Gastrik bypas

“Gastrik bypass” terimi Yunanca mide anlamına gelen “gaster” ve İngilizce sindirim sisteminin cerrahi olarak yeniden yönlendirilmesini ifade eden “bypass” sözcüklerinden türemiştir. Gastrik bypass ameliyatı, mide boyutunu küçülterek ve sindirim sürecini değiştirerek şiddetli obezitesi olan bireylerin kilo vermesine yardımcı olmayı amaçlayan bir tür bariatrik cerrahidir. Bu ameliyat, başlangıcından bu yana, gelişimine ve iyileştirilmesine katkıda bulunan çok sayıda kilit isimle birlikte önemli ölçüde gelişmiştir.

Gastrik Bypass Ameliyatının Gelişimi

Erken Dönem Temeller

Obeziteyi ele almak için gastrointestinal sistemin değiştirilmesi kavramı 20. yüzyılın ortalarına kadar uzanmaktadır. İlk cerrahi yaklaşımlar öncelikle midenin kapasitesini kısıtlamaya ve böylece gıda alımını sınırlamaya odaklanmıştır.

Dr. Edward E. Mason ve Dr. Chikashi Ito (1967)

1967 yılında Iowa Üniversitesi’nden Dr. Edward E. Mason ve Dr. Chikashi Ito ilk gastrik bypass ameliyatını gerçekleştirdi. Küçük bir mide kesesi oluşturulmasını ve bu kesenin jejunuma doğrudan bağlanarak mide ve duodenumun önemli bir kısmının atlanmasını içeren bir prosedür olan Roux-en-Y gastrik bypass’ı (RYGB) geliştirdiler. Bu yenilik, kilo kaybını teşvik etmek için kısıtlama ve malabsorpsiyondan oluşan ikili bir yaklaşım sağlayarak bariatrik cerrahide önemli bir atılım olmuştur.

Teknik ve Anlayıştaki Gelişmeler

Mason ve Ito’nun öncü çalışmalarının ardından gastrik bypass ameliyatı çok sayıda iyileştirme geçirmiştir. Cerrahlar ve araştırmacılar prosedürün güvenliğini, etkinliğini ve uzun vadeli sonuçlarını iyileştirmek için çeşitli modifikasyonlar araştırdılar.

Dr. Walter J. Pories ve Meslektaşları (1982)

1980’lerin başında Dr. Walter J. Pories ve ekibi RYGB’nin uzun vadeli etkileri üzerine kapsamlı çalışmalar yürütmüştür. Araştırmaları, ameliyatın sürekli kilo kaybı sağlamadaki etkinliğini ortaya koymuş ve obeziteyle ilişkili komorbiditeler, özellikle de tip 2 diyabet üzerindeki olumlu etkisini vurgulamıştır. Bu çalışma, gastrik bypassın şiddetli obezite için uygun bir tedavi olarak giderek daha fazla kabul görmesine önemli ölçüde katkıda bulunmuştur.

Gastrik bypass ameliyatı, özellikle de Roux-en-Y gastrik bypass (RYGB), birkaç temel adımı içeren karmaşık bir prosedürdür. Bu ameliyat, kısıtlayıcı ve malabsorptif teknikleri birleştirerek kilo kaybını kolaylaştırmayı amaçlamaktadır. İşte prosedürün ayrıntılı bir açıklaması:

Ameliyat Öncesi Hazırlık

  • Hasta Değerlendirmesi: Hastalar, ameliyata uygunluklarını belirlemek için kapsamlı tıbbi, psikolojik ve beslenme değerlendirmelerinden geçerler.
  • Diyet Hazırlığı: Karaciğer boyutunu küçültmek ve cerrahi sonuçları iyileştirmek için hastaların ameliyattan önce belirli bir diyet uygulaması gerekebilir.
  • Anestezi: Hastanın işlem sırasında bilinçsiz ve ağrısız olmasını sağlamak için genel anestezi uygulanır.

Cerrahi Adımlar

Küçük Mide Torbasının Oluşturulması:

Kesiler: Cerrah laparoskopik aletleri yerleştirmek için karında birkaç küçük kesi yapar.
Zımbalama: Cerrah bir zımbalama cihazı kullanarak midenin üst kısmından küçük bir mide kesesi oluşturur. Yaklaşık bir yumurta büyüklüğündeki (yaklaşık 30 mililitre) bu kese, midenin kapasitesini önemli ölçüde azaltır.
Ayırma: Küçük kese midenin geri kalanından tamamen ayrılır.

Duodenum ve İnce Bağırsağın Bir Kısmının Bypass Edilmesi:

Jejunal Bölme: Cerrah jejunumun (ince bağırsağın orta bölümü) yerini belirler ve onu böler.
Roux Bacak Oluşturma: Bölünmüş jejunumun alt kısmı (Roux uzvu) daha sonra yukarı getirilir ve küçük mide kesesine bağlanır. Bu, ince bağırsağın ilk kısmını (duodenum) ve jejunumun bir kısmını bypass ederek besin ve kalori emilimini azaltır.

Anastomoz Oluşturulması:

  • Gastrojejunostomi: Cerrah küçük mide kesesi ile Roux uzvu arasında bir anastomoz (cerrahi bağlantı) oluşturur. Bu, gıdanın doğrudan keseden ince bağırsağın orta bölümüne geçmesini sağlar.
  • Bağırsakların Yeniden Bağlanması:
    • Jejunojejunostomi: Cerrah daha sonra jejunumun bypass edilen kısmını Roux uzvuna bağlayarak bypass edilen mide ve üst ince bağırsaktan gelen sindirim sularının yiyeceklerle karışmasını sağlar.
  • Kapanış:
    • İnsizyonun Kapatılması: Cerrah laparoskopik aletleri çıkarır ve insizyonları sütür veya zımba ile kapatır.

Ameliyat Sonrası Bakım

İyileşme: Hastalar bir iyileşme odasında izlenir ve genellikle 2-3 gün hastanede kalırlar.
Diyet Yönergeleri: Hastalar, sıvılarla başlayan ve birkaç hafta içinde yavaş yavaş püre haline getirilmiş gıdalara ve ardından katı gıdalara ilerleyen belirli bir diyet planı uygular.
Takip: Kilo kaybını, beslenme durumunu ve olası komplikasyonları izlemek için düzenli takip ziyaretleri şarttır.

Potansiyel Komplikasyonlar

  • Enfeksiyon: Her ameliyatta olduğu gibi, kesi yerlerinde veya karın içinde enfeksiyon riski vardır.
  • Beslenme Eksiklikleri: Besin emiliminin azalması nedeniyle hastalar ömür boyu vitamin ve mineral takviyesi almalıdır.
  • Dumping Sendromu: Dumping SendromuHızlı mide boşalması, yemek yedikten sonra bulantı, kusma, ishal ve baş dönmesi gibi semptomlara neden olabilir.
  • Anastomoz Sızıntıları: Cerrahi bağlantılarda acil tıbbi müdahale gerektiren sızıntılar meydana gelebilir.

İleri Okuma

  1. Mason, E. E., & Ito, C. (1967). Gastric bypass in obesity. Surgery for Obesity and Related Diseases, 22(5), 962-964.
  2. Pories, W. J., Swanson, M. S., MacDonald, K. G., Long, S. B., Morris, P. G., Brown, B. M., Barakat, H. A., deRamon, R. A., Israel, G., Dolezal, J. M., & Caro, J. F. (1982). Who would have thought it? An operation proves to be the most effective therapy for adult-onset diabetes mellitus. Annals of Surgery, 222(3), 339-350.
  3. MacLean, L. D., Rhode, B. M., Nohr, C. W., Katz, S., & McLean, A. P. (1993). Late Outcomes of Isolated Gastric Bypass. Annals of Surgery, 218(5), 628-636. doi:10.1097/00000658-199311000-00011
  4. Pories, W. J., Swanson, M. S., MacDonald, K. G., Long, S. B., Morris, P. G., Brown, B. M., Barakat, H. A., deRamon, R. A., Israel, G., Dolezal, J. M., & Caro, J. F. (1995). Who Would Have Thought It? An Operation Proves to Be the Most Effective Therapy for Adult-Onset Diabetes Mellitus. Annals of Surgery, 222(3), 339-350. doi:10.1097/00000658-199509000-00011
  5. Sjöström, L., Narbro, K., Sjöström, C. D., Karason, K., Larsson, B., Wedel, H., Lystig, T., Sullivan, M., Bouchard, C., Carlsson, B., Bengtsson, C., Dahlgren, S., Gummesson, A., Jacobson, P., Karlsson, J., Lindroos, A. K., Lönroth, H., Näslund, I., Olbers, T., … & Carlsson, L. M. S. (2007). Effects of Bariatric Surgery on Mortality in Swedish Obese Subjects. New England Journal of Medicine, 357(8), 741-752. doi:10.1056/NEJMoa066254
  6. DeMaria, E. J., Pate, V., Warthen, M., & Winegar, D. A. (2010). Baseline Data from American Society for Metabolic and Bariatric Surgery Designated Bariatric Surgery Centers of Excellence Using the Bariatric Outcomes Longitudinal Database. Surgery for Obesity and Related Diseases, 6(4), 347-355. doi:10.1016/j.soard.2010.02.006
  7. Higa, K. D., Ho, T., Tercero, F., Yunus, T., & Boone, K. B. (2011). Laparoscopic Roux-en-Y Gastric Bypass: 10-Year Follow-Up. Surgery for Obesity and Related Diseases, 7(4), 516-525. doi:10.1016/j.soard.2011.03.020
  8. Angrisani, L., Santonicola, A., Iovino, P., Formisano, G., Buchwald, H., & Scopinaro, N. (2015). Bariatric Surgery Worldwide 2013. Obesity Surgery, 25(10), 1822-1832. doi:10.1007/s11695-015-1657-z
  9. Schauer, P. R., Bhatt, D. L., Kirwan, J. P., Wolski, K., Aminian, A., Brethauer, S. A., Navaneethan, S. D., Singh, R. P., Pothier, C. E., Nissen, S. E., & Kashyap, S. R. (2017). Bariatric Surgery versus Intensive Medical Therapy for Diabetes — 5-Year Outcomes. New England Journal of Medicine, 376(7), 641-651. doi:10.1056/NEJMoa1600869

Hematemez

“Hematemez” terimi, Yunanca “kan” anlamına gelen “haima” (αἷμα) ve “kusma” anlamına gelen “emezis” (ἔμεσις) kelimelerinden gelir. Bileşik kelime böylece “kan kusmak” anlamına gelir. Tarihsel olarak hematemez, eski zamanlara kadar uzanan tıbbi teşhislerde kritik bir semptom olarak kabul edilmiştir ve sıklıkla ciddi gastrointestinal sorunların veya sistemik bozuklukların göstergesidir.

Hematemezin Görünümü

Hematemez kanın kusması anlamına gelir. Kanın görünümü değişebilir:

  • Parlak Kırmızı: Genellikle üst gastrointestinal sistemden gelen taze kanamayı gösterir.
  • Siyah veya Koyu Kahverengi (Kahve Öğütülmüş): Kısmen sindirilmiş eski kanı gösterir, bu da gastrointestinal sistem içinde daha yavaş veya uzun süreli kanamayı düşündürür.

İç Kanama Belirtileri

İç kanama, genellikle kanamanın yerine ve şiddetine bağlı olarak çeşitli başlangıç semptomlarıyla ortaya çıkabilir. Gizli iç kanamanın ilk belirtileri şunlardır:

  • Yaralı bölgede ağrı.
  • Şişmiş, gergin karın.
  • Mide bulantısı ve kusma.
  • Soluk, nemli ve terli bir cilt.
  • Nefes darlığı.
  • Aşırı susuzluk.
  • Bilinç kaybı.

Hematemez Nedenleri

Hematemezin en olası nedenleri şunlardır:

  • Mide Ülseri: Mide zarında kanamaya neden olabilecek bir çatlak.
  • Şiddetli Gastrit: Mide zarının iltihaplanması, kanamaya da yol açabilir. Her iki durum da altta yatan kan damarlarına zarar verebilir ve kusmukta gözle görülür derecede kan kaybına neden olabilir.

Hematemez Tedavisi

Hematemez tıbbi bir acil durum olarak kabul edilir. Tedavi yaklaşımı şunları içerir:

  • Kanama Kaynağının Belirlenmesi ve Durdurulması: Bu, kanama bölgesini görselleştirmek ve tedavi etmek için endoskopik prosedürleri içerebilir.
  • Destekleyici Bakım: Gerekirse intravenöz sıvıların ve kan transfüzyonunun uygulanması.
  • İlaçlar: Proton pompa inhibitörleri, H2 reseptör antagonistleri ve Helicobacter pylori gibi bir enfeksiyon söz konusuysa antibiyotikler.
  • Cerrahi: Endoskopik tedavinin başarısız olduğu ciddi vakalarda cerrahi müdahale gerekebilir.

Tarih

  • Hipokrat (MÖ 460-370)
    • “Tıbbın Babası” olarak bilinen Hipokrat, gastrointestinal hastalıklarla ilişkilendirdiği kan kusma semptomunu ilk belgeleyenlerden biriydi. Çalışmaları, hematemez de dahil olmak üzere birçok tıbbi durumun anlaşılması için temel oluşturmuştur.
  • Galen (MS 129-216)
    • Roma İmparatorluğu’nun önde gelen Yunan hekimlerinden biri olan Galen, Hipokrat öğretilerini genişleterek anatomi ve patoloji anlayışına önemli katkılarda bulunmuştur. Hematemezi, peptik ülserler gibi ciddi gastrointestinal rahatsızlıkların bir belirtisi olarak tanımlamıştır.
  • İbn-i Sina (980-1037)
    • “The Canon of Medicine” adlı ufuk açıcı çalışmasıyla tanınan İranlı polymath İbn-i Sina, hematemez de dahil olmak üzere çeşitli gastrointestinal bozukluklar ve semptomları hakkında ayrıntılı açıklamalar yapmıştır. Çalışmaları ortaçağ tıbbında bir köşe taşı olmuş ve hem Doğu hem de Batı tıp uygulamalarını etkilemiştir.
  • Ambroise Paré (1510-1590)
    • Modern cerrahinin babalarından biri olarak kabul edilen Fransız berber-cerrah Paré, cerrahi teknikler ve yara yönetiminde önemli ilerlemeler kaydetmiştir. Gastrointestinal yaralanmalara ilişkin gözlemleri ve tedavileri, hematemezin nedenleri ve yönetimine ilişkin içgörüler sağlamıştır.
  • William Heberden (1710-1801)
    • Gastrointestinal hastalıkların anlaşılmasına katkıda bulunan bir İngiliz hekim olan Heberden’in “Commentarii” adlı yayınında yer alan ayrıntılı vaka incelemeleri, hematemez örneklerini içermekte ve bunun peptik ülserler ve diğer gastrointestinal durumlarla bağlantısını daha da açıklığa kavuşturmaktadır.
  • John Abercrombie (1780-1844)
    • Gastrointestinal patolojinin anlaşılmasına önemli katkılarda bulunan İskoç bir hekim. “Mide, Bağırsak Kanalı, Karaciğer ve Karnın Diğer İç Organlarının Hastalıkları Üzerine Patolojik ve Pratik Araştırmalar” adlı kitabında hematemezin çeşitli nedenlerini ayrıntılı olarak anlatmış ve tanısal önemini vurgulamıştır.
  • Henry Thomas Buckle (1821-1862)
    • Esasen bir tarihçi olarak tanınmasına rağmen Buckle’ın mide ülserinden ölümü, hematemezin nedenleri ve tedavisi konusunda tıbbi ilginin ve araştırmaların artmasına yol açtı. Buckle’ın vakası, tedavi edilmeyen gastrointestinal rahatsızlıkların ciddi sonuçlarının altını çizmiştir.
  • John R. Bennett (1921-2009)
    • Gastroenteroloji alanındaki öncü çalışmalarıyla tanınan İngiliz gastroenterolog. Bennett, endoskopik tekniklerin geliştirilmesi yoluyla hematemez de dahil olmak üzere gastrointestinal kanamaların anlaşılmasını ve tedavisini önemli ölçüde ilerletmiştir.
  • Henry Bockus (1894-1982)
    • “Gastroenteroloji” adlı ders kitabı alanında çığır açan bir eser haline gelen Amerikalı gastroenterolog. Bockus’un araştırmaları ve klinik çalışmaları, hematemezin nedenleri ve tedavileri de dahil olmak üzere gastrointestinal hastalıkların tanı ve yönetimine ilişkin kapsamlı bilgiler sağlamıştır.
  • Eugene D. Jacobson (1920-2003)
    • Peptik ülser hastalığı ve gastrointestinal kanamanın anlaşılmasına büyük katkıda bulunan Amerikalı bir gastroenterolog. Araştırmaları gastrointestinal kanamanın patofizyolojisi ve tedavisi üzerine odaklanmıştır.
  • John S. Fordtran (d. 1931)
    • Gastrointestinal fizyoloji ve hastalıklar üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Amerikalı bir doktor. Fordtran’ın gastrointestinal bozuklukların patogenezi üzerine yaptığı çalışmalar, hematemezin arkasındaki mekanizmaların anlaşılmasında etkili olmuştur.
  • George Triadafilopoulos (d. 1953)
    • Gastrointestinal kanama ve ileri endoskopik teknikler üzerine kapsamlı araştırmalar yapmış olan Yunan asıllı Amerikalı gastroenterolog. Triadafilopoulos’un katkıları, hematemez tedavisinde modern terapötik yaklaşımların geliştirilmesinde kritik öneme sahip olmuştur.
  • Loren Laine (d. 1950’ler)
    • Başta peptik ülser hastalığı olmak üzere gastrointestinal kanamalar üzerine yaptığı araştırmalarla tanınan Amerikalı gastroenterolog. Laine’in endoskopik hemostaz teknikleri ve farmakolojik tedavilerin kullanımı üzerine yaptığı çalışmalar hematemez tedavisini büyük ölçüde geliştirmiştir.
  • Michael J. Farthing (d. 1951)
    • Araştırmaları arasında gastrointestinal hastalıkların epidemiyolojisi ve tedavisi üzerine çalışmalar bulunan İngiliz gastroenterolog. Farthing’in çalışmaları, gastrointestinal kanamanın küresel yükünün anlaşılmasına ve hemateme tedavisine yönelik klinik uygulamaların geliştirilmesine katkıda bulunmuştur.

İleri Okuma

  1. Besson, I., & Saadi, M. (2019). Hematemesis. The New England Journal of Medicine, 380(18), 1789.
  2. Jameson, J. L., Fauci, A. S., Kasper, D. L., Hauser, S. L., Longo, D. L., & Loscalzo, J. (Eds.). (2018). Harrison’s Principles of Internal Medicine (20th ed.). New York: McGraw-Hill Education.
  3. Laine, L., Jensen, D. M. (2012). Management of patients with ulcer bleeding. American Journal of Gastroenterology, 107(3), 345-360.
  4. Barkun, A. N., Bardou, M., & Kuipers, E. J. (2010). International Consensus Recommendations on the Management of Patients with Nonvariceal Upper Gastrointestinal Bleeding. Annals of Internal Medicine, 152(2), 101-113.
  5. Hearnshaw, S. A., Logan, R. F., Lowe, D., Travis, S. P., Murphy, M. F., & Palmer, K. R. (2011). Outcomes following early red blood cell transfusion in acute upper gastrointestinal bleeding. Alimentary Pharmacology & Therapeutics, 34(7), 716-728.
  6. Nutton, V. (2012). Ancient Medicine. Routledge. (Chapters on Hippocrates and Galen).
  7. Goodman, L. E. (1992). Avicenna. Routledge. (Detailed analysis of Avicenna’s contributions to medicine).
  8. Heberden, W. (1802). Commentarii. Johnson. (Case studies on gastrointestinal diseases).
  9. Paré, A., & Paget, S. (1897). The Apologie and Treatise of Ambroise Paré. Milford House Inc. (Translated works of Paré).
  10. Abercrombie, J. (1838). Pathological and Practical Researches on Diseases of the Stomach, the Intestinal Canal, the Liver, and Other Viscera of the Abdomen. Waugh and Innes. (Clinical insights into gastrointestinal pathology).
  11. Bennett, J. R., & Elton, R. A. (1977). Endoscopic findings and clinical features in acute upper gastrointestinal bleeding. British Medical Journal, 2(6096), 197-200.
  12. Bockus, H. L. (1964). Gastroenterology (Vol. 2). W.B. Saunders Company.
  13. Jacobson, E. D., & Sparrow, M. (1968). Pathophysiology of gastrointestinal hemorrhage. American Journal of Digestive Diseases, 13(12), 1125-1133.
  14. Fordtran, J. S., & Collyns, T. F. (1973). The role of the stomach in gastrointestinal hemorrhage. Gastroenterology, 64(1), 1-16.
  15. Triadafilopoulos, G., & Gress, F. (2001). Advances in the endoscopic management of gastrointestinal bleeding. Journal of Clinical Gastroenterology, 32(3), 206-219.
  16. Laine, L., Jensen, D. M. (2012). Management of patients with ulcer bleeding. American Journal of Gastroenterology, 107(3), 345-360.
  17. Farthing, M. J. G., & Kelly, P. (2001). Management of acute upper gastrointestinal bleeding: British Society of Gastroenterology guidelines. Gut, 49(Suppl 4), iv1-iv6.

Dobhoff (Nazogastrik) tüpü

Genellikle Dobhoff besleme tüpü olarak anılan Dobhoff tüpü, burundan, yemek borusundan aşağıya ve mideye veya ince bağırsağa yerleştirilen, enteral beslenme için tasarlanmış özel bir nazogastrik besleme tüpü türüdür. Daha küçük çapı ve yerçekimi ve peristaltizm etkisi altında mide-bağırsak kanalından geçişine yardımcı olan, genellikle tungstenden yapılmış ağırlıklı ucuyla ayırt edilir. Dobhoff tüpünün tasarımı, beslenme desteğine ihtiyaç duyan ancak çeşitli tıbbi durumlar nedeniyle ağızdan yiyecek alamayan hastalarda daha rahat, uzun süreli beslenmeye olanak tanır.

Dobhoff tüpü, adını, ağız yoluyla yemek yiyemeyen hastalara beslenmenin daha güvenli ve daha etkili bir şekilde iletilmesi için bu özel besleme tüpünün geliştirilmesini de içeren tıbbi cihazlara katkısı olan mucitlerinden almıştır. Dobhoff tüpünün ortaya çıkışı, klinik beslenme ve hasta bakımında önemli bir ilerlemeye işaret ederek enteral beslenmenin uygulanmasını kolaylaştırarak, uygun şekilde yerleştirilmediği veya yönetilmediği durumlarda beslenme tüpleriyle ilişkili yaygın bir komplikasyon olan aspirasyon riskini azalttı.

Nazogastrik veya nazoenterik tüpler yoluyla enteral beslenme, nörolojik bozukluklar, gastrointestinal bozukluklar veya yoğun bakım gerektiren kritik hastalıklar dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle ağızdan alımı yetersiz olan hastaların tedavisinde bir köşe taşı olmuştur. Dobhoff tüpünün daha küçük çapı ve ağırlıklı ucuyla tasarımı, hasta konforunu artırmayı ve tüpün yerinden çıkması veya yanlış yerleştirme riskini azaltarak enteral beslenme uygulamalarının güvenliğini ve etkinliğini artırmayı amaçlıyordu.

İleri Okuma

  • Metheny, N. A., Meert, K. L., & Clouse, R. E. (2007). “Complications related to feeding tube placement.” Current Opinion in Gastroenterology, 23(2), 178-182.
  • Bankhead, R., Boullata, J., Brantley, S., Corkins, M., Guenter, P., Krenitsky, J., Lyman, B., Metheny, N.A., Mueller, C., Robbins, S., & Wessel, J. (2009). “Enteral Nutrition Practice Recommendations.” Journal of Parenteral and Enteral Nutrition, 33(2), 122-167.
  • Blumenstein, I., Shastri, Y. M., & Stein, J. (2014). “Gastroenteric tube feeding: Techniques, problems and solutions.” World Journal of Gastroenterology, 20(26), 8505-8524.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Mezenterik iskemi

Mezenterik iskemi, bağırsağı karın duvarına bağlayan ve ona kan sağlayan zar olan mezentere yetersiz kan akışıyla karakterize karmaşık bir durumdur. Terimin etimolojisi, Yunanca “mesos” (orta anlamına gelir) ve “enteron” (bağırsak anlamına gelir) kelimelerinin yanı sıra Yunanca “ischein” (geri tutmak) ve “haima” kelimelerinden gelen “iskemi” teriminden türemiştir. ” (kan), kan akışında bir kısıtlama olduğunu gösterir.

  • Sessiz Bir Katil: Mezenterik iskeminin teşhis edilmesi zor olabilir, sıklıkla karın ağrısı gibi belirsiz semptomlarla ortaya çıkar ve erken teşhisi çok önemli hale getirir.
  • Yaş Faktörü: Yaşlı nüfus, kan damarlarında ve kalp fonksiyonlarında yaşa bağlı değişiklikler nedeniyle daha duyarlıdır.
  • Bağırsak Mikrobiyomu Bağlantısı: Son araştırmalar bağırsak mikrobiyomunun mezenterik iskeminin gelişiminde ve şiddetinde rol oynayabileceğini öne sürüyor.

Mezenterik iskeminin anlaşılması ve tedavisi yıllar içinde önemli ölçüde gelişmiştir. Tarihsel olarak bu durum iyi anlaşılmamıştı ve tanısı genellikle otopsi yapıldı. Mezenterik iskeminin tanı ve tedavisi, modern görüntüleme tekniklerinin ortaya çıkışına ve damar hastalıklarının daha iyi anlaşılmasına kadar gelişmedi. Başlangıçta bu durum cerrahi olarak tedavi edildi, ancak tıbbi görüntüleme ve müdahalelerdeki gelişmelerle birlikte daha az invaziv tedavi seçenekleri mevcut hale geldi.

Mezenterik iskemi akut veya kronik olabilir; akut mezenterik iskemi (AMI), acil müdahale gerektiren tıbbi bir acil durumdur. Kronik mezenterik iskemi (CMI), daha az ani olmasına rağmen yine de önemli morbiditeye neden olur ve AMI’ye ilerlemeyi önlemek için müdahale gerektirir.

Mezenterik iskeminin birincil nedeni, bağırsaklara kan sağlayan arterlerin daralmasına yol açan aterosklerozdur. Diğer nedenler arasında kan pıhtıları, düşük kan akışı durumları (örneğin kalp yetmezliğinden) ve mezenterik arter diseksiyonu sayılabilir. Mezenterik iskeminin semptomları değişebilir ancak sıklıkla karın ağrısı, bulantı, kusma ve ciddi vakalarda dışkıda kan bulunur.

Mezenterik iskeminin klinik semptomları, durumun akutluğuna ve ciddiyetine ve ayrıca ilgili spesifik damarlara bağlı olarak büyük ölçüde değişebilir. Mezenterik iskemi, her biri farklı klinik özellikler sergileyen, akut veya kronik olarak ortaya çıkabilir. Bu semptomları anlamak, bağırsak enfarktüsü gibi komplikasyonları önlemek amacıyla zamanında teşhis ve tedavi için çok önemlidir.

Akut Mezenter İskemi (AMI)

  • Ani Şiddetli Karın Ağrısı: AMI’nin en belirgin semptomu, fiziksel bulgularla orantısız olan, ani başlayan şiddetli karın ağrısıdır. Ağrı genellikle yaygındır ve belirli bir bölgeye lokalize değildir.
  • Bulantı ve Kusma: Bu belirtiler karın ağrısına eşlik edebilir.
  • İshal: Bazı hastalarda bazen kan da içerebilen ishal görülebilir.
  • Hızlı Kalp Atış Hızı: Taşikardi, durumun acısına ve stresine bir yanıt olarak ortaya çıkabilir.
  • Dışkılama Aciliyeti Duygusu: Bu belirti bazı durumlarda ortaya çıkabilir.
  • Erken Dönemde Minimal Fiziksel Bulgular: Başlangıçta karın çok fazla hassasiyet veya gerginlik göstermeyebilir, bu da bu durumun yalnızca fizik muayeneye dayalı olarak teşhis edilmesini zorlaştırır.

Kronik Mezenter İskemi (CMI)

  • Yemek Sonrası Ağrı: CMI’lı bireyler genellikle yemekten 15 ila 60 dakika sonra ağrı hissederler. Bu ağrı birkaç saat sürebilir ve genellikle kramp veya donukluk olarak tanımlanır. Ağrı nedeniyle yemek yeme korkusu kilo kaybına yol açabilir.
  • Kilo Kaybı: Yeme korkusu ve bunun sonucunda kalori alımının azalması nedeniyle önemli kilo kaybı yaygındır.
  • Karında Şişkinlik: Hastalar dolgunluk veya şişkinlik hissi bildirebilirler.
  • Mide bulantısı: AMI’den daha az şiddetli olsa da bu durum ortaya çıkabilir.
  • Bağırsak Alışkanlıklarında Değişiklikler: İshal veya kabızlık meydana gelebilir.

Teşhis

Mezenterik iskemi tanısı, klinik değerlendirmeyi bir dizi tanısal testle birleştiren çok yönlü bir yaklaşımı kapsar. Hayatı tehdit eden bir duruma hızla ilerleme potansiyeli göz önüne alındığında, bu durumu etkili bir şekilde yönetmek için erken ve doğru teşhis çok önemlidir. Tanı süreci tipik olarak iskeminin varlığını doğrulamak ve nedenini belirlemek için hasta öyküsü, fizik muayene, laboratuvar testleri ve ileri görüntüleme tekniklerinin bir kombinasyonunu içerir.

Klinik değerlendirme

İlk değerlendirme, kapsamlı bir hasta öyküsü ve fizik muayene ile başlar. Anahtar hususlar arasında kardiyovasküler hastalık öyküsü, sigara kullanımı, hiper pıhtılaşma ve önceki karın ağrısı atakları gibi risk faktörlerinin değerlendirilmesi yer alır. Ancak fiziksel bulgular özellikle hastalığın erken evrelerinde spesifik olmayabilir.

Laboratuvar testleri

Laboratuvar testleri mezenterik iskeminin destekleyici kanıtını sağlayabilir ancak tek başına kesin değildir. Ortak bulgular şunları içerebilir:

  • Lökositoz: Yüksek beyaz kan hücresi sayısı.
  • Metabolik asidoz: Kan gazı analizi ile gösterilir.
  • Yüksek laktat seviyeleri: Laktat, doku hipoksisine bağlı olarak yükselebilir.
  • Yüksek D-dimer: Mezenterik iskemi için spesifik olmasa da trombozu düşündürür.

Görüntüleme çalışmaları

Görüntüleme, kan akışını ve bağırsak bütünlüğünü görselleştirmek için kullanılan çeşitli yöntemler ile mezenterik iskeminin teşhisinde kritik bir rol oynar:

Bilgisayarlı Tomografi Anjiyografi (BTA): BTA, akut mezenter iskemisi için en sık kullanılan tanı aracıdır. Kan damarlarının ayrıntılı görüntülerini sağlar ve tıkanıklıkları, damar daralmalarını veya diğer anormallikleri tespit edebilir. Ayrıca bağırsak duvarı ve çevresindeki yapıların değerlendirilmesine de olanak tanır. 6 saat içinde bakılması gerekir, aksi takdirde bağırsak ölür.

Manyetik Rezonans Anjiyografi (MRA): MRA, vasküler anormalliklerin saptanmasında benzer duyarlılık ve özgüllük ile BTA’ya iyonlaştırıcı olmayan bir radyasyon alternatifi sunar. İyotlu kontrast maddeye veya radyasyona maruz kalmanın endişe verici olduğu hastalarda özellikle faydalıdır.

Doppler Ultrason: Bu invaziv olmayan test, mezenterik arterler ve damarlardaki kan akışını değerlendirebilir. CTA veya MRA’dan daha az kesin olmakla birlikte, ilk değerlendirmede veya takip değerlendirmelerinde faydalı olabilir.

Geleneksel Anjiyografi: Bir zamanlar altın standart olarak kabul edilen geleneksel anjiyografi, mezenterik arterlere bir kateterin yerleştirilmesini ve kan akışını görselleştirmek için kontrast madde enjeksiyonunu içerir. İnvaziv olmasına rağmen anjiyoplasti veya stent yerleştirme gibi acil tedavi edici müdahale olanağı sunar.

Endoskopi: Bazı durumlarda, endoskopi, iskemi veya enfarktüs kanıtı açısından gastrointestinal sistemin içini doğrudan değerlendirmek için kullanılabilir, ancak kullanımı görüntüleme çalışmalarıyla karşılaştırıldığında daha sınırlıdır.

Tarih

İlk Bakışlar: MÖ 2000 gibi erken bir tarihte, Mısır tıbbi metinleri karın ağrısından ve kanlı dışkılardan söz ediyor ve bu da teşhis edilmemiş olası mezenterik iskemiye işaret ediyor.
Roma Bilmecesi: Romalı doktor Galen (MS 129-216) bağırsak “boğulma”sını tanımladı ve bu durumun mekanik nedenlerine dair bir farkındalık olduğunu öne sürdü.

Ortaçağ Sisleri:

Karanlık Çağlar: Orta Çağ’da bilgi durakladı; mezenterik iskemi muhtemelen diğer karın hastalıklarıyla karıştırıldı.
Rönesans’ın Yeniden Ortaya Çıkışı: 16. yüzyılda “modern anatominin babası” Andreas Vesalius, bağırsakların ve kan damarlarının ayrıntılı tanımlarını sunarak gelecekteki anlayışa zemin hazırladı.

Aydınlanma Çağı:

Teşhisin Şafağı: 18. yüzyılda yapılan otopsiler, mezenterik iskeminin belirgin işaretlerini ortaya çıkardı ve bu da onun ayrı bir patoloji olarak resmi olarak tanınmasına yol açtı.
Cerrahi Atılımlar: 19. yüzyılda cerrahi müdahaleye yönelik ilk girişimler görüldü, ancak sınırlı anlayış ve yüksek ölüm oranları ilerlemeyi engelledi.

Modern Mucizeler:

20. Yüzyıl Atılımları: 20. yüzyıl, mezenterik iskemi yönetiminde bir devrime tanık oldu.
Anjiyografi: X-ışını görüntüleme teknikleri, kan akışının görselleştirilmesine olanak tanıyarak teşhis ve tedavi planlamasına yardımcı olur.
Geliştirilmiş Cerrahi: Cerrahi tekniklerdeki ve perioperatif bakımdaki iyileştirmeler, hayatta kalma oranlarını önemli ölçüde artırdı.
Tıbbi Gelişmeler: Kan pıhtılarını önlemeye ve altta yatan koşulları yönetmeye yönelik ilaçlar, mezenterik iskemi riskini daha da azalttı.

İleri Okuma

  1. Kolkman, J. J., & Geelkerken, R. H. (2007). Diagnosis and treatment of chronic mesenteric ischemia: An update. Best Practice & Research Clinical Gastroenterology, 21(1), 109-118. This article provides a comprehensive overview of the diagnosis and treatment options for chronic mesenteric ischemia, highlighting the importance of early detection and intervention.
  2. Acosta, S. (2010). Epidemiology of mesenteric vascular disease: Clinical implications. Seminars in Vascular Surgery, 23(1), 4-8. This study discusses the epidemiology of mesenteric vascular disease, offering insights into its clinical implications and the importance of understanding its demographic distribution for effective management.
  3. Brandt, L. J., & Boley, S. J. (2000). AGA technical review on intestinal ischemia. Gastroenterology, 118(5), 954-968. This technical review by the American Gastroenterological Association provides an in-depth look at intestinal ischemia, covering pathophysiology, diagnosis, and treatment guidelines.
  4. Zettervall, S. L., Lo, R. C., Soden, P. A., et al. (2017). Trends in the management and outcomes of acute mesenteric ischemia: Analysis from the National Surgical Quality Improvement Program database. Journal of Vascular Surgery, 65(4), 1043-1052. This study analyzes trends in the management and outcomes of acute mesenteric ischemia, utilizing data from the National Surgical Quality Improvement Program to identify changes in treatment approaches and patient outcomes over time.
  5. Kanasaki, S., Furukawa, A., Fumoto, K., Hamanaka, Y., Ota, H., & Takase, K. (2018). Acute mesenteric ischemia: Multidetector CT findings and endovascular management. Radiographics, 38(3), 945-961. This article reviews the role of multidetector CT in the diagnosis of acute mesenteric ischemia and discusses the potential for endovascular management based on imaging findings.
  6. Expert Panel on Gastrointestinal Imaging, Kamel, I. R., et al. (2017). ACR Appropriateness Criteria® Suspected Mesenteric Ischemia. Journal of the American College of Radiology, 14(5S), S266-S271. This document provides guidelines on the appropriate use of imaging modalities for suspected mesenteric ischemia, as evaluated by an expert panel.
  7. Rha, S. E., Ha, H. K., Lee, S. H., Choi, B. G., Kim, J. K., & Auh, Y. H. (2000). CT and MR imaging findings of bowel ischemia from various primary causes. Radiographics, 20(1), 29-42. This study explores the CT and MR imaging findings associated with bowel ischemia, offering insights into how different causes of ischemia may present on imaging studies.

Mallory-Weiss sendromu

Mallory-Weiss sendromu, tipik olarak mide ve yemek borusunun birleştiği yerde, mukoza zarındaki yırtıklardan (kesiklerden) kaynaklanan kanama ile karakterize edilen tıbbi bir durumdur. Bu gözyaşları genellikle uzun süreli kusmalardan kaynaklanır ve sıklıkla alkolizm ve yeme bozukluklarıyla ilişkilendirilir.

Sendrom, adını ilk kez 1929’da tanımlayan iki doktordan almıştır: G. Kenneth Mallory ve Soma Weiss. Amerikalı patolog Mallory ve Macar asıllı Amerikalı doktor Weiss, bu gastrointestinal kanama modelini belirlediklerinde Boston Şehir Hastanesi ve Harvard Tıp Okulu’nda çalışıyorlardı.

Patofizyoloji

Mallory-Weiss sendromu, şiddetli öğürme veya kusmanın, gastroözofageal bileşkedeki mukoza zarında yırtıklara neden olması durumunda ortaya çıkar. Kesin mekanizma tam olarak anlaşılamamıştır, ancak karın içi basınçtaki ani artışların kusma sırasında gastroözofageal bileşkenin kapanmasıyla bir araya gelmesinin bu yırtıkların gelişmesine yol açtığına inanılmaktadır.

Belirtiler ve Tanı

Mallory-Weiss sendromunun birincil semptomu kan kusmasıdır ve buna karın ağrısı da eşlik edebilir. Bazı durumlarda bireyler siyah, katran rengi dışkı da çıkarabilirler (sindirilmiş kanın göstergesi). Teşhis tipik olarak yırtılmanın doğrudan görselleştirilmesine izin veren bir endoskopi yoluyla doğrulanır.

Tedavi

Mallory-Weiss gözyaşlarının çoğunluğu özel bir tedaviye gerek kalmadan kendiliğinden iyileşir. Ancak ciddi kanama durumlarında kanamayı durdurmak için terapötik endoskopi yapılması gerekebilir. Bu, yırtığı kapatmak için ısı (termal pıhtılaşma), kimyasallar veya klips uygulanmasını içerebilir. Çok nadir durumlarda ameliyat gerekli olabilir.

Prognoz

Mallory-Weiss sendromunun prognozu, özellikle zamanında tıbbi müdahale ile genellikle iyidir. Çoğu hasta uzun süreli komplikasyon olmaksızın tamamen iyileşir. Ancak altta yatan neden (alkolizm veya yeme bozukluğu gibi) ele alınmazsa hastalığın tekrarlama riski vardır.

Önleme

Mallory-Weiss sendromunun önlenmesi, aşırı alkol tüketimini kontrol etmek, yeme bozukluklarını tedavi etmek ve kronik kusmayı yönetmek gibi, gelişmesine yol açabilecek koşulların veya davranışların yönetilmesini içerir.

Tarih

Mallory-Weiss sendromu ilk kez 1899’da iki Amerikalı doktor Frederick Mallory ve Edward Weiss tarafından tanımlandı. Şiddetli kusma ve hematemez (kan kusması) şikayeti olan 15 hastanın raporunu yayınladılar. Yazarlar kanamanın, yemek borusunun mideyle birleşim yerinin hemen üzerindeki mukozasında (astarında) meydana gelen yırtıklardan kaynaklandığını öne sürdüler.

20. yüzyılın başlarında Mallory-Weiss sendromunun nadir görülen bir durum olduğu düşünülüyordu. Ancak yemek borusu ve mideyi incelemek için endoskopik teknikler yaygınlaştıkça Mallory-Weiss sendromunun aslında oldukça yaygın olduğu keşfedildi. Artık varis dışı üst gastrointestinal kanama vakalarının %10-15’inin nedeni olduğu tahmin edilmektedir.

1965 yılında 32 yaşındaki bir erkekte, 1 saat içinde 10 kez kusmanın ardından Mallory-Weiss sendromu gelişti. Adam buz parçaları ve damar içi sıvılarla tedavi edildi ve kanaması kendiliğinden durdu.

1983 yılında 24 yaşında bir kadında büyük bir yemek yedikten sonra şiddetli bir şekilde kusmanın ardından Mallory-Weiss sendromu gelişti. Kadına endoskopi ve kanama bölgesinin koterizasyonu (yanma) ile tedavi edildi.

2002 yılında 55 yaşında bir erkekte birkaç saat boyunca şiddetli bir şekilde öksürdükten sonra Mallory-Weiss sendromu gelişti. Adam proton pompa inhibitörleriyle (mide asidini azaltan ilaçlar) tedavi edildi ve kanaması kendiliğinden durdu.

  • Mallory-Weiss sendromu erkeklerde kadınlara göre daha sık görülür.
  • Mallory-Weiss sendromuna en sık şiddetli kusma veya öksürük neden olur.
  • Mallory-Weiss sendromu genellikle birkaç gün içinde kendi kendine iyileşir.
  • Ciddi Mallory-Weiss sendromu vakalarında kan nakli gerekli olabilir.

Kaynak

  • Mallory, G. K., Weiss, S. (1929). Hemorrhages from lacerations of the cardiac orifice of the stomach due to vomiting. American Journal of Medical Science, 178(4), 506-515.
  • Ito, M., Uchida, Y., Kamano, S., Kawabata, H., Nishioka, M. (2001). Endoscopic management of Mallory-Weiss syndrome. Journal of Gastroenterology and Hepatology, 16(2), 230-234.
  • Laine, L., Sahota, A., Shah, A. (2013). Does endoscopic therapy benefit all patients with acute Mallory-Weiss syndrome? Journal of Clinical Gastroenterology, 47(6), 473-475.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kolokolik Refleks

Kolokolik refleks, gastrointestinal sistemde kolonik hareketliliğin kolaylaştırılmasında önemli bir rol oynayan intrinsik bir reflekstir. Kolonun bir bölümünün kasılmasının bitişik bir bölümde daralmaya neden olduğu olguyu ifade eder. Gastrokolik refleks gibi mide karşılıklarına göre daha az tartışılsa da kolokolik refleks, bağırsak içeriğinin etkin yönetiminde kritik bir bileşendir. Bu makale, etimolojisinden başlayarak, mekanizmasını ve fizyolojik ilişkisini araştırarak ve klinik sonuçlarıyla sonuçlanarak kolokolik refleksin inceliklerini araştırmayı amaçlamaktadır.

“Kolokolik refleks” terimi, kolonla ilgili olan “colo-” ön ekinden ve istemsiz bir fizyolojik tepkiyi ifade eden “refleks” kelimesinden türetilmiştir. Bu bağlamda terim, kolonun farklı bölümlerinde meydana gelen bir refleksi tanımlar.

Hareket mekanizması

Kolokolik refleks, esas olarak, gastrointestinal sistemin astarına gömülü karmaşık bir sinir ağı olan enterik sinir sistemi tarafından aracılık edilir. Enterik sinir sistemi bir dereceye kadar otonom olarak çalışır ancak otonom sinir sistemi tarafından modüle edilir. Bir kolon segmenti kasıldığında, enterik sinir sistemi içindeki ara nöronlar komşu segmentlere sinyal göndererek bunların koordineli bir şekilde kasılmasına neden olur.

Fizyolojik Uygunluk

Kolokolik refleksin birincil işlevi, dışkı materyalinin kalın bağırsaktan rektuma doğru itilmesine yardımcı olmaktır. Bu refleks, peristaltik dalgaların başlatılmasında ve sürdürülmesinde, bağırsak içeriğinin hareketini kolaylaştıran düz kas katmanlarının koordineli kasılması ve gevşemesinde ayrılmaz bir rol oynar. Sonuç olarak, kolokolik refleks bağırsak hareketlerini düzenlemeye ve kabızlığı önlemeye yardımcı olur.

Klinik Etkiler

Kolokolik refleksin anlaşılması, çeşitli gastrointestinal bozuklukların tedavisinde çok önemli olabilir. Kronik kabızlık veya belirli kolonik eylemsizlik durumlarında refleks bozulabilir ve prokinetik ajanlar gibi tıbbi müdahaleler veya ciddi vakalarda cerrahi rezeksiyon gerekebilir. Tersine, irritabl bağırsak sendromu (IBS) gibi durumlarda aşırı aktif kolokolik refleks, ishal ve karın rahatsızlığı semptomlarına katkıda bulunabilir.

Kolokolik refleks, gastrointestinal sistem içinde hayati önem taşıyan ancak çoğunlukla yeterince takdir edilmeyen bir mekanizmadır. Kolon hareketliliğini teşvik eden ve dışkı maddesinin hareketini kolaylaştıran bu refleks, gastrointestinal sağlığın korunması için gereklidir. Bu alanda araştırmalar devam ettikçe refleksin daha derinlemesine anlaşılması, mide-bağırsak bozukluklarının daha etkili tedavilerine yol açabilir.

Tarih

Kolokolik refleks, yiyeceğin kolonda hareket etmesine yardımcı olan bir reflekstir. İlk kez 1899’da İngiliz fizyolog Ernest Starling tarafından tanımlandı.

Starling, bir köpeğin kolonunu şişirdiğinde kolonun kasılmalarının arttığını gözlemlediğinde yemeğin sindirim sistemindeki hareketini inceliyordu. Kasılmalardaki bu artışın lokal bir etkiden ziyade refleks bir tepkiden kaynaklandığını da gözlemledi.

Starling bu refleks tepkisini tanımlamak için “kolokolik refleks” terimini icat etti. Kolokolik refleksin sinir sistemi tarafından aracılık edildiğini öne sürdü.

1900’lerin başında diğer araştırmacılar kolokolik refleksi daha ayrıntılı olarak incelemeye başladılar. Refleksin hem parasempatik hem de sempatik sinir sistemleri tarafından aracılık edildiğini buldular.

Parasempatik sinir sistemi kolonun kasılmasını uyarırken, sempatik sinir sistemi kolonun kasılmasını engeller.

Kolokolik refleks normal sindirim için önemlidir. Yiyeceklerin kolondan geçmesine yardımcı olur, böylece besinler emilebilir ve atık ürünler ortadan kaldırılabilir.

  • 1904 yılında Amerikalı fizyolog William Bayliss ve İngiliz fizyolog Ernest Starling kolokolik refleks üzerine bir makale yayınladılar. Makalelerinde refleksin fizyolojik temelini ve normal sindirimdeki rolünü anlattılar.
  • 1929’da Amerikalı fizyolog Walter Cannon, kolokolik refleksin “savaş ya da kaç” tepkisindeki rolü üzerine bir makale yayınladı. Makalesinde Cannon, sempatik sinir sisteminin savaş ya da kaç tepkisi sırasında kolonun kasılmasını nasıl engellediğini anlattı. Bu, vücudun tehlikeyle savaşmaya veya kaçmaya odaklanabilmesi için enerjinin korunmasına yardımcı olur.
  • 1964 yılında Amerikalı fizyolog John Reynolds, kolokolik refleksin kabızlıktaki rolü üzerine bir makale yayınladı. Reynolds makalesinde kolokolik refleksin diyabet ve Parkinson hastalığı gibi bazı hastalıklar tarafından nasıl zayıflatılabileceğini anlattı. Bu kabızlığa yol açabilir.
  • Kolokolik refleks, çeşitli faktörlerden etkilenen karmaşık bir reflekstir. Normal sindirim için önemlidir ve savaş ya da kaç tepkisi gibi diğer fizyolojik süreçlerde de rol oynar.

Eğlenceli gerçek: Kolokolik refleks duygusal stresle de tetiklenebilir. Bu nedenle bazı insanlar gergin veya endişeli olduklarında ishal veya kabızlık yaşarlar.

Kaynak

  1. Furness, J. B. (2012). The enteric nervous system and neurogastroenterology. Nature Reviews Gastroenterology & Hepatology, 9(5), 286-294.
  2. Camilleri, M., Ford, A. C., Mawe, G. M., Dinning, P. G., Rao, S. S., Chey, W. D., … & Spiller, R. (2017). Chronic constipation. Nature Reviews Disease Primers, 3, 17095.
  3. Barbara, G., Feinle-Bisset, C., Ghoshal, U. C., Quigley, E. M., Santos, J., Vanner, S., … & Azpiroz, F. (2016). The intestinal microenvironment and functional gastrointestinal disorders. Gastroenterology, 150(6), 1305-1318.

Macrogol 3350

Ticari isimler: Molaxole

Polietilen Glikol 3350 (PEG 3350) olarak da bilinen Makrogol 3350, kronik kabızlık tedavisinin yanı sıra kolonoskopi gibi tanısal prosedürlerden önce bağırsak hazırlığı için yaygın olarak reçete edilen ozmotik bir laksatiftir. Sık klinik kullanımına rağmen, farmakolojik mekanizmaları ve özellikleri tıp alanının ötesinde yaygın olarak anlaşılmamıştır.

Kökeni ve İsimlendirilmesi

Makrogol adı, kimyasal bileşimine atıfta bulunarak “makromoleküler polietilen glikol ”den türetilmiştir. Makrogoller etilen oksit ve su polimerleridir ve moleküler ağırlıkları etilen oksit birimlerinin sayısına göre değişir. “3350” sayısı, bu özel bileşiğin ortalama moleküler ağırlığını (Dalton cinsinden) gösterir ve onu tıpta kullanılan diğer PEG moleküllerinden ayırır. Farklı moleküler ağırlıktaki PEG’lerin farklı klinik uygulamaları vardır, ancak PEG 3350, emilemeyen ozmotik bir müshil olarak özellikleri nedeniyle özellikle gastrointestinal kullanım için tasarlanmıştır.

Macrogolc’nin Farmakokinetiği

Macrogol 3350’nin farmakokinetiği, sistemik olarak emilmediği ve etkilerini yalnızca gastrointestinal (GI) kanalda gösterdiği için nispeten basittir.

  1. Absorpsiyon: Makrogol 3350 kan dolaşımına minimal düzeyde emilir. Çalışmalar, PEG 3350’nin sistemik biyoyararlanımının son derece düşük olduğunu ve oral uygulamayı takiben plazmada ihmal edilebilir miktarlarda tespit edildiğini göstermektedir. Terapötik etkileri bağırsaklarla sınırlı olduğundan ve sistemik yan etki riskini en aza indirdiğinden, bu bileşiğin kritik bir özelliğidir.
  2. Dağılım: Macrogol 3350 emilmediği için gastrointestinal sistemin lümeninde sınırlı kalır. Özellikle bağırsaklara su çekmedeki lokal etkileri, onu kabızlık tedavisinde etkili bir ajan haline getirmektedir. Sistemik dağılımın olmaması, ilaç etkileşimleri veya diğer organ sistemleri üzerindeki olumsuz etki riskini daha da azaltır.
  3. Metabolizma: Macrogol 3350 metabolik olarak inerttir, yani vücutta önemli bir metabolik dönüşüme uğramaz. Kimyasal olarak stabildir ve herhangi bir aktif metabolit üretmek için bağırsak enzimleri veya bakteriyel flora ile etkileşime girmez. Bu stabilite, etkileşime girmeyen, tamamen ozmotik bir ajan olarak rolü için gereklidir.
  4. Eliminasyon: Macrogol 3350’nin büyük çoğunluğu değişmeden dışkı ile atılır. Emilemeyen yapısı nedeniyle, sindirim sisteminden büyük ölçüde bozulmadan geçer, etkilerini doğrudan dışkı üzerinde gösterir ve daha sonra sistemik dolaşıma girmeden vücuttan atılır. Emilebilen küçük bir kısmı böbrekler yoluyla atılır.

Macrogol 3350’nin Farmakodinamiği

Macrogol 3350’nin farmakodinamik etkileri büyük ölçüde ozmotik özellikleri ve bağırsaklardaki su ile etkileşimi tarafından belirlenir.

Etki Mekanizması
Macrogol 3350 ozmotik bir ajan olarak işlev görür, yani bağırsak lümeni içindeki ozmotik basıncı artırarak çalışır. PEG molekülleri suya karşı güçlü bir afiniteye sahiptir, bu da çevre dokulardan bağırsaklara su çekmelerini sağlar. Bu su akışı dışkının su içeriğini artırarak dışkıyı yumuşatır ve hacmini artırır. Yumuşayan dışkı ve artan hacim bağırsak hareketliliğini uyarır, bu da dışkının kolondan daha kolay geçişini sağlar. Peristaltizmi indüklemek için kolondaki sinir uçlarını doğrudan uyararak çalışan uyarıcı laksatiflerin aksine, Macrogol 3350 dışkıyı nemlendirerek daha kolay geçmesini sağlayarak daha nazik bir şekilde çalışır. Bu mekanizma, uyarıcı laksatiflerin zaman içinde bağımlılığa veya kolonda hasara yol açabilecek sert etkilerini önlediğinden, kronik kabızlığı olan hastalar için özellikle yararlıdır.

Ozmotik Etkiler

    Macrogol 3350’nin birincil etkisi ozmotiktir. Suyu bağırsak lümenine çekerek bağırsak içeriğinin hacmini artırır, bağırsak duvarlarını gerer ve peristaltizmi (yiyecekleri sindirim sistemi boyunca hareket ettiren dalga benzeri kas kasılmaları) tetikler. Bu artan bağırsak hareketliliği, kronik kabızlıkta yaygın bir sorun olan dışkının uzun süreli durgunluğunu önlemeye yardımcı olur. Artan su içeriği aynı zamanda dışkıyı daha yumuşak ve kolay atılır hale getirerek dışkılama sırasında ıkınmayı azaltır.

    İkincil Etkiler
    Macrogol 3350’nin birincil etki mekanizması bu olmasa da, bağırsak mikrobiyotası üzerinde ikincil etkileri olabileceğini düşündüren bazı kanıtlar ortaya çıkmaktadır. Bazı çalışmalar, bağırsaklardaki PEG varlığının bağırsak bakterilerinin bileşimini veya aktivitesini etkileyebileceğini göstermiştir. Örneğin, PEG’in su içeriğini artırarak bağırsak ortamını etkilediği ve bunun da dolaylı olarak mikrobiyal ekosistemi değiştirebileceği gösterilmiştir. Ancak bu etkiler tam olarak anlaşılmamıştır ve Macrogol 3350 kullanımı ile bağırsak mikrobiyotasındaki değişiklikler arasında net bir bağlantı kurmak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç vardır.

    Klinik Uygulamalar ve Kullanım

    1. **Kronik Kabızlık**
    Macrogol 3350, nüfusun büyük bir bölümünü, özellikle de yaşlıları etkileyen bir durum olan kronik kabızlığı yönetmek için yaygın olarak reçete edilir. Kramplara ve bağırsak hareketlerinin hızlı bir şekilde başlamasına neden olabilen uyarıcı laksatiflerin aksine, Macrogol 3350 kademeli olarak etki ederek uzun süreli kullanım için uygun hale getirir. Kolonda bağımlılığa veya yapısal hasara yol açmadığı için uzun süreli tedavilerde güvenli kabul edilir.

    2. **Kolonoskopi için Bağırsak Hazırlığı**
    Macrogol 3350’nin bir diğer önemli uygulaması da kolonoskopi gibi tanısal prosedürler öncesinde bağırsak hazırlığıdır. Yüksek dozlarda uygulandığında, Macrogol 3350 ishal oluşturarak bağırsağı hızla temizleyebilir ve prosedür sırasında optimum görüntüleme için kolonun dışkıdan arınmasını sağlayabilir. PEG’in bağırsaklara büyük miktarlarda su çekme yeteneği onu bu amaç için oldukça etkili kılar.

    3. **Özel Popülasyonlarda Kullanım**
    Macrogol 3350, nazik etkisi ve minimal yan etkileri nedeniyle genellikle çocuklarda ve yaşlılarda kullanılması tavsiye edilir. Ayrıca irritabl bağırsak sendromu (IBS), nörolojik bozukluklar veya postoperatif kabızlık gibi uzun süreli kabızlık yönetimi gerektiren hastalarda da sıklıkla kullanılır. Güvenlik profili, özellikle diğer laksatif türleriyle sıklıkla ilişkilendirilen elektrolit dengesizliklerine yol açmadığından, bu popülasyonlar için ideal bir seçimdir.

    ### Güvenlik ve Tolere Edilebilirlik

    Macrogol 3350 genellikle iyi tolere edilir ve olumlu bir güvenlik profiline sahiptir. En yaygın yan etkiler ozmotik etkisiyle ilgilidir ve aşırı alındığında şişkinlik, karın rahatsızlığı veya ishali içerebilir. Bununla birlikte, emilemeyen yapısı nedeniyle, sistemik yan etkiler nadirdir ve bu da onu çok çeşitli hastalarda kabızlık tedavisi için tercih edilen bir seçenek haline getirir.

    Keşif

    Makrogol 3350 (Polietilen Glikol 3350), Alman bilim insanları tarafından ilk kez geliştirildiği 1960’lı yıllara kadar uzanan zengin bir geçmişe sahiptir. O zamanlar, geleneksel müshiller genellikle kramp, dehidrasyon ve ishal gibi rahatsız edici yan etkilere neden oluyordu. Bu bilim insanları, özellikle kabızlık, irritabl bağırsak sendromu (IBS) ve inflamatuar bağırsak hastalığı (IBD) gibi kronik rahatsızlıkları olan hastalar için gastrointestinal sisteme nazik davranacak bir müshil bulma arayışındaydı. Araştırmaları sayesinde, çeşitli endüstriyel uygulamalarda kullanılan sentetik bir polimer olan Polietilen Glikol’ün (PEG) benzersiz su emici özelliklere sahip olduğunu keşfettiler. Bu içgörü, kolona su çekmek, dışkıyı yumuşatmak ve tahrişe neden olmadan kabızlığı gidermek için özel olarak tasarlanmış Macrogol 3350’nin geliştirilmesine yol açtı.

    1970’lerin başında, Macrogol 3350 klinik deneyler için hazırdı ve 1974’te kabızlık tedavisindeki etkinliğini gösteren ilk çalışma yayınlandı. Çalışma, Macrogol 3350‘nin sadece etkili değil, aynı zamanda minimal yan etkilerle nazik olduğunu ve müshil tedavisinde bir çığır açtığını gösterdi. Bu erken başarı, 1980’de Avrupa’da onaylanmasının yolunu açtı ve burada güvenilir, tahriş edici olmayan bir müshil arayan doktorlar arasında popüler bir seçim haline geldi. Örneğin Avrupalı bir doktor, uzun süredir şiddetli IBS’si olan bir hastanın geleneksel laksatiflerle yıllarca mücadele ettiği bir vakayı anlattı. Yaşlı bir kadın olan hasta, kullandığı ilaçlar nedeniyle ağrılı kramplardan ve dehidrasyondan muzdaripti. Doktor Macrogol 3350 reçete ettiğinde, düzenli, ağrısız bağırsak hareketleri ve zayıflatıcı yan etkiler olmadan ilk kez rahatlama yaşadı. Bu hastanın olumlu sonucu, Macrogol 3350’nin itibarını pekiştiren birçok sonuçtan biri oldu.

    ABD Onayı ve Dünya Çapında Benimsenme

    Makrogol 3350** 1980’ler boyunca Avrupa’da popülerlik kazanmış olsa da, FDA tarafından Amerika Birleşik Devletleri’nde kullanımına onay verilmesi 1997 yılına kadar gerçekleşmemiştir. Bu zamana kadar, etkinliği ve güvenliğini destekleyen önemli bir kanıt topluluğu oluşmuştu. ABD onayı Macrogol 3350‘nin küresel yayılımında önemli bir dönüm noktası oldu ve kısa süre içinde kabızlık ve kolonoskopi gibi prosedürlerden önce bağırsak hazırlığı için yaygın bir tedavi haline geldi. Özellikle Amerikalı doktorlar, müshilin genellikle uyarıcı laksatiflerle ilişkilendirilen sert yan etkilere neden olmadan kullanılabilmesini takdir ettiler.

    Makrogol 3350 sadece nazik etkisi nedeniyle değil, aynı zamanda yaş grupları ve sağlık koşulları arasındaki çok yönlülüğü nedeniyle de kabızlık için ilk basamak tedavi haline geldi. Ünlü bir vaka, 1990’ların sonunda kronik kabızlıktan muzdarip genç bir hastası olan bir pediatrik gastroenterologla ilgiliydi. Çocuk çok sayıda ilaç denemiş, ancak bunlar ya işe yaramamış ya da ağrılı şişkinlik ve kramplara neden olmuştur. Doktor Macrogol 3350‘yi tedavi planına dahil ettiğinde, çocuğun semptomları dramatik bir şekilde iyileşti ve doktorun pediatrik bakımda kullanımını savunmasına yol açtı. Bu tür bir başarı, Macrogol 3350’nin 2006 yılında Dünya Sağlık Örgütü tarafından pediatrik kabızlık için tercih edilen bir tedavi olarak tavsiye edilmesine katkıda bulundu.

    İlginç bir şekilde, Macrogol 3350 tıbbi alanın ötesinde günlük ürünlere de girmiştir. Su emici özelliklerinin nemi ve kıvamı korumaya yardımcı olduğu diş macunu gibi ürünlerde kullanılır. Ayrıca, suyu tutma ve pürüzsüz, tahriş edici olmayan bir ajan olarak hareket etme kabiliyeti nedeniyle göz damlalarında ve yağlayıcılarda yaygın bir bileşendir.

    Makrogol 3350’nin** bu kadar geniş bir ürün yelpazesinde kullanılabileceğinin keşfi oldukça beklenmedik bir şekilde gerçekleşti. 1970’lerde proje üzerinde çalışan bilim adamlarından biri PEG’i ilgisiz endüstriyel uygulamalarda kullanıyordu. Bir tür endüstriyel yağlayıcıyı formüle ederken, PEG’in kıvamının onu ideal bir nem tutucu madde haline getirdiğini fark etti. Bu gözlem, tüketici ürünlerindeki potansiyeli ile ilgili deneylere yol açtı ve kullanımını tıbbi uygulamaların çok ötesine taşıdı. Bugün pek çok insan, kabızlık için çığır açan bir tedavi olarak kökeninin farkında olmadan günlük yaşamda Macrogol 3350 ile karşılaşmaktadır.

    Güvenli ve Etkili Kullanım Mirası

    Son 40 yılda, Macrogol 3350 dünya çapında en yaygın kullanılan laksatiflerden biri haline gelmiştir. Kabızlığı nazikçe giderme yeteneği, hamile kadınlar ve kronik tıbbi rahatsızlıkları olanlar da dahil olmak üzere her yaştan hasta için geniş güvenlik profili ile birleştiğinde, modern tıbbın vazgeçilmezi haline gelmiştir. 1960’ların Alman laboratuvarlarından bugün onaylanmasına ve yaygın kullanımına kadar uzanan tarihi, bilimsel keşiflerin yenilikçiliğini ve etkisini vurgulamaktadır.

    İleri Okuma
    1. Brandt, L.J., et al. (2005). “Long-Term Safety and Efficacy of Polyethylene Glycol 3350 for the Treatment of Chronic Constipation.The American Journal of Gastroenterology, 100(9), 1986-1993.
    2. Candy, D. C. A., Edwards, D., & Geraint, M. (2006). Treatment of faecal impaction with polyethylene glycol plus electrolytes (PGE + E) followed by a double-blind comparison of PEG + E versus lactulose as maintenance therapy. Journal of Pediatric Gastroenterology and Nutrition, 43(1), 65-70.
    3. Di Palma, J. A., & Cleveland, M. V. B. (2007). An open-label study of chronic polyethylene glycol laxative use in chronic constipation. Alimentary Pharmacology and Therapeutics, 25(6), 703-708.
    4. Di Palma, J.A., et al. (2007). “The Role of Osmotic Laxatives in the Treatment of Chronic Constipation.” Alimentary Pharmacology & Therapeutics, 25(2), 245-252.
    5. Suares, N.C., & Ford, A.C. (2011). “Polyethylene Glycol 3350 for Chronic Constipation: Meta-Analysis of Randomized Controlled Trials.” The American Journal of Gastroenterology, 106(9), 1586-1594.
    6. Bharucha, A. E., Dorn, S. D., Lembo, A., & Pressman, A. (2013). American Gastroenterological Association medical position statement on constipation. Gastroenterology, 144(1), 211-217.
    7. Schiller, L.R. (2018). “PEG 3350 for the Treatment of Chronic Constipation: A Comprehensive Review.Journal of Clinical Gastroenterology, 52(4), 342-348.

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    Lubiprostone

    “Lubiprostone “** adı, kimyasal yapısı ve farmakolojik etkisinin bir kombinasyonundan türetilmiştir:

    1. “Lubi-”: İlacın gastrointestinal sistemdeki klorür kanallarının (özellikle ClC-2 kanallarının) aktivasyonunu içeren, sıvı salgısının artmasına ve bağırsak hareketliliğinin iyileşmesine yol açan etki mekanizmasını ifade eder. “Lubi-” ön eki, dışkıyı yumuşatma ve geçişi kolaylaştırmadaki rolünü yansıtan yağlama (lubrikasyon) ile ilişkilidir. Kelimenin de kökü olan kaygan veya pürüzsüz anlamına gelen Latince ’lubricus ” kökünden esinlenmiştir.
    2. “-prostone ”: Bu son ek prostaglandin türevi ilaçlarda yaygındır. Lubiprostone bir prostaglandin E1 (PGE1) analoğudur ve “-prostone” eki bu bileşik sınıfıyla ilişkisini gösterir.

    Dolayısıyla, lubiprostone esasen gastrointestinal sistemde kayganlaşmayı destekleyen prostaglandin türevi bir bileşik anlamına gelir. Öncelikle kronik kabızlık ile birlikte irritabl bağırsak sendromunu (IBS-C) tedavi etmek için kullanılır.


    1. Kimyasal Yapı ve Farmakolojik Sınıflandırma

    Lubiprostone, bisiklik yağ asidi iskeletine sahip bir prostaglandin E₁ (PGE₁) türevidir; proston olarak adlandırılan yarı sentetik bileşikler grubuna girer. Bisiklik çerçeve, molekülün lipofilikliğini artırarak intestinal epitel hücresinin apikal membranına penetrasyonunu kolaylaştırır; aynı zamanda ClC-2 klorür kanallarına selektif bağlanmayı destekler. Sistemik emilimi minimal tutan bu yapısal özellikler, terapötik etkilerin lümende lokalize kalmasını sağlar ve advers olay riskini azaltır.

    2. Etki Mekanizması

    2.1 Klasik Paradigma: ClC-2 Kanal Aktivasyonu

    Lubiproston, intestinal epitel hücrelerinin apikal membranındaki ClC-2 kanallarını doğrudan aktive eder. Klorür iyonlarının lümene sekresyonu, sodyumun paracellular geçişini ve osmotik su akışını tetikler; böylece dışkı hidrasyonu artar ve kolon transit süresi kısalır. Bu mekanizma, siklik AMP/PKA bağımlı yolları atlayarak iyon taşıma sisteminin tek bir bileşenini hedeflemesi bakımından benzersizdir.

    2.2 Karmaşık Gerçeklik: CFTR ve EP4 Ara Katılımı

    Yeni veriler, lubiproston’un etki spektrumunun ClC-2 ile sınırlı olmadığını göstermektedir. EP4 reseptörü antagonisti GW627368 ile yapılan inhibisyon deneylerinde salınımın ≈%40 azaldığı, ayrıca CFTR kanalının kısmen devreye girdiği gösterilmiştir. Böylelikle cAMP aracılı sinyalleme ve çoklu iyon kanalı etkileşimi, güncel mekanistik modelde yer almaktadır.

    3. Farmakokinetik ve Farmakodinamik Özellikler

    Oral alım sonrası sistemik biyoyararlanım <%2’dir. Lubiproston, karaciğerde enzimatik olmayan oksidatif açılma ve β-oksidasyon ile hızla metabolize olur; plazma yarı ömrü ≈1,4 saat olup klinik önem taşımayacak kadar kısadır. Terapötik etkiler çoğunlukla 24–48 saat içinde görülür.

    4. Klinik Uygulamalar ve Endikasyonlar

    EndikasyonÖnerilen DozajFDA Onay Yılı
    KİK24 µg p.o. bid2006
    İBS-C (kadın)8 µg p.o. bid2008
    OİK24 µg p.o. bid2013

    4.1 Kronik İdiyopatik Konstipasyon (KİK)

    İki faz III çalışmada lubiproston, 4-haftalık tedavi sonunda plaseboya göre SBM sayısında haftalık +3,5 artış sağlamış; ıkınma, dışkı sertliği ve abdominal şişkinlik skorlarını anlamlı olarak iyileştirmiştir.

    4.2 Kabızlıkla Seyreden İrritabl Barsak Sendromu (İBS-C)

    Kadınlarda yürütülen randomize denemelerde, günde ≥50% semptom iyileşmesi elde eden hasta oranı plaseboya kıyasla anlamlı derecede yüksektir (RR ≈ 1,8). Karın ağrısı, rahatsızlık ve şişkinlik skorlarında da belirgin düşüşler rapor edilmiştir.

    4.3 Opioid Kaynaklı Konstipasyon (OİK)

    Günde iki kez 24 µg’lik doz, kronik non-malign ağrı nedeniyle opioid kullanan hastalarda SBM medyan artışı +3,1/hafta sağlamış; analjezi düzeylerinde veya opioid dozu gereksiniminde bozulma saptanmamıştır.

    5. Dozaj ve Uygulama İlkeleri

    İlaç yemekle ve suyla birlikte alınmalıdır; bu, bulantı insidansını azaltır. Kapsüller bütün yutulmalı, ezilmemeli veya çiğnenmemelidir. Hepatik veya renal yetersizlik genellikle doz ayarı gerektirmez, ancak Child-Pugh C olgularında klinik takibin sıklaştırılması önerilir.

    6. Güvenlik Profili

    • Yaygın (≥%10): Bulantı, ishal, baş ağrısı.
    • Orta (%1–10): Karın ağrısı, abdominal distansiyon, gaz.
    • Nadir (<%1): Dispne, hipotansiyon, alerjik reaksiyon.
    • Kontrendikasyon: Mekanik intestinal obstrüksiyon şüphesi.

    7. İlaç Etkileşimleri

    Minimal sistemik emilim nedeniyle klinik olarak anlamlı CYP450 etkileşimi bildirilmemiştir. Bu, polifarmasili hastalarda tedaviyi kolaylaştırır.

    8. Klinik Kanıtların Değerlendirilmesi

    Lubiproston, üç ana konstipasyon fenotipinde plasebo kontrollü, randomize kanıt düzeyine sahip olup uzun-vadeli uzatma çalışmalarında ≥12 ay süresince sürdürülebilir etkinlik ve tolere edilebilirlik göstermiştir.

    9. Gelecek Perspektifler ve Araştırma Alanları

    • Pediatrik konstipasyon ve nörojenik barsak disfonksiyonlarında off-label denemeler.
    • Dizbiyoz ve barier fonksiyonu üzerine etkiler (zonulin, claudin-1 ekspresyonu).
    • Yüksek çözünürlüklü manometri ile hareketlilik paternlerine etkilerin karakterizasyonu.

    10. Tarihsel Gelişim ve FDA Onayı

    Lubiprostone (Amitiza®), düzenleyici onay alan ilk proston olarak 31 Ocak 2006’da FDA tarafından ≥18 yaş erişkinlerde kronik idiyopatik kabızlık için onaylanmıştır. Bu, klinik farmakolojide klorür kanal hedefli ilk onaylı ajan oluşu açısından önemlidir. 2008 yılında kadın hastalarda İBS-C endikasyonu eklenmiş, 2013’te ise OİK için onay genişletilmiştir. Her bir onay, randomize, çift kör faz III çalışmalarla desteklenmiş olup dozaj ve endikasyonlara göre farklı klinik profiller tanımlanmıştır.



    Keşif

    Lubiprostone, Amitiza marka adıyla yaygın olarak bilinir ve kronik idiyopatik kabızlık, kabızlıklı irritabl bağırsak sendromu (IBS-C) ve opioid kaynaklı kabızlığı tedavi etmek için tasarlanmış bir ilaçtır. Sucampo Pharmaceuticals tarafından geliştirilen ve ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) tarafından onaylanan bu ilacın keşiften pazara kadar olan yolculuğu, farmasötik inovasyonun ikna edici bir örneğidir. Aşağıda, tarihi kayıtlardan alınan lubiprostone keşfi ve geliştirilmesindeki önemli kilometre taşlarının bir zaman çizelgesi bulunmaktadır.

    Erken Araştırma ve Keşif (1980’lerin Sonu – 1990’ların Başı):

    Prostaglandin E1 türevi olan lubiprostone, prostaglandinlerin gastrointestinal hareketliliği nasıl düzenlediğine dair araştırmalardan ortaya çıkmıştır. Bilim insanları, bağırsaktaki klorür kanallarını uyarma yeteneğini belirleyerek terapötik kullanımı için temel oluşturmuştur. – 1996 yılında Dr. Ryuji Ueno ve Dr. Sachiko Kuno tarafından kurulan Sucampo Pharmaceuticals, geliştirilmesine öncülük ederken, ilk prostaglandin çalışmaları daha erken başladı ve bu atılım için sahneyi hazırladı.

    Klinik Öncesi Geliştirme (1990’lar):

    1990’larda, klinik öncesi çalışmalar lubiprostone’un bağırsak astarındaki CIC-2 klorür kanallarını aktive etme kapasitesini test etti. Sıvı salgılanmasını ve bağırsak hareketliliğini artırarak, bu deneyler kabızlıkla ilişkili durumlar için bir tedavi olarak vaadini doğruladı.

    Patent Başvurusu (1990’ların sonu – 2000’lerin başı):

    • Sucampo, 1999’da dosyalanan ve 2002’de verilen önemli bir patent (ABD Patenti No. 6.414.016) ile lubiprostone için fikri mülkiyet haklarını güvence altına aldı. Bu dönüm noktası, ilacın sentezini ve terapötik potansiyelini vurguladı.

    Klinik Denemeler (2000’lerin Başları):

    • Muhtemelen 1990’ların sonu veya 2000’lerin başında başlayan Faz I denemeleri, lubiprostone’un güvenliğini ve vücutta nasıl davrandığını değerlendirdi. Sonraki Faz II ve III denemeleri, kronik kabızlık ve IBS-C için etkinliğini kanıtladı ve minimal sistemik emilimle bağırsak fonksiyonunu iyileştirdiğini gösterdi.

    FDA Başvurusu ve Onayı (2006):

    • Sucampo, 2005 yılında FDA’ya Yeni İlaç Başvurusu (NDA) sundu. 31 Ocak 2006’da, lubiprostone (Amitiza) yetişkinlerde kronik idiyopatik kabızlık için onay aldı ve bu kullanım için yeşil ışık yakan ilk klorür kanal aktivatörü oldu.

    Genişletilmiş Endikasyonlar (2008 – 2013):

    • 29 Nisan 2008: FDA, daha fazla klinik kanıta dayanarak yetişkin kadınlarda IBS-C tedavisi için onayı uzattı.
    • 23 Nisan 2013: Onay, kronik kanser dışı ağrısı olan yetişkinlerde opioid kaynaklı kabızlığı (OIC) da kapsayacak şekilde tekrar genişletildi ve klinik kapsamı genişletildi.

    Ticari Lansman ve Ortaklıklar:

    • 2006 onayından sonra, lubiprostone Sucampo ve Takeda Pharmaceuticals arasındaki bir ortaklık aracılığıyla ABD pazarına girdi. 2004’teki bir ortak tanıtım anlaşması, Takeda’nın pazarlama ve dağıtım çabalarına öncülük etmesini sağladı.

    Küresel Genişleme ve Devam Eden Araştırma (2006 Sonrası):

    • Lubiprostone, ABD dışında, özellikle 2012’de Japonya’da kronik kabızlık için onay aldı (Mylan ve Sucampo tarafından Amitiza olarak pazarlandı). Devam eden çalışmalar, gastroenterolojideki rolünü geliştirmeye devam etti.

    İleri Okuma
    1. Cuppoletti, J., Malinowska, D. H., Tewari, K. P., Li, Q. J., Sherry, A. M., Patchen, M. L., & Ueno, R. (2004). SPI-0211 activates T84 cell chloride transport and recombinant human ClC-2 chloride currents. American Journal of Physiology-Cell Physiology, 287(5), C1173–C1183.
    2. Cryer, B., & Katz, S. (2005). A pilot study of the safety and efficacy of lubiprostone in patients with chronic constipation. Digestive Diseases and Sciences, 50(5), 873-878.
    3. Camilleri, M., Bharucha, A. E., Ueno, R., Burton, D., Thomforde, G. M., & Baxter, K. (2006). Effect of a chloride channel activator, lubiprostone, on gastrointestinal transit, gastric sensory, and motor functions in healthy subjects. American Journal of Physiology-Gastrointestinal and Liver Physiology, 290(5), G942–G947.
    4. Lacy, B. E., Levy, L. C. (2007). Lubiprostone: a chloride channel activator. The Journal of Clinical Gastroenterology, 41(4), 345-351.
    5. Johanson, J. F., Morton, D., Geenen, J., & Ueno, R. (2007). Multicenter, 4-week, double-blind, randomized, placebo-controlled trial of lubiprostone, a locally acting type-2 chloride channel activator, in patients with chronic constipation. American Journal of Gastroenterology, 102(12), 2827–2836.
    6. Fujita M. et al. (2009). Lubiprostone activates ClC-2 chloride channels in murine small intestinal epithelial cells. Journal of Pharmacological Sciences, 109(1), 91–94.
    7. Wilson J.D. et al. (2011). Mechanism of action of lubiprostone: a chloride channel activator. Current Gastroenterology Reports, 13(3), 211–218.
    8. Schey, R., Rao, S. S. C. (2011). Lubiprostone: Evaluation of the Pharmacology, Efficacy, and Safety in the Treatment of Chronic Constipation. Expert Opinion on Drug Metabolism & Toxicology, 7(4), 507–516.
    9. Fukudo, S., Hongo, M., Kaneko, H., Ueno, R. (2016). Efficacy and safety of lubiprostone in patients with chronic constipation: A phase III, randomized, double-blind, placebo-controlled study. Neurogastroenterology & Motility, 28(4), 589–597.
    10. Ford, A. C., Suares, N. C. (2011). Effect of laxatives and pharmacological therapies in chronic idiopathic constipation: Systematic review and meta-analysis. Gut, 60(2), 209–218.
    11. Bassotti, G., Blandizzi, C. (2014). Understanding and treating opioid-induced constipation. World Journal of Gastrointestinal Pharmacology and Therapeutics, 5(1), 1–16.
    12. Lembo, A. J., Kurtz, C. B., MacDougall, J. E., Lavins, B. J., Currie, M. G., Fitch, D. A., … & Johnston, J. M. (2016). Efficacy of linaclotide for patients with chronic constipation. Gastroenterology, 140(5), 1457–1464.
    13. Srinivasan S. et al. (2016). Lubiprostone targets prostaglandin receptors to activate CFTR in the intestine. American Journal of Physiology – Gastrointestinal and Liver Physiology, 310(11), G847–G856.

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.

    İleosigmoidostomi

    “İleosigmoidostomi” terimi üç ayrı bileşenden türetilmiştir: ince bağırsağın üçüncü ve son kısmı olan ileum’u ifade eden “ileo-“; “-sigmoid-” kalın bağırsağın bir parçası olan sigmoid kolona atıfta bulunur; ve “-ostomi” cerrahi açıklık anlamına gelir. Bu cerrahi prosedür, büyük ölçüde gelişmiş cerrahi teknikler ve araçların geliştirilmesiyle yıllar içinde gelişmiştir ve genellikle belirli bağırsak koşulları için son çare seçeneği olarak kabul edilir.

    Klinik Endikasyonlar

    İleosigmoidostomi en yaygın olarak kronik bağırsak tıkanıklığı veya bağırsakların belirli bölümlerinin atlanmasını gerektiren iskemik yaralanmadan muzdarip hastalar için yapılır. Şiddetli Crohn hastalığı, divertikülit veya komplike bağırsak maligniteleri vakalarında da önerilebilir.

    Ameliyat prosedürü

    İleosigmoidostomi sırasında terminal ileum cerrahi olarak sigmoid kolona anastomoz edilir veya bağlanır. Bu, ileum içeriğinin esasen kolonun çıkan, enine ve inen kısımlarını atlayarak doğrudan sigmoid kolona geçmesine izin verir. Amaç tıkanıklığı gidermek ve bağırsak fonksiyonunu eski haline getirmektir, ancak bu genellikle dışkı kıvamında ve sıklığında değişikliğe neden olur.

    Potansiyel Komplikasyonlar

    Tüm cerrahi prosedürler gibi ileosigmoidostomi de aşağıdakiler de dahil olmak üzere kendi potansiyel komplikasyonlarını beraberinde getirir:

    • Enfeksiyon
    • Anastomoz Sızıntısı
    • Bağırsak Tıkanıklığı
    • Malabsorpsiyon sorunları

    İleosigmoidostomi, ciddi bağırsak hastalığı veya tıkanıklığı vakalarında öncelikle bağırsak sürekliliğini yeniden sağlamayı amaçlayan cerrahi bir prosedürdür. Etkili olmasına rağmen komplikasyon riski taşır ve ancak diğer tedavi yöntemleri tükendikten sonra düşünülmelidir.

    Tarih

    İleosigmoidostomi, ileum (ince bağırsağın son kısmı) ile sigmoid kolon (kalın bağırsağın son kısmı) arasında geçiş oluşturan cerrahi bir işlemdir. Bu, kolonun hastalıklı veya tıkalı bir bölümünü atlamak için yapılır.

    İleosigmoidostomi ilk kez 1887 yılında Alman cerrah Gustav Adolf Gussenbauer tarafından uygulandı. Gussenbauer bu prosedürü kolon kanseri olan bir hastayı tedavi etmek için kullandı.

    1. yüzyılın başlarında ileosigmoidostomi divertikülit, Crohn hastalığı ve ülseratif kolit gibi çeşitli kolon hastalıklarını tedavi etmek için kullanıldı. Ancak prosedür yüksek oranda komplikasyonla ilişkilendirildi ve sonunda yerini kolektomi ve ileostomi gibi diğer cerrahi prosedürlere bıraktı.
    2. yüzyılın sonlarında ileosigmoidostomi bazı kolon hastalıklarının tedavisinde yeniden kullanılmaya başlandı. Günümüzde en yaygın olarak diğer tedavilere yanıt vermeyen ülseratif kolitli hastaların tedavisinde kullanılmaktadır.

    İleosigmoidostomi nispeten basit bir işlemdir ve laparoskopik olarak (karındaki küçük kesilerden) veya açık ameliyatla (karındaki büyük bir kesiden) yapılabilir.

    İşlem sırasında cerrah ileumda bir delik ve sigmoid kolonda bir delik açar. Daha sonra iki delik birbirine dikilerek iki bağırsak arasında bir geçiş oluşturulur.

    Ameliyat sonrasında hastanın iyileşmesi için birkaç gün hastanede kalması gerekecektir. Ayrıca komplikasyonları önlemek için özel bir diyet izlemeleri ve ilaç almaları gerekecektir.

    İleosigmoidostomi belirli kolon hastalıklarının tedavisinde güvenli ve etkili bir prosedürdür. Ancak ameliyatla ilgili risklerin ve komplikasyonların farkında olmak önemlidir.

    Kaynak:

    1. Keighley, M. R. B., & Williams, N. S. (2008). Surgery of the Anus, Rectum and Colon. Elsevier.
    2. Sagar, P. M., & Pemberton, J. H. (2006). Intraoperative, Postoperative and Reoperative Problems. Clinics in Colon and Rectal Surgery, 19(03), 217-225.
    3. Skarsgard, E. D., & Albanese, C. T. (2006). Intestinal Anastomoses. Pediatric Surgery, 543-556.

    Marisk

    Marisken terimi, tarihsel olarak “büyük bir incir türü” anlamına gelen ve daha sonra mecazi anlamda hemoroidleri veya genital siğilleri tanımlamak için kullanılan Latince marisca kelimesinden türemiştir. Almanca Mariske kelimesi doğrudan bu Latince terimden ödünç alınmıştır ve anal deri fleplerinbelirtmek için kullanılır; anal bölgenin etrafında oluşan zararsız, yumuşak deri kıvrımları.

    Bu deri fleplerinin görünümü ile incirlerin şekli arasındaki mecazi bağlantıyı yansıtır; bu karşılaştırma Fransızcada (marisque) ve diğer dillerde de yankılanır. Zamanla, terim, orijinal botanik anlamıyla doğrudan bir ilişkisi olmaksızın anal bölgeyi etkileyen belirli iyi huylu durumları tanımlamak için gelişmiştir.

    This content is available to members only. Please login or register to view this area.


    Anüs etrafındaki küçük, iyi huylu deri flepleri. Bunlar siğil, tümör veya cinsel yolla bulaşan enfeksiyon değildir.


    Nedenler

    • İyileşmiş iltihap: Genellikle çözülmüş hemoroid, çatlak veya apselerin kalıntılarıdır.
    • Sürtünme: Tekrarlayan sürtünme (örn. dar giysiler, uzun süre oturma).
    • Yara izi: Travma veya kötü iyileşmiş cilt yaralanmalarından.
    • Genetik yatkınlık: Bazı kişilerde deri etiketi oluşumuna daha yatkınlık vardır.

    Belirtiler

    • Görünüm: Ten rengi, yumuşak ve ağrısız (tahriş olmadığı sürece).
    • Hijyen sorunları: Nem veya dışkı kalıntısını hapsederek kaşıntıya, tahrişe veya kokuya neden olabilir.
    • Kozmetik endişe: Hastalar görünümleri konusunda kendilerini bilinçli hissedebilirler.

    Tedavi

    Çıkarma seçenekleri:

    • Küçük flepler: Keserek çıkarma (anestezi gerekmez).
    • Daha büyük etiketler: Lokal anestezi + cerrahi çıkarma veya yakma.
    • Kriyoterapi: Etiketin dondurulması (daha az yaygın).
    • İyileşme: Minimum iyileşme süresi; 1-2 gün boyunca hafif rahatsızlık.

    Ne Zaman Doktora Görünmeli

    • Etiket kanarsa, hızla büyürse veya renk değiştirirse (kanser veya enfeksiyonları dışlamak için).
    • Kalıcı kaşıntı/ağrı veya hijyen zorlukları için.

    Önleme

    • Hijyen: Suyla nazikçe temizleyin (sert sabunlardan kaçının).
    • Altta yatan rahatsızlıkları tedavi edin: Hemoroid, ishal veya kabızlığı derhal tedavi edin.
    • Sürtünmeyi azaltın: Bol, nefes alabilen giysiler giyin.

    Önemli Not

    • Dil: Mariske öncelikle Almanca/Felemenkçe tıbbi bağlamlarda kullanılır. İngilizcede “anal deri etiketi” standart terimdir.
    • Yanlış Anlama: Bunlar yalnızca bulaşıcı veya kötü hijyenle bağlantılı değildir.

    Kişiselleştirilmiş tavsiyeler için her zaman bir sağlık uzmanına danışın! 🩺


    Keşif

    • Antik Çağlar (M.Ö. 400 civarı)**: Yunanistan’daki Hipokrat’ınki gibi erken tıp metinlerinde, özellikle anal deri etiketlerinden olmasa da, vücudun çeşitli bölgelerindeki iyi huylu deri büyümelerinden bahsedilmektedir. Bunlar genellikle “ekskresyonlar” veya etli çıkıntılar hakkındaki genel gözlemler içinde toplanır ve çok az ayrım yapılır.
      1. Yüzyıl: Andreas Vesalius (1514-1564) gibi Rönesans anatomistleri insan anatomisi üzerine detaylı çalışmalara başlar. Belirli bir durum olarak deri etiketleri izole edilmemiş olsa da, perianal anormalliklerin tanımları cerrahi metinlerde yer alır ve bu tür büyümelerin erken tanınmasına işaret eder.
    • 19. Yüzyıl (1800’ler)**: Modern patolojinin yükselişiyle birlikte Sir James Paget ve Rudolf Virchow gibi doktorlar iyi huylu deri lezyonlarını daha sistematik bir şekilde incelemeye başlar. Anal bölgedekiler de dahil olmak üzere deri lekeleri, terminoloji tutarsız kalsa da siğillerden, hemoroidlerden veya kötü huylu büyümelerden farklı olarak tanınmaya başlar.
    • 1950’ler-1960’lar: Dermatoloji ve kolorektal cerrahi sınıflandırmayı geliştirir. Deri flepleri resmi olarak akrokordonlar olarak tanımlanır, anal varyantların yaygın olduğu ve tahriş olmadıkça tipik olarak asemptomatik olduğu belirtilir. Kozmetik veya semptomatik sorunlar ortaya çıkmadıkça tedavinin gereksiz olduğu düşünülür.
    • 1980‘ler: Çalışmalar anal deri fleplerini küçük travma, kronik tahriş veya çözülmüş hemoroidal hastalığa bağlar. İnvaziv olmayan gözlem standart hale gelir, kalıcı vakalar için çıkarma (eksizyon veya kriyoterapi yoluyla) ayrılır.
    • Günümüz : Amerikan Kolon ve Rektum Cerrahları Derneği gibi kaynaklara göre tıbbi konsensüs, anal deri fleplerinin zararsız, rahatsızlık veya hijyen sorunlarına neden olmadıkça tedavi gerektirmeyen deri renkli kıvrımlar olduğu yönündedir. Etiyolojileri üzerine araştırmalar devam etmektedir, ancak iyi anlaşılmış küçük bir durum olmaya devam etmektedirler.

    İleri Okuma

    1. Arcaeus, J. (1575). De recta curandorum vulnerum ratione libri septem. Lyon: Gulielmus Rovillius.
    2. Heister, L. (1739). Institutiones chirurgicae. Nürnberg: Johann Andreas Endter.
    3. Boyer, A. (1815). Traité complet d’anatomie pathologique. Paris: Méquignon-Marvis.
    4. Allingham, W. (1879). Diseases of the Rectum. London: J. & A. Churchill.
    5. Ball, C. B. (1887). The rectum and anus: Their diseases and treatment. London: Cassell & Co.
    6. Gant, S. (1901). Diseases of the rectum and anus. Philadelphia: J. B. Lippincott Company.
    7. Goligher, J. C. (1955). Surgery of the Anus, Rectum and Colon. London: Baillière, Tindall & Cox.
    8. Parks, A. G. (1956). The surgical treatment of haemorrhoids. British Journal of Surgery, 43(180), pp. 337–351.
      DOI: 10.1002/bjs.18004318002
    9. Thomson, W. H. F. (1975). The nature of haemorrhoids. British Journal of Surgery, 62(7), pp. 542–552.
      DOI: 10.1002/bjs.1800620703
    10. Seow-Choen, F., & Nicholls, R. J. (1992). Anal skin tags: Do they have any significance? International Journal of Colorectal Disease, 7(2), pp. 102–103.
      DOI: 10.1007/BF00340273
    11. Loder, P. B., Kamm, M. A., Nicholls, R. J., & Phillips, R. K. S. (1994). Haemorrhoids: Pathology, pathophysiology and aetiology. British Journal of Surgery, 81(7), pp. 946–954.
      DOI: 10.1002/bjs.1800810705
    12. Madoff, R. D., & Fleshman, J. W. (2004). Clinical practice. Haemorrhoids. New England Journal of Medicine, 351(9), pp. 933–940.
      DOI: 10.1056/NEJMcp033076

    Click here to display content from YouTube.
    Learn more in YouTube’s privacy policy.