Cinsel Yolla Bulaşan Enfeksiyonlar (CYBE)

“Cinsel yolla bulaşan enfeksiyon” (CYBE) terimi zamanla gelişti ve başlangıçta zührevi hastalıklar olarak anıldı ve adını Roma aşk tanrıçası Venüs’ten aldı. Hastalık olmadan enfeksiyon olasılığını vurgulamak için tıp camiasında bu terimin yerini büyük ölçüde “cinsel yolla bulaşan enfeksiyon” almıştır. CYBE’lerin tarihi, belsoğukluğu ve frengiye benzeyen semptomların en eski kayıtlarının ortaçağ metinlerinde ve antik edebiyat incelemelerinde bulunmasıyla birlikte eski zamanlara dayanmaktadır.

Tanım ve Sınıflandırma

Cinsel yolla bulaşan enfeksiyonlar, öncelikle cinsel temas yoluyla yayılan bir grup enfeksiyondur. Bakteriler, virüsler veya parazitlerden kaynaklanabilirler ve semptom ve ciddiyet açısından büyük farklılıklar gösterebilirler. Yaygın CYBE’ler arasında klamidya, bel soğukluğu, sifiliz, herpes simpleks virüsü (HSV), insan papilloma virüsü (HPV), HIV/AIDS ve trikomoniyaz bulunur.

Bakteriyel CYBE’ler: Genellikle antibiyotiklerle tedavi edilebilen klamidya, bel soğukluğu ve frengiyi içerir.
Viral CYBE’ler: HIV, HPV, herpes simpleks virüsü ve hepatit B ve C gibi genellikle tedavi edilmek yerine tedavi edilir.
Parazitik CYBE’ler: Trichomoniasis dahil olmak üzere parazitlerden kaynaklanır ve genellikle tedavi edilebilir.

Yaygınlık ve Etki

CYBE önemli bir küresel halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir. Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre, dünya çapında her yıl milyonlarca yeni vaka ortaya çıkıyor. Kronik ağrıya, kısırlığa, kansere katkıda bulunurlar ve HIV’in bulaşmasını kolaylaştırabilirler. Marjinalleştirilmiş topluluklar genellikle sağlık hizmetlerine erişimdeki eşitsizlikler, damgalanma ve sosyoekonomik faktörler nedeniyle CYBE yaygınlığının yükünü çekiyor.

Önleme ve Tedavi

CYBE’lere yönelik önleme stratejileri, prezervatif kullanımı, düzenli test ve tarama, aşılama (HPV ve Hepatit B gibi önlenebilir CYBE’ler için) ve eğitim programları gibi güvenli seks uygulamalarını içerir. Tedavi, CYBE türüne bağlı olarak değişir ancak bakteriyel enfeksiyonlar için antibiyotikler, bazı viral enfeksiyonlar için antiviraller ve paraziter CYBE’ler için diğer ilaçları içerebilir.

Tarih

Tıp camiasında “cinsel yolla bulaşan enfeksiyon” terimi, açık hastalık semptomları gelişmeden enfeksiyon olasılığını vurgulayarak yaygın bir kabul görmüştür. Bu ayrım önemlidir, çünkü CYBE’ler hiçbir semptom mevcut olmasa bile hala bulaşabilmektedir.

CYBE’lerin tarihi, çeşitli uygarlıklarda bulunan varlıklarına dair kanıtlarla birlikte eski zamanlara dayanmaktadır. MÖ 1550 yılına dayanan bir Mısır tıbbi metni olan Ebers Papirüsü’nde, frengi ve bel soğukluğu gibi CYBE’lerle ilişkilendirilebilecek genital ülserler ve akıntıların tanımları vardır. Benzer şekilde, antik Yunan doktoru Hipokrat, MÖ 400 civarında, aşırı cinsel aktiviteye atfettiği bel soğukluğuna benzeyen bir durum tanımladı.

Orta Çağ döneminde, “Büyük Çiçek Hastalığı” olarak ün kazanan frengi de dahil olmak üzere CYBE’lerin daha ayrıntılı tanımlarının ortaya çıktığı görüldü. Bu dönem ayrıca, genellikle cıva veya kan alma gibi sert önlemleri içeren etkisiz tedavilerin gelişmesiyle de dikkat çekti.

19. yüzyıl CYBE’lerin anlaşılmasında önemli ilerlemeler sağladı. Fransız doktor A.A. Fournier frengiyi şankr olarak bilinen deri lezyonlarına bağlarken, Alman doktor Friedrich Hoffmann belsoğukluğundan sorumlu bakteriyi keşfetti. Bu keşifler daha etkili tedavilerin ve önleme stratejilerinin temelini oluşturdu.

20. yüzyıl, CYBE’lerin, özellikle de bel soğukluğunun tedavisinde devrim yaratan güçlü bir antibiyotik olan penisilinin geliştirilmesine tanık oldu. Ancak HIV/AIDS gibi yeni CYBE’lerin ortaya çıkışı yeni zorluklar yarattı. Bu zorluklara rağmen, önleme ve tedavide devam eden araştırmalar ve ilerlemeler, CYBE’lerle mücadelede önemli ilerlemeler sağlamıştır.

Terminolojinin “zührevi hastalık”tan “cinsel yolla bulaşan enfeksiyon”a doğru evrimi, bu durumların tıbbi yönlerinin vurgulanması ve bunlarla ilişkili damgalanmanın önemsizleştirilmesi perspektifindeki bir değişimi yansıtmaktadır. Bunların tarihsel bağlamını anlayarak ve devam eden önleme ve eğitim ihtiyacını kabul ederek, 21. yüzyılda CYBE’lerin ortaya çıkardığı zorlukları daha iyi çözebiliriz.

Kaynak

  1. World Health Organization (2021). “Report on global sexually transmitted infection surveillance.” WHO. This report provides global statistics and insights into the prevalence and impact of STIs.
  2. Hook III, E.W., & Handsfield, H.H. (2018). “Gonococcal Infections in the Adult.” In: Holmes KK, Sparling PF, Stamm WE, et al., editors. Sexually Transmitted Diseases. 4th ed. New York: McGraw-Hill; This chapter details the epidemiology, pathogenesis, and treatment of gonococcal infections.
  3. Cohen, M. S., Hoffman, I. F., Royce, R. A., et al. (1997). “Reduction of concentration of HIV-1 in semen after treatment of urethritis: implications for prevention of sexual transmission of HIV-1.” Lancet, 349(9069), 1868-1873. This seminal paper discusses the relationship between STI treatment and reduction in HIV transmission.
  4. Workowski, K. A., & Bolan, G. A. (2015). “Sexually transmitted diseases treatment guidelines, 2015.” MMWR Recomm Rep, 64(RR-03), 1-137. These guidelines provide comprehensive information on the diagnosis, treatment, and management of STIs.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Epidemi

Yunanca “epidēmios” kelimesinden türetilmiştir ve iki ayrı kelimenin birleşiminden oluşmaktadır: “epi” ve “dēmos”.

“Epi” “üzerine” ya da “üzerinde”, “dēmos” ise “insanlar” ya da “nüfus” anlamına gelir. Birleştirildiğinde, “epidēmios” bir nüfusu etkileyen veya nüfus arasında yaygın olan bir şeyi ifade eder. Terim daha sonra Latinceye “epidemicus” olarak uyarlanmış ve nihayetinde İngilizceye “epidemic” olarak girmiştir.

Orijinal bağlamında “epidemi”, belirli bir bölgede çok sayıda insanı etkileyen bir hastalık veya durumun yaygın olarak ortaya çıkmasını tanımlamak için kullanılmıştır. Zamanla bu terim, hızla yayılan ve büyük bir nüfusu etkileyen herhangi bir olay veya olguyu tanımlamak için daha geniş anlamda kullanılmaya başlanmıştır.

Tıbbi terminolojide “salgın” terimi, belirli bir coğrafi alan veya bölgedeki belirli bir popülasyonda bir hastalık veya sağlıkla ilgili sorun vakalarının sayısındaki ani artışı ifade eder. Bir salgın genellikle hastalığın veya durumun normalden daha yüksek bir insidansına işaret eder ve bir patojenin yeni veya daha öldürücü bir türü, nüfus davranışındaki veya maruziyetindeki değişiklikler veya halk sağlığı önlemlerindeki bir bozulma gibi çeşitli faktörlerden kaynaklanabilir.

Salgınlara grip gibi bulaşıcı hastalıklar veya obezite ya da opioid bağımlılığı gibi bulaşıcı olmayan hastalıklar neden olabilir. Bulaşıcı hastalıklar bağlamında, bir salgın genellikle bir patojen, spesifik hastalığa karşı düşük bağışıklığa sahip bir popülasyon içinde hızla yayıldığında ortaya çıkar. Bu durum nispeten kısa bir süre içinde çok sayıda insanın hastalanmasıyla sonuçlanabilir.

Halk sağlığı yetkilileri ve epidemiyologlar, salgınları tespit etmek ve bunlara müdahale etmek için hastalık eğilimlerini ve salgınları yakından izler. Bir salgın tespit edildiğinde, yayılmasını kontrol etmek ve etkilenen nüfus üzerindeki etkisini en aza indirmek için önlemler alınabilir. Bu önlemler arasında aşılama kampanyaları, karantina ve izolasyon protokolleri, halk eğitimi ve sanitasyon ve hijyen uygulamalarında iyileştirmeler yer alabilir.

Bir salgın ile hastalık oluşumunu tanımlamak için kullanılan diğer terimler arasında ayrım yapmak önemlidir:

  • Endemik: Bir hastalık veya durum, belirli bir coğrafi alan veya nüfus içinde istikrarlı, beklenen bir düzeyde sürekli olarak mevcut olduğunda endemik olarak kabul edilir.
  • Sporadik: Sporadik, düzensiz, seyrek veya izole durumlarda ortaya çıkan bir hastalık veya durumu ifade eder.
  • Pandemi: Pandemi, ülkeler veya kıtalar arasında yayılan, çok sayıda insanı etkileyen ve önemli hastalık ve ölümlere neden olan bir salgındır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Maymun çiçeği

  • Maymunlarla temasla tetiklenen ve çiçek hastalığı benzeri semptomlar gösteren viral bir zoonozdur.
  • Maymun çiçeği hastalığına neden olan ajan ortopoks virüsü simiae’dir (çift sarmallı DNA virüsü).

Enfeksiyon yolları

  • Enfeksiyon, damlacık enfeksiyonu (tükürük veya enfekte maymunlardan salgılanan salgılarla temas), cilt yarıkları (ısırıklar) veya enfekte maymun etinin yenmesi olarak oluşur.
  • Çok nadiren insandan insana bulaşma da bildirilmiştir.
  • Enfeksiyon oranı düşüktür.

Semptom ve seyir

  • Kuluçka süresi 7-17 gündür. 4 günlük prodromal evre, ateş, titreme, baş ağrısı, artralji, kas ağrısı ve daha az sıklıkla (vakaların %30’u) verimsiz öksürüğü içerir. 1-3 gün sonra, genellikle yüzde başlayan çiçek hastalığı şeklinde bir döküntü belirir.
  • Nodüller sonunda sıvı dolu keselere (stadium vesiculosum) dönüşür. 3 gün sonra, kabarcıklar, merkezi bir çentik ile pürülan püstüllere dönüşür. Bunlar birleşebilir ve 12-14 gün sonra kendiliğinden dökülen ve tipik yara izleri bırakan kabuklar oluşturabilir.
  • Tipik maymun çiçeği belirgin lenfadenopatidir (özellikle boyun ve kasık bölgesinde). Çiçek hastalığına karşı aşılanmamış kişilerde de larenjit, bademcik iltihabı ve konjonktivit görülebilir. Maymun çiçeği virüsü ile enfeksiyon, kalıcı bağışıklık bırakır. Variola virüsü ile çapraz bağışıklık vardır.

Tanı

  • Teşhis için çiçek hastalığı kabuğu, çiçek hastalığı salgısı veya faringeal durulama sıvısı kullanılır.
  • Virüs PCR (birkaç saat) aracılığıyla tespit edilir. Ancak saptama, bir hücre kültürü kullanılarak da gerçekleştirilebilir (süre 3-5 gün).

Ayırıcı tanı

Terapi

  • Tedavi semptomatiktir (yatak istirahati, ateş düşürme).
  • Süperenfeksiyonlar antibiyotiklerle tedavi edilmelidir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Erdheim-Chester hastalığı

Erdheim-Chester hastalığı (ECH), nadir görülen, non-Langerhans hücreli histiyositozlar grubuna ait, multisistemik inflamatuar ve/veya neoplastik bir hastalıktır. Özellikle kemik, kardiyovasküler sistem, santral sinir sistemi, akciğerler, böbrekler ve retroperitoneal alan gibi birçok organda histiyositik infiltrasyonla seyreder. Moleküler düzeyde özellikle MAPK/ERK yolunda aktivasyon görülmesi, hastalığın klonal ve neoplastik karakterde olduğunu düşündürmektedir.


1. Tanım ve Klinik Özellikler

  • ECH, ksantomatöz/köpüklü histiyositlerin fibrotik dokular içinde infiltrasyonu ile karakterizedir.
  • İmmünhistokimyasal profil:
    • CD68+: Makrofaj/histiyosit belirteci
    • CD1a–: Langerhans hücrelerinin aksine CD1a negatif
    • S100–/+: Değişken ekspresyon
  • Birbeck granülleri yoktur: Bu durum Langerhans hücreli histiyositozdan ayırt edilmesinde önemlidir.
  • Klinik semptomlar çok çeşitli ve sistemik olabilir:
    • Şiddetli, özellikle alt ekstremitelerde kemik ağrısı
    • Osteosklerotik lezyonlar (genellikle bilateral ve simetrik)
    • Diyabetes insipidus (hipotalamus-hipofiz tutulumu)
    • Ataksi, baş dönmesi, dizartri (serebellar tutulum)
    • Ekzoftalmi (orbital infiltrasyon)
    • Kilo kaybı, ateş, yorgunluk
    • Deride ksantom benzeri plaklar
    • Kardiyak ve perikardiyal infiltrasyonlar
    • Akciğer interstisyel tutulumu
    • Retroperitoneal fibrozis ve renal fonksiyon bozuklukları

2. Epidemiyoloji

  • Nadir hastalık: Şu ana dek dünya genelinde 500’den fazla vaka tanımlanmıştır.
  • Çocuklarda nadir: Sadece yaklaşık 15 pediatrik olgu bildirilmiştir.
  • Ortalama başlangıç yaşı: 53
  • Cinsiyet dağılımı: Erkek/kadın oranı yaklaşık 3:1
  • Ailevi formlar bilinmemektedir: Kalıtsal geçişe dair herhangi bir kanıt bulunmamaktadır.
  • Irk ve coğrafyaya göre belirgin farklılık rapor edilmemiştir.

3. Moleküler Genetik ve Patogenez

  • Patogenezde temel yol:
    • MAPK/ERK sinyal yolu
  • En sık mutasyon:
    • BRAF V600E mutasyonu (%50–70)
  • Diğer mutasyonlar:
    • NRAS, KRAS, ARAF, MAP2K1 (MEK1) gibi genlerde
  • Bu mutasyonlar hastalığın klonal ve neoplastik karakterde olduğunu destekler.
  • Moleküler veriler, hedefe yönelik tedavi (örneğin BRAF inhibitörleri) olanaklarını mümkün kılar.

4. Klinik Seyir ve Organ Tutulumu

A. Santral Sinir Sistemi

  • Tutulum %30-50 hastada gözlenir
  • Belirtiler: Ataksi, disartri, bilişsel bozukluklar, demans benzeri tablo
  • Hipofiz tutulumu: Diyabetes insipidus, hipopituitarizm

B. Kardiyak Tutulum

  • Perikardiyal efüzyon, tamponad
  • İnterstisyel infiltrasyon, kalp yetmezliği
  • Aort çevresi infiltrasyonu (“hairy kidney” veya “coated aorta”)

C. Renal/Retroperitoneal Tutulum

  • Retroperitoneal fibrozis
  • Üreteral obstrüksiyon
  • Nefrotik sendrom benzeri proteinüri

D. Kemik Tutulumu

  • %95 hastada bilateral, simetrik, osteosklerotik tutulum
  • Özellikle femur, tibia, fibula

E. Diğer Sistemler

  • Akciğer: İnterstisyel infiltrasyon
  • Göz: Ekzoftalmi, retro-orbital kitle
  • Deri: Ksantom benzeri plaklar

5. Tanı Kriterleri ve Yöntemleri

A. Klinik

  • Multisistem tutulum
  • Kemik ağrısı, diyabetes insipidus, nörolojik ve kardiyovasküler semptomlar

B. Görüntüleme

  • Kemik sintigrafisi (teknesyum-99m): Bilateral simetrik tutulumu gösterir
  • MRI/BT/PET-CT: Organ infiltrasyonlarının saptanmasında kullanılır
  • PET-CT: Tutulumun yaygınlığını değerlendirmede özellikle önemlidir

C. Histoloji

  • Köpüklü histiyositler
  • Fibrozis ile çevrili ksantomatöz infiltrasyon
  • İmmünhistokimya:
    • CD68+:
    • CD1a–
    • S100 –/+
  • Birbeck granülleri yoktur (EM altında)

D. Moleküler Tanı

  • BRAF V600E mutasyonu tespiti (PCR, dizi analizi)
  • Tanıda moleküler testlerin rolü giderek artmaktadır

6. Tedavi Yaklaşımları

A. Konvansiyonel Tedaviler

  • İnterferon-α: En uzun süredir kullanılan tedavi
  • Steroidler: Semptomatik rahatlama sağlar
  • Kemoterapi ajanları:
    • Etoposid
    • Siklofosfamid
    • Kladribin

B. Hedefe Yönelik Tedaviler

  • BRAF V600E pozitif olgularda:
    • Vemurafenib
    • Dabrafenib (± Trametinib)
  • MEK inhibitörleri:
    • Trametinib, Cobimetinib (BRAF negatif veya MEK mutasyonlu olgularda)

C. Destekleyici ve Organ Spesifik Yaklaşımlar

  • Renal stentleme, diyaliz
  • Kalp cerrahisi veya perikardiyal drenaj
  • Nörolojik semptomlar için palyatif destek

D. Diğer İlaçlar

  • Bifosfonatlar: Kemik ağrısı için
  • Anakinra (IL-1 inhibitörü): İnflamatuvar semptomların kontrolü

7. Prognoz

  • Genel prognoz: Heterojendir; organ tutulumuna bağlıdır
  • İyi prognoz göstergeleri:
    • Erken tanı
    • Hedefe yönelik tedaviye yanıt
  • Kötü prognoz göstergeleri:
    • Santral sinir sistemi veya kalp tutulumu
    • Geç tanı ve tedavi gecikmesi
  • Yaşam süresi: Değişken; bazı olgularda tedavi ile uzun süreli stabilizasyon mümkündür

8. Güncel Perspektif ve Gelecek Yönelimler

  • Moleküler analizlerin yaygınlaşması, tanı sürecini kolaylaştırmıştır.
  • BRAF ve MEK inhibitörleri, klasik tedavilere kıyasla daha hedefli ve etkili sonuçlar sunmaktadır.
  • Klinik çalışmalar halen sınırlı sayıda hasta nedeniyle zayıf kanıt düzeyine sahiptir.
  • Multisentrik, prospektif çalışmalar hastalığın seyri, tedaviye yanıt ve uzun vadeli sonuçlar hakkında daha net bilgiler sağlayacaktır.

Keşif

Erdheim-Chester hastalığının tarihçesi, 20. yüzyılın başlarında Avusturya ve İngiltere’deki iki önemli tıp bilim insanının çalışmalarıyla şekillenmiştir. Hastalık, bugün tanındığı şekliyle ilk kez 1930 yılında tanımlansa da, patolojik temelleri bundan çok daha önce atılmıştır. Bu nedenle hem patolojik hem de klinik tanımlamanın tarihsel bağlamı, ayrı ayrı ele alınmalıdır.


1. Jakob Erdheim’in Patolojik Gözlemleri (1904–1914)

Avusturyalı patolog Jakob Erdheim (1874–1937), Viyana Üniversitesi’nde öğrencilik ve akademik kariyerini sürdürürken, özellikle kemik ve endokrin sistem patolojileri üzerinde yoğunlaşmıştı.

  • 1904 ve 1914 yılları arasında yayımladığı çeşitli makalelerde, kemiklerin simetrik sklerotik lezyonları ve ksantom benzeri histiyositik infiltrasyonlara dikkat çekmişti.
  • Erdheim’in bu gözlemleri özellikle pitüiter tümörler ve hipofiz lezyonlarıyla ilişkilendirilmişti.
  • Her ne kadar o dönem bu bulgular ayrı bir hastalık olarak tanımlanmamış olsa da, kemiklerdeki karakteristik osteosklerotik değişiklikler ve hücre infiltrasyonlarının sistemik dağılımı, bugün ECH olarak bildiğimiz tablonun patolojik temelini oluşturmaktaydı.

2. William Chester’in Klinik Tanımlaması (1930)

İngiliz klinisyen ve kardiyolog Dr. William Chester (1903–1959), Erdheim’in patolojik bulgularını temel alarak, bu klinik-patolojik sendromu 1930 yılında ayrıntılı şekilde tanımlamıştır.

  • Chester, bu tablonun kendi başına özgün bir nosolojik varlık olduğunu ileri sürmüştür.
  • İlk tanımladığı vaka, geniş sistemik tutulum gösteren histiyositik infiltrasyonlar içeriyordu; bu infiltrasyonlar özellikle iskelet sistemi, perirenal alan ve santral sinir sistemini etkiliyordu.
  • Chester, bu durumu ayırt edici özellikleriyle tanımlayarak Erdheim’in patolojik analizlerine dayalı olarak klinik çerçeveyi netleştirmiş ve böylece hastalık “Erdheim-Chester Hastalığı” adını almıştır.

3. Tanının Gelişimi ve Nosolojik Kabulü (1950–2000)

    1. yüzyıl boyunca vaka sayısının azlığı ve tanısal araçların yetersizliği nedeniyle ECH, uzun süre nadir, yeterince tanımlanmamış bir sendrom olarak kalmıştır.
  • 1980’ler ve 1990’lar, kemik sintigrafisi, BT ve MRG gibi görüntüleme tekniklerinin yaygınlaşmasıyla birlikte multisistem tutulumun fark edilmesini mümkün kılmıştır.
  • 1996 yılında Veyssier-Belot ve arkadaşlarının yayınladığı 59 olguluk vaka serisi, ECH’nin klinik, radyolojik ve histopatolojik yönlerini sistematik biçimde açıklayan ilk büyük ölçekli çalışmadır.

4. Moleküler Dönem ve Hastalığın Neoplastik Kabulü (2010–Günümüz)

  • 2012 yılında Haroche ve arkadaşları, ECH hastalarının çoğunda BRAF V600E mutasyonunun varlığını göstererek, hastalığın neoplastik (klonal) bir kökeni olduğunu ortaya koymuşlardır.
  • Bu buluş, ECH’nin kötü huylu histiyositik neoplazmlar sınıfında yeniden tanımlanmasına ve hedefe yönelik tedavilerin (örneğin BRAF inhibitörleri) geliştirilmesine olanak tanımıştır.
  • 2016 ve 2019 yıllarında yayımlanan uluslararası konsensus rehberleriyle, ECH artık non-Langerhans hücreli histiyositozların özgül bir alt tipi olarak resmi kabul görmüştür.

Özet Zaman Çizelgesi

YılGelişmeAçıklama
1904–1914Jakob ErdheimPatolojik olarak osteosklerotik lezyonları ve lipidik histiyositik infiltrasyonu tanımlar
1930William ChesterKlinik tanımlamayı yapar ve hastalık sendrom olarak tanımlanır
1996Veyssier-Belot et al.Büyük ölçekli vaka serisiyle sistematik klinik profil ortaya konur
2012Haroche et al.BRAF V600E mutasyonu tanımlanır
2016–2019Diamond, Goyal, Emile ve diğerleriMoleküler patogenez ve tedavi rehberleri yayımlanır; ECH tanımı netleşir


İleri Okuma
  1. Erdheim, J. (1904). Über Lipoidgranulomatose. Virchows Archiv für pathologische Anatomie, 176, 297–333.
  2. Chester, W. (1930). Über Lipoidgranulomatose. Virchows Archiv für pathologische Anatomie, 279(3), 561–602.
  3. Veyssier-Belot, C., et al. (1996). Erdheim-Chester disease. Clinical and radiologic characteristics of 59 cases. Medicine (Baltimore), 75(3), 157–169.
  4. Haroche, J., et al. (2012). High prevalence of BRAF V600E mutations in Erdheim-Chester disease but not in other non-Langerhans cell histiocytoses. Blood, 120(13), 2700–2703.
  5. Diamond, E. L., et al. (2016). Consensus guidelines for the diagnosis and clinical management of Erdheim-Chester disease. Blood, 128(4), 386–392.
  6. Goyal, G., et al. (2017). The Mayo Clinic Histiocytosis Working Group Consensus Statement for the Diagnosis and Evaluation of Adult Patients With Erdheim-Chester Disease. Mayo Clinic Proceedings, 92(10), 1700–1711.
  7. Goyal, G., et al. (2019). Erdheim-Chester disease: Consensus recommendations for evaluation, diagnosis, and treatment in the molecular era. Blood, 133(16), 1929–1945.
  8. Emile, J. F., et al. (2020). Revised classification of histiocytoses and neoplasms of the macrophage-dendritic cell lineages. Blood, 135(16), 1367–1380.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Berilyoz

“Berylliosis”in Etimolojisi

Berylliosis terimi, kimyasal element olan beryllium kelimesinin, bir hastalığı veya patolojik durumu belirten tıbbi ek -osis ile birleştirilmesinden oluşur. Dolayısıyla, “berylliosis” kelimesi tam anlamıyla berilyumun neden olduğu veya berilyumla ilişkili bir hastalık anlamına gelir.

Oxford İngilizce Sözlüğüne göre, İngilizce’de “berylliosis” kelimesinin en erken belgelenmiş kullanımı 1943 yılına aittir ve İtalyanca berilliosi teriminden ödünç alınmıştır. Yapısı şöyledir:

  • beryllium (element)
  • -osis (tıbbi terminolojide hastalıklı bir durumu belirtmek için kullanılan bir ek)

Bu nedenle, berylliosis özellikle berilyuma maruz kalmanın neden olduğu, en yaygın olarak akciğerleri etkileyen bir hastalık durumunu ifade eder.


Arka Plan ve Epidemiyoloji

Havacılık, nükleer, savunma ve elektronik endüstrilerinde kullanılan hafif bir metal olan berilyum, solunduğunda önemli sağlık riskleri oluşturur. Tarihsel veriler, maruziyetin 1960’larda ve 1970’lerde zirveye ulaştığını, tahminen 800.000’e kadar ABD’li çalışanın maruz kaldığını ve Beryllium Toksisitesi – StatPearls – NCBI Bookshelf‘e göre şu anda yaklaşık 134.000’e düştüğünü göstermektedir. Bu azalma, iyileştirilmiş iş güvenliği önlemlerini yansıtmaktadır, ancak özellikle yüksek maruziyet ortamlarında riskler devam etmektedir.

Bir bağışıklık tepkisi olan berilyum duyarlılığı (BeS), maruz kalan çalışanların %2-6’sını etkiler ve kronik berilyum hastalığına (CBD) ilerlemenin yılda %6-8 olduğu tahmin edilmektedir. Beryllium – Sağlık Etkileri | İş Sağlığı ve Güvenliği İdaresi‘de belirtildiği gibi, CBD’nin genel yaygınlığı sektöre ve maruz kalma süresine göre %1-5 arasında değişmektedir. HLA-DPB1 E69 genotipi üzerine 2022 analizi gibi son çalışmalar (PMC ücretsiz makale: PMC8760148), bazı bireylerin kalıtsal özellikler nedeniyle daha duyarlı olduğunu öne sürerek genetik yatkınlıkları vurgulamaktadır.

Genel nüfus için, ortam berilyum seviyeleri genellikle 0,03 ng/m³’ün altındadır ve düşük risk oluşturur. Ancak, Lorain, Ohio gibi tarihi toplum maruziyet vakaları dikkat çekicidir. Berilyum bitkisinin 3/4 mil yakınında yaşayanların %1’inin 1 mg/m³’ün altındaki konsantrasyonlara maruz kaldığında berilyum geliştirdiğini buldu. 20. yüzyılın ortalarından kalma bu tarihsel veriler, son güncellemelerden yoksundur, ancak özellikle Brush Beryllium Co.’daki (1943-1948) gibi işletmelerde endüstriyel sahaların yakınındaki potansiyel riskleri vurgular.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Semptomlar ve Klinik Sunum

Beryllium zehirlenmesi iki şekilde ortaya çıkar:

  • Akut Berilyum Hastalığı: Düzenlemeler nedeniyle günümüzde nadirdir, şiddetli öksürük, nefes darlığı ve yorgunluk gibi semptomlarla birlikte akut kimyasal pnömonit olarak ortaya çıkar ve genellikle yüksek yoğunluklu maruziyetin ardından görülür. Tarihsel olarak, Akut berilyum zehirlenmesi – Wikipedia bölümünde tartışıldığı gibi, çözünür berilyum tuzlarıyla bağlantılıydı.
  • Kronik Berilyum Hastalığı (CBD): Daha yaygın olan CBD, dispne, öksürük, kilo kaybı ve artralji gibi semptomları olan granülomatöz bir akciğer hastalığıdır. Akciğerlerde ve bitişik lenf düğümlerinde granülomlar oluşarak yavaş ilerler ve potansiyel olarak fibroza yol açar. Göğüs röntgenleri düzensiz, nodüler değişiklikler gösterir ve vakaların yaklaşık yarısı Beryllium Toxicity – StatPearls – NCBI Bookshelf‘e göre hilus lenf düğümlerini içerir.

CBD, sarkoidozla semptomları paylaşarak tanıyı zorlaştırır, ancak BeLPT gibi immünolojik testler ATSDR – Berilyum Toksisitesi – YÖNLENDİRME‘de belirtildiği gibi farklılaştırmaya yardımcı olur.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Tanı

Tanı, maruz kalma geçmişine, klinik bulgulara ve belirli testlere dayanır. Berilyuma karşı bağışıklık tepkisini ölçen BeLPT, 2024 ABD Çalışma Bakanlığı duyurusuna göre (ABD Çalışma Bakanlığı, toksik berilyum maruziyetiyle ilgili faydalar arayan eski nükleer silah işçileri için güncellemeleri duyurdu) tazminat için duyarlılığı belirlemek üzere üç yıl boyunca üç sınırda sonuca izin vererek anahtardır. Epiteloid hücre granülomlarını gösteren akciğer biyopsileri, CBD’yi doğrular ve onu benzer durumlardan ayırır.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Tedavi ve Yönetim

CBD için bir tedavi yoktur, tedavi semptomları azaltmayı ve ilerlemeyi yavaşlatmayı hedefler. Standart yaklaşımlar şunları içerir:

Kullanıcının ilk bilgilerinde belirtildiği gibi, ilerlemeyi durdurmaya ilişkin kanıtlar kesin olmasa da, kişileri maruziyetten çıkarmak önerilir. 2013’te önleme programlarının değerlendirilmesi gibi son çalışmalar (Am. J. Ind. Med. 56(7): 733-41), maruziyeti azaltmada etkili olduğunu göstermektedir, ancak uzun vadeli sonuçlar değişmektedir.

Son Gelişmeler ve Araştırmalar

Son araştırmalar anlayışı genişletti:

  • 2021 tarihli bir çalışma beton tozundan berilyum duyarlılığını tespit etti ve maruz kalma risklerini geleneksel endüstrilerin ötesine taşıdı (PubMed: 32926872).
  • 2019 tarihli bir üretim tesisinde yapılan çalışma, maruz kalma ölçümlerini duyarlılığa bağlayarak risk değerlendirmesine yardımcı oldu (PMC ücretsiz makalesi: PMC6788944).
  • Akciğer kanseri yükü üzerine 2022’de yapılan bir çalışma, berilyumun kanserojen statüsünü doğruladı ve maruz kalan kohortlarda artan ölüm oranı kaydedildi (PMC ücretsiz makalesi: PMC9247327).

Politika açısından, 2024 EEOICPA güncellemesi, duyuruya göre nükleer çalışanların üç sınırda BeLPT sonucuyla faydalar almaya hak kazanmalarına izin veriyor ve potansiyel olarak 1.460 hassasiyet ve 3.382 CBD vakasına yardımcı oluyor. Bu, geçmişteki tanınma zorluklarını ele alarak kapsayıcılığa doğru bir kaymayı yansıtıyor.

Mesleki ve Çevresel Güvenlik

OSHA, izin verilen maruz kalma sınırlarını 0,2 µg/m³ (8 saatlik TWA) ve 2,0 µg/m³ (15 dakikalık STEL) olarak belirleyerek mühendislik kontrolleri ve kişisel koruyucu ekipman gerektiriyor (Berylium – Health Effects | Occupational Safety and Health Administration). Esas olarak fosil yakıt yanmasından kaynaklanan çevresel salınım düşüktür, ancak Lorain gibi tesislerin yakınındaki yerel kontaminasyon, berilyum tesislerinin yakınındaki sakinler üzerinde yapılan 2008 tarihli bir çalışmada görüldüğü gibi tarihsel olarak riskler oluşturmuştur (Am. J. Respir. Crit. Care Med. 177(9): 1012-7).


Keşif

Berilyozisin (kronik berilyum hastalığı, CBD olarak da bilinir) keşfi ve tıbbi olarak tanımlanması, berilyumun 20. yüzyılda endüstriyel kullanımına yakından bağlıdır. Yüksek erime noktasına sahip hafif bir metal olan berilyum, 1930’lardan itibaren havacılık, nükleer ve elektronik endüstrilerinde giderek daha fazla kullanılmaya başlandı. Bu durum, maruz kalan işçi sayısının artmasına, dolayısıyla başlangıçta net olarak tanımlanamayan akciğer semptomları gösteren hastalık vakalarının gözlemlenmesine yol açtı.


İlk gözlemler (1940’lar)

Berilyum maruziyetine bağlı akciğer hastalıklarına ilişkin ilk sistematik raporlar 1940’lı yılların ortalarına dayanmaktadır. Özellikle ABD’de floresan lamba fabrikaları ve nükleer endüstride çalışan işçilerde akut ve kronik akciğer hastalıkları vakaları sık sık görülmektedir. Bu hastalık, başlangıçta öksürük, nefes darlığı, röntgen görüntülerinde interstisyel infiltratlar ve daha sonra akciğer dokusunda granülomatöz değişiklikler ile kendini gösteriyordu.

1943 yılında ilk vaka raporları Hardy ve Tabershaw tarafından yayınlanmış ve berilyum maruziyeti sonucu gecikmiş kimyasal pnömonit oluştuğu belirtilmiştir. Birkaç yıl sonra hastalığın hem akut hem de kronik formlarını tanımlamak için “berilyozis” terimi ortaya atıldı.


Klinik ve patofizyolojik sınıflandırma (1950’ler-1970’ler)

Berilyozun akut formu, yüksek konsantrasyonlarda çözünebilir berilyuma karşı toksik bir reaksiyon olup, endüstriyel süreçlerin gelişmesiyle birlikte kısa sürede azaldı. Buna karşılık, kronik form giderek artan bir şekilde, düşük ancak tekrarlanan inhalasyon maruziyetinden yıllar sonra ortaya çıkabilen immünolojik aracılı, granülomatöz bir hastalık olarak tanınmaya başlandı.

Önemli patolojik özellikler (özellikle akciğerlerdeki düşmeyen granülomlar) sarkoidozla karşılaştırmalara yol açtı. 1970’li yıllardan itibaren tanı bronkoalveolar lavaj ve transbronşiyal biyopsi ile doğrulanabilmektedir.


İmmünolojik Temeller (1990’lar–günümüz)

Modern çalışmalar, CBD’nin berilyuma karşı spesifik T hücresi aracılı bir bağışıklık tepkisine dayandığını göstermiştir. Berilyum Lenfosit Proliferasyon Testi (BeLPT) 1990’lı yıllarda standart bir tanı prosedürü haline geldi. Genetik yatkınlığın, özellikle bazı HLA-DP alellerinin de bir risk faktörü olduğu belirlenmiştir.


İleri Okuma
  1. Van Ordstrand, H. S., Hughes, R., De Nardi, J. M., & Stevenson, H. P. (1945). Beryllium poisoning. Journal of the American Medical Association, 129(2), 108–116.
  2. Hardy, H. L., & Tabershaw, I. R. (1946). Delayed chemical pneumonitis occurring in workers exposed to beryllium compounds. Journal of Industrial Hygiene and Toxicology, 28(5), 197–211.
  3. Eisenbud, M., Lisson, J., & Steiner, M. (1949). Pulmonary berylliosis: A clinical and environmental study. Public Health Reports, 64(10), 301–319.
  4. Machle, W., & Scott, E. W. (1950). Chronic beryllium disease in industry: A review of experience in the United States. Archives of Industrial Hygiene and Occupational Medicine, 2, 61–70.
  5. Nishimura, H., & Keane, M. (1954). Clinical and radiological features of chronic berylliosis. Archives of Environmental Health, 8, 149–157.
  6. Epstein, W. F. (1959). Beryllium poisoning: A continuing industrial health problem. Annals of Internal Medicine, 50(5), 1141–1153.
  7. Newman, L. S., Mroz, M. M., Balkissoon, R. C., Maier, L. A. (1996). Beryllium sensitization progresses to chronic beryllium disease: A longitudinal study of disease risk. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 154(5), 1107–1111.
  8. Maier, L. A., Martyny, J. W., Liang, J., Rossman, M. D., & Newman, L. S. (2003). Recent chronic beryllium disease in residents surrounding a beryllium facility. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 167(9), 1248–1254.
  9. Sawyer, R. T., Maier, L. A., & Newman, L. S. (2002). Chronic beryllium disease: A model interaction between innate and acquired immunity. International Immunopharmacology, 2(2–3), 249–261.
  10. Fontenot, A. P., Torres, M., Marshall, W. H., Newman, L. S., Kotzin, B. L., & Maier, L. A. (2005). Beryllium presentation to CD4+ T cells underlies disease susceptibility in chronic beryllium disease. Proceedings of the National Academy of Sciences of the United States of America, 102(44), 16070–16075.
  11. Rossman, M. D., Kreiss, K., & Preuss, O. P. (2006). Beryllium: Biomedical and environmental aspects. In: Environmental and Occupational Medicine, Rom, W. N. (Ed.), 4th ed., Lippincott Williams & Wilkins, 1000–1015.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Ebola-virüs hastalığı

(ICD-10: A98.4)

Kısa tanım

Ebola-virüs hastalığı (EVH), Filoviridae ailesine bağlı Ebolavirus cinsi tarafından oluşturulan, sıklıkla ağır seyreden, zaman zaman hemorajik belirtilerle karakterize, yüksek mortaliteli bir zoonotik enfeksiyondur. Bulaş başlıca enfekte bireylerin vücut sıvılarıyla doğrudan temas yoluyla gerçekleşir; sağlık hizmeti sunumundaki yetersizlikler ve cenaze ritüelleri gibi sosyokültürel etmenler salgın dinamiklerini önemli ölçüde etkiler.

Sözlükçe (seçilmiş terimler)
  • DİK (DİK): Yaygın damar içi pıhtılaşma.
  • NPC1: Endozomal kolesterol taşıyıcısı; EBOV girişinde zorunlu konak faktörü.
  • Ring aşılama: Vaka çevresindeki temas halkalarının hedefli aşılanması.
  • Post-Ebola sendromu: İyileşme sonrası haftalar–aylar süren çok sistemli semptom kümesi.

Etimoloji ve tarihsel arka plan

Ebola” adı, 1976’daki ilk tanımlı büyük salgın sırasında Demokratik Kongo Cumhuriyeti’ndeki Ebola Nehri’nden esinle verilmiştir; amaç, odak bölgesi Yambuku’yu doğrudan damgalamadan hastalığı adlandırmaktı. 1976’da Yambuku (eski Zaire) ve eşzamanlı olarak Nzara (Güney Sudan) odaklı iki bağımsız salgın, güncel klinik–virolojik tanımlamanın miladı kabul edilir. 1995 Kikwit, 2000 Gulu, 2007 Bundibugyo odakları, nihayet 2014–2016 Batı Afrika mega-salgını, modern salgın yönetimi ve klinik bakım standartlarının evriminde dönüm noktalarıdır.


Taksonomi ve evrimsel konum

  • Aile: Filoviridae
  • Cins: Ebolavirus
  • Türler: Zaire ebolavirus (EBOV), Sudan ebolavirus (SUDV), Bundibugyo ebolavirus (BDBV), Taï Forest ebolavirus (TAFV), Reston ebolavirus (RESTV).
    İnsanlarda ağır hastalık tipik olarak EBOV, SUDV ve BDBV ile ilişkilidir; RESTV primatlarda patojenik olmakla birlikte insanlarda bugüne dek klinik hastalıkla ikna edici biçimde ilişkilendirilmemiştir.

Filogenetik ve moleküler evrim

Ebolavirus genomu ≈19 kb uzunlukta tek iplikli, negatif polariteli RNA’dır. Yedi yapısal gen (NP, VP35, VP40, GP, VP30, VP24, L) kodlar. Evrim hızı, RNA virüslerine özgü biçimde yüksektir; buna karşın konak ve ekolojik niş kısıtları, coğrafi kümelenme ve tür-spesifik soylar üretir. VP24 ve VP35’teki işlevsel motifler, konak interferon yanıtını baskılama kapasitesi nedeniyle konak uyumunda seçilim hedefleridir. EBOV soyları, geçmiş büyük salgınlarda halka aşılama ve temaslı izleme stratejilerinin baskısıyla epidemiyolojik darboğazlar yaşamış, bu da yerel genetik çeşitliliği belirlemiştir.


Viroloji ve patogenez

Virion morfolojisi ve replikasyon

Filovirüsler elektron mikroskobisinde filamentöz, kimi zaman U veya 6 şeklinde görünür; çap ~80 nm, uzunluk değişkendir. Zarf ile çevrili virionlar, yüzeyde trimerik glikoprotein (GP) taşır. Hücre girişinde:

  • Makropinositoz baskındır;
  • Endozomal kaçış ve füzyon için NPC1 kritik konak faktördür;
  • DC-SIGN/TIM-1 gibi yardımcı alıcılar hücre tipine göre katkı verebilir.

Sitoplazmada transkripsiyon ve replikasyon L polimeraz aracılığıyla yürütülür. VP40 tomurcuklanma ve virion salınımını düzenler.

İmmün kaçış ve doku tropizmi

  • VP35, RIG-I/MDA5 yolaklarını baskılayarak tip I interferon yanıtını inhibe eder.
  • VP24, STAT1’in nükleer translokasyonunu bozarak interferon sinyalini engeller.
  • Solu­ble GP (sGP), antikorları “sünger” gibi bağlayarak nötralizan yanıtı seyreltir.
    Doku tropizmi geniştir: mononükleer fagositik sistem, hepatositler, endotel, adrenal ve dalak dokuları başlıca hedeflerdir. Sonuçta vaskülit/kapiller sızıntı, koagülopati (DİK), şok ve multiorgan yetmezliği gelişebilir.

Epidemiyoloji

Rezervuar ve türler arası geçiş

Ekolojik veriler meyve yarasalarını (ör. Pteropodidae) güçlü rezervuar adayları yapar. Yabanî hayvan ölüsü/etiyle temas (ör. primatlar, antiloplar) ve çevresel kontaminasyon olası aracı maruziyet yollarıdır. İnsanlar arası bulaşın tetiklenmesi, çoğu kez indeks temas ile sağlık altyapısının kısıtlı olduğu kırsal odaklarda başlar.

Bulaş dinamikleri

  • Doğrudan temas: Kan, kusmuk, ishal, idrar, tükürük, gözyaşı, anne sütü, semen.
  • Dolaylı temas: Kontamine iğne–şırınga, yüzey, giysi.
  • Aerosol/damlacık: Rutin toplum koşullarında baskın yol değildir; ancak yakın mesafede yoğun sekresyon saçılımı (öksürük, tıbbi işlemler) riski artırır.
  • Cinsel bulaş: Semende viral RNA haftalar–aylar kalabilir; nadir de olsa geç sekonder bulaş olguları bildirilmiştir.
  • Sağlık hizmeti ilişkili: Kişisel koruyucu ekipman (KKE) giyip-çıkarma hataları kritik risk faktörüdür.

Salgın bağlamı

Salgınlar sağlık sistem kapasitesi, güvenli defin uygulamaları, toplumsal güven ve hareketlilik ile şekillenir. 2014–2016 Batı Afrika salgını, kentleşmiş ortamlarda temaslı izlemenin ve halkla risk iletişiminin belirleyici olduğunu göstermiştir. 2018–2020 döneminde Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde güvenlik sorunları ve yerel güvensizlik, aşılama ve sürveyansı zorlaştırmıştır.


Klinik tablo

Kuluçka ve başlangıç

İnkübasyon genellikle 2–21 gün (çoğu 6–12 gün). Başlangıç nonspesifik: ateş, belirgin hastalık hissi, miyalji, baş ağrısı, boğaz ağrısı.

Sistem bulguları

  • Solunum: farenjit, öksürük, dispne, nadiren hıçkırık.
  • Gastrointestinal: iştahsızlık, bulantı–kusma, bol sulu ishal, kramp tarzı karın ağrısı—sıvı-elektrolit kaybı ve hipovolemiye yol açar.
  • Dermatolojik: 4–6. günlerde makülopapüler döküntü gelişebilir.
  • Nörolojik: letarji, konfüzyon, nöbet; ağır olgularda koma.
  • Hemorajik bulgular: peteşi, purpura, ekimoz, hematemez/hematokezya/melena; prognoz açısından olumsuz göstergedir.

Komplikasyonlar ve mortalite

Kapiller kaçak, DİK, septik benzeri şok, hepatik disfonksiyon ve renal yetmezlik çoklu organ yetmezliğine ilerleyebilir. Vaka-ölüm oranı, tür ve bağlamla değişir (yaklaşık %40–90 aralığı raporlanmıştır). Yaş, başlangıç viral yükü, böbrek ve karaciğer biyokimyası prognostik önemdedir. Asemptomatik veya hafif seyir nadir fakat bildirilmiştir.

İyileşenlerde geç dönem bulguları (“post-Ebola sendromu”)

Günler–aylar içinde artralji, miyalji, yorgunluk, işitme bozukluğu, psikiyatrik semptomlar ve özellikle üveit görülebilir. Göz, testis ve santral sinir sistemi gibi immün ayrıcalıklı bölgelerde viral RNA kalıcılığı saptanabilir; klinik ve halk sağlığı yönetimi buna göre planlanmalıdır.


Ayırıcı tanı

Akut ateşli hasta bağlamında:

  • Plasmodium sıtması
  • Viral hemorajik ateşler: Lassa, Sarı humma, Dengue, Kırım-Kongo, Marburg
  • Bakteriyel: Tifo/paratifo, meningo-sepsis, riketsiyoz
  • Diğer: Leptospiroz, şiddetli gastroenteritler
    Epidemiyolojik maruziyet öyküsü (evvelki 21 gün içinde etkilenen bölgede bulunma/temas) triyajda merkezî önemdedir.

Tanı

Numune ve biyogüvenlik

Numuneler BSL-4 koşulları gözetilerek alınmalı, sızdırmaz şekilde taşınmalıdır. Klinik bakım ünitelerinde standart-temas-damlacık önlemleri ve riskli işlemlerde aerosol önlemleri uygulanır.

Laboratuvar yöntemleri

  • RT-PCR: Akut fazda altın standart; tam kan/plazma başlıca materyaldir.
  • Antijen testleri: Sahada hızlı triyaj için yararlı, doğrulama PCR ile yapılır.
  • Seroloji (ELISA IgM/IgG): Geç faz/epidemiyoloji için tamamlayıcıdır.
  • Viral yük ölçümü ve tüm genom dizileme: Prognoz ve sürveyans (soy takibi, bulaş zincirleri).
  • Hücre kültürü/EM: Araştırma ve referans merkezleri düzeyinde.

Tedavi

Destekleyici bakım (bakımın çekirdeği)

  • Yoğun sıvı-elektrolit replasmanı (oral/IV), hipovolemi ve laktat takibi.
  • Analjezi/antipiretik, antiemetik, erken beslenme.
  • Koagülopati yönetimi (hemostaz takibi; endikasyon varsa tromboprofilaksi).
  • Sekonder bakteriyel/fungal enfeksiyonların ampirik yönetimi, stewardship ilkeleriyle.
  • Böbrek yetmezliğinde renal replasman tedavileri; hipoksemi/ARDS için oksijen/ventilasyon stratejileri.

Spesifik/etiyotropik yaklaşımlar

  • Monoklonal antikorlar: EBOV’a özgül nötralizan antikor kombinasyonları ağır olgularda sağkalımı artırabilir (erken uygulama en etkilidir).
  • Antiviral adaylar: Nükleotid/nükleozid analogları (örn. RNA polimeraz inhibitörleri) ve RNAi-temelli ajanlar farklı dönemlerde denenmiştir; klinik etkinlikleri bağlama duyarlıdır.
  • Konvalesan plazma: Kanıta dayalı etkinlik sınırlı ve heterojendir; yerel kapasite/etik çerçeveye bağlı değerlendirilir.

Not: Spesifik ajanların seçimi ve uygulanması, güncel kılavuz ve erişilebilirliğe göre uzman merkezlerde kararlaştırılmalıdır.


Aşılama ve salgın kontrolü

  • rVSV-ZEBOV temelli tek dozluk aşı, EBOV (Zaire) türüne karşı sahada halka (ring) aşılama stratejisinde yaygın kullanıma girmiş ve salgınların kırılmasında belirgin katkı sağlamıştır.
  • Ad26.ZEBOV/MVA-BN-Filo gibi iki dozlu rejimler immünolojik dayanıklılık hedefiyle geliştirilmiştir.
  • Aşılamanın etkinliğini temaslı/temaslının temaslısı izleme, güvenli defin, toplum katılımı, sınır sağlığı ve laboratuvar ağları ile entegre etmek esastır.

Enfeksiyon kontrolü: klinik ve saha uygulamaları

  • KKE: Tip 3B düzeyinde sıvı geçirmez önlük/tulum, çift eldiven, göz-yüz koruyucu, FFP3/N95 maske veya PAPRs (yüksek riskli işlemlerde).
  • Giyme-çıkarma protokolleri: Gözlemci eşliğinde adım adım uygulanmalı; hata payı en kritik risk noktasıdır.
  • Atık ve çevre yönetimi: Dekontaminasyon, güvenli atık bertarafı, iğne ucu yaralanmalarının önlenmesi.
  • Güvenli defin: Bulaşın kesilmesinde kilit basamak; kültürel hassasiyet gözetilerek yürütülmelidir.

Halk sağlığı, etik ve “Tek Sağlık” perspektifi

EVH, yabanıl yaşam–insan–çevre arayüzündeki değişimlere duyarlıdır: ormansızlaşma, yabanî hayvan ticareti, çatışma ve yer değiştirme, sağlık altyapısındaki kırılganlıklar salgın riskini yükseltir. Risk iletişimi, güven inşası ve yerel liderlerle ortaklık, teknik müdahaleler kadar belirleyicidir. Klinik araştırmalarda adil erişim, topluluk rızası ve veri paylaşımı ilkeleri etik çerçeveyi oluşturur.


Özelleşmiş klinik noktalar

  • Gebelik: Ağır seyir ve perinatal kayıp riski yüksektir; obstetrik işlemler çok yüksek bulaş riski taşır, ileri düzey hazırlık gerektirir.
  • Pediatri: Dehidratasyon ve hipoglisemiye yatkınlık nedeniyle sık ve proaktif destek gerekir.
  • Transmüsyon/organ bağışı: Ayrıntılı tarama ve bekleme süreleri zorunludur.
  • İyileşenlerin izlemi: Göz rahatsızlıkları (üveit dâhil), nöropsikiyatrik sekeller, kas-iskelet yakınmaları için çok disiplinli takip.

Özet akış şeması (klinik pratikte zihinsel model)

  1. Epidemiyoloji: Son 21 günde risk bölgesi/temas?
  2. Triyaj: Ateş + GIS belirtileri ± hemorajik ipuçları → izolasyon ve KKE.
  3. Tanı: Hızlı antijen (uygunsa) + RT-PCR (altın standart).
  4. Bakım: Erken ve agresif sıvı-elektrolit yönetimi, organ destekleri.
  5. Spesifik tedavi: Uygun adaylarda EBOV’a özgü monoklonal antikor.
  6. Halk sağlığı: Temaslı izleme, halka aşılama, güvenli defin.



Keşif

Efsanenin değil, ampul ışığında ter döken saha hekimlerinin, laboratuvar teknisyenlerinin, köy liderlerinin ve hastaların hikâyesi bu: Ebola ateşinin keşiften güncel bilime uzanan, damarları boyunca hem acının hem ilerlemenin aktığı uzun bir anlatı.

1976 sonbaharında, Ekvator kuşağının yeşil çizgileri üzerinde küçük bir nokta olan Yambuku Misyoner Hastanesi’nde öğretmen Mabalo Lokela, sıradan bir ateşle geldiğinde kimse bunun bir çağ açacağını bilmiyordu. İntravenöz tedaviler için yeniden kullanılan iğneler, kalabalık bir poliklinik, yetersiz malzeme… Hastane koridorlarında hızla yayılan, kanla ve gözyaşıyla iz bırakan bir tablo ortaya çıktı. Belçika’dan Anvers Tropikal Tıp Enstitüsü’ne gönderilen örnekler, CDC’de karantina kabinlerinin içinde dikkat ve korku arasında çalışan bir ekibe ulaştı: Karl Johnson, Joel Breman, David Heymann ve meslektaşları; Anvers’te genç bir mikrobiyolog olan Peter Piot; Kinşasa ve Kikwit hattında erken saha refleksleriyle öne çıkan Jean-Jacques Muyembe-Tamfum… Elektron mikroskobunda tele gibi kıvrılan, bazen “U” harfi çizen o ipliksi şekil görüldüğünde, tanı sadece bir görüntü değildi; yeni bir dünyanın kapısı aralanmıştı. Hastalığa ad verilirken, Yambuku’nun damgalanmaması için yakınlardan akan küçük bir nehrin adı seçildi: Ebola.

Aynı yıl, Nil’in kollarına yakın Nzara ve Maridi’de, bağımsız bir odak daha belirdi. Klinik tablo benzer, epidemiyolojik bağlam farklıydı; bu çift başlangıç, bugün hâlâ kullandığımız tür ayrımının ipuçlarını verdi: Zaire ebolavirus ve Sudan ebolavirus. Filovirüslerin –Marburg’dan tanıdık– morfolojik akrabası oldukları kısa sürede anlaşıldı; ama bunlar başka bir hikâyeydi. 1995’te Kikwit’teki salgın, hastane hijyeninin kader olduğu gerçeğini kemiklere işledi: tek kullanımlık malzemelerin lüks sayıldığı bir bağlamda, bir iğnenin iki kere kullanılması, onlarca hayatın eksilmesi demekti. O yıllarda “kanı donduran” başlıklar, bilim insanlarının kanı soğutmak yerine akıl yürütmesini hızlandırdı: Bulaş yolu, hangi dokulara saldırdığı, neden bazı hastalarda fırtına gibi ilerlediği soruları laboratuvarların gecelerini uzattı.

Batı Afrika’nın kıyıdan içeri uzanan pazaryerlerinde, 2000’lerin başında Gabon ve Kongo Cumhuriyeti’nde av hayvanı (bushmeat) etrafında şekillenen trajediler, ormanda bulunan ölü gorillerle aynı halkanın parçasıydı. Eric Leroy ve meslektaşları, büyük maymunlardaki ölümleri yalnızca “yan hikâye” olarak değil, insan salgınlarının körüklenmesinde bir uyarı zili olarak okudu. Aynı hat üzerinde yürüyen ekolojistler, meyve yarasalarını –Epomops, Hypsignathus, Myonycteris– doğanın sessiz rezervuar adayları arasına yerleştirdiler. Virüs, insanı hedef seçmiş değildi; ekosistemin yeni temas yüzeyleri, ormansızlaşma ve hareketlilik virüse fırsatlar yaratıyordu.

2007’de Uganda’nın Bundibugyo bölgesinde yeni bir isim sahneye çıktı: Bundibugyo ebolavirus. Filogenetik ağacın dalları kalınlaşıyor, epidemiyologların not defterleri tür kısaltmalarıyla doluyordu. Aynı dönemde bilim, mikroskopla yetinmeyi bırakıp moleküler sözlüğünü genişletiyordu: negatif iplikçikli RNA genomunun yaklaşık 19 kilobazlık düzeni, NP’den L polimeraza uzanan yedi genin uyumu; VP35’in interferon yanıtını boşa çıkaran hilesi; VP24’ün STAT1’in nükleer yolunu sabote eden hamlesi; yüzeydeki trimerik GP’nin (glikoprotein) makropinositozu tetikleyen, endozomda NPC1’e bağımlı giriş ritüeli… Patogenez artık yalnız klinik sıfatlarla değil, hücre içi fiillerle de anlatılıyordu.

Sonra 2014 geldi. Guéckédou pazarındaki bir kıvılcım, sınır çizgilerinin anlamını kaybettiği bir yangına dönüştü. Ebola, ilk kez yoğun kentsel ağlarda dolaştı; temaslı izlemenin bir kas mı yoksa bir kavram mı olduğunu sınadı. Médecins Sans Frontières erken uyardı; Dünya Sağlık Örgütü ağustos ayında “uluslararası önemi haiz halk sağlığı acil durumu” ilan etti. Kenema’dan Monrovia’ya, Freetown’dan Conakry’ye uzanan bir zincirde, yalnız bir virüs değil, bilgi ve güven de el değiştirdi. Sahra altı Afrika’nın klinikleri sadece hasta bakmadı; bilim üretti. Saha tanısı için kartuş temelli moleküler testler, soğuk zincir kırıklarına rağmen çalışabilir oldu; taşınabilir dizileme cihazları, genomların “soyağacını” afet çadırlarında okuyabildi. Halk sağlığının kalbi, güvenli defin ritüelleri ve topluluk liderleriyle kurulan ilişkilere taşındı; antropologlar, hemşireler, din insanları ve lojistikçiler aynı cümlede yer buldu.

Aynı kriz, koruyucu önlemler ile biyomedikal müdahalelerin evliliğini hızlandırdı. Kanada’da geliştirilen veziküler stomatit virüsü temelli rVSV-ZEBOV aşısı, Gine’de “halka aşılama” fikriyle sınandı: vakanın çevresindeki temas halkaları hedeflenerek alev, çevresinden söndürüldü. Bu yalnızca bir klinik deneme değildi; salgın yönetiminin epistemolojisinde bir kırılmaydı. Eşzamanlı olarak şempanze adenovirüsü ve MVA tabanlı iki dozlu şemalar, bağışıklığın dayanıklılığına oynayan alternatif yollar açtı. Tedavide, önce umut sonra hayal kırıklığı ile anılan kokteyllerin ardından, nötralizan monoklonal antikor kombinasyonları, iyi tasarlanmış karşılaştırmalı çalışmalarla ağır hastalarda sağkalımı artırdıklarını gösterdi. ZMapp’ın başlattığı hattı, REGN-EB3 ve mAb114 (ansuvimab) gibi ajanlar olgunlaştırdı; ders açıktı: erken uygulanırsa kazanılan saatler, kazanılan hayatlardı.

Virüs, klinik sahnede yalnızca akut bir fırtına olarak kalmadı; perde kapanınca da fısıldamaya devam etti. İyileşenlerin gözlerinde üveit, eklemlerinde artralji, ruh hallerinde uzun gölgeler… İmmün ayrıcalıklı dokularda –göz küresi, testis, SSS– kalabilen viral RNA, nadir de olsa geç bulaş olasılığıyla halk sağlığına yeni sorular sordu: taburculuk sonrası danışmanlık, semen testleri, damgalamadan sakınan dikkatli iletişim. “İyileşti” sözcüğünün tıbbi ve toplumsal anlamının yeniden yazılması gerekti.

2018–2020 arasında Demokratik Kongo Cumhuriyeti’nin doğusunda, mikrobun değil, insanların güvenliği brifinglerin ilk maddesiydi. Aşılama ekiplerinin korunduğu, hastanelerin ateş hattında kaldığı bir bağlamda, bilimin teknik doğruluğu tek başına yetmedi; topluluk katılımı, söylenti dinamiklerinin anlaşılması ve şiddet sarmalının ortasında insani erişim, epidemiyolojik eğrilerin kaderini çizdi. Ebola’nın hikâyesi, hep olduğu gibi, bilimin toplumla imtihanıydı.

Bugün laboratuvar ışıkları altında, hikâye hâlâ sürüyor. Yapısal biyoloji, GP’nin nötralizan antikorlarla dansını atomik çözünürlükte izlerek “geniş çapraz reaktivite” hayalini kovalıyor; rasyonel immünojen tasarımı, yalnız Zaire hattı için değil, Sudan ve Bundibugyo türleri için de kapsayıcı çözümler arıyor. Vektör kombinasyonları ve adjuvan seçenekleri, ilk dozda hızlı koruma ile orta vadede dayanıklı bellek yanıtını dengelemeye çalışıyor. Saha tanısında izotermal çoğaltıma dayalı, enerji bağımlılığı düşük platformlar, yoğun bakım ile çadır klinik arasındaki mesafeyi kısaltıyor. Genomik sürveyans, her yeni dalgada yalnız “nereden geldi?” sorusuna değil, “hangi soydan, hangi uyum işaretleriyle?” sorusuna da yanıt arıyor; VP24 ve GP’deki kritik değişimlerin fenotipe izdüşümü, tedavi ve aşı uyarlamalarını bilgilendiriyor. Ekoloji cephesinde Tek Sağlık merceği, orman mozaiğindeki kırıkların –madencilik, yol yapımı, yabanî hayvan ticareti– insan-yarasa ara yüzlerini nasıl artırdığını haritalandırıyor; riskin “nerede” ve “ne zaman” yoğunlaştığını öngören modeller, yalnız salgın çıktıktan sonra değil, çıkmadan önce de konuşulsun diye.

Klinikte ise gerçekler yalın: Erken izolasyon ve kişisel koruyucu ekipman protokollerinin titiz uygulanması; agresif sıvı-elektrolit yönetimi; hipoksemiyle yarışan oksijen stratejileri; böbrek yetmezliğinde renal replasman; hemostazın ince ayarı… Bu “destekleyici bakım”, hangi yeni ilacın geldiğinden bağımsız olarak hayat kurtaran çekirdek olmaya devam ediyor. Ve evet, yeni ilaçlar geliyor: polimeraz inhibitörleri, küçük RNA yaklaşımları, konak faktörü hedefleyen küçük moleküller… Ancak hepsi, sahadaki bir hemşirenin KKE’yi çıkarırken tek bir adımı atlamamasına bağlı olan o büyük resmin küçük parçaları.

Ebola’nın evrimi, aslında bizim evrimimiz: hastanın elini tutarken göz koruyucunun buğusunun ardından da iletişim kurabilmek; güvenli defin için aileye saygı ile bulaş kontrolünün matematiğini aynı masaya koyabilmek; bir köy toplantısında “neden aşı?” sorusuna yalnız sayılarla değil, hikâyelerle cevap verebilmek. Keşfin ilk günlerinde elektron mikroskobunun altındaki o ipliksi şekil, bugün yalnızca bir virüsü değil, birbirine bağlı sistemleri temsil ediyor: hücre içi yollar, toplum içi bağlar, orman içi ekolojiler.

Yambuku’dan Guéckédou’ya, Kikwit’ten Beni’ye uzanan çizgi, sonuçta tek bir kavise benziyor: bilgiden güvene, güvenden işbirliğine. Keşif günlerinde seçilen o nehir adı, bir coğrafyayı değil, bir hareketi simgeliyor artık—akışı kesintiye uğrasa da denize varmaya kararlı bir hareketi. Ve güncel araştırmaların her sayfası, aynı cümleyi hatırlatıyor: Bu hastalık, laboratuvarların ve kliniklerin değil, laboratuvarlarla kliniklerin ve toplulukların ortak çalışmasıyla kontrol edilecek. Çünkü Ebola’nın hikâyesi, en başından beri, birlikte yazılan bir hikâyeydi.


İleri Okuma
  • Feldmann, H., Geisbert, T. W. (2011). Ebola haemorrhagic fever. The Lancet, 377(9768), 849–862. doi:10.1016/S0140-6736(10)60667-8. (PubMed)
  • Henao-Restrepo, A. M., et al. (2017). Efficacy and effectiveness of an rVSV-vectored vaccine in preventing Ebola virus disease: final results from the Guinea ring vaccination, open-label, cluster-randomised trial (Ebola Ça Suffit!). The Lancet, 389(10068), 505–518. doi:10.1016/S0140-6736(16)32621-6. (PubMed)
  • Mulangu, S., et al. (2019). A randomized, controlled trial of Ebola virus disease therapeutics. The New England Journal of Medicine, 381(24), 2293–2303. doi:10.1056/NEJMoa1910993. (New England Journal of Medicine)
  • Levine, M. M. (2019). Monoclonal Antibody Therapy for Ebola Virus Disease. The New England Journal of Medicine, 381(24), 2365–2366. doi:10.1056/NEJMe1915350. (PubMed)
  • Wolf, J., Jannat, R., Dubey, S., et al. (2021). Development of Pandemic Vaccines: ERVEBO Case Study. Vaccines, 9(3), 190. doi:10.3390/vaccines9030190. (MDPI)
  • European Medicines Agency (2021). Ervebo (rVSV∆G-ZEBOV-GP, live): EPAR – Medicine overview. Tam onay: 14 Ocak 2021 (ilk koşullu onay: 11 Kasım 2019). EMA/344888/2023. (European Medicines Agency (EMA))
  • U.S. FDA (2020). INMAZEB (atoltivimab, maftivimab, odesivimab-ebgn) — BLA 761169: Approval & Reviews. 14 Ekim 2020; takip yazışmaları 2021. (FDA Access Data)
  • U.S. FDA (2020). Ansuvimab-zykl (EBANGA, mAb114) — BLA 761172: Approval & Reviews. 21 Aralık 2020. (FDA Access Data)
  • WHO (2025). Ebola disease — Fact sheet (updated 24 April 2025). Dünya Sağlık Örgütü. (Weltgesundheitsorganisation)
  • WHO SAGE (2024). Systematic review of safety, efficacy, immunogenicity and duration of protection of licensed Ebola virus vaccines (SAGE, July 2024 briefing). (WHO CDN)
  • CDC (2024). Ebola Disease Basics. Centers for Disease Control and Prevention (updated 23 April 2024). (CDC Deutschland)
  • WHO (2024). Psychological first aid during Ebola virus disease outbreaks — Facilitator’s manual. Dünya Sağlık Örgütü, 19 Kasım 2024. (Weltgesundheitsorganisation)
  • WHO (2025). Sudan virus disease — Uganda: Disease Outbreak News (21 Feb 2025). (Weltgesundheitsorganisation)
  • ECDC (2023). Ebola virus disease outbreak — Uganda, 2022 (SUDV): Final epidemiological update. European Centre for Disease Prevention and Control. (ECDC)
  • CDC (2024). Outbreak History — Ebola (güncel özet ve arşiv). Centers for Disease Control and Prevention. (CDC Deutschland)
  • WHO (2021–2024). Ebola and Marburg virus outbreak toolbox & clinical management resources (bakım, tedarik paketleri, havuzlanmış CFR özetleri). Dünya Sağlık Örgütü. (Weltgesundheitsorganisation)

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Parkinson Hastalığı Olan Kişilerin COVID-19’dan Ölme Riski Daha Yüksek

Özet: Parkinson hastalığı olan kişilerin koronavirüs enfeksiyonundan ölme riski, nörodejeneratif bozukluğu olmayanlara göre% 30 daha yüksektir. Yeni bir çalışma, Parkinson hastalığının COVID-19 mortalitesi için bağımsız bir risk faktörü olduğunu öne sürüyor.

Kaynak: Iowa Üniversitesi Sağlık Hizmetleri

Yaklaşık 80.000 hastadan oluşan yeni bir çalışma, Parkinson hastalığı (PD) olan kişilerin, nörodejeneratif rahatsızlığı olmayanlara göre COVID-19’dan ölme riskinin% 30 daha yüksek olduğunu gösteriyor.

TriNetX COVID-19 araştırma ağındaki hasta verilerine dayanarak Iowa Sağlık Bakım Üniversitesi’nden araştırmacılar tarafından yapılan yeni analiz, Parkinson hastalığının COVID-19’dan ölmek için bağımsız bir risk faktörü olduğunu öne sürüyor.

Nörologlar Qiang Zhang, MD ve Nandakumar Narayanan, MD, PhD liderliğindeki UI araştırma ekibi, COVID-19 hasta kohortunu 15 Temmuz itibarıyla belirledi ve sekiz hafta sonra ölüm verilerini analiz etti. PD’si olmayan COVID-19 hastalarının % 5.5’inin (78.355’in 4.290’ı), aynı zamanda PD’si olan COVID-19 hastalarının % 21.3’üne (694’ün 148’i) kıyasla öldüğünü bulmuşlardır.

Bununla birlikte, Parkinson hastaları genellikle daha yaşlıydı, daha çok erkek ve Afrikalı Amerikalı olma ihtimali PD olmayan hastalara göre daha azdı. Tüm bu faktörler aynı zamanda COVID-19’dan ölüm riskini de artırır.

Bu nedenle, UI ekibi bu farklılıkları hesaba katmak için iki yaklaşım kullandı: ortak değişkenler olarak yaş, cinsiyet ve ırkla lojistik regresyon ve her PD hastasını tam yaş, cinsiyet ve ırk ile PD olmayan beş hastayla eşleştirme ve koşullu lojistik regresyon. Her iki durumda da, araştırmacılar, COVID-19’dan ölme riskinin Parkinson hastaları için% 30 daha yüksek olduğunu buldular.

Bulgular Hareket Bozuklukları dergisinde yayınlandı.

“Bu çalışmanın sınırlılıklarının farkındayız; UI nöroloji profesörü ve Iowa Nörobilim Enstitüsü üyesi Narayanan, bu verilerin tek bir veritabanından alınan geriye dönük verilerdir, ancak bu verilerin Parkinson hastalığının COVID-19’da ölüm için bağımsız risk faktörü olduğunu gösterdiğinden eminiz. ” Bu gözlemin Parkinson hastalığı olan hastaları tedavi eden klinisyenler ve halk sağlığı yetkilileri için ilgi çekici olacağına inanıyoruz.”

Araştırmacılar, bulguların Parkinson hastalarını ve doktorlarını, bu hastalarda COVID-19 enfeksiyonunu önlemenin artan önemi konusunda bilgilendirmesi gerektiğini söylüyorlar.

“Kendi hastalarımız için maske takmanızın önemli olduğu konusunda tavsiyelerde bulunabiliriz. UI Nöroloji Departmanında bir yardımcı olan Zhang, sosyal mesafe ile uzaklaşmanız önemlidir, “diyor.

Zhang, pandemi sırasında Parkinson hastalarına nasıl şahsen bakılacağını düşünürken, doktorların COVID-19 kaynaklı ölüm riskini de tartmaları gerektiğini ekliyor.

PD hastalarının COVID-19’dan artan ölüm riskine sahip olmasının olası bir nedeni, COVID’nin pnömoniye neden olabileceği ve pnömoninin PD’li hastalarda önde gelen ölüm nedenlerinden biri olduğu gerçeğiyle ilişkili olabilir. Bunun nedeni kısmen Parkinson hastalarının aspirasyona neden olabilecek yutma veya boğulma sorunları yaşayabilmesidir.

“Şu anda hepimiz COVID’ye odaklandık, ancak bu, mortalitenin artmasına neden olan solunum yolu hastalığının açık bir örneğidir [PD hastalarında]. Narayanan, bu bulguların aynı zamanda grip dahil diğer hastalıklardan Parkinson hastalarının risklerini anlamaya yönelik etkileri olabilir ”diyor. ‘Parkinson hastalarında bu sorunları önlemeye çalışmak için grip aşısı ve zatürree aşısı tavsiye ederim.’

Kaynak:

“COVID‐19 case fatality and Parkinson’s disease” by Qiang Zhang MD Jordan L. Schultz PharmD Georgina M. Aldridge MD, PhD Jacob E. Simmering PhD Nandakumar S. Narayanan MD, PhD. Movement Disorders.

Hepatik ensefalopati

“Hepatik Ensefalopati” (HE) terimi, çeşitli kökenlerden kaynaklanan karaciğer hastalığına bağlı olarak ortaya çıkan nörolojik ve psikopatolojik semptomların bir koleksiyonunu ifade eder (Bakınız; Hepatik, ensefal-o-pati). Karaciğer zararlı maddelerin vücuttan atılmasında önemli bir rol oynar. Karaciğer hasar gördüğünde bu maddeler birikebilir ve beyin fonksiyonlarını etkileyerek HE semptomlarına yol açabilir.

Epidemiyoloji

Sınıflandırma

Hepatik Ensefalopatinin üç ana türü vardır:

  • Tip A: Bu, karaciğerin detoksifikasyon fonksiyonunu kaybettiği akut karaciğer yetmezliği nedeniyle ortaya çıkar. Bu, beyin ortamını destekleyen ve koruyan astrositlerde sıvı birikmesi nedeniyle beynin şiştiği bir durum olan beyin ödemine yol açabilir.
  • Tip B: Bu, karaciğerin vücudun dolaşım sistemi tarafından bypass edilmesi olan portosistemik şant nedeniyle oluşur. Bu herhangi bir parankimal karaciğer hastalığı olmadan gerçekleşebilir.
  • Tip C: Bu, kronik karaciğer hastalığı, portal hipertansiyon ve portosistemik şant ile birlikte karaciğer sirozunda ortaya çıkar.

HE ayrıca alt türlere ayrılabilir:

  • Epizodik HE
  • Kalıcı HE
  • Minimal HE (MHE)

Tip B ve C HE’nin patofizyolojisi, karaciğerin detoksifikasyon fonksiyonunun bozulmasını içerir ve bu da amonyak gibi nörotropik maddelerin portal ven halkasından kan dolaşımına taşmasına yol açar. Bu maddeler daha sonra beyin fonksiyonlarını etkileyerek HE semptomlarına yol açabilir. Kendiliğinden veya ameliyat sonucu portosistemik şantın oluşması da portal hipertansiyona yol açabilir ve karaciğer fonksiyonunun daha da bozulmasına neden olabilir. HE gelişimine katkıda bulunabilecek diğer hızlandırıcı faktörler arasında enfeksiyon (örn. spontan bakteriyel peritonit), gastrointestinal kanama, ilaçlar, azotemi, elektrolit dengesizliği, kabızlık ve diyetteki protein yükü yer alır.

HE tedavisi durumun ciddiyetine ve şekline bağlıdır. Laktuloz, amino asitler ve rifaximin gibi ilaçların kullanımını içerebilir veya ciddi vakalarda karaciğer nakli gerekebilir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Teşhis

Hepatik ensefalopati (HE), beyni etkileyen ve karaciğer hastalığıyla ilişkili karmaşık bir durumdur. HE tanısı, nörolojik bozuklukların diğer nedenlerini dışlamayı ve ensefalopatinin ciddiyetini değerlendirmeyi amaçlayan bir dizi test ve değerlendirmeyi içerir. Kullanılan teşhis araç ve yöntemlerinden bazıları şunlardır:

  • Koma hastalarında apopleksiyi dışlamak için kafatası BT.
  • Hipoglisemiyi dışlamak için kan şekeri seviyelerinin belirlenmesi.
  • Hiperamonyemiyi tespit etmek için plazma amonyak seviyelerinin ölçümü.
  • Kramp potansiyellerini belirlemek için EEG.

Ensefalopatiyi evrelemek ve minimal formları tanımak için EASL veya AASLD gibi psikometrik test prosedürleri.
HE’nin ciddiyetini daha iyi nesnelleştirmek ve sınıflandırmak için West Haven sınıflandırma sistemi kullanılır. Bu sistem, durumu klinik semptomlara göre aşağıdaki şekilde aşamalandırır:

  • Aşama I: Uyuşukluk, konsantrasyon güçlüğü, ruh hali değişimleri, basit aritmetik problemlerini çözmede problemler ve titreme başlangıcı da dahil olmak üzere ince motor becerilerde bozulma ile karakterizedir.
  • Aşama II: Artan uyku hali, apati, dizartri, sınırlı zamansal yönelim ve EEG değişikliklerinin başlangıcı ile işaretlenmiştir.
  • Aşama III: Bu aşamadaki hastalar çoğunlukla uyur ancak uyandırılabilirler. Uyandıktan sonra tutarsız konuşma, artan kas gerginliği (spastisite) ve yeni başlayan fetor hepaticus sergileyebilirler.
  • Aşama IV: Bu, hastaların kornea ve kas reflekslerinin söndüğü ve ağrılı uyaranlara yanıt vermediği karaciğer komasında olduğu en şiddetli aşamadır.
ŞiddetSemptomAs­teri­isksEEG (/sn.)Am­moyi­ak ar­teriyel (μg/dl)
IHuzursuzluk, unutkanlık, titreme, öfori veya kaygı, toplama hesaplamasında başarısız olmanadir7–8151–200
IIUyuşukluk, yönelim bozukluğu, hafif kişilik değişikliği, kötüleşen çıkarma hesaplamalarıdüzenleşen5–7201–250
IIISomnolans, sopor, belirgin oryantasyon bozukluğusık3–5251–300
IVKoma, piramit işaretidüzenli< 3> 300

West Haven sınıflamasına ek olarak minimal hepatik ensefalopati (MHE) de tanımlanabilmektedir. MHE, klinik-nörolojik muayene sırasında semptom göstermeyen ancak nöropsikometrik testlerle tespit edilebilen bilişsel bozuklukların olduğu HE olarak tanımlanır. MHE’nin tedavi gerektiren bir durum olup olmadığı konusunda devam eden tartışmalar vardır.

West Haven sınıflandırmasının MHE ve evre I’i topluca “klinik altı HE” veya “gizli HE” olarak anılırken II ila IV. evreler “açık HE” olarak adlandırılır.

Tedavi

Hepatik ensefalopati, akut karaciğer yetmezliği veya kronik karaciğer hastalığının bir sonucu olarak ortaya çıkabilen karmaşık bir durumdur. Tedavi yaklaşımı, durumun altında yatan nedene bağlı olarak değişir.

Akut karaciğer yetmezliği vakalarında çeşitli tedavi seçenekleri mevcuttur:

Karaciğer Nakli: Karaciğer hasarı ciddi ve geri döndürülemez ise karaciğer nakli gerekli olabilir.

  • Mannitol ile Osmoterapi: Mannitol, serebral ödemin azaltılmasına yardımcı olmak için bir ozmotik diüretik olarak kullanılabilir.
  • Kontrollü Hipotermi: Bu, beyin hasarı riskini azaltmaya yardımcı olmak için vücut sıcaklığının düşürülmesini içerir.

Kronik karaciğer hastalığı olan hastalar için tedavi yaklaşımı, altta yatan durumun yönetilmesine ve komplikasyonların önlenmesine odaklanır:

  • Tetikleyici Faktörlerin Belirlenmesi ve Ortadan Kaldırılması: Bu, enfeksiyonlar veya ilaçlar gibi hepatik ensefalopatiye katkıda bulunabilecek faktörlerin ele alınmasını içerir.
  • İlave Katabolik Fonksiyonlardan Kaçınma: Hastalara, durumu daha da kötüleştirebileceği için gıda alımını kısıtlamamaları tavsiye edilir.
  • Azotlu Maddelerin Bağırsaktan Ortadan Kaldırılması: Bu, kandaki amonyak seviyelerinin azaltılmasına yardımcı olan laktulozun oral veya klinik uygulamasıyla sağlanabilir.
  • Ornitin Aspartat ile Hiperammoneminin Azaltılması: Bu amino asit takviyesi kandaki amonyak seviyelerinin azaltılmasına yardımcı olur.
  • Dallanmış Zincirli Amino Asitlerin Oral Uygulaması: Bu amino asitler karaciğer fonksiyonu için önemlidir ve hepatik ensefalopati semptomlarının azaltılmasına yardımcı olabilir.
  • Bağırsakta Amonyak Oluşturan Bakterilerin Azaltılması: Bu, bağırsakta amonyak üreten bakteri seviyelerini azaltmaya yardımcı olan bir antibiyotik olan rifaximin alınarak sağlanabilir.

Genel olarak, hepatik ensefalopatinin tedavisi, durumun altında yatan nedeni ele alan ve hastanın yaşam kalitesini iyileştirmek için semptomları yöneten kapsamlı bir yaklaşım gerektirir.

Tarihçe

Hepatik ensefalopati (HE), ciddi karaciğer hastalığı olan hastalarda ortaya çıkan nöropsikiyatrik bir sendromdur. Hasarlı karaciğer tarafından temizlenemeyen toksinlerin kanda birikmesinden kaynaklanır. Bu toksinler kan-beyin bariyerini geçerek beyni etkileyerek kafa karışıklığı, yönelim bozukluğu, uyuşukluk ve koma gibi çeşitli semptomlara yol açar.

HE’nin bilinen ilk tanımı M.Ö. 5. yüzyılda Hipokrat’a kadar uzanır. Hipokrat, sarılığı (cildin ve gözlerin sararması) olan kişilerin aynı zamanda kafa karışıklığı, deliryum ve koma yaşadığı bir durumu tanımladı.

17. yüzyılda İtalyan doktor Giovanni Battista Morgagni HE’nin karaciğer hastalığından kaynaklandığını öne süren ilk kişiydi. Karaciğer hastalığı olan birçok kişinin aynı zamanda nörolojik semptomlar da yaşadığını gözlemledi.

19. yüzyılda Alman doktor Nikolai Vladimirovich Eck, köpeklerde portosistemik şant oluşturarak HE’nin ilk deneysel modelini oluşturdu. Portosistemik şant, portal ven ile sistemik dolaşım arasında karaciğeri bypass eden bir bağlantıdır. Eck’in deneyleri, portosistemik şantların kanda toksin birikmesine ve nörolojik semptomların gelişmesine yol açabileceğini gösterdi.

20. yüzyılda HE’nin anlaşılması ve tedavisinde birçok ilerleme kaydedildi. 1950’lerde HE’yi tedavi etmek için ilk ilaçlar geliştirildi. Bu ilaçlar HE’de rol oynadığı düşünülen zehirli bir madde olan amonyak üretimini azaltmak için tasarlandı.

1960’lı yıllarda ilk karaciğer nakli yapıldı. Karaciğer nakli HE’nin en etkili tedavisidir ancak her hasta için tam şifa değildir.

  1. yüzyılda Alman şair Heinrich Heine HE hastası olduğu biliniyordu. Heine 59 yaşında HE’den öldü.
  2. yüzyılda Amerikalı yazar ve mizahçı Dorothy Parker HE hastası olduğu biliniyordu. Parker 73 yaşında HE nedeniyle öldü.
    Komik Gerçekler
  • HE’ye bazen “çırpma titreme sendromu” denir çünkü HE’li bazı kişilerin ellerinde kanat çırpma titremesi gelişir.
  • HE’ye bazen “asteroid ensefalopatisi” de denir çünkü HE’li bazı kişiler asteroit halüsinasyonları geliştirir.
  • HE’li bazı kişiler dondurma yiyerek semptomlarını azaltabileceklerini bulmuşlardır. Dondurmanın beyindeki sinirleri uyuşturmaya ve iltihabı azaltmaya yardımcı olduğu düşünülüyor.

Diğerleri ise müzik dinleyerek semptomlarını azaltabileceklerini bulmuşlardır. Müziğin beyni rahatlatmaya ve stresi azaltmaya yardımcı olduğu düşünülmektedir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kaynak

  1. Vilstrup, H., Amodio, P., Bajaj, J., et al. (2014). Hepatic encephalopathy in chronic liver disease: 2014 Practice Guideline by the European Association for the Study of the Liver and the American Association for the Study of Liver Diseases. Journal of Hepatology, 61(3), 642-659. doi: 10.1016/j.jhep.2014.05.042
  2. Ferenci, P., Lockwood, A., Mullen, K., Tarter, R., Weissenborn, K., & Blei, A. T. (2002). Hepatic encephalopathy—definition, nomenclature, diagnosis, and quantification: final report of the working party at the 11th World Congresses of Gastroenterology, Vienna, 1998. Hepatology, 35(3), 716-721. doi: 10.1053/jhep.2002.31250
  3. Bajaj, J. S., Etemadian, A., Hafeezullah, M., et al. (2007). Testing for minimal hepatic encephalopathy in the United States: An AASLD survey. Hepatology, 45(3), 833-834. doi: 10.1002/hep.21573
  4. Randolph, C., Hilsabeck, R., & Kato, A. (2009). Neuropsychological and neurophysiological assessments of hepatic encephalopathy. Journal of Hepatology, 50(5), 1069-1075. doi: 10.1016/j.jhep.2009.02.018
  5. Weissenborn, K. (1998). Diagnosis of minimal hepatic encephalopathy. Journal of Hepatology, 28(1), 129-134. doi: 10.1016/S0168-8278(98)80280-1
  6. Bajaj, J. S., Cordoba, J., Mullen, K. D., Amodio, P., Shawcross, D. L., Butterworth, R. F., & Morgan, M. Y. (2011). Review article: the design of clinical trials in hepatic encephalopathy – an International Society for Hepatic Encephalopathy and Nitrogen Metabolism (ISHEN) consensus statement. Alimentary pharmacology & therapeutics, 33(7), 739-747. Link to the reference
  7. Prasad, S., Dhiman, R. K., & Duseja, A. (2010). Lactulose and hepatic encephalopathy: systematic review and meta-analysis of randomized controlled trials. Journal of gastroenterology and hepatology, 25(6), 1029-1036. Link to the reference
  8. Sharma, P., & Sharma, B. C. (2011). Rifaximin and hepatic encephalopathy: an important message for clinicians. Journal of clinical gastroenterology, 45(6), 554. Link to the reference

İspanyol gribi

Sinonim:  Spanish flu, 1918 flu pandemic.

İspanyol nezlesi 1918 ile 1920 yılları arasında dünya çapında muhtemelen 20 ila 50 milyon arasında ölüme yol açan bir grip salgınının adıdır. İnfluenza A (H1N1) virüsünün oldukça patojenik bir varyantından kaynaklandı.

Astigmatizma

Sinonim: Astigmatism.

Noktasızlık. (Bkz; A-stigma-t-izma)

  • Korneanın veya lensin dönme şeklinde simetrik olmayan kırılma gücünün neden olduğu bir ametropi türüdür. Bu, bir noktanın artık bir nokta olarak değil, retinadaki bir çizgi olarak tasvir edildiği anlamına gelir.

camille pissarro – the boulevard montmartre at night

Astigmatizm, ışık ışınlarının kırıldıktan sonra tek bir noktaya birleşmemesi durumudur. Korneanın veya merceğin farklı eksenlerdeki eğriliklerindeki farklılıklar nedeniyle ışığı bir noktadan tek bir noktaya odaklamak yerine görüntü, birbirinden ayrılmış iki çizgiden oluşur.

  • Bu optik durumda sisteme odaklanan ana meridyenlerden gelen ışık birbirine dik açı yaptığında buna normal astigmatizm denir. Bununla birlikte, bu ana meridyenler dik bir açı oluştururlar ancak yatay ve dikey olarak yönlendirilmezlerse (90 ° ve 180 °), durum eğik astigmat olarak tanımlanır.
    • Kornea veya mercek, iyi tanımlanmış meridyenler oluşturmayacak kadar düzensizse, durum düzensiz astigmatizm olarak tanımlanır.

Normal astigmatizmde, iki çizginin odaklandığı yere bağlı olarak, başka alt tipler belirlenebilir. Her ikisi de retinanın önündeyse, kırılma durumu bileşik miyopik astigmatizmdir. Benzer şekilde, her ikisi de geride kalırsa, bileşik bir hipermetropik astigmatizma ortaya çıkar. Bir çizgi retinaya odaklanırken diğer çizgi önde veya arkada ise, sırasıyla basit miyop veya basit hipermetropik astigmat elde edilir. Bir çizgi öne, diğeri retinanın arkasına odaklanırsa bu duruma karışık astigmatizm denir.

İki odak çizgisi arasındaki boşlukta, ışık ışınları Sturm konoid adı verilen karakteristik bir geometrik şekli belirler. Bu odak çizgilerinin aralığı (yani konoidin boyutu) astigmatizmanın bir ölçüsüdür ve düzeltilmesi, odak çizgilerini tek bir noktaya birleştirerek Sturm konoidini tek bir noktaya indirgemeye dayanır. Hata düzeltilmezse, bu boşluk içindeki retinaya yansıtılan görüntü daireler, elipsler veya çizgiler oluşturacak, ancak hiçbir zaman tek bir nokta oluşturarak bulanık bir görüntüye neden olacaktır. Bununla birlikte, silindirik lenslerin kendi eksenlerindeki ışınları değiştirmeden, kendi eksenlerinin düzleminden 90 ° ‘lik ışınlara güçlerini uyguladıklarını unutmayın. Bu nedenle silindirik lenslerle düzeltme ancak normal astigmatta yapılabilir.

  • Konoidin merkezinde, görüntünün bir nokta oluşturmaya en yakın olduğu bir bölge, en az kafa karışıklığının olduğu daire adı verilen dairesel bir bölge (göz bebeği şekli nedeniyle) vardır. En az karışıklık çemberi, ışığın sfero silindirik güce sahip bir optik sistemden (astigmatlı bir göz) geçmesinden sonraki “en iyi” görüntüdür. Böylelikle bu daireyi retina üzerine yerleştiren optik düzeltmenin küresel eşdeğeri ile astigmatizmayı sadece sferik lenslerle düzelterek elde edilebilecek en iyi görüntüye sahip olacağız.
  • Hiçbir göz astigmatizmden tamamen bağımsız olmasa da, pratikte astigmatik kırma hatalarını sadece hastalar iki odak çizgisi arasındaki görmeyi optimize etmek için sürekli uyum ayarlaması nedeniyle görme keskinliğinde azalma veya göz yorgunluğu gibi semptomlar yaşadığında düzeltmek gerekir.

Epidemiyoloji

Astigmatizmalar şu şekilde farklılaşır:

  • Düzenli astigmatizma: Tanımında açıklandığı gibi normal astigmatizma. Düzenli astigmatizm ile kırılma eksenleri birbirine diktir.
  • Düzensiz astigmatizma: tanımlanmamış düzensiz korneanın bir sonucu olarak astigmatizma, ör. Keratokonus ve kornea yaralanmalarında.

Terapi

  • Düzenli astigmatizma, karşılık gelen yönde kavisli silindirik camlarla telafi edilir.
  • Düzensiz astigmatizmalar en iyi boyutsal olarak kararlı kontakt lenslerle düzeltilir, çünkü merceğin altındaki gözyaşı filmi büyük ölçüde düzensizliği dolduran bir gözyaşı merceği oluşturur.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.