak kabul edildi.

Erken Tanıma ve Kavram Yanılgıları

Anoreksiya nervozanın kökleri dini oruç uygulamalarına kadar uzanan uzun ve karmaşık bir geçmişi vardır. Antik Yunan ve Roma’da oruç genellikle saflık ve ruhsal aydınlanmayla ilişkilendirilirdi. Bu uygulamalar genellikle kısa ömürlü olmasına ve sağlıksız sayılmamasına rağmen daha sonraki yeme bozukluklarının temelini atmış olabilir.

Orta Çağ’da oruç, kendini kırbaçlama ve kefaret aracı olarak daha yaygın hale geldi. Kendini inkar ve fedakarlığa yapılan bu vurgu, anoreksiya nervozaya dönüşebilecek daha aşırı oruç biçimlerinin gelişmesine katkıda bulunmuş olabilir.

18. yüzyıla gelindiğinde tıp camiası aşırı orucun tehlikelerini fark etmeye başladı ve uygulamasına sınırlamalar getirdi. Ancak anoreksiya nervozayı tetikleyen altta yatan psikolojik faktörler hala tam olarak anlaşılamamıştır.

19. Yüzyıl ve Anoreksiya Nervozanın Tanınması

“Anoreksiya nervoza” terimi ilk kez 1873’te İngiliz doktor Sir William Gull tarafından tanıtıldı. Bu durumu “kadınların idiyopatik bir sevgisi, ilerleyici zayıflama, yiyeceklere karşı isteksizlik ve yemenin sonuçlarına ilişkin kaygı ile karakterize edilen” olarak tanımladı.

Gull’un anoreksiya nervoza tanımı, nadir ve egzotik bir durum olarak görüldüğü için ilk başta şüpheyle karşılandı. Ancak bozukluğun anlaşılması arttıkça, bunun önceden düşünülenden daha yaygın olduğu ortaya çıktı.

20. Yüzyılın Başları ve Hormonal Teori

20. Yüzyılın başlarında anoreksiya nervozaya ilişkin araştırmaların odağı hormonal sisteme kaydı. Bozukluğun, özellikle metabolizmayı ve iştahı düzenleyen hormonların dengesizliğinden kaynaklandığı varsayıldı. Bu teori, anoreksiya nervoza için genellikle etkisiz olan hormonal tedavilerin geliştirilmesine yol açtı.

20. Yüzyıl Ortası ve Psikodinamik Teori

20. yüzyılın ortalarına gelindiğinde anoreksiya nervozaya ilişkin araştırmaların odağı, bozukluğa katkıda bulunan psikolojik faktörlere kaydı. Psikodinamik teorisyenler, anoreksiya nervozanın bireylerin kaygı, suçluluk veya düşük özgüven gibi altta yatan psikolojik çatışmalarla başa çıkmanın bir yolu olduğunu savundu. Bu teori, anoreksiya nervoza için psikanaliz ve aile terapisi gibi psikoterapötik tedavilerin geliştirilmesine yol açtı.

    Modern Perspektifler ve Çok Boyutlu Yaklaşım

    Bugün anoreksiya nervozanın psikolojik, biyolojik ve sosyokültürel etkiler de dahil olmak üzere çeşitli katkıda bulunan faktörlerden oluşan karmaşık bir hastalık olduğunu anlıyoruz. Anoreksiya nervoza tedavisi tipik olarak psikoterapi, beslenme danışmanlığı ve ilaç tedavisinin bir kombinasyonunu içerir.

    Kaynak

    1. American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.). Arlington, VA: American Psychiatric Publishing.
    2. Treasure, J., Claudino, A. M., & Zucker, N. (2010). Eating disorders. The Lancet, 375(9714), 583-593.
    3. Fairburn, C. G., & Harrison, P. J. (2003). Eating disorders. The Lancet, 361(9355), 407-416.
    4. Becker, A. E., Burwell, R. A., Herzog, D. B., Hamburg, P., & Gilman, S. E. (2002). Eating behaviours and attitudes following prolonged exposure to television among ethnic Fijian adolescent girls. The British Journal of Psychiatry, 180(6), 509-514.
    5. Murray, S. B., Rieger, E., Hildebrandt, T., Karlov, L., & Russell, J. (2012). Muscle dysmorphia and the DSM-V conundrum: where does it belong? A review paper. International Journal of Eating Disorders, 45(6), 483-491.
    6. Pope, H. G., Jr., Phillips, K. A., & Olivardia, R. (2000). The Adonis Complex: The Secret Crisis of Male Body Obsession. New York: Free Press.
    7. Swanson, S. A., Crow, S. J., Le Grange, D., Swendsen, J., & Merikangas, K. R. (2011). Prevalence and correlates of eating disorders in adolescents. Archives of General Psychiatry, 68(7), 714-723.
    8. American Psychiatric Association. (2013). Diagnostic and statistical manual of mental disorders (5th ed.). Arlington, VA: American Psychiatric Publishing.
    9. Lock, J., & Le Grange, D. (2015). Treatment Manual for Anorexia Nervosa: A Family-Based Approach (2nd ed.). New York: Guilford Press.
    10. Golden, N. H., Katzman, D. K., Sawyer, S. M., Ornstein, R. M., Rome, E. S., Garber, A. K., … & Kreipe, R. E. (2016). Update on the medical management of eating disorders in adolescents. Journal of Adolescent Health, 56(4), 370-375.
    11. Treasure, J., & Schmidt, U. (2013). The cognitive-interpersonal maintenance model of anorexia nervosa revisited: A summary of the evidence for cognitive, socio-emotional and interpersonal predisposing and perpetuating factors. Journal of Eating Disorders, 1(1), 13.
    12. Keski-Rahkonen, A., & Mustelin, L. (2016). Epidemiology of eating disorders in Europe: prevalence, incidence, comorbidity, course, consequences, and risk factors. Current Opinion in Psychiatry, 29(6), 340-345.

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.