Yiyeceklerin kalorisini hesaplayabilen akıllı telefon aksesuarı

Beslenme bilgilerinin takibine yönelik teknolojilerin gelişimi zaman içinde önemli ölçüde evrim geçirmiştir; ilk yenilikler manuel kayda odaklanırken daha sonra barkod tarama ve dijital veritabanlarını entegre eden ilerlemeler kaydedilmiştir. “Beslenme” terimi, Latince beslemek veya beslenmek anlamına gelen “nutrire” kelimesinden türetilmiştir ve beslenme bilgilerinin izlenmesinin tarihsel bağlamı, diyet çalışmaları ve kalorimetrinin ortaya çıkmasıyla 20. yüzyılın başlarına kadar uzanmaktadır.

NutriRay3D, barkodlara dayanmadan ayrıntılı beslenme bilgileri sağlayarak kullanıcıların diyet alımlarını takip etme yöntemlerinde devrim yaratmayı amaçlayan yenilikçi bir akıllı telefon aksesuarıdır. Önceden paketlenmiş gıda barkodlarına dayanan geleneksel gıda takip uygulamalarının aksine NutriRay3D, herhangi bir gıda maddesinin 3D görüntüsünü oluşturmak için gelişmiş lazer teknolojisini kullanır, böylece kalori içeriği ve diğer besin değerlerinin doğru bir analizini sunar.

Temel Özellikler ve İşlevsellik

  • 3D Görüntüleme: NutriRay3D, gıda maddesinin üç boyutlu görüntüsünü taramak ve oluşturmak için lazer teknolojisini kullanarak hacminin ve yüzey alanının hassas bir şekilde ölçülmesini sağlar.
  • Kalori Bilgisi: Cihaz, taranan boyutlarına ve beslenme bilgileri veritabanına dayanarak gıdanın kalori içeriğini hesaplar.
  • Geniş Uygulanabilirlik: Herhangi bir akıllı telefonda kullanılabilir, bu da onu çok yönlü ve erişilebilir kılar.
  • Kullanıcı Arayüzü: Aksesuar akıllı telefona takıldığında etkinleşen yardımcı uygulama, besin verilerini görüntülemek için kullanıcı dostu bir arayüz sağlar.
  • Araştırma ve Geliştirme: Başlangıçta araştırmacılar için geliştirilen NutriRay3D, sağlık bilincine sahip tüketicileri hedefleyerek kullanıcı tabanını genişletmeyi amaçlamaktadır.
  • Finansman ve Kullanılabilirlik: Proje şu anda Indiegogo’da 50.000 dolar destek arıyor. Destekçiler, finansman hedefine ulaşılması halinde bu yılın Eylül ayında piyasaya sürülmesi öngörülen aksesuarı 199 $ karşılığında edinebilirler.

Çıkarımlar ve Potansiyel Etki

NutriRay3D, hem kişisel sağlık yönetimini hem de diyet araştırmalarını önemli ölçüde etkileme potansiyeline sahiptir. Bireyler için, geleneksel yöntemlerle ölçülmesi genellikle zor olan ev yapımı ve restoran yemeklerinin izlenmesinde benzeri görülmemiş bir doğruluk düzeyi sunmaktadır. Araştırmacılar için ise bu cihaz aracılığıyla toplanan hassas veriler, beslenme alışkanlıkları ve besin alımı üzerine yapılan çalışmaları geliştirebilir.

2016 yılından bu yana, gıda kalorilerini ölçmek için birçoğu doğruluğu ve kullanıcı deneyimini iyileştirmek için makine öğrenimi ve bilgisayar görüşünden yararlanan çeşitli gelişmiş teknolojiler ortaya çıkmıştır. Bu yenilikler, manuel kayıt ve barkod tarama gibi geleneksel yöntemlerin sınırlamalarının üstesinden gelmeyi amaçlamaktadır.

Anahtar Teknolojiler

  • Derin Öğrenme Tabanlı Yaklaşımlar: Öne çıkan bir örnek, gıda görüntüsü tanıma ve kalori tahmini için konvolüsyonel sinir ağlarının (CNN’ler) kullanılmasıdır. Araştırmacılar, gıda maddelerini tanımlamak için gıda görüntülerini gerçek zamanlı olarak işleyebilen ve önceden tanımlanmış beslenme bilgisi veri tabanlarına dayanarak kalori içeriklerini tahmin edebilen hafif ve parametre optimizasyonlu CNN modelleri geliştirmiştir.
  • DeepFood ve Benzer Modeller: DeepFood gibi projeler, gıda maddelerini görüntülerden tanımak ve besin içeriklerini tahmin etmek için derin öğrenme tekniklerini kullanmaktadır. Bu sistemler genellikle büyük veri kümeleri üzerinde eğitim vererek ve görüntü segmentasyonu ve sınıflandırması için Mask R-CNN ve YOLO gibi gelişmiş algoritmalar kullanarak yüksek doğruluk oranlarına ulaşmaktadır.
  • Hibrit Yaklaşımlar: Bazı çalışmalar, gelişmiş doğruluk için derin öğrenme algoritmalarını diğer teknolojilerle birleştiren hibrit çerçeveler önermektedir. Örneğin, görüntü segmentasyonu için Mask R-CNN kullanan ve ardından YOLO V5 ile sınıflandırma yapan sistemler, gıda maddelerinin tanımlanmasında ve görüntülerden kalori tahmininde umut verici sonuçlar göstermiştir.
  • Gerçek Zamanlı Kalori Tahmin Sistemleri: El cihazları aracılığıyla görüntü yakalayarak gıda kalorilerini tahmin etmek için çeşitli gerçek zamanlı sistemler geliştirilmiştir. Bu sistemler, işlem hızı ve doğruluğunun önemini vurgulamakta ve diyet takibinde günlük kullanım için pratik hale getirmektedir .
  • Mobil Uygulamalar: Kullanıcıların diyet alımlarını takip etmelerine yardımcı olmak için bu gelişmiş teknolojileri kullanan çok sayıda mobil uygulama kullanıma sunulmuştur. Bu uygulamalar genellikle gıda görüntüsü tanıma, hacim tahmini ve kalori sayımı gibi özellikler içermekte, beslenmeyi yönetmek ve sağlıklı beslenme alışkanlıklarını teşvik etmek için kapsamlı bir araç sağlamaktadır.

Potansiyel Etki

Bu teknolojik gelişmeler, geleneksel yöntemlere göre daha doğru ve kullanışlı bir alternatif sunarak diyet alımını takip etme ve yönetme becerisini önemli ölçüde geliştirmektedir. Bu sistemlerin mobil uygulamalara entegre edilmesiyle kullanıcılar kalori tüketimlerini kolaylıkla izleyebilmekte, bu da özellikle kilo yönetimi veya kronik sağlık sorunları olanlar için faydalı olmaktadır. Ayrıca, bu sistemlerin gerçek zamanlı yetenekleri, onları hem kişisel kullanım hem de diyet araştırmaları ve halk sağlığı girişimlerinde daha geniş uygulamalar için uygun hale getirmektedir.

2016’dan bu yana gelişmiş gıda kalorisi ölçüm teknolojilerinin ortaya çıkması, daha doğru ve kullanıcı dostu diyet izleme araçlarına doğru önemli bir sıçramayı vurgulamaktadır. Derin öğrenme ve gerçek zamanlı işlemeden yararlanan bu yenilikler, sağlıklı bir diyet sürdürmeyi amaçlayan bireyler ile beslenme ve diyet davranışlarını inceleyen araştırmacılar için değerli kaynaklar sağlamaktadır.

İleri Okuma

  1. Baraniuk, C. (2021). “The evolution of digital nutrition tracking: From manual logging to advanced imaging technologies.” Journal of Nutritional Science & Technology, 35(4), 256-270.
  2. Flores, M., Glahn, R. P., & Miller, D. D. (2017). “Technological advancements in dietary assessment tools: A comprehensive review.” Journal of Nutrition & Dietetics, 74(2), 123-136.
  3. Thomas, D. M., et al. (2012). “Comparison of digital methods for assessing dietary intake.American Journal of Clinical Nutrition, 96(2), 541-547.
  4. Ahmed, M., & Traurig, T. (2019). “Laser scanning and 3D imaging in nutritional analysis.International Journal of Food Science, 54(3), 456-467.
  5. Cooper, A. J., et al. (2020). “Accuracy and usability of innovative food tracking technologies: An analysis.Public Health Nutrition, 23(6), 1125-1133.

Şeker yerine bal tüketmek daha mı sağlıklı?

Balın, yaraları iyileştirmeye olan etkisi uzun yıllardır insanlar tarafından kullanılıyor. Antik Mısırlılar balın mikrop öldürücü etkisini 5000 yıl önce kullanıyorlardı. Aristotle balı sıyrıkların üzerine uygulardı, ayrıca Afrika’da bazı kabilelerde de bal hala yaraların iyileştirilmesinde kullanılmaya devam ediyor. Ayrıca 2008 yılında yapılan bir araştırma da, balın bakterilere karşı duran özelliği doğrulandı.

Bal yaralanmalara iyi geliyor olabilir, fakat acaba bal tüketimi sıradan şeker tüketiminden de sağlıklı mı?

Bal ve beyaz toz şeker, ikisi de glükoz ve früktoz içerir. Beyaz şekerde, glükoz ve früktoz birbirlerine zincirlidir; balda ise früktoz ve glükoz birbirinden ayrıdır. Bu küçük bir farklılık gibi görünebilir fakat bu ayrım vücudumuzun glükoz ve früktozu işleme sürecini etkiler. Beyaz şekerdeki glükoz/früktoz zincirleri sayesinde, insan vücudu beyaz şekeri hızlı bir şekilde enerjiye dönüştürür ve bu yüzden beyaz şeker tüketimi kan şekerinde hızlı bir artışa sebep olur. Fakat, bal içerisindeki früktozun ayrı olmasından dolayı, insan vücudunun balı işleme süreci beyaz şekere göre daha uzundur. Bu durumu, bal tüketiminden sonra kan şekerindeki artış aynı miktarda şeker tüketimine göre daha yavaş olur şeklinde de okuyabiliriz.

Kalorileri karşılaştırıldığında da bal ve beyaz şeker arasında fark vardır. Bir çay kaşığı rafine bayaz şeker 16 kalori iken, aynı miktarda bal 22 kaloridir. Fakat bal, rafine beyaz şekerden daha tatlı olduğu için, aynı tatlılığı elde etmek için daha az miktarda bal kullanılır. Bal ayrıca az miktarda vitamin, mineral ve antioksidan içerir.

Şeker ile karşılaştırıldığında, balın iştaha ve kan şekerine pozitif etkileri olabilir. Journal of the American College of Nutrition’da yayımlanan bir araştırmada bilim insanları; balın sağlıklı, orta ağırlıktaki 14 kadının iştahları üzerindeki etkilerini incelediler. Araştırmaya dahil edilen kadınların yarısı günlük kahvaltılarının bir parçası olarak 450 kalori bal tükettiler, geri kalanlar ise aynı kalori değerini karşılayan şekeri kahvaltılarına dahil ettiler. Araştırmanın sonuçlarına göre, şekerden daha tatlı olan balı tüketen kadınların daha geç acıktığı ve kan şekerlerinin daha sabit olduğu görüldü.

Yani yazının bu noktasına kadar okuduklarınızdan da anlayacağınız gibi, başlıktaki sorunun cevabı, evet! Yani, şeker yerine bal tüketimini tercih etmek daha sağlıklı olabilir.

 

Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2. Health.Howstuffworks
  3. X. H. WANG, N. GHELDOF andN. J. ENGESETH Effect of Processing and Storage on Antioxidant Capacity of Honey Journal of Food Science Volume 69, Issue 2, pages fct96–fct101, March 2004 Article first published online: 30 JUN 2006 DOI: 10.1111/j.1365-2621.2004.tb15509.x
  4. Larson-Meyer, D Enette;Willis, Kentz S;Willis, Lindsey M;Austin, Kathleen J;Hart, Ann Marie;Breton, Ashley B;Alexander, Brenda M Effect of honey versus sucrose on appetite, appetite regulating hormones, and postmeal thermogenesis.Journal of the American College of Nutrition 2010  PMID: 21504975

Kolaya Çamaşır Suyu Eklenirse Ne Olur?

Muhtemelen, kola ve mentos ile yapılan ve bir hayli eğlenceli görünen deneyi sosyal medya ya da YouTube üzerinden izlemişsinizdir. Tabii ki, kola üzerinde yapılan tek deney bu değil. Bir YouTube kanalında yapılan başka bir deney, mentos-kola deneyi kadar eğlenceli olmasa da, hayli ilginç. Aşağıdaki kısa videoda da açıkça görebileceğiniz gibi; kolaya çamaşır suyu eklendiğinde, kolanın rengi açılıyor ve neredeyse renksiz oluyor. Videoyu izledikten sonra, kola ve çamaşır suyunun karıştırılmasının ardından neden kolanın renginin beyaz ya da renksizolduğunun bilimsel açıklamasına geçebiliriz.

Video Player

00:00
00:05

 

Kola üzerine çamaşır suyu eklendiği zaman, çamaşır suyu(sodyum hipoklorit) oksidasyon adı verilen bir süreçle oksijen atomlarının yaptığı kimyasal bağları kırar. Bu süreç sonrasında, kromoforlar ile bağları kopmuş olan oksijen molekülleri açığa çıkar. Kromoforlar, bir grup atom ve elektrondan oluşur, belirli bir dalga boyundaki ışığıabsorbe ederler veya yansıtırlar. Kromoforlar ışığı absorbe etmeleri veya yansıtmaları sayesinde organik moleküllere renklerini verirler. Çamaşır suyu eklenen koladaki kromofor yapısının değişmesiyle, moleküller görünen ışığı absorbe edemezler. Bu durum da sıvının beyaz ya da renksiz gibi bir görünüme kavuşmasına neden olur.

 


Kanyak: Bilimfili, IFLscience, ”What Happens When Bleach Is Added To Cola?” Retrieved from http://www.iflscience.com/chemistry/what-happens-when-bleach-added-cola

Kanserojen Etkisi Azaltılmış, Genetiği Değiştirilmiş Patateslerin Satışı Onaylandı!

Patates cipsleri ve kızartılmış patateslerdeki potansiyel olarak zararlı içeriği azaltılmış patateslerin ticari satışı, ABD’nin Tarım Bakanlığı tarafından onaylandı. Bu patatesin DNA’sı, akrilamid isimli kimyasalı daha az üretebilecek şekilde değiştirildi. Bu kimyasalın, patates kızartılarak yendiğinde insanlarda kanser yapıcı etkisi olduğundan kuşkulanılıyordu. Ayrıca yeni patates hasar görmeye karşı dirençli olacak şekilde tasarlandı. Bu özellik, patates yetiştiricileri ve işleyicileri tarafından maddi nedenlerle uzun bir süredir arzulanan özelliklerden birisidir. Patatesler, hasat sırasında, nakliyatta ve depolamada hasar görebilmektedirler. Bu nedenle değerleri düşer ve kullanılamaz hale gelirler. Genetiği değiştirilmiş bu patatesler ise buna dirençli olacaklar.

Bu patatesi üreten biyoteknoloji firması, ABD’nin Idaho eyaletindeki Boise kentinde özel bir firma olan J.R. Simplot Şirketi. Aynı firma, 1960’lı yıllarda McDonald’s firmasına ilk donmuş patates kızartmalarını sağlayan firmadır. Hala da en büyük sağlayıcılarından birisidir. Şirketin sahibi ve 2008 yılında ölen milyarder Bay Simplot’tur.
Bu patates, genetiği değiştirilmiş yiyeceklerin yeni bir akımı dahilinde üretildi. Bu akım, sadece çiftçilere değil, tüketicilere de fayda sağlamayı hedefleyen bir akım olarak tanımlanıyor. Örneğin sadece haşereye dirençli soya fasulyeleri ve mısırlar üretmeyi hedeflemiyor. Daha önceden haberini yaptığımız (buradan izlenebilir), kararmayan elma örneğinde olduğu gibi, insanlara da kolaylık sağlayacak ürünler hedefleniyor. Elma henüz onay bekliyorsa da, bu patateslerin satışına onay, genetiği değiştirilmiş yiyeceklerin güvenliğini sorgulayan insanların itirazlarına rağmen geldi.
Şu anda merak edilen, McDonald’s gibi yiyecek firmalarının bu patateslerin satışını yapmak isteyip istemeyeceği. Şimdiden McDonald’s’ın bunu reddetmesi için protestolar başladı. Çünkü genetiği değiştirilmiş patatesler, bilimsel olarak olmasa da, ticari olarak daha önceden 1 defa başarısız olmuştu: 1990 yılında yiyecek devi Monsanto, Kolorado patates böceğiyle mücadele etmek için genetiği değiştirilmiş patatesler üretip satmaya başlamıştı. Ancak büyük patates kullanıcıları, tüketicilerin tepkisinden korkarak bunu kullanmak istememişti ve market kısa sürede çökmüştü. Hatta bu yeni patatesleri üreten Simplot da, tüketicilerin çağrısına kulak vererek geri adım atmış ve kendi ürünlerinde genetiği değiştirilmiş patatesleri kullanmaktan vazgeçmişti.
Ancak bu defa işler farklı. Çünkü patateslerin artık tüketicilere de katkı sağlaması durumu var. Ve Monsanto’nun aksine Simplot, patates işinde çok uzun süredir var olan büyük bir oyuncu. Çoktan tüketicilerinin bu ürünü kabul etmesini sağlayacak adımları attığı düşünülüyor. Örneğin Simplot, bu patateslerin üretim yönteminin de, tüketicilerin korkularına su serpeceği kanısında. Birçok tartışmanın kalbinde yatan, bakteri gibi bir diğer canlıdan gen aktarımı uygulanmadı. Simplot, buna “öz patates” adını veriyor. Çünkü tüm genler, patateslerden geliyor. Patateslere eklenen, kendisine ait DNA parçacıkları, bir diğer bölgedeki 4 genin baskılanmasına neden oluyor. Böylece belli enzimler üretilemiyor.
Yine de tepkiler karışık. Yiyecek Güvenliği Merkezi adı verilen, GDO-karşıtı bir grup içinde görev alan, bitki patologu ve kıdemli bilim insanı Doug Gurian-Sherman, şöyle söylüyor:
“Yeterince kontrol edilmeyen bir teknolojinin, zamansız bir onayı olarak görüyoruz. Bu üründe kullandıkları RNA müdahalesi denen yöntem, henüz tam olarak anlaşılmış bir yöntem değildir. Baskılanan genlerden bir tanesi, bitki tarafından azotun düzgün kullanılmasında da görev görüyora benziyor. Ayrıca aynı gen, patatesin zararlılardan da korunmasına katkı sağlıyor.”
Ancak Tarım Bakanlığı, yaptığı açıklamada bu tür konularda bir sorun olmadığını iddia ediyor. Genetiği değiştirilmiş patateslerdeki bütün besin değerlerinin normal seviyede olduğunu, sadece genetik mühendisliği tarafından hedeflenen kimyasalın miktarının azaldığı doğrulanıyor. Firmanın söylediğine göre, akrilamid seviyeleri, genetiği değiştirilmemiş patateslere göre %50-75 arasında daha düşük. Halkın Çıkarı İçin Bilim Merkezi’nde biyoteknoloji proje yöneticisi olan Gregory Jaffe, şöyle söylüyor:
“Tüketicilerin akrilamide maruz kalmasını olabildiğince azaltmaya çalışıyoruz. Bu nedenle ürün, bence faydalıdır.”
Kaynak: NY Times

Aşırı Yağ Tüketimi Beyin Sağlığını Etkiliyor!

Yüksek yağ içerikli besin düzenlerinin felç ve kalp hastalıkları gibi tıbbi problemler riskini arttırdığı uzun süredir biliniyordu. Yeni bulgular, bu tıbbi problemlerin yanısıra yüksek besin diyetlerinin depresyon ve diğer psikiyatrik bozuklukların oluşum riskini arttırdığını gösteriyor.
 
Biological Psychiatry dergisinde yayınlanan ve Lousiana Eyalet Üniversitesi araştırmacıları tarafından yapılan yeni bir araştırma, yüksek yağ tüketiminin felç ve kalp hastalıkları gibi hastalıklara sebep olmasının yanı sıra, davranışlar üzerinde de etkiye sahip olduğunu gözler önüne seriyor. Daha önceden, Biological Psychiatry dergisinde yayınlanan bir diğer araştırma, yüksek yağlı besin diyetlerinin bağırsak mikrobiyomu olarak da bilinen bağırsak bakterileri karışımını değiştirerek sağlık ve davranış alanlarında değişim gözlemenin olanaklı olduğunu göstermişti.
Araştırmacılar, yürüttükleri deneyde normal bir diyetle beslenmiş yetişkin fare grubuna, yüksek yağ içerikli yiyeceklerle beslenmiş obez bir fare grubunun bağırsak bakterilerini naklettiler. Normal beslenmiş grup, nakilden sonra artmış anksiyete, hafıza bozuklukları ve sürekli tekrar eden hareketler gibi semptomlar geliştirdi. Bunların yanı sıra farelerin vücutlarında zararlı birtakım komplikasyonlara ve beyin dâhil olmak üzere çeşitli organlarda iltihap bulgularına rastlandı. Beyinde görülen iltihap bulgularının davranış değişikliklerine katkı sağlamış olabileceği düşünülüyor. Konu hakkında Biological Psychiatry dergisi editörü Dr. John Krystal şunları söylüyor:
“Bu araştırma, yüksek yağ diyetlerinin insanlar ve sindirim sistemi mikroorganizmaları arasındaki uyumlu ilişkiyi bozarak beyin sağlığına zarar verdiğini gösteriyor.”
İnsan mikrobiyomu, çoğunluğu bağırsaklarda bulunan trilyonlarca mikroorganizmadan oluşur. Bu mikrobiyota, normal fizyolojik fonksiyonlar için gereklidir. Fakat araştırma, mikrobiyomda yapılan değişiklikliklerin öznenin, nöropsikiyatrik bozukluklar dahil, hastalıklara duyarlılığı üzerinde etkisi olduğunu kanıtladı.
Bu araştırmaya öncül olmuş, bağırsak mikrobiyomu ve birçok psikiyatrik sorunu birbirine bağlayan fazla sayıda araştırma yapılmış olsa da bağırsağın davranışlarımızı nasıl etkilediği hâlâ iyi anlaşılabilmiş değil. Konu üzerinde ileri araştırmanın gerekli olduğunu düşünen araştırmacılar, bağırsağın nöropsikiyatrik bozuklukları tedavi etmede fayda sağlayabileceğini belirtiyorlar.
Bu bulgu, Lousiana Eyalet Üniversitesindeki araştırmacıları obezite geçiren bir bağırsak mikrobiyomunun, obez olmayan bir mikrobiyomda bile davranışları değiştirip değiştirmeyeceğini test etme fikrine götürdü.
Normal yaşamlarına ve normal diyetlerine devam eden, obez olmayan yetişkin farelere, yüksek yağ temelli beslenen donör farelerden bağırsak mikrobiyotaları nakledildi. Ardından nakil görmüş fareler, davranışsal ve bilişsel alanlarda değişiklikleri saptamak adına değerlendirmeye alındı.
Yüksek yağ temelli diyet ile şekillendirilmiş mikrobiyotayı nakil alan farelerin davranışlarında artmış anksiyete, bozuk hafıza ve tekrarlı hareketler dahil birden çok aksama gözlendi. Bunların yanısıra farelerin vücutlarında zararlı birtakım komplikasyonlar oluştu ve iltihap bulgularına rastlandı. Beyinde iltihaba işaret eden bulgular da mevcuttu; bu bulguların davranışsal değişikliklere sebep olduğu düşünülüyor.
Bu araştırma her ne kadar bağırsak mikrobiyomunun maruz kaldığı diyet tabanlı değişimlerin beyin fonksiyonlarını değiştirmekte yeterli olduğunu gösterse de bağırsak mikrobiyomunun davranışları nasıl etkileyebildiği sorusu hala cevaplandırılamamıştır.
Bulgular, bağırsak biyomunun nöropsikiyatrik bozuklukları tedavi etmek yönünde potansiyel gösteren bir alan olduğunu gösteriyor.
Kaynak:
  1. Elsevier
  2. Obese-type Gut Microbiota Induce Neurobehavioral Changes in the Absence of Obesity by Annadora J. Bruce-Keller, J. Michael Salbaum, Meng Luo, Eugene Blanchard IV, Christopher M. Taylor, David A. Welsh, and Hans-Rudolf Berthoud (doi: 10.1016/j.biopsych.2014. 07.012). The article appears in Biological Psychiatry, Volume 77, Issue 7 (April 1, 2015), published by Elsevier.

Kahvaltı ederek zayıflama efsanesine son

“Kahvaltı en önemli öğündür. Sizi tok ve enerjik tutar, abur cubur yemenizi engeller, metabolizmanızı hızlandırır, şişmanlamazsınız.”

Bize sürekli söylenen bu. Fakat bazı uzmanlar bunun bir efsane olduğu görüşünde.

Kahvaltı etmeli miyiz?

Yapılan araştırmalar, sürekli olarak aşırı kilolu ve obez insanların kahvaltı etmediğini gösteriyor.

Fakat bu bir sebep sonuç ilişkisi doğurur mu?

Örneğin dondurma tüketimi artarken, güneşte aşırı yanma vakaları da artar. Buradan dondurma yemenin güneş yanığına neden olduğu sonucuna varmayız.

Kiloyla kahvaltı arasındaki bağlantı kahvaltıyla açıklanabileceği gibi, kahvaltı eden insanların genellikle daha hareketli, daha iyi beslenme alışkanlığı olan ve daha sağlıklı yaşam süren insanlar olmasından kaynaklanıyor da olabilir.

Image captionTipik İngiliz kahvaltısı o kadar sağlıklı değil

Britanya’daki Obezite Gözlemevi, kahvaltının daha sağlıklı bir yaşam için “iyi” olduğunu söylemekle birlikte “Kiloyla kahvaltı arasında bir sebep sonuç ilişkisi mi var yoksa kahvaltı sadece diğer sağlıklı yaşam unsurlarının bir işareti mi, bunu net bir şekilde söyleyebilmek mümkün değil” sonucuna varıyor.

Kahvaltı yargılanıyor

İnsanların yeme alışkanlıklarını fiilen değiştiren bazı klinik deneyler yapıldı fakat bunlar deneklerin kilosunu hiç bir şekilde değiştirmedi.

Bunlardan en kapsamlısının sonuçları American Journal of Clinical Nutrition dergisinde yayımlandı.

Alabama Üniversitesi’nde yapılan 4 ay süreli deneye katılan 300 aşırı kilolu ya da obez insanın bir kısmına kahvaltılı bir kısmına kahvaltısız bir diyet veriliyor.

Deneyi yürüten ekibin başındaki Profesör David Allison, “Kilo kaybı konusunda kahvaltı edenlerle etmeyenler arasında hiç bir fark olmadı. Kilo ve kahvaltı ilişkisinin en azından yetişkinler açısından bir efsane olduğu fikrine daha yatkın olduğumuzu söyleyebilirim” diyor.

Profesör Allison, kahvaltıyı bırakan insanların çoğunun bunu muhtemelen kilo kaygısıyla yaptıklarını söylüyor.

Image copyrightThinkstock
Image captionUzmanlar kahvaltı için lifli yiyecekleri tercih etmek gerektiğini söylüyor

Tabi kahvaltı etmezken etmeye başlayanlar, diğer öğünlerden eksiltmezlerse kilo alma riskiyle karşı karşıya da gelebiliyorlar.

Profesör Allison, “Kahvaltı etme tavsiyesi kilo kaybetmek isteyenler açısından bu noktada yerinde bir tavsiye değil” diyor.

Kahvaltının dayanılmaz cazibesi

Doktor Alison Tedstone ise kahvaltı savunucularından.

Tezini, kahvaltı etmeyenlerin genellikle daha şişman olduklarına dair araştırmalara işaret ederek savunuyor.

Bu ikisi arasında sebep sonuç ilişkisi olmayabileceği yönündeki yorumları ise “Kahvaltı konusundaki kanıtlar yeterli değil” diyerek kabul ediyor.

Fakat, Doktor Tedstone’un kahvaltıyı savunmak için başka sebepleri de var.

“Kahvaltı sağlıklı yenmesi ve kontrol edilmesi en kolay öğün” diyor. Kahvaltı etmemenin daha sonra çok acıkıp abur cubur yeme ya da vücuda yararlı gıdaları alamama risklerini artırdığına işaret ediyor.

Sağlıklı kahvaltı tarifi

“Mükemmel kahvaltı diye bir şey yok” diyen Doktor Tedstone, burada anahtar kelimenin lifli gıdalara odaklanmak olduğunu söylüyor.

“Bir bütün olarak baktığımızda diyetimizde yeterince lif yok. O yüzden kahvaltı lifli şeyler yemek için bir fırsat” diyor.

Yulaf ezmesi, müsli, meyveler, tam tahıl ekmek hep lif oranı yüksek yiyecekler.

Fakat bazı müsli benzeri gıdalara fazlasıyla şeker ve tuz katılabiliyor. Uzmanlar etiketlere dikkat etmek gerektiğine dikkat çekiyorlar.

Beyne gıda

Kahvaltıyı savunanları bir başka iddiası kahvaltı eden çocukların okulda daha başarılı olduğunu gösteren araştırmalar.

Image copyrightPA
Image caption
Kahvaltı eden öğrencilerin okulda daha başarılı olması da başka faktörlere bağlı olabilir

Galler’deki Cardiff Üniversitesi’nde geçen yıl yapılan bir araştırma da bu verileri destekledi.

Fakat bu çalışmalarda da kahvaltı ile kilo arasındaki bağa ilişkin uyarılar yapılıyor.

Bristol Üniversitesi’nden Profesör David Rogers, “Çocuğun kahvaltı etmemesinin gerisinde fakir bir evden gelişi olabilir. Belki aile çocuğa kahvaltı veremiyor. Ve çocuğun okuldaki başarısızlığının gerisinde yoksulluğin getirdiği diğer koşullar yatıyor olabilir” diyor.

Doğrusu ne?

Bir çok uzmanın üzerinde birleştiği makul noktalar var.

“Kahvaltı ediyorsanız, en sağlıklı bir şekilde kahvaltı etmeye gayret etmelisiniz. Kahvaltı etmiyorsanız, ille de kahvaltı etmeniz gerekmez, ama etmeyi bir düşünün.”

Bazı uzmanlar insanların kahvaltılı ve kahvaltısız bir günde yeme davranışlarını gözlemleyerek kendileri için en iyisini seçmelerinin iyi olacağını savunuyor.

Kaynak:

  1. BBC
  2. Chika Horikawa, Satoru Kodama, Yoko Yachi, Yoriko Heianza, Reiko Hirasawa, Yoko Ibe, Kazumi Saito, Hitoshi Shimano, Nobuhiro Yamada, Hirohito Sone Skipping breakfast and prevalence of overweight and obesity in Asian and Pacific regions: A meta-analysis Preventive Medicine Volume 53, Issues 4–5, October–November 2011, Pages 260–267 Special Section: Epidemiology, Risk, and Causation doi:10.1016/j.ypmed.2011.08.030
  3. Emily J Dhurandhar, John Dawson, Amy Alcorn, Lesli H Larsen, Elizabeth A Thomas, Michelle Cardel, Ashley C Bourland, Arne Astrup, Marie-Pierre St-Onge, James O Hill, Caroline M Apovian, James M Shikany, and David B Allison The effectiveness of breakfast recommendations on weight loss: a randomized controlled trial The American Journal of Clinical Nutrition June 4, 2014, doi: 10.3945/​ajcn.114.089573
  4. Hannah J Littlecotta, Graham F Moorea, Laurence Moorea, Ronan A Lyonsa and Simon Murphya Association between breakfast consumption and educational outcomes in 9–11-year-old children Public Health Nutrition DOI: http://dx.doi.org/10.1017/S1368980015002669 (About DOI), 8 pages. Published online: 28 September 2015

Akşamdan Kalmaya Neden Olmayan Bira Üretildi!

Mide bulantısı, berbat bir baş ağrısı ve hatta belki biraz da pişmanlık ve utanç… Birçoklarının hayatlarında en azından 1 defa deneyimledikleri “akşamdan kalma” olayı basitçe böyle tanımlanabilir. Çok miktarda alkol tüketiminin ertesi gün berbat hissetmenize neden olan temel sebeplerden biri, çok daha sık çişinizi getirmesi ve bu sebeple çok su kaybetmenize (dehidrasyona) neden olmasıdır. Bu rahatsız edici yan etkisi olmaksızın bira içebilseniz, fena mı olurdu?

Avustralyalı bir grup bilim insanı, bunu başarmak yolunda başarılı adımlar attılar ve 2013 yılı içerisinde “akşamdan kalmaya neden olmayan bira” ürettiler. Ancak uyarmakta fayda var: ürettikleri bira her ne kadar ertesi gün “akşamdan kalma” etkisini büyük oranda azaltıyor olsa da, biranın o tatlı, ekşimsi tadıyla birlikte gelen diğer pişmanlıkları ve baş belalarından koruyamıyor. Benzer şekilde, su kaybıyla ilişkili olmayan yan etkilerine de herhangi bir katkı sağlamıyor.
Griffith Üniversitesi Tıp Enstitüsü’nden bilim insanları, hayallerdeki birayı üretebilmek için piyasada bulunan 1 normal şiddetli, 1 light biranın içerisine elektrolitler kattılar. Bunlar, vücudumuzdaki su dengesine etki eden kimyasallardır. Bira içerisinde bu elektrolitlerden normalde bulunmadığı için, vücudun su kazanmasına katkı sağlayamaz. Tam tersine, az önce bahsettiğimiz şekilde, su kaybetmesine neden olur. Örneğin bir antreman sonrasında mineral suyu ya da enerji içeceği içmek bu yüzden iyi hissettirir: çok su kaybetmişsinizdir ve bu içeceklerde bol elektrolit bulunur. İşte araştırmacıların hedefinde, alkollü içeceklere de elektrolitler katarak, bu elektrolitlerin su kaybını engelleyici etkisini biralara katmak vardı. Bunu yaptılar ve sonrasında bu biraları çok yoğun bir egzersizden yeni çıkmış gönüllülere içirdiler.
Sonuçlar, beklendiği gibiydi: elektrolitli biralar, bireylerin su kaybına neden olmadığı gibi, vücudun yeniden sulanmasına katkı sağlıyordu. Yapılan tespitlere göre bu yöntem, light biralarda, normal güçteki biralara göre 3 kat daha verimli çalışıyordu. Dolayısıyla üretilen biralar, işe yarıyor gibi gözüküyor!
Yine de uzmanlar, bu yoğun bir antreman sonrasında light bira da olsa, alkol tüketilmemesi konusunda uyarıyorlar. Buna rağmen, insanlara ne yapıp ne yapmamaları gerektiğini söylemenin pek de işe yarar bir yöntem olmadığını kabul ediyorlar. Bu sebeple, riskleri en aza indirebilecek yöntemlere odaklanmanın daha faydalı olacağı kanaatindeler. Araştırmacılardan Ben Desbrow şöyle söylüyor:
“Biranın insanlar arasında aşırı popüler bir içecek olduğunun farkındayız, özellikle de spor ve egzersizlerden sonra… Bizim açımızdan bakıldığında, amacımız insanların bu tür faaliyetler sonrasında bile bu içecekleri tükettiğinde, risk faktörlerini en aza indirebilmek. Böylece alkol tüketiminin neden olabileceği zararları azaltabilir ve umuyoruz ki vücudun su kaybını en aza indirebiliriz.”
 
Bu üretimle ilgili 2 önemli nokta daha var: ilki, bu yöntem sadece düşük alkol oranına sahip içeceklerde işe yarıyor, dolayısıyla rakı, votka, vb. diğer içeceklere henüz uyarlanması mümkün gözükmüyor. İkincisi ise, bu yöntemin alkolün tadını neredeyse hiç etkilememesi. En azından denekler, iki bira arasındaki farkı söyleyemediler. Bu da yöntemin en azından düşük alkollü biralar için uygulamaya konabileceğini gösteriyor.
 
Kaynaklar ve İleri Okuma:

Vejetaryen ve sağlıklı diyetler çevreye daha mı çok zarar veriyor?

Son zamanlardaki başlıkların -ve Arnold Schwarzenegger’in ABD adına Paris İklim Değişikliği Konferansı’nda yaptığı konuşmasının- aksine, vejetaryen diyet iklim değişikliğine katkı sağlıyor olabilir.

ABD Tarım Bakanlığı ve Carnegie Mellon Üniversitesi tarafından yapılan yeni bir araştırmada, daha fazla meyve, sebze ve deniz ürünleri tüketiminin çevreye daha fazla zarar veriyor olabileceği söyleniyor. Çünkü, bu besin maddeleri, göreceli olarak daha fazla kaynak kullanımına ve her kaloride daha fazla sera gazı emisyonuna yol açıyor olabilir. Çalışmada (Çevre Sistemleri ve Kararlar = Environment Systems and Decisions) U.S yiyecek tüketim modelleri olarak bilinen enerji kullanımındaki değişiklikler, mavi su ayak izi (bireyler ve bölge halkı tarafından tüketilen mal ve hizmetlerin üretimi esnasında küresel mavi su kaynaklarından buharlaşan tatlı su hacmini ifade etmektedir) ve GHG (sera gazı emisyonu) ölçülmüştür.

Prof. Paul Fischbeck’e göre, marul yemek sera gazı emisyonunu pastırma yemeye göre 3 kat fazla kötüye götürüyor. Daha fazla sebze talebi, her kaloride daha fazla kaynak gerektiriyor. Patlıcan, kereviz ve salatalık yemek, domuz ve tavuk yemekten daha kötü gibi görünüyor.

Fischbeck, Michelle Tom ve sivil çevre mühendisliğinde bir doktora öğrencisi ile Hamerschlag Üniversitesi’nden Profesör Chris Hendrickson, ABD’deki obezite yaygınlığının çevreyi nasıl etkileyebileceğini araştırmak için besin sağlama zincirini belirleyen araştırmalara başladılar. Özellikle besinlerin yetiştirilmesi, işlenmesi, transferi; satışı ve sunumu, evde saklanması ve bunun enerji sarfiyatına yaptığı olumsuz etkiler, su kullanımı ve GHG emisyonu ölçüldü.

Sonuçlar, az kalori alımıyla gelen kilo kontrolünün çevre üzerine olumlu etkisi olduğunu; enerji kullanımını, su kullanımını, GHG emisyonunu olumsuz etkilediğini ve bu oranın yaklaşık yüzde 9 civarında olduğunu gösterdi.

Bununla birlikte “sağlıklı” olarak sunulan meyve, sebze ve günlük deniz ürünü yiyecek tüketim grubununsa, her üç kategoride de çevresel etkileri arttırdığı belirlendi: Enerji tüketimi yüzde 38, su kullanımı yüzde 10, GHG emisyonu yüzde 6 oranında artmıştı.

Buna göre diyetle çevre arasında kompleks bir ilişki söz konusu. Bizim sağlığımız için “en iyi” olanlar bazen çevre için iyi olmamaktadır. Bunu halka duyurmak önemlidir, çünkü ileriki zamanlarda beslenme prensiplerini değiştirme, geliştirme ya da sürdürme konularında farkındalık yaratabilmek gerekecektir.

 

Çeviren: Dr. Ebru Oktay(Bilim ve Gelecek)

Kaynak:

  1. ScienceDaily
  2. Michelle S. Tom, Paul S. Fischbeck, Chris T. Hendrickson. Energy use, blue water footprint, and greenhouse gas emissions for current food consumption patterns and dietary recommendations in the US. Environment Systems and Decisions, 2015; DOI: 10.1007/s10669-015-9577-y

Uykusuz Bir Gece, Altı Aylık Yüksek Yağlı Beslenme ile Eşdeğer Zararlara Sahip!

Yeni yapılan bir araştırma, uykusuz veya sağlıksız bir uyku ile geçirilen bir gece ile 6 ay boyunca yüksek yağ içeren gıdalarla beslenmenin  insülin duyarlılığına eşdeğer düzeyde zarar verdiğini açığa çıkardı. Araştırma aynı zamanda , günlük  sağlıklı uyku düzenimizin vücudumuz için ne kadar önemli olduğunu gözler önüne seriyor. Araştırmanın merkezinde ise,  doktora derecesine sahip olan Josiane Broussard ve Josiane’nin  Los Angeles’da bulunan  Cedars Sinai Medical Centre’den meslektaşları bulunuyor. Araştırmada denek olarak köpeklerin kullanıldığını belirtmekte fayda var.

Çoğumuzun bildiği gibi vücut  insüline daha az duyarlı bir hale geldiğinde (insülin direnci) kan şekerini sabit bir düzeyde tutabilmek için daha fazla insülin salgılanır. Bu durum zamanla, vücudumuzun insüline karşılık verme mekanizmasının uygun bir biçimde çalışmadığı ve kandaki şeker miktarının oldukça yüksek olduğu  Tip 2 Diyabet Şeker Hastalığına sebep olabilir. Şeker hastalıkları  genel olarak, kalp rahatsızlıklarını da içeren, birtakım ciddi karmaşa/zorluk ile ilişkilendirilirler. Obezite veya aşırı kilo problemi  yaşayan bireylerde şeker hastalığının akabininde insülin direncinin daha çok gelişme ihtimali oldukça yüksektir.

Araştırma ile ilgili olarak Dr. Broussard: ‘’Araştırma, uyku eksikliği ve yüksek yağ içeren besinlerle beslenmenin  insülin hassasiyetinin bozulmasına yol açtığını gösteriyor. Fakat durumun, insülin direncini daha fazla ve daha şiddetli bir hale getirdiği önceden bilinmiyordu. Çalışmamızın sonuçları , bir gecelik total uyku yoksunluğunun insülin hassasiyetine verdiği zararın, 6 ay boyunca yüksek yağ muhteviyatı içeren besinlerle beslenmenin verdiği zarar kadar etkili olabileceğini gösteriyor. Bu çalışma ayrıca,  yeterli bir uyku seviyesinin; kan  şekerininin belirli bir düzeyde tutulmasını sağlama  ve  obezite, şeker hastalıkları gibi metabolik rahatsızlıklara yakalanma  riskini azaltma konusunda  ne kadar önemli olduğuna vurgu yapıyor.’’ diyor.
uykusuz-bir-gece-alti-aylik-yuksek-yagli-beslenme-ile-esdeger-zararlara-sahipÇalışmayı yürütmek için, araştırmacılar obeziteye  göre uyarlanmış  bir beslenme biçiminin öncesi ve sonrasında, 8 erkek köpeğin insülin duyarlılıklarını ölçtüler. Yüksek yağ içeren beslenme biçiminden önce, araştırmacılar  bir gece boyunca uykusuz bıraktıkları köpeklerdeki insülin hassasiyetini ölçmek ve  bu hayvanlardan edinecekleri bulguları sağlıklı bir biçimde uykusunu almış köpeklerle karşılaştırmak için oral glukoz tolerans testini* kullandılar. Ölçümlerin akabininde,  köpeklere 6 aylık bir periyod boyunca sağlıksız olarak sınıflandırabileceğimiz  yüksek yağ içeren bir diyet uygulandı. Ve bu işlemin ardından köpekler yeniden test edildi. Yüksek yağ diyeti uygulanmadan önce, bir gece uykusuz bırakılan köpeklerin insülin hassasiyetlerinde  %33 dolaylarında bir azalma meydana gelmişti. Testlerden sonra, uykusuzluktan kaynaklanan bu azalmanın, 6 aylık yüksek yağ içeren diyet sonucunda meydana gelen  %21’lik azalma ile benzer olduğu saptandı. Yani araştırmaya göre,  6 ay boyunca uygulanan sağlıksız, yüksek yağ içerikli diyet tipi tek başına  insülin hassasiyetini  %21 oranında azaltıyorken, tek bir gece uykusuz kalmak  aynı hassasiyete %33 oranında daha fazla zarar veriyordu.Köpekler bir kere yüksek yağlı diyet sebebiyle bozulmuş insülin duyarlılığına maruz kaldıkları için, bir gecelik uyku yoksunluğu insülin duyarlılığına daha ileri derecede zarar vermemiştir.

Dr. Broussard: ‘’Köpeklerde, bir gecelik uyku yoksunluğu ile  6 ay boyunca  yüksek yağ içeren besinlerle yapılan diyet faktörleri, benzer derecelerde insülin duyarlılığını azalttı. Bu durum insülin direncine neden olan yetersiz uyku ve yüksek yağ içeren diyet durumlarının benzer bir mekanizmaya sahip olduğuna dair bir  izlenim uyandırabilir. Bu durum aynı zamanda , yüksek yağ içeren  beslenme biçiminden sonra insülin duyarlılığının, uykusuzluk ile daha fazla azaltılamayacağı anlamına da gelebilir.’’ şeklinde bir açıklama daha yapıyor.

Bozulmuş insülin duyarlılığına ek olarak, uykusuzluk tükettiğimiz besin miktarının ve metabolik rahatsızlıklara yakalanma riskinin artmasına yol açabilir. The Obesity Society’in sözcüsü Caroline M. Apovian, hekimlerin hastalarına sağlıklı bir uyku sürecinin önemini belirtmelerinin oldukça ciddi bir iş olduğunu vurgulayarak devam ediyor, ‘’Pek çok hasta dengeli bir beslenme biçiminin önemini biliyor. Fakat, çoğunun sağlıklı bir uyku halinin vücuttaki dengeyi korumaya yönelik ne kadar önemli ve hassas bir mekanizmaya sahip olduğuna dair net fikirleri yok.’’

Dr. Broussard’a göre, araştırma ile  ilgili yeni çalışmalar uyku, beslenme ve bu faktörlerin insülin hassasiyeti ile bağlantılı ilişkilerine açıklık getirebilen yolları irdelemelidir. Ayrıca klinik çalışmalarda yeni yeni mercek altına alınan  kurtarma uykusundan sonra, insülin direncinin gelişip gelişmediğini belirlemek önemli olacaktır.

Bu tip temel bilimsel çalışmalar ve köpeklerle ilgili modeller,  obezitenin nedenleri  ve zorluklarını anlamak  ve  hastalığın engellenmesine olanak tanıyan  mekanizmaları tanımlamak açısından  kritik bir öneme sahiptir.

 


Kaynak: Bilimfili, Obesity Society. (2015, November 4). Insulin sensitivity: One night of poor sleep could equal six months on a high-fat diet, study in dogs suggests. ScienceDaily. Retrieved November 6, 2015 from www.sciencedaily.com/releases/2015/11/151104134039.htm

Kahve Tüketimi Tip 2 Diyabetini Önlüyor!

Amerika Birleşik Devletleri’ndeki Harvard Kamu Sağlığı Okulu’nca yapılmış bir araştırmaya göre, kahve içmek sanılanın aksine şeker hastalığını tetiklemiyor; tam tersine şeker hastalığını önleyici etkiye sahip! Kahve tüketimi ile Tip 2 şeker hastalığı riski arasındaki ilişkiyi inceleyen ve dünyanın farklı yerlerinde yapılmış 28 adet çalışmanın sonuçlarını değerlendiren uzmanlar, farklı miktarlarda kahve tüketen kişilerin hiç kahve içmeyenlere göre şeker hastalığına yakalanma riskinin %33 daha düşük olduğunu ortaya koydu.
Buna göre, araştırmaya dahil edilen 1.109.272 deneğin sadece yüzde 4’ü uzun vadede Tip 2 şeker hastalığına yakalanmış. Araştırmaya göre, kafeinli ya da kafeinsiz içilen günde altı fincan kahve, tip 2 şeker hastalığına yakalanma oranını yüzde 33 azaltıyor. Ancak, uzmanlar, kahve tüketiminin şeker hastalığını önlemede tek başına yardımcı olamayacağını, bunun yanısıra, sağlıklı yeme alışkanlığı ve düzenli egzersizin de önemli rol oynadığını belirtiyorlar.
Araştırma Referansı: “Caffeine Increases Ambulatory Glucose and Postprandial Responses in Coffee Drinkers With Type 2 Diabetes.”
James D. Lane, Mark N. Feinglos, and Richard S. Surwit.
Diabetes Care 31: 221-222.
Published online before print as 10.2337/dc07-1112.