Karsinoembriyonik antijen (CEA)

Karsinoembriyonik antijen (CEA) hücre yapışmasında rol oynayan bir glikoproteindir ve özellikle kolorektal, pankreas, mide ve akciğer kanserleri gibi malignitelerde yaygın olarak bir tümör belirteci olarak kabul edilmektedir.

Anahtar Ayrıntılar:

Yapı ve İşlev:

    • CEA, immünoglobulin süper ailesinin bir parçasıdır.
    • Hücre adezyonunda rol oynar ve hücre dışı matris ve diğer hücresel bileşenlerle etkileşimler yoluyla tümör metastazına katkıda bulunduğu düşünülmektedir.

    Klinik Önemi:

      • Teşhis Amaçlı Kullanım: Yüksek CEA seviyeleri, özellikle adenokarsinomlar olmak üzere belirli kanserlerin teşhisini desteklemek için bir biyobelirteç olarak kullanılır.
      • İzleme: Tedavinin etkinliğini izlemek, nüksü tespit etmek ve onkolojide terapötik kararları yönlendirmek için kullanılır.
      • Sınırlamalar: Yararlı bir belirteç olsa da, yüksek CEA seviyeleri inflamatuar bağırsak hastalığı, pankreatit ve hatta sigara kullanımı gibi iyi huylu durumlarda da görülebilir ve özgüllüğünü azaltır.

      CEA Seviyeleri:

        • Sigara içmeyenlerde normal aralık: ≤3 ng/mL.
        • Sigara içenlerde yükselmiştir: 5 ng/mL’ye kadar.
        • Daha yüksek seviyeler (>10 ng/mL) genellikle malignite veya metastaza işaret eder ve ileri araştırma gerektirir.

        Patolojik Etkiler:

          • Genellikle kolorektal kanser (KRK) ile ilişkilidir ve ameliyat öncesi ve sonrası seviyeler hastalık evresini ve prognozu değerlendirmede yardımcı olur.
          • CEA, düşük duyarlılık ve özgüllük nedeniyle genel popülasyonda kanser taraması için önerilmemektedir.

          Keşif

          1960‘lar: Keşif ve İlk Tanımlama

          1965: CEA ilk olarak Gold ve Freedman tarafından embriyonik dokularda ve gastrointestinal sistem tümörlerinde bulunan bir glikoprotein olarak tanımlanmıştır.


            1970’ler: Erken Klinik Uygulamalar

            1972: Serumdaki CEA seviyelerini tespit etmek için bir testin geliştirilmesi, kolorektal kanser ve diğer maligniteler için bir tümör belirteci olarak ortaya çıkmasına işaret etti.

              İlk çalışmalar kolorektal kanser hastalarında serum CEA seviyelerinin yükseldiğini göstermiştir.

              1975: CEA’nın sigara veya karaciğer hastalığı gibi malign olmayan durumlarda yükselmesi de dahil olmak üzere sınırlamalarının tanınması.


                1980‘lar: Geliştirilmiş Testler ve Standardizasyon

                1980: İmmünoradyometrik ve enzime bağlı immünosorbent testleri (ELISA) tanıtıldı ve CEA tespitinin hassasiyeti ve tekrarlanabilirliği geliştirildi.

                1987: Kolorektal kanserde preoperatif ve postoperatif CEA düzeylerinin prognostik değerini araştıran çalışmalar başladı.


                  1990s: Onkoloji Uygulamalarında İyileştirme

                  1990: CEA, cerrahi veya kemoterapi sonrası kolorektal kanser nüksünü izlemek için standart bir biyobelirteç olarak yaygın şekilde kabul görmüştür.

                  1993: Amerikan Klinik Onkoloji Derneği (ASCO) CEA’yı metastatik kolorektal kanser tedavi yanıtını izlemek için bir kılavuz belirteç olarak dahil etmiştir.


                    2000‘ler: Moleküler ve Genetik Anlayışlar

                    2001: Araştırmalar CEA’nın immünoglobulin süper ailesine ait olduğunu ve tümör adezyonu ve metastazında rol oynadığını ortaya koydu.

                    2007: Çalışmalar CEA ifadesini belirli genetik ve moleküler yollarla ilişkilendirerek kanser biyolojisindeki rolünün anlaşılmasını sağlamıştır.


                      2010‘lar: İleri Uygulamalar ve Teknoloji Entegrasyonu

                      2012: Minimal rezidüel hastalığı ve nüksü tespit etmek için CEA seviyeleri ile entegre edilmiş daha gelişmiş görüntüleme tekniklerinin tanıtılması.

                      2015: Gastrointestinal kanserlerde tanısal doğruluğu artırmak için CEA’yı diğer biyobelirteçlerle (örn. CA 19-9) birleştirme çabaları.


                        2020s: Gelişen ve Gelecek Yönelimler

                        2020: Nanoteknoloji ve biyosensörler kullanılarak gerçek zamanlı CEA ölçümü için bakım noktası tanı araçlarının geliştirilmesi.

                        2023: Erken teşhis ve hassas onkoloji için CEA verilerini sıvı biyopsi teknikleriyle (örn. dolaşımdaki tümör DNA’sı) birleştirmeye odaklanan araştırmalar.


                          İleri Okuma
                          1. Gold, P., & Freedman, S. O. (1965). Demonstration of tumor-specific antigens in human colonic carcinomata by immunological tolerance and absorption techniques. The Journal of Experimental Medicine, 121(3), 439–462.
                            DOI: 10.1084/jem.121.3.439
                          2. Thomson, D. M. P., Krupey, J., Freedman, S. O., & Gold, P. (1969). The radioimmunoassay of circulating carcinoembryonic antigen of the human digestive system. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America, 64(1), 161–167.
                            DOI: 10.1073/pnas.64.1.161
                          3. Staab, H. J., Anderer, F. A., & Fischbach, W. (1982). Carcinoembryonic antigen (CEA) in follow-up of colorectal carcinoma: Evaluation of the benefit of CEA surveillance for individual patients. Cancer, 49(8), 2037–2041.
                            DOI: 10.1002/1097-0142(19820415)49:8<2037::aid-cncr2820490816>3.0.co;2-w
                          4. Fletcher, R. H. (1986). Carcinoembryonic antigen. Annals of Internal Medicine, 104(1), 66–73.
                            DOI: 10.7326/0003-4819-104-1-66
                          5. Wanebo, H. J., Rao, B., Pinsky, C. M., Hoffman, R. G., Stearns, M., Schwartz, M. K., & Oettgen, H. F. (1978). Preoperative carcinoembryonic antigen level as a prognostic indicator in colorectal cancer. New England Journal of Medicine, 299(9), 448–451.
                            DOI: 10.1056/NEJM197808312990902
                          6. Duffy, M. J. (2001). Carcinoembryonic antigen as a marker for colorectal cancer: Is it clinically useful? Clinical Chemistry, 47(4), 624–630.
                            URL: https://academic.oup.com/clinchem/article/47/4/624/5632886
                          7. Becerra, A. Z., Probst, C. P., Tejani, M. A., Aquina, C. T., González, M. G., Hensley, B. J., … & Monson, J. R. T. (2015). Evaluating CEA as a prognostic and predictive biomarker in colorectal cancer: Results from the National Cancer Database. Annals of Surgery, 262(1), 104–113.
                            DOI: 10.1097/SLA.0000000000001167
                          8. Song, Y., Washington, M. K., & Crawford, J. M. (2016). The diverse roles of carcinoembryonic antigen-related cell adhesion molecules (CEACAMs) in cancer. Cancer Metastasis Reviews, 35(3), 553–562.
                            DOI: 10.1007/s10555-016-9646-2
                          9. Kim, J. H., & Lee, S. H. (2020). Advances in carcinoembryonic antigen detection technologies for point-of-care applications. Biosensors and Bioelectronics, 147, 111816.
                            DOI: 10.1016/j.bios.2019.111816
                          10. Yu, M., Wang, Y., Liu, Y., & Cao, Q. (2023). Combining circulating tumor DNA and carcinoembryonic antigen in colorectal cancer diagnosis: A meta-analysis. Journal of Clinical Oncology, 41(2_suppl), 150.
                            DOI: 10.1200/JCO.2023.41.2_suppl.150

                          Let me know if you need further clarification or access to these references.

                          Trofoblast

                          Trofo: Yunanca “besin” veya “beslenme” anlamına gelen “τροφή” (trophḗ) kelimesinden gelmektedir.
                          -blast: Yunanca “mikrop” veya “filiz” anlamına gelen “βλαστός” (blastos) kelimesinden gelmektedir.

                          Bu nedenle, “trofoblast” kelimenin tam anlamıyla “beslenme mikrobu” veya “beslenme filizi” anlamına gelir ve gelişmekte olan embriyoya besin sağlamadaki rolünü vurgular. Bu terim, trofoblastın hamileliğin erken dönemlerinde anne ile embriyo arasındaki besin alışverişini kolaylaştırmadaki birincil işlevini vurgulamak için ortaya atılmıştır.

                          Trofoblast, memeli embriyonik gelişiminde kritik bir hücresel yapıdır ve plasentanın implantasyonunda ve oluşumunda önemli bir rol oynar. Blastosistin dış tabakasından köken alan trofoblast, anne ile gelişmekte olan embriyo arasındaki besin ve gaz alışverişini kolaylaştırır. Trofoblastı anlamak, erken gebelik gelişimini ve ilgili çeşitli komplikasyonları anlamak için gereklidir.

                          Yapısı ve İşlevi

                          Trofoblast iki ana katmana farklılaşır:

                          • Sitotrofoblast: Mononükleer hücrelerden oluşan iç tabaka.
                          • Sinsityotrofoblast: Sitotrofoblast hücrelerinin füzyonuyla oluşan dış tabaka, maternal endometriyuma invazyonu kolaylaştırır ve hormon üretiminde, özellikle de insan koryonik gonadotropininde (hCG) önemli bir rol oynar.

                          Gelişim Aşamaları

                          • İmplantasyon öncesi: Trofoblast döllenmeden kısa bir süre sonra oluşur ve blastosist yapısına katkıda bulunur.
                          • İmplantasyon: Trofoblast hücreleri farklılaşarak rahim zarını istila eder ve anne ile embriyo arasındaki ilk bağlantıyı kurar.
                          • Plasental Oluşum: Trofoblast, uygun besin ve oksijen alışverişini sağlayarak ve atık ürünleri uzaklaştırarak plasentanın gelişiminde ayrılmaz bir rol oynar.

                          Klinik Önemi

                          • Plasental Bozukluklar: Anormal trofoblast fonksiyonu preeklampsi, plasental yetmezlik ve koriokarsinom gibi trofoblastik hastalıklar gibi durumlara yol açabilir.
                          • Üreme Tıbbı: Trofoblast biyolojisine ilişkin bilgiler, infertilite ve gebelik komplikasyonlarına yönelik tedavilerin iyileştirilmesi için çok önemlidir.

                          İleri Okuma

                          1. Cross, J. C., & Simmons, D. G. (2005). “Development and function of trophoblast giant cells in the rodent placenta.” International Journal of Developmental Biology, 50(4), 547-557.
                          2. Huppertz, B. (2008). “The anatomy of the normal placenta.” Journal of Clinical Pathology, 61(12), 1296-1302.
                          3. Burton, G. J., & Fowden, A. L. (2015). “The placenta: a multifaceted, transient organ.” Philosophical Transactions of the Royal Society B: Biological Sciences, 370(1663), 20140066.
                          4. Knöfler, M., Haider, S., Saleh, L., Pollheimer, J., Gamage, T., & James, J. (2019). “Human placenta and trophoblast development: key molecular mechanisms and model systems.” Cellular and Molecular Life Sciences, 76(18), 3479-3496.
                          5. Pijnenborg, R., Vercruysse, L., & Hanssens, M. (2006). “The uterine spiral arteries in human pregnancy: facts and controversies.” Placenta, 27(9-10), 939-958.

                          Müller kanalı

                          “Müllerian kanalı” terimi (tıp literatüründe sıklıkla “Müller kanalı” olarak anılır) embriyoloji ve üreme tıbbı alanında çok önemlidir. İnsanlarda ve diğer memelilerde dişi üreme sisteminin yapılarını oluşturmak üzere gelişen eşleştirilmiş embriyonik kanallardan birini belirtir. Bu gelişimsel süreç, anormallikler meydana geldiğinde çeşitli konjenital anomalilerin etiyolojik temelini vurgulamaktadır. Kanallar, adını 19. yüzyılda bu yapıları tanımlayan Alman anatomist Johannes Peter Müller‘den almıştır.

                          Johannes Peter Müller, 1830’da kendi adını taşıyan bu embriyonik yapıların varlığını aydınlattı. Müllerian kanalları hem erkek hem de dişi embriyolarda gelişir ve gebeliğin altıncı haftasında oluşmaya başlar. Dişilerde bu kanallar fallop tüplerine, rahime, rahim ağzına ve vajinanın üst kısmına doğru olgunlaşır. Erkeklerde bu kanallar, erkek üreme organlarının gelişimi için gerekli bir süreç olan testislerdeki Sertoli hücreleri tarafından üretilen anti-Müllerian hormonunun (AMH) etkisiyle geriler.

                          • Hem erkek hem de dişi embriyolarda başlangıçta Müllerian kanalları gelişir, bu da üreme sistemlerinin ortak gelişimsel kökenini vurgular.
                          • Hormon sinyallemesindeki aksilikler Müllerian kanal anormalliklerine yol açarak üreme sağlığını ve işlevini etkileyebilir.
                          • Müllerian kanallarını anlamanın yardımcı üreme teknolojileri ve cinsiyet gelişimi araştırmalarında uygulamaları vardır.
                          • Müllerian taklidi: Bazı kanserler, “müllerian seröz karsinom” gibi Müllerian kanallarından türetilen yapılara benzerliklerinden dolayı adlandırılır.

                          Klinik Etkiler

                          Müllerian kanalların gelişimi ve bunu takip eden farklılaşması veya gerilemesi normal üreme anatomisi için çok önemlidir. Bu süreçteki anormallikler, Müllerian kanal anomalileri (MDA’lar) olarak bilinen ve uterus bicornis (bikornuat uterus), uterus didelfis (çift uterus) ve uterus ve vajina agenezisi (çift uterus) gibi durumları içeren bir dizi konjenital anomaliye yol açabilir. Mayer-Rokitansky-Küster-Hauser sendromunda görülür).

                          MDA’lar doğurganlığı, gebelik sonuçlarını ve doğum yöntemini etkileyebilir, bu da özel tıbbi yönetim gerektirir. Bu anormalliklerin teşhisi tipik olarak üreme anatomisinin ayrıntılı görüntülerini sağlayan ultrason ve MRI gibi görüntüleme tekniklerini içerir.

                          Tarih

                          Erken Bakışlar ve Anatomik Karışıklık:

                          Antik Yunan (M.Ö. 5. Yüzyıl): Hipokrat kadın üreme sistemini tanımlarken ayrıntılar sınırlıydı, bu da bazı eski anatomistlerin yanlışlıkla rahim ve vajinayı tek bir organ olarak tanımlamasına yol açmıştı.

                          16. Yüzyıl Rönesansı: Andreas Vesalius gibi figürlerle anatomik çalışmalardaki ilerlemeler, kadın üreme sisteminin daha doğru çizimlerini sağladı, ancak Müllerian kanallarının spesifik işlevi belirsizliğini korudu.

                          Keşif ve Adlandırma:

                          1830: Alman biyolog ve fizyolog Johannes Peter Müller, bu embriyonik yapılarla ilgili çok önemli bir keşif yaptı ve onlara kendi adını vererek “Müllerian kanalları” adını verdi.
                          Müller’in çalışması embriyoloji anlayışımızda devrim yarattı; erkek ve kadın üreme organlarının ortak gelişim yolunu ve hormonların farklılaşmada anahtar rol oynadığını vurguladı.

                          Hormonal Etkileşimi Çözmek:

                          1. Yüzyıl: Hormonların ve fonksiyonlarının keşfi, Müllerian kanalların erkeklerde ve kadınlarda nasıl farklı şekilde geliştiğine ışık tutmaya başladı.
                          2. Yüzyıl: Testisler tarafından üretilen anti-Müllerian hormonunun (AMH) tanımlanması, bu hormonun erkeklerde Müllerian kanalların gerilemesine neden olmadaki önemli rolünü ortaya çıkardı ve cinsiyet farklılaşması ve hormon sinyali konusunda daha fazla araştırmanın önünü açtı.

                          Modern Uygulamalar ve Devam Eden Araştırmalar:

                          • Genetik analizdeki ilerlemeler, AMH üretimini ve Müllerian kanal gelişimini etkileyen varyasyonları ortaya çıkarmaktadır.
                          • Müllerian kanalları üzerine yapılan araştırmalar, üreme sağlığı sorunlarına yönelik kişiselleştirilmiş tıp yaklaşımlarına bilgi sağlamaya devam ediyor.
                          • Bu kanalların incelenmesi aynı zamanda cinsiyet farklılıkları, cinsiyet kimliği ve cinsel gelişim hakkındaki daha geniş tartışmalara da katkıda bulunmaktadır.

                          Kaynak

                          1. Müller, J.P. (1830), “Über die Verwandlungen der Geschlechtsorgane,”
                          2. Reichert, C. (1840), “Entwicklungsgeschichte der Generationsorgane,”
                          3. Acién, P., Acién, M. (2011), “The history of female genital tract malformation classifications and proposal of an updated system,” Human Reproduction Update, vol. 17, no. 5, pp. 693-705.
                          4. Clemente, C.D. (1985), “Anatomy: A Regional Atlas of the Human Body,”

                          Proenteron

                          Ön bağırsak, fetal gelişim sırasında sindirim sisteminin ağız tarafındaki bölümüdür. Ağız boşluğundan orta bağırsağa kadar uzanır.

                          Sindirim sisteminin geri kalanı gibi ön bağırsak da endodermden gelişir. Bu ilk olarak ilkel bağırsak tüpünü oluşturmak üzere kapanan ve böylece yumurta sarısı kesesinden ayrılan bağırsak oluğuna katlanır. Bu bağırsak sistemi daha sonra üç bölüme ayrılabilir. Ön bölüm – ön bağırsak körfezi – ön bağırsak portalından yutak zarına (membrana stomatopharyngealis) kadar uzanır. Bu ön bağırsak bölmesi uzayarak ön bağırsağı oluşturur.

                          Farinks, larinks, özofagus, mide ve safra kanalının birleştiği yere kadar duodenumun ön kısmı ön bağırsaktan gelişir. Soluk borusu ve akciğerler de ön bağırsaktan filizlenerek oluşur.

                          Yutak hem ön bağırsağın hem de baş bağırsağın bir parçasıdır. Pek çok yazar için bu sonuncusu ağız boşluğu ve yutaktan oluşmaktadır. Baş bağırsağının tanımı anatomik koşullara dayanmaktadır.

                          Stomodeum

                          • Ektodermal kökenli ilkel insan embriyosunun boşluğuna ağız boşluğu denir.
                          • Ağız boşluğunun epitelinin yanı sıra alın çıkıntısı ve iki üst ve iki alt çene çıkıntısı ondan gelişir.

                          Ortaya çıkma

                          • Ağız boşluğu, embriyo büküldükten hemen sonra, neredeyse tam olarak kalp ve beyin uzantıları arasında ortaya çıkar.
                          • Gebeliğin 3. haftasına kadar endodermal bağırsaktan farinks membranı ile anatomik bir ayrım vardır.
                          • Gebeliğin 4. haftasının başlarında farenks zarı yırtılır ve bundan sonra ağız boşluğu ile ilkel bağırsak arasında bir bağlantı oluşur.

                          Diğer gelişim basamakları

                          • Gebeliğin yaklaşık 5. haftasından itibaren alın şişkinliği ve iki üst ve iki alt çene şişkinliği ortaya çıkar.
                          • Bunlar daha sonra yüzü şekillendirmek için kullanılır.
                          • Başlangıçta ağız boşluğuna ait olan Rathke kesesi daha sonra bağlanır ve adenohipofiz geliştirmeye hizmet eder.

                          Click here to display content from YouTube.
                          Learn more in YouTube’s privacy policy.

                          Ductus thyroglossalis

                          Tiroglossal kanal, embriyonik gelişim sırasında ortaya çıkan geçici bir anatomik yapıdır. Tiroid bezinin orijinal dokusu ile son konumu arasındaki bağlantıyı oluşturur.

                          Embriyoloji

                          Tiroid bezi başlangıçta farenks bölgesinde bağırsakta filizlenme şeklinde gelişir. İlerleyen süreçte doku, dil sistemi aracılığıyla kaudal olarak büyür. Tiroid bezi, embriyonun 7. haftasında trakea önünde son pozisyonunu alır.

                          Tiroid kanalı, dokunun iniş yolunu işaretler. Genellikle doğumdan önce yok olur ve körelir. Sadece dilin tabanı bölgesinde küçük üçgen bir çöküntü oluşur, foramen caecum kalır.

                          Vakaların yaklaşık% 25-30’unda, tiroid kanalının bir kalıntısı üçüncü, eşleşmemiş tiroid lobu (piramidal lob) olarak görünebilir. Duktus thyreoglossus tamamen bir kalıntı olarak kalırsa, bir duktus thyreoglossus kalıcıdır. Bu, bir medyan boyun kistinin gelişmesine yol açabilir.

                          Bregma

                          Antik Yunancada βρέγμα (brégmakafanın en üst kısmı)’dan türemiştir. 

                          Bregma, koronal sütür ile sagittal sütürün birleştiği kafatasının çatısındaki (calvaria) anatomik noktadır.

                          Gelişim

                          Bregma, küçük çocuklarda anterior fonticulus olarak da bilinir. Membranözdür ve hayatın ilk 4 – 26 ayında kapanır.

                          Klinik

                          • Kleidokraniyal displazide, bregmanın önündeki fonticulus kapanmaz.
                          • Bregma genellikle stereotaktik beyin cerrahisi için referans noktasıdır.
                          • Erken postnatal gelişim sırasında, üstün sagittal sinüs bregma bölgesinde kolayca delinebilir ve böylece venöz sisteme kolay erişim sağlar.

                          Glandula pinealis

                          Etimoloji ve tarihsel arka plan

                          “Pineal/pinealis” adı, bezin makroskopik koni/kozalak benzeri biçimine gönderme yapan Latince pinus (çam) ve pinea (çam kozalağı) köklerinden türemiştir; terim 16.–17. yüzyıl anatomi geleneğinde kalıcılaşmıştır. Erken modern dönemde epifiz, felsefe tarihinde René Descartes’ın zihin-beden etkileşiminin “tekil merkezi” olarak spekülatif biçimde anılmasıyla geniş bir kültürel görünürlük kazansa da, modern nörobilim bu yorumu desteklemez. 20. yüzyılın ortasında melatoninin izolasyonu ve kimyasal tanımlanması, epifizin sirkadiyen ve fotoperiyodik zamanlama ağlarındaki anahtar rolünü ortaya koyarak organın çağdaş biyomedikal önemini belirginleştirmiştir.

                          Topografik anatomi ve komşuluklar

                          Epifiz bezi, diensefalon çatısından köken alan epithalamusun bir parçasıdır. Üçüncü ventrikülün arka duvarına komşu pineal resese doğru uzanır; dorsalinde orta beynin dört tümsekten oluşan lamina quadrigemina (colliculus superior ve inferior çiftleri), ventralinde ise posterior kommissur bulunur. Orta hat yapısıdır; habenular kommissurla yakın ilişkisi, epithalamik ağ içinde konumunu pekiştirir. İnce bir bağ dokusu kapsülü ile sarılıdır ve parankim, stromal septalarla lobüllere ayrılır.

                          Damar yapısı ve drenaj

                          • Arteriyel beslenme: Başlıca posterior serebral arter dal sisteminden gelen medial ve lateral posterior koroidal arterler.
                          • Venöz drenaj: İç beyin venleri üzerinden vena cerebri magna (Galen veni) ve düz sinüse açılan hat.

                          İnnervasyon ve nöroanatomik bağlantılar

                          Epifizin ışığa duyarlı işlevi, doğrudan fototransdüksiyonla değil, retina kaynaklı sinyallerin hipotalamik saat devreleri üzerinden sempatik çıktı ile pineal parankime taşınmasıyla gerçekleşir:

                          1. Retina melanopsinli ganglion hücreleri (ipRGC) →
                          2. Suprakiazmatik çekirdek (SCN)
                          3. Paraventriküler çekirdek (PVN) →
                          4. İnferior hipotalamik ve beyin sapı aracılığıyla inen otonom yol →
                          5. Omuriliğin intermediolateral hücre kolonu (T1–T2)
                          6. Ganglion cervicale superius
                          7. Karotis pleksusu üzerinden epifize noradrenerjik lifler.
                            Parasempatik katkılar türler arası değişken ve ikincildir; memelide primer düzenleyici tonus sempatiktir.

                          Histoloji ve hücresel organizasyon

                          • Pinealositler: Yuvarlak çekirdekli, zengin granüllü nöroendokrin hücrelerdir; uzantıları kapillerlere yaklaşır. Melatonin biyosentez enzimlerini (AANAT, ASMT vb.) yüksek düzeyde ifade ederler.
                          • İnterstisyel glia: Astrosit benzeri destek hücreleri, stromal mimarinin sürekliliğini sağlar.
                          • Stroma ve kapsül: Kollajen içeren bağ dokusu kapsülü ve ondan köken alan septalar, lobüler mimariyi belirler.
                          • Fizyolojik kalsifikasyonlar: Corpora arenacea (“beyin kumu”, akervulus) yaşla artma eğilimindedir. Klasik a.p. kranyografide orta hat referansı olarak parlak odak şeklinde görülebilir; güncel uygulamada BT/MR ile daha ayrıntılı değerlendirilir.

                          Fizyoloji ve biyokimya: melatonin sentezi ve sirkadiyen düzen

                          Işık-karanlık çevrimleri, epifize ulaşan sempatik tonusu değiştirerek melatonin üretimini zamana damgalar.

                          Işık sinyali ve hücre içi yolak

                          • Aydınlıkta: SCN aktivitesi sempatik çıkışı baskılar; pinealositlerde β-adrenerjik uyarı azalır, adenilat siklaz–cAMP–PKA ekseni düşer; melatonin sentezi azalır.
                          • Karanlıkta: Sempatik tonus artar; β1-adrenerjik reseptörler uyarılır; cAMP artışı AANAT enzimini transkripsiyonel ve posttranslasyonel düzeylerde etkinleştirir; sentez hızlanır.

                          Biyosentetik basamaklar

                          1. Triptofan → 5-hidroksitriptofan → Serotonin (5-HT)
                          2. Serotonin → N-asetilserotonin (hız kısıtlayıcı basamak; AANAT)
                          3. N-asetilserotonin → Melatonin (ASMT/HIOMT)

                          Hedefler ve etkiler

                          • MT1/MT2 melatonin reseptörleri başlıca Gi/Go ile eşleşir; SCN nöral ateşleme paternlerini, vasküler tonusu, retina ve periferik saatlerin fazını modüle eder.
                          • Melatonin gece yükselen bir hormondur; DLMO (düşük ışık melatonin başlangıcı) bireysel sirkadiyen fazın biyobelirteci olarak kullanılabilir. Fotoperiyodik türlerde gün uzunluğuna göre mevsimsel (circannual) süreçlerin zamanlanmasına da aracılık eder.

                          Uyku-uyanıklık ve kronoterapi bağlamı

                          Melatonin, uyku başlangıcı kolaylaştırma ve sirkadiyen faz kaydırma amacıyla zaman/ışık hijyeniyle birlikte kullanılır. Etki, doz, uygulama saati ve aydınlatma koşulları arasındaki hassas ilişkiye bağımlıdır.

                          Anatomi notları: kapsül, komşuluk ve radyolojik korelat

                          Bağ dokusu kapsülü ve lobüler stroma, epifizin kontrast tutulumunu artırır; kan-beyin bariyerinin burada görece zayıf olması (fenestre kapillerler) MR’da belirgin kontrastlanma olarak yansır. Kalsifikasyonların sıklığı yaşla artar; BT’de hiperdenz, MR’da değişken sinyal paternleri görülür. Orta hat dışı sapmalar, kitle etkisi açısından ipucu verebilir.

                          Embriyoloji ve gelişim

                          Diensefalik çatının dorsal çıkıntısından 7.–8. gebelik haftalarında tomurcuklanır. Fetal ve erken çocukluk döneminde oransal olarak daha büyüktür; ergenlikten erişkinliğe parankimal küçülme ve kalsifikasyon artışı eğilimi gözlenir. Enzimatik saat genleri ve AANAT ritmi, doğum sonrası ışık çevresine uyumla olgunlaşır.

                          Evrimsel ve karşılaştırmalı biyoloji

                          Alt omurgalılarda pineal kompleks sıklıkla doğrudan fotosensitiftir; bazı sürüngenlerde epifize komşu “paryetal göz” fotoreseptif yapı taşır. Bu türlerde ışık, kafatası üzerinden kısmen geçerek doğrudan pineal fototransdüksiyonu tetikleyebilir. Memelilerde ise kafatası/meninks ve beyin dokusunun ışığı engellemesi nedeniyle fotik bilgi retinohipotalamik yol üzerinden epifize dolaylı biçimde ulaşır. Bu evrimsel kayma, memelide retina/SCN merkezili sirkadiyen organizasyonun seçilimiyle uyumludur.

                          Klinik notlar ve patoloji

                          • Pineal kistler: Çoğu insidental ve asemptomatiktir; büyük lezyonlarda baş ağrısı, görsel yakınmalar veya aköz akım blokajına bağlı hidrosefali görülebilir.
                          • Pineal bölge tümörleri: Germ hücreli tümörler (ör. germinom) ve pineal parankimal tümörler (pineositom, PPID, pineoblastom) spektrumu; dorsal orta beyin basısına bağlı Parinaud sendromu (yukarı bakış felci, ışık-yakın ayrışması) tipiktir.
                          • Endokrin korelasyonlar: Epifize tarihsel olarak atfedilen “antigonadotropik/ergenlik karşıtı” işlev, modern insan verilerinde sınırlı ve bağlama duyarlıdır. Erken puberte epifiz fonksiyon bozukluklarında nadiren ve genellikle kitle etkisi ya da merkezi eksenlerin sekonder etkilenimiyle ortaya çıkar; melatoninin doğrudan ve genellenebilir bir “puberte baskılayıcı” olarak rutin kullanımı desteklenmez.
                          • Sirkadiyen bozukluklar: İleri/geri faz uyku-uyanıklık sendromları, körlükte serbest koşan ritimler, jet-lag ve vardiya tıbbında melatonin bir zamanlama işareti olarak değerlidir; ışık tedavisi ve davranışsal düzenlemelerle bütünleştirildiğinde etkilidir.

                          Görüntüleme ilkeleri

                          • BT: Kalsifikasyonları yüksek sensitiviteyle gösterir; kitlelerde heterojenlik ve komponent ayrımı.
                          • MR: T1/T2 sinyali yaş, kalsifikasyon ve kistik bileşime bağlıdır; gadolinyum sonrası belirgin kontrastlanma sık görülür.
                          • Radyografi: Güncel klinikte sınırlı olmakla birlikte, orta hat işareti olarak korpora arenacea geleneği tarihsel önemdedir.

                          Terminolojik düzeltmeler ve yazım notları

                          • “Sempatik boyun sınır ipliği” ifadesi, anatomik olarak truncus sympathicus ve özellikle ganglion cervicale superius kaynaklı noradrenerjik lifleri anlatır.
                          • “Ananasitler” yerine doğru terim pinealositlerdir.
                          • “Ergenlik karşıtı işlev” anlatımı tarihsel hipotezi yansıtır; güncel insan verisinde epifiz, pubertal gelişimi doğrudan engelleyen bir “fren” olmaktan ziyade, sirkadiyen/kronobiyolojik bağlamda modülatör bir etkene karşılık gelir.

                          Keşif

                          Antik başlangıç, bir “kapakçık” fikriyle başlar. İskenderiyeli Herophilos MÖ 4.–3. yüzyıllarda beyin karıncıkları kuramını geliştirirken çam kozalağını andıran bu küçük yapıyı, pneuma’nın (yaşamsal tin) akışını düzenleyen bir tür bekçi/vanaya benzetir; orta ventrikülden arka ventriküle geçişi “idare eden” bir kapı gibi. Galenos (MS 2. yüzyıl), hem diseksiyon titizliği hem de eleştirel yöntemiyle, iki önemli düzeltme getirir: Birincisi, epifizin beyin parenkiminden ayrı (diencephalon çatısında) ve üçüncü ventrikülün arkasında konumlandığını netleştirir; ikincisi, hareket etmeyen ve “dışarıda” duran bir yapının “kapak” olamayacağını gösterir. Bu yüzden ona, biçimini vurgulayan κωνάριον (konárion; Latince conarium) adını verir ve fonksiyon bulamayınca onu büyük beyin venlerine (sonradan “Vena Galeni”) destek veren bir “askı” gibi yorumlar. Bu Galenik temkin, Rönesans’a dek süren uzun bir “bilinmeyen organ” döneminin mihenk taşı olur.

                          Ortaçağ’da belleğin ve ruhun “yer” arayışı, metinlerde epifiz ile komşu yapılara (özellikle vermis cerebelli) dair bir isim karmaşası üretir. Qusṭā ibn Lūqā’dan Vincent of Beauvais’ye uzanan çizgide, bazen “pinea” adı solucanımsı vermis’e kaydırılır; “epifiz” ile “vermiform” terimleri yer değiştirir. Teolojik tartışmada ise Augustinus’un ruhun bedensel mekânı öğretisi, “ruhun beyin içindeki bir noktaya yerleşik olması” fikrini güçlendirir ve epifiz bu sembolik arayışa giderek daha sık dahil edilir.

                          Yeniçağ eşiğinde, Descartes bu küçük, eşlenmemiş bezde zihnin bedene bağlandığı “tekil menteşe”yi görür. “L’Homme” (özgün müsvedde 1630’lar; basım 1662/64) ile “Les Passions de l’âme”da (1649) epifizi “ruhun başlıca makamı ve düşüncelerimizin oluştuğu yer” diye niteler. Gerekçesi, anatominin simetri ilkesidir: Beynin çift taraflı yapılanışı içinde eşlenmemiş tek bir merkez, tüm duyumların birleştirildiği kavşak olabilir. Bu güçlü önerme, hem bilimsel hem kültürel tahayyülde üç yüzyıl yankılanır; fakat kısa süre sonra anatomi ve fizyolojinin yükselen eleştirel yöntemiyle tartışmaya açılır. Stensen (Niels Steno) ve Thomas Willis gibi çağdaşlar, “ruhun mekanı” tasarımını anatomik ve karşılaştırmalı gözlemlerle sorgular; epifizin hayvanlarda da “büyük ve güzel” olabildiğini, buna karşın “hayal gücü ve bellek” atıflarının ölçüsüz olduğunu hatırlatırlar.

                          19. yüzyıl, üçüncü gözün zoolojik keşfiyle hikâyeyi sarsıcı biçimde genişletir. Franz Leydig (1872), kertenkele beyninin ön–orta bölümünde “alın organı”nı tanımlar; Baldwin Spencer (1886) bazı sürüngenlerde epifizin bir sapla parietal foramen’e uzanıp “parietal göz” denen ışık alan bir yapıyla bağlantılı olduğunu gösterir. Nils Holmgren (1918), kurbağa ve köpekbalıklarında bu “parietal göz”ün retina koni hücrelerine benzeyen duyusal hücrelerden oluştuğunu, yani bezden çok fotoreseptif bir organ gibi davrandığını tarif eder. Böylece epifizin, alt omurgalılarda bir ışık-algılayıcı, üst omurgalılarda ise giderek “nöroendokrin” bir yapıya evrildiği fikri doğar. Richard Eakin’in “Üçüncü Göz” çalışmaları, bu karşılaştırmalı çizgiyi 20. yüzyılda popülerleştirir.

                          Klinik radyolojinin ve makroskopinin dili, aynı yüzyılda “beyin kumu” imgesini yerleştirir. Giovanni Battista Morgagni, epifizde yaşla artan kalsifiye taneleri “corpora arenacea” (beyin kumu) olarak adlandırır; bunların patolojik olmaktan çok fizyolojik çökeltiler olduğu, modern görüntülemede (direkt grafi, BT) bezin “işaret fişeği” gibi göründüğü anlaşılır. Yaşlanma, coğrafya ve bireysel farklılıklara göre değişen kalsifikasyon örüntüleri, melatonin senteziyle ilişkisi tartışmalı bir biyobelirteç haline gelir.

                          Fizyolojik devrim, 20. yüzyıl ortasında bir dermatoloji laboratuvarında başlar. 1958’de Aaron B. Lerner ve arkadaşları, sığır epifiz özlerinden kurbağa derisini hızla açığa çeviren bir indol türevi izole eder ve ona “melatonin” adını verir. Kısa sürede memelilerde bu molekülün gece–gündüz döngüsünü (sirkadiyen ritim) işaretleyen, çok-dokulu etkileri olan bir hormon olduğu gösterilir; epifiz böylece “son keşfedilen endokrin organ” payesine kavuşur. Julius Axelrod ve izleyicileri, melatoninin serotonin’den sentezinde hız kısıtlayıcı enzimin aralıklı salınım (gece artış) gösterdiğini, sempatik innervasyonla (üst servikal ganglion noradrenerjisi) geceleri AANAT/ASMT ekseninin “açıldığını” ortaya koyar. Bir tür “fotoneuroendokrin dönüştürücü” olarak epifiz, çevresel ışığı hormon diline çevirir.

                          Işığın bu dile nasıl “çevirildiği”, 1970’lerin beyin haritalarıyla keskinleşir. Retinadan hipotalamusa uzanan “retinohipotalamik trakt” tanımlanır; hipotalamusta suprakiazmatik çekirdek (SCN) memelilerin ana saat piyesi olarak yerini alır. SCN lezyonlarının ritimleri bozduğu, SCN’nin ışıkla ayarlandığı, SCN’den paraventriküler çekirdeğe, oradan omurilik aracı nöronlarına ve üst servikal gangliona, nihayet epifize uzanan çok basamaklı otonom yolun, melatonin sentezinin geceleyin “aç–kapa” anahtarı olduğu gösterilir. 1980’de Alfred Lewy ve ekibi, insanlarda geceleri karanlıkta yükselen melatoninin parlak ışıkla baskılandığını deneysel olarak ortaya koyar; insan sirkadiyen fizyolojisinde ışığın gücü ölçülür hale gelir.

                          Karşılaştırmalı biyoloji, kuş ve sürüngenlerde epifiz/“parietal göz” kompleksinin doğrudan ışığa duyarlı olabildiğini; memelilerde ise ışık bilgisinin retina–SCN–sempatik zincir üzerinden epifize ulaştığını gösterir. Modern nöroanatomi, epifizin esas girdisinin üst servikal ganglion kaynaklı sempatik lifler olduğunu; buna eşlik eden daha zayıf parasempatik liflerin (sfenopalatin/otik ganglion) peptiderjik düzenleyiciler taşıyabildiğini haritalar. Bu nöral mimari, beta-adrenerjik blokajın melatonin gece sivrisini bastırabilmesi, servikal sempatik lezyonlarda ritmin zayıflaması, tek taraflı innervasyon deneylerinde iç karotis sinirinin özel rolü gibi bulgularla desteklenir.

                          Biyokimyasal zaman işaretinin klinik izdüşümleri genişler. Mevsimsel üreme fiziolojisinde melatonin sinyali, gün uzunluğunu gonad eksenine “çevirir”; insanda ise gecikmiş uyku fazından kör bireylerde sirkadiyen serbest koşuya, vardiya uyku bozukluklarından jet-lag’a dek pek çok durumda zamanlayıcı ya da “kronobiyotik” bir araç olarak kullanılır. Nöroimmünoendokrinoloji, melatonine membran reseptörleri (MT1/MT2) yanında çekirdek/mitokondri düzeyinde bağlanma yerleri atfederek antioksidan, immünmodülatör, nöroprotektif işlevleri tartışır. Yine de insan yaşlanmasında epifiz kalsifikasyonu–melatonin üretimi–uyku kalitesi arasındaki ilişkiler heterojen ve nüanslı bulunur; ülkeler arası varyasyon ve bireysel kronotip farklılıkları, tek değişkenli açıklamaları sınırlar.

                          Bu uzun hikâyeden geriye, Descartes’ın sezgisel simetrisi ile Galenos’un anatomik ihtiyatı arasında sürüp giden bir diyalog kalır: Epifiz, alt omurgalılarda bir “ışık-alma” harkuladeliliğinden, memelilerde ışığı otonom sinyale, o sinyali gece hormonuna çeviren bir transdüksiyon düğümüne evrilmiştir. Ruhun tahtı arayışı ise, yerini fotonların sinirsel koduna, o kodun da endokrin zamana çevrildiği, çok katmanlı bir biyolojiye bırakmıştır.


                          İleri Okuma
                          1. Erlich, S.S. (1985). The pineal gland: anatomy, physiology, and clinical significance. Journal of Neurosurgery, 63(3), 321–341. https://doi.org/10.3171/jns.1985.63.3.0321 (thejns.org)
                          2. Kvetnoy, I. et al. (2022). Melatonin as the Cornerstone of Neuroimmunoendocrinology. International Journal of Molecular Sciences, 23(3), 1–39. https://doi.org/10.3390/ijms23031092 (PMC)
                          3. Lewy, A.J.; Wehr, T.A.; Goodwin, F.K.; Newsome, D.A.; Markey, S.P. (1980). Light suppresses melatonin secretion in humans. Science, 210(4475), 1267–1269. https://doi.org/10.1126/science.7434030 (cet.org)
                          4. Moore, R.Y.; Lenn, N.J. (1972). A retinohypothalamic projection in the rat. Journal of Comparative Neurology, 146(1), 1–14. https://doi.org/10.1002/cne.901460102; Stephan, F.K.; Zucker, I. (1972). Circadian rhythms in the rat: deep lesions of the suprachiasmatic nuclei. Science, 178(4058), 1325–1327. (PMC)
                          5. Reiter, R.J. (2010). Melatonin: A multitasking molecule. Advances in Experimental Medicine and Biology, 695, 1–15. https://doi.org/10.1007/978-1-4419-6247-6_1 (sciencedirect.com)
                          6. Tan, D.-X.; Hardeland, R.; Manchester, L.C.; et al. (2018). Pineal calcification, melatonin production, aging, associated health consequences and rejuvenation of the pineal gland. Aging and Disease, 9(5), 1–31. https://doi.org/10.14336/AD.2017.1215 (PMC)
                          7. Møller, M.; Bock, E. (2002). The anatomy and innervation of the mammalian pineal gland. Microscopy Research and Technique, 59(6), 409–426. https://doi.org/10.1002/jemt.10217 (PubMed)
                          8. Bowers, C.W.; Zigmond, R.E. (1984). The number and distribution of sympathetic neurons that innervate the rat pineal gland. Cell and Tissue Research, 236, 127–134. https://doi.org/10.1007/BF00217101 (PubMed)
                          9. Whitehead, M.T.; Oh, C.C.; Choudhri, A.F. (2015). Physiologic Pineal Region, Choroid Plexus, and Dural Calcifications in Children on CT. Radiology Case Reports, 10(3), 1–5. https://doi.org/10.2484/rcr.v10i3.1030 (PMC)
                          10. Eakin, R.M. (1973). The Third Eye. University of California Press, Berkeley. ISBN 9780520021737. (Bk. ayrıca Leydig, 1872; Spencer, 1886; Holmgren, 1918 göz/epifiz literatürü derlemesi.) (Wikipedia)
                          11. Stanford Encyclopedia of Philosophy (2020, Fall). Descartes and the Pineal Gland. In: Zalta, E.N. (Ed.), SEP. (plato.stanford.edu)
                          12. “History of the pineal gland.” (2025). Wikipedia (derleme ve kaynakça taraması için). (Wikipedia)

                          Cinsiyet Oranlarımıza Antik Bir Virüs mü Karar Veriyor?

                          Kaynak: https://www.metmuseum.org/toah/images/hb/hb_1970.44.jpg

                          Yale Üniversitesi’nin öncülüğünde gerçekleştirilen bir araştırmada, insanın ve diğer tüm memelilerin cinsiyet oranlarının, kendini memeli genomunun içine 1,5 milyon yıl gibi kısa bir süre önce sinsice gizlemiş olan bir virüsün basit bir modifikasyonu ile belirlenebildiği ortaya çıkarıldı. Çalışmayı özetleyen makale, Nature dergisinin internet sitesi üzerinden geçtiğimiz günlerde yayımlandı.

                          Onlarca milyon yıl önce virüsler genomları işgal ederek, kendilerini ev sahiplerinin DNA’larının içine kopyaladılar. Xiao’nun tahminine göre insan genomunun %40’tan fazlası bu tip viral kopyalamaların kalıntılarından oluşuyor. Çoğu durumda kalıntılar işlevsiz şekilde duruyorlar; ama bilimciler son zamanlarda bu artıkların şaşırtıcı roller üstlenebildiklerini de fark etmeye başladı. Kimi zaman gelişen embriyolarda etkinleşerek, memeli evrimini tetikledikleri bile oluyor. “Temelde bu virüsler memeli genomunun sürekli olarak evrilmesini sağlıyor gibi görünüyor; fakat bir yandan da dengesizlik yaratıyorlar. Embriyo dışında bu virüsün etkin olarak görüldüğü yerler sadece tümörler ve nöronlar,” diyor Yale Üniversitesi’nden Andrew Xiao.

                          Xiao ve Yale ekibi, embriyonun ilk evrelerinde bu virüsü X kromozomu üzerinde etkisizleştirerek, sonuçta organizmanın cinsiyetini belirleyen alışılmadık bir mekanizma keşfetti. Eğer bu moleküler gösterge düzeyi normalse, X kromozomu aktif kalıyor ve böylece dişi ve erkek doğum oranları eşit oluyor. Eğer bu gösterge düzeyi aşırı yükselirse X kromozomları baskılanıyor ve dolayısıyla erkek doğum oranı dişilerden iki kat fazla olmaya başlıyor. “Memelilerin cinsiyet oranlarının, antik bir virüsü kalıntıları ile belirleniyor olması akıllara durgunluk verici bir durum,” şeklinde değerlendiriyor Xiao.

                          Memelilerdeki bu yeni keşfedilen modifikasyonun, genetik farklılaşma (epigenetik) araçlarına şaşırtıcı bir ilave olduğu ifade eden ekip, epigenetiğin gelişim sırasında gen dizilimini değiştirmeden gen ifadesini (gen ekspresyonunu) düzenlediğini belirtiyorlar. Araştırmacılar, fare genomunda cinsiyet oranlarını etkileyen virüsün aktif olduğunu, X kromozomu üzerinde yer aldığını ve evrimsel açıdan bunun oldukça yakın zamanda gerçekleştiğini keşfetmelerinin ardından, virüsü saf dışı bırakacak mekanizmayı da açıkladı. Yeni göstergede adenin nükleotidine, genleri baskılamasını sağlayan bir metil bağı ekleniyor. Onlarca yıldır çok sayıda bilimci tarafından, memelilerde gen baskılamanın tek yolunun sitozin nükleotidinin modifikasyonu olduğu sanılıyordu.

                          Xiao bu mekanizmanın, aynı virüsü ele geçirerek yayıldığı bilinen kanserle başa çıkmak için kullanılabileceğini söylüyor. Ayrıca diğer bazı organizmalarda (örneğin C. elegans solucanı Drosofila sineği gibi) bu mekanizmanın tam ters bir rolü olduğunu, gen baskılamak için değil, gen aktivasyonu için kullanılabildiğini ekliyor. “Evrim genellikle aynı parçayı kullanıyor ama farklı amaçlarla. Burada karşılaştığımız durum da böyle gibi görünüyor,” diyor Xiao.

                          Araştırma; Tao P. Wu, Tao Wang, Matthew G. Seetin, Yongquan Lai, Shijia Zhu, Kaixuan Lin, Yifei Liu, Stephanie D. Byrum, Samuel G. Mackintosh, Mei Zhong, Alan Tackett, Guilin Wang, Lawrence S. Hon, Gang Fang, James A. Swenberg & Andrew Z. Xiao DNA methylation on N6-adenine in mammalian embryonic stem cells Nature 532, 329–333 (21 April 2016) doi:10.1038/nature17640

                          Kaynak:

                          Ossa karpi

                          This content is available to members only. Please login or register to view this area.

                          Bilek kemiklerini ifade eder. (Bkz; Ossa) (Bkz; karpi

                          This content is available to members only. Please login or register to view this area.

                          Anatomi

                          Sınırlı Hareketliliğe Sahip İki Sıralı Bir Düzenleme

                          Karpal kemikler proksimal ve distal olmak üzere iki sıra halinde düzenlenmiştir. Bazı durumlarda sıkı bant gerginliği nedeniyle bu karpal köklerin birinci ve ikinci sıraları arasında hareketlilik kısıtlıdır. Bu azalmış hareketlilik, el bileğinin ve elin hareket aralığı ve kuvveti üzerinde etkilere sahiptir, ancak aynı zamanda daha karmaşık hareketler için sağlam bir temel de sağlar.

                          Değişkenlik: Aksesuar Karpal Kemik Olgusu
                          Anatomik farklılıklar bireyler arasında yaygındır ve el bileği kemikleri de istisna değildir. Bunlar kişiden kişiye farklılık gösterebilen aksesuar karpal kemikler olarak ortaya çıkabilir. Bazı örnekler şunları içerir:

                          • Os Pisiforme Secundarium: Pisiformun bitişiğinde bulunabilen ek bir kemik.
                          • Os Centrale: El bileğinin ortasında yer alan ekstra bir el bileği kemiği.
                          • Os Trapezoideum Secundarium: Bazen yamuk kemiğinin yakınında bulunur.
                          • Os Styloideum: Stiloid çıkıntıdan uzanan bir aksesuar kemik.

                          İşlevsellik

                          Bir Bilek Ekleminden Daha Fazlası

                          Karpal kemikler elin genel hareketliliğine önemli ölçüde katkıda bulunur. Karpal kemiklerin proksimal sırası, yarıçapla birlikte, genellikle el bileği olarak bilinen bölgeyi oluşturur. Distal yönde bu kemikler metakarpusun tübüler kemiklerini sınırlar. Karşıt kasların başparmak eyer eklemi olarak bilinen bölgede hareket etmesini sağlamada benzersiz bir rol oynarlar, böylece kavrama ve manipülasyon için gerekli olan bir dizi karmaşık başparmak hareketini kolaylaştırırlar.

                          El Hareketliliğinin Görünmeyen Kolaylaştırıcıları
                          İskelet sisteminin daha geniş bağlamında sıklıkla gözden kaçırılan karpal kemikler, el ve bilek hareketinin karmaşık mekaniğinin ayrılmaz bir parçasıdır. Karmaşık düzenlemeleri, yardımcı kemiklerin biçimindeki değişkenlik ve önemli fonksiyonel rollerinin tümü, ellerimizde deneyimlediğimiz olağanüstü el becerisine ve hareket aralığına katkıda bulunur. Bu nüansları anlamanın ortopedi ve romatolojiden rehabilite edici tıbba kadar çeşitli alanlarda önemli etkileri olabilir.

                          This content is available to members only. Please login or register to view this area.

                          Embriyoloji

                          Endokondral Çekirdeklerin Doğum Sonrası Gelişimi
                          Gelişmeye embriyonik aşamada başlayan diğer kemiklerin aksine, karpal kemiklerin endokondral çekirdekleri ancak doğumdan sonra gelişir. Bu, el bileğinin ve elin esnekliği ve hareketliliğindeki önemli rollerini gizlemektedir.

                          Erken Aşama: Os Capitatum ve Os Hamatum
                          Endokondral çekirdekler ilk olarak Os Capitatum ve Os Hamatum kemiklerinde, genellikle yaşamın ilk yılında ve en yaygın olarak üçüncü ayda ortaya çıkar.

                          Ara Aşama: Os Triquetrum
                          Os Triquetrum için endokondral çekirdekler yaşamın ikinci ve üçüncü yılları arasında ortaya çıkar. Cinsiyete özgü farklılıklar bu aşamada ortaya çıkar. Kızlarda triquetrumdaki kemik çekirdeği ikinci yılın başında görülmeye başlarken, erkeklerde bu oluşum ancak 2,5 yıl sonra ortaya çıkar.

                          Sonraki Aşama: Lunate Os ve Scaphoideum Os
                          Üçüncü ve altıncı yıllar arasında Lunate Os ve Scaphoideum Os’ta endokondral çekirdekler gelişir. Ayrıca Os Trapezium’un oluşumu ve Os Trapezoideum’un kemik çekirdeği de bu dönemde gözlemlenebilir.

                          Eksik Veri
                          Verilerin bu noktada aniden sona erdiğini belirtmekte fayda var; bu da Os Pisiforme gibi diğer karpal kemiklerin oluşumu ve gelişiminin daha fazla araştırma gerektireceğini gösteriyor.

                          Cinsiyete Özel Farklılıklar
                          Cinsiyet, karpal kemik gelişiminin zaman çizelgesinde çok önemli bir rol oynar. En belirgin fark, kızların genellikle erkeklere göre daha erken gelişim gösterdiği Os Triquetrum’da ortaya çıkıyor.

                          Klinik Etkiler
                          Karpal kemik gelişimindeki zaman çizelgesini ve cinsiyete özgü farklılıkları anlamak, klinisyenlere konjenital anormallikler, jüvenil artrit veya çocuklarda kırıklar gibi durumların teşhis ve tedavisinde yardımcı olabilir. Ayrıca cerrahi müdahaleler konusunda bilgi verebilir ve rehabilitasyon tedavilerine rehberlik edebilir.

                          Tarihçe

                          Ossa carpi veya karpal kemikler, bileği oluşturan sekiz küçük kemiktir. Her biri dört kemikten oluşan iki sıra halinde düzenlenmiştir. Karpal kemiklerin proksimal sırası skafoid, lunat, triquetral ve pisiform kemiklerden oluşur. Karpal kemiklerin distal sırası yamuk, yamuk, kapitat ve hamat kemiklerinden oluşur.

                          Ossa carpi ilk olarak MS 2. yüzyılda Yunan hekim Galen tarafından tanımlandı. Galen el bileği kemiklerini “her biri dört kemikten oluşan iki sıra halinde düzenlenmiş sekiz küçük kemik” olarak tanımladı.

                          1. yüzyılda Belçikalı anatomist Andreas Vesalius, De humani corporis Fabrica adlı kitabında el bileği kemiklerinin ayrıntılı bir tanımını yayınladı. Vesalius’un kitabı insan vücudunun ilk doğru ve kapsamlı açıklamasıydı.
                          2. yüzyılda bilim adamları el bileği kemiklerinin işlevi hakkında daha fazla şey öğrenmeye başladılar. 1868’de Alman anatomist Hermann von Helmholtz, el kaslarının kuvvetinin parmaklara iletilmesinden karpal kemiklerin sorumlu olduğunu öne sürdü.

                          Tarihsel anekdotlar

                          19. yüzyılda bilim adamları, pisiform kemiğin köreldiğine, yani hiçbir işlevi olmadığına inanıyorlardı. Ancak artık pisiform kemiğin el bileğinin stabilizasyonunda ve hiperekstansiyonun önlenmesinde önemli bir rol oynadığı bilinmektedir.

                          1900’lerin başında bilim adamları ilk X-ışını makinelerini geliştirdiler. X-ışını makineleri, bilim adamlarının karpal kemikleri daha ayrıntılı olarak incelemesine olanak sağladı.
                          1960’larda bilim adamları ilk bilek artroskoplarını geliştirdiler. Artroskoplar, cerrahların karpal kemikleri doğrudan görmesine olanak sağlamak için bilek eklemine yerleştirilebilen küçük kameralardır.

                          • Pisiform kemik insan vücudundaki en küçük kemiktir.
                          • El bileği kemikleri şekillerinden dolayı isimlendirilir. Örneğin, skafoid kemiği bir tekne şeklindedir ve trapez kemiği yamuk şeklindedir.
                          • Karpal kemikler çok güçlüdür. Çok fazla kuvvete dayanabilirler, bu yüzden kolun ve elin ağırlığını destekleyebilirler.
                          • Karpal kemikler de çok esnektir. Bu esneklik bileğin çok çeşitli yönlerde hareket etmesine olanak tanır.
                          • El bileği kemikleri el fonksiyonu için çok önemlidir. El bileği kemikleri olmasaydı yazı yazmak, nesneleri kavramak, spor yapmak gibi pek çok görevi gerçekleştirmek için ellerimizi kullanamazdık.

                          Ossa carpi, bileği oluşturan sekiz küçük kemiktir. El fonksiyonu için gereklidirler ve yazma, nesneleri kavrama, spor yapma gibi birçok görevi gerçekleştirmemize olanak tanırlar. El bileği kemikleri aynı zamanda çok güçlü ve esnektir, bu da onların çok fazla kuvvete dayanmalarına ve çok çeşitli yönlerde hareket etmelerine olanak tanır.

                          Kaynak

                          1. Moore, K. L., Dalley, A. F., & Agur, A. M. R. (2018). Clinically Oriented Anatomy. Wolters Kluwer.
                          2. Netter, F. H. (2019). Atlas of Human Anatomy. Elsevier.
                          3. Gray, H. (2016). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice. Elsevier.
                          4. Standring, S. (2016). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice. Elsevier.
                          5. Moore, K. L., Persaud, T. V. N., & Torchia, M. G. (2013). The Developing Human: Clinically Oriented Embryology. Saunders.
                          6. O’Rahilly, R., & Müller, F. (2007). Human Embryology & Teratology. Wiley-Liss.

                          Click here to display content from YouTube.
                          Learn more in YouTube’s privacy policy.