geleneksel biçimde, bağışıklık sisteminin eklemlere saldırmasına yol açan kronik, enflamatuvarbir otoimmün bozukluk olarak tanımlanmıştır. Engelleyici ve ağrılı bir enflamatuvar durumdur, ağrı ve eklem aşınması sebebiyle önemli oranda hareket kaybına yol açabilir. Hastalık sıklıkla vücuttaki deri, kan damarları, kalp, akciğer vekaslar gibi birçok eklem dışı dokuyu da etkilediği için sistemiktir. Multifaktöryel bir mekanizmayla ortaya çıktığı düşünülse de kesin nedeni ortaya konamamıştır
Kızıl özellikle 3-7 yaş aralığında ki çocuklarda görülen bakteriyel bir enfeksiyon hastalığıdır.
Adını genelde hastanın vücudunda, özellikle dil, yüz, koltuk altları ve kasık bölgesinde kırmızı lekeler oluşturmasından alır.
Kızıl hastalığı, grup A β-hemolitik streptokoklar ile enfeksiyonları izleyen ekzantematik bir hastalıktır. Özellikle 3 ile 10 yaş arasındaki çocuklar etkilenir.
Neden?
A streptokokların çeşitli farklı tiplerinin kızıl ateşe ve bununla ilişkili kızarıklığa neden olduğu bilinmektedir. Kızıl hastalığı, bulaşıcı A streptokokları kızıl toksinleri (eritrojenik toksinler) üretebildiğinde ortaya çıkar.
13’e kadar farklı kızıl toksini bilinmektedir, bunlardan 3’ü (SpeA, SpeB ve SpeC) klinik olarak ilgilidir – bu nedenle, prensipte, kızıl hastalığı birkaç kez mümkündür. Bu nedenle hastalıktan sonra var olan herhangi bir bağışıklık, her durumda sorumlu olan kızıl ateş toksini ile sınırlıdır.
Belirtiler
Patojenler, damlacık enfeksiyonu ile yutak içine emilir ve 2-5 günlük bir kuluçka döneminden sonra ilk hastalık belirtilerine neden olur.
Bu sözde prodromal aşama şu şekilde karakterize edilir:
Pürülan iltihaplanmadan bir ila iki gün sonra, yakın aralıklı, toplu iğne başı büyüklüğünde, yoğun kırmızı renkli ve hafif kabarık çiçeklenme ile makulopapüler bir ekzantem ortaya çıkar. Boyun, ense ve sırttan gövde, ekstremiteler ve yüze yayılma eğilimindedir. Ön inceleme bölgeleri koltuk altları ve kasıklardır. Yüzde serbest kalan ağız-çene üçgeni (‘perioral solgunluk’) dikkat çekicidir. Ayrıca mukoza zarlarının bir enantemi de vardır.
Kızıl hastalığı seyrinde düzenli olarak dilde karakteristik değişiklikler meydana gelir. İlk başta dil beyazla kaplıdır. Daha sonra kaplama kaybolur ve dil hafifçe şişmiş ve yoğun bir şekilde kırmızı (‘ahududu dili’) görünür.
Kızıl hastalığı, impetigo contagiosa veya A streptococci’nin neden olduğu diğer hastalıklar bağlamında pürülan bademcik iltihabı olmasa bile daha az gelişir.
Kızılın en tipik belirtisi nedir?
Kızılın en tipik belirtisi vücutta görülen kızarıklıktır. Döküntü tipik olarak göğüs ve karında başlar ve daha sonra boyun, yüz ve ekstremiteler gibi vücudun diğer bölgelerine yayılır. Döküntü tipik olarak parlak kırmızıdır ve dokunulduğunda zımpara kağıdı gibi kaba bir his verir. Ayrıca yüksek ateş, boğaz ağrısı, şişmiş bademcikler, baş ağrısı ve şişmiş bezler gibi başka semptomlar da eşlik edebilir.
Kızıl hastalığı olan tüm bireylerin karakteristik döküntü geliştirmeyeceğini ve semptomların şiddetinin ve sunumunun kişiden kişiye değişebileceğini not etmek önemlidir. Sizde veya çocuğunuzda kızıl hastalığı olabileceğinden şüpheleniyorsanız, doğru teşhis ve uygun tedavi için bir sağlık uzmanına danışmanız önemlidir.
Komplikasyonlar
İmmünolojik bir komplikasyon olarak, enfeksiyon sonrası kızıl ateş, ağırlıklı olarak kalp, böbrekler ve eklemlerde (Scarlatina rheumatica) etkilenen romatizmal ateşe neden olabilir.
Kızıl ateşin özellikle şiddetli formlarında (Scarlatina septica, Scarlatina fulminans), kızıl toksinleri nekrotizan iltihaplanmaya, mukozal kanamaya, kalp hasarına, uyanıklık bozukluklarına ve belirgin hiperpireksiye yol açabilir.
Zehirli kızıl hastalığı
Diğer formları
Değiştirilmiş bir kursu olan bazı özel kızıl ateş formları şunlardır:
Scarlatina levis (veya Scarlatina levissima), kızıl ateşin neredeyse asemptomatik bir formu olup, yine de enfeksiyon sonrası komplikasyonlara yol açabilmektedir.
Scarlatina petechialis, ciltte ve mukozada nokta şeklinde kanama
Scarlatina typhosa, hastalık sırasında bilinç bozukluğu ile birlikte
Scarlatina variegata, atipik kızamık benzeri döküntü ile ilişkili bir form
Scarlatina puerperalis, yara enfeksiyonunun bir parçası olarak ortaya çıkan kızıl ateş (örneğin lohusalık sırasında)
Teşhis
Teşhis klinik olarak konulmalıdır.
Boğaz sürüntüsü ve ardından kültür, streptokokların saptanmasını sağlar.
Streptococcal A antijenleri, bir dizi hızlı test ile hızlı ve kolay bir şekilde tespit edilebilir.
Yüksek ateş, şiddetli öksürük, muhtemelen boğaz ağrısı
Orta derecede ateş, hafif klinik tablo
Döküntü
Aşağıdan yukarıya doğru ince benekli döküntü (ağız-çene-üçgeni normal)
Yukarıdan aşağıya doğru kaba benekli, birleşen döküntü (retroaurikülerden başlar)
Boyunda / göğüste sadece hafif, birbirine karışmayan döküntü
Özel
Ahududu dili
Koplik’in yanak yaması
Şiddetli ense lenf düğümü şişmesi
Ek olarak, Kawasaki sendromu kızıldan ayırt edilmelidir. Bu aynı zamanda yüksek ateş, kızarıklık ve ahududu diliyle kendini gösterir, ancak aynı zamanda konjunktivit ile ilişkilidir ve antibiyoza yanıt vermez.
Tedavi
Kızıl, penisilin V veya eritromisin p.o. en az bir hafta süreyle verilir. Kızıl hastalığı için ilk kez gelişen yeterli antibiyotik tedavisi, komplikasyon olasılığını azaltır ve bu nedenle aynı zamanda en iyi profilaksidir.
Fenoksimetilpenisilin = Ospen 400 = 400.000 IU / 5 ml
Süre: 10 gün
Bebekler: 3 x 150.000 IU/gün
Küçük çocuklar: 3 x 300.000 IU/gün
Okul yaşındaki çocukları: 3 x 1,2 milyon IU / gün
Aylık intramüsküler depo benzatin-benzilpenisilin enjeksiyonları ile profilaksi, romatizmal ateş öyküsü olan hastalarda endikedir.
Aşı
Kızıl hastalığına karşı aşıya şu anda izin verilmemektedir. Geçmişte aşılar vardı, ancak patojenler antibiyotik tedavisine iyi yanıt verdiği için geliştirilmeleri daha fazla araştırılmadı.
Muhtemelen eski zamanlarda zaten var olan kızıl ateş, antibiyotiklerin kullanılmaya başlanmasından önce bulaşıcı bir hastalık olarak son derece tehlikeliydi. 9. yüzyılda Avrupa’ya yayıldı. İlk morfolojik açıklamalar, 1556’da Giovanni Filipo Ingrassia of Palermo (Rossania olarak) ve 1578’de Jean Coyttard (mor ateş) tarafından belgelenmiştir.
Kızıl ateşin zararsız formunun (febris scarlatina) tanımı 1676’da İngiliz Thomas Sydenham tarafından yapılmıştır.
Uzun süredir tartışmalı olan etiyoloji, 1924’te Amerikalı araştırma çifti Gladys ve George Dick tarafından büyük ölçüde açıklığa kavuşturuldu, ardından Dick testi (intrakutanöz toksin enjeksiyonundan sonra kızarık cilt için pozitif) olarak adlandırıldı.
Kızıl hastalığı, özellikle Doğu Avrupa’nın gelişmekte olan ülkelerinde düzenli olarak tekrar yükseliyor.
3 Nisan 2009’da İngiltere’de de kızıl hastalığı salgını rapor edildi. Hastalığın görülme sıklığı son 20 yıldaki rakamları aşıyor. Son derece tehlikeli kızıl hastalığı (Scarlatina maligna) için yüksek ölüm oranı bildirildi ve ulusal bir acil durum uyarısı yayınlandı.
Kan kaybından dolayı şiddetli düşük tansiyon, şok belirtileri görülür.
Dang virüsünün dört farklı türü vardır. Virüslerin bir türü kişiye bulaştığında, hayatının sonuna kadar bu virüs tipine karşı korunur. Bununla beraber, diğer üç virüsten sadece kısa süre için korunabilir. Daha sonra bu üç virüs türünden birini kapması halinde, ciddi sorunlar yaşaması olasıdır.
Dang hummasına yakalanan kişi, hastalığın hafif ya da orta dereceli olması durumunda, sadece yeterli miktarda sıvı tüketerek iyileşebilir. Durum daha ciddi ise, damardan sıvı alımı ya da kan nakli gerekebilir
Teşhis
Enfeksiyondan sonraki ilk 5 günden sonra virüsler direk tespit edilebilir.
Serolojik olarak, IgM, IgG antikorları değerlendirilir.
Tedavi
Belirtilere özgü tedavi yöntemleri uygulanır.
Sıvı takviyesi yapılır.
Profilaksi
Böcek ilacı; böcek kovucu
Vektörlerin yuvalarını azaltmak,
Dang hummasına karşı olan aşılar;
Tetravalent(dört değerlikli) aşılar; Bunlar virüsün dört tipine karşı koruma sağlar.
Canlı güçsüzleştirilmiş aşılar,
Canlı virüse benzer bir tipin güçsüzleştirelek yapıldığı aşılar,
Virüs DNA’sından veya alt birimlerden yapılan aşılar.
ABD’de yaygınlık: Akut pankreatit, Amerika Birleşik Devletleri’nde hastaneye yatışların önde gelen gastrointestinal nedenidir. İnsidans Oranı: İnsidans dünya çapında değişmekte olup 100.000 kişi başına 4,9 ila 35 vaka arasında değişmektedir.
Kronik Pankreatit
Akut Pankreatit ile Karşılaştırma: Kronik pankreatit, akut pankreatite göre daha az görülür. Görülme Oranı: Görülme oranı 100.000 kişide 5 ila 12 arasındadır.
Klinik Belirtiler
Akut pankreatit sıklıkla şiddetli ağrı, kusma ve ateşle kendini gösterir. Kronik pankreatit, kalıcı karın ağrısına neden olabilir ve kilo kaybına ve malabsorbsiyon semptomlarına yol açabilir.
Akut Pankreatit
Ağrı: Tipik olarak sırta yayılan şiddetli üst karın ağrısıyla kendini gösterir. Diğer Belirtiler: Genellikle bulantı ve kusma eşlik eder.
Kronik Pankreatit
Ağrı: Daha sürekli karın ağrısı ile karakterizedir. Ek Belirtiler: Kilo kaybı ve malabsorbsiyon belirtileri içerebilir.
Teşhis Kriterleri
Akut Pankreatit
Ağrı: Akut başlangıçlı kalıcı, şiddetli, epigastrik ağrı. Enzim Düzeyleri: Serum lipaz veya amilazın normalin üst sınırının üç katı veya daha fazlasına yükselmesi. Görüntüleme Bulguları: Kesitsel karın görüntülemesinde (BT, MR veya ultrasonografi) karakteristik bulgular.
Kronik Pankreatit
Tanı Yaklaşımı: Klinik semptomlar, görüntüleme çalışmaları ve pankreas fonksiyon testlerinin birleşimine dayanır.
Sınıflandırması:
Pankreas iltihabı olan pankreatit, her biri farklı özelliklere ve etiyolojiye sahip olan akut ve kronik formlara ayrılır.
Akut Pankreatit
Revize Edilmiş Atlanta Sınıflandırması: Bu sistem akut pankreatiti şu şekilde sınıflandırır:
Hafif: Organ yetmezliği veya komplikasyon yok.
Orta Derecede Şiddetli: Geçici organ yetmezliği veya lokal/sistemik komplikasyonları içerir.
Şiddetli: Kalıcı organ yetmezliği ile ilişkili.
Kronik Pankreatit
TIGAR-O Sistemi: Kronik pankreatitin etiyolojisini tanımlamak için kullanılır ve şunları içerir:
Toksik-metabolik
İdiyopatik
Genetik
Otoimmün
Tekrarlayan ve şiddetli akut pankreatit
Obstrüktif
Spesifik Pankreatit Türleri
Akut ve kronik geniş kategorilerine ek olarak, spesifik türleri de vardır:
Otoimmün Pankreatit: Bağışıklık aracılı bir tip.
Kalıtsal Pankreatit: Genetik faktörlere bağlıdır.
Nekrotizan Pankreatit: Pankreas dokusunun ölümünü içerir.
Pankreatit Nedenleri
Başlıca Nedenler
Safra Taşları ve Alkol: Vakaların çoğunluğunu oluşturur; alkol uzun süreli inflamasyona neden olur (%80).
Diğerleri: İlaçlar, hiperlipidemi, hiperkalsemi, ERCP (Endoskopik Retrograd Kolanjiyopankreatografi), papiller tümörler ve enfeksiyonlar daha küçük bir yüzdeye (%10-15) katkıda bulunur.
İdiyopatik Pankreatit: Vakaların yaklaşık %10-15’inin tanımlanabilir bir nedeni yoktur ve idiyopatik pankreatit olarak adlandırılır.
Tedavi
Akut veya kronik pankreatit tedavisi, en son araştırmalara ve klinik kanıtlara dayanarak düzenli olarak güncellenen çeşitli küresel tedavi algoritmaları ve kılavuzları tarafından yönlendirilmektedir. Bu kılavuzlar önde gelen tıbbi kuruluşlar tarafından geliştirilmiştir ve bakımı standartlaştırmayı, hasta sonuçlarını iyileştirmeyi ve en etkili tedavileri sağlamayı amaçlamaktadır.
İlk Değerlendirme ve Yönetim
Şiddetin Değerlendirilmesi: Durumun ciddiyetini belirlemek için klinik bulgular ve puanlama sistemlerinin kullanılması. Sıvı Resusitasyonu: Özellikle ilk 24-48 saatte agresif hidrasyon. Ağrı Yönetimi: Şiddetli karın ağrısını yönetmek için analjezik kullanmak.
Gıda desteği
Erken Enteral Beslenme: Kontrendike olmadığı sürece parenteral beslenmeye tercih edilir.
Komplikasyonların Yönetimi
Nekrotizan Pankreatit: Enfekte nekroz için müdahale (drenaj veya ameliyat). Organ Yetmezliği: Yoğun bakım ortamında yönetim.
Etiyolojinin Ele Alınması
Safra Taşı Pankreatiti: Safra taşı pankreatiti nedeniyle aynı hastaneye yatış sırasında kolesistektomi.
Kronik Pankreatit İçin Global Tedavi Algoritması
Acı Yönetimi
Tıbbi Yönetim: Analjeziklerle birinci basamak tedavi. Endoskopik veya Cerrahi Müdahale: Ağrıya neden olan yapısal komplikasyonlar için.
Pankreas Enzim Değişimi
Malabsorbsiyon ve steatoresi olan hastalar için.
Diyabet Yönetimi
Kronik pankreatit olarak izleme ve yönetim diyabete yol açabilir.
Gıda desteği
Gerektiğinde diyet değişiklikleri ve takviyeleri.
Yaşam Tarzı Değişiklikleri
Her ikisi de risk faktörü olan alkol ve sigaradan uzak durulması.
Komplikasyonların İzlenmesi
Özellikle kalıtsal pankreatitte pankreas kanseri taraması.
Küresel Yönergeler ve Öneriler
Amerikan Gastroenteroloji Derneği (AGA)
Avrupa Pankreas Kulübü (EPC)
Uluslararası Pankreatoloji Derneği (IAP)
Bu kılavuzlar, yeni araştırmalar ve klinik veriler ortaya çıktıkça güncellenecektir.
Tarih
Pankreas iltihabı olan pankreatit yüzyıllardır bilinmektedir ve kaydedilen en eski açıklamalar eski Mısır ve Yunan tıbbi metinlerine dayanmaktadır. Bununla birlikte, bu duruma ve altta yatan mekanizmalara ilişkin anlayışımız zaman içinde önemli ölçüde gelişmiştir.
Erken Teşhis ve Açıklamalar
Eski Mısır’da, yaklaşık MÖ 1600’e kadar uzanan tıbbi metinlerden oluşan bir koleksiyon olan Edwin Smith Papirüsü, şiddetli karın ağrısı, kusma ve yüksek ateş dahil olmak üzere akut pankreatit ile tutarlı semptomları tanımlar. Ünlü Yunan hekim Hipokrat da yazılarında benzer semptomları belgelemiştir.
19. Yüzyıl: Nedenlerin ve Patogenezin Belirlenmesi
19. yüzyılda tıbbi bilgilerdeki ilerlemeler pankreatitin nedenlerinin daha iyi anlaşılmasına yol açtı. 1842’de Alman doktor Heinrich Claessen, alkol tüketiminin pankreatiti tetikleyebileceğini öne sürdü. Bu hipotez, alkole bağlı pankreatiti pankreatik duktal anatomideki anormalliklere bağlayan Alman nörolog Nikolaus Friedreich tarafından da desteklendi.
1879’da Amerikalı patolog Eugene Opie, pankreasın kendi enzimlerinin belirli koşullar altında kendi dokularına saldırabileceğini öne sürerek pankreatitin “kendi kendine sindirim teorisini” öne sürdü. Bu teori pankreatit patogenezine ilişkin anlayışımızın temel taşı olmaya devam etmektedir.
20. Yüzyıl: Tanısal Gelişmeler ve Tedavideki Gelişmeler
20. yüzyılda pankreatitin tanı ve tedavisinde önemli gelişmeler yaşandı. Pankreas kanallarının görüntülenmesini sağlayan bir prosedür olan endoskopik retrograd kolanjiyopankreatografi (ERCP), 1970’lerde kullanılmaya başlandı ve pankreas kanalı tıkanıklıklarının tanımlanması ve tedavisi için değerli teşhis araçları sağladı.
Bilgisayarlı tomografi (BT) taramaları ve manyetik rezonans görüntüleme (MRI) gibi görüntüleme tekniklerindeki ilerlemeler aynı zamanda pankreatit tanısı koyma ve izleme yeteneğini de arttırdı. Non-invazif doğasıyla ultrason görüntüleme, pankreas iltihabının değerlendirilmesinde değerli bir araç haline geldi.
Pankreatit tedavisi seçenekleri de 20. yüzyılda genişledi. İntravenöz sıvılar ve ağrı tedavisi standart uygulamalar haline gelirken, pankreas psödokistleri ve apseler gibi komplikasyonlara yönelik cerrahi müdahale de önemli bir tedavi yöntemi olarak ortaya çıktı.
21. Yüzyıl: Moleküler ve Genetik İçgörüler
21. yüzyılda pankreatitin moleküler ve genetik temellerinin anlaşılmasına odaklanıldı. Araştırmalar, bu durumun gelişiminde genetik yatkınlığın, çevresel faktörlerin ve bağışıklık mekanizmalarının karmaşık bir etkileşimini ortaya çıkarmıştır.
Genetik sıralama teknolojilerindeki ilerlemeler, pankreatit gelişme riskinin artmasıyla ilişkili spesifik genetik varyantların belirlenmesine yardımcı olmuştur. Bu genetik ilişkileri anlamak, kişiselleştirilmiş risk değerlendirmesine ve hedefe yönelik önleme stratejilerine yol açabilir.
Pankreatitte bağışıklık sisteminin rolüne ilişkin araştırmalar da hız kazanmıştır. Çalışmalar, bağışıklık sisteminin pankreatite yol açan inflamatuar süreçte kritik bir rol oynadığını göstermiştir. Bu bağışıklık mekanizmalarının anlaşılması, antiinflamatuar ilaçların ve bağışıklık modülatörlerinin geliştirilmesi de dahil olmak üzere yeni terapötik yollar açmıştır.
Kaynak:
Yadav D, Lowenfels AB. The epidemiology of pancreatitis and pancreatic cancer. Gastroenterology. 2013;144(6):1252-1261.
Banks PA, Bollen TL, Dervenis C, et al. Classification of acute pancreatitis–2012: revision of the Atlanta classification and definitions by international consensus. Gut. 2013;62(1):102-111.
Whitcomb DC, Frulloni L, Garg P, et al. Chronic pancreatitis: An international draft consensus proposal for a new mechanistic definition. Pancreatology. 2016;16(2):218-224.
“Epidemiology and Clinical Features of Acute Pancreatitis,” American Journal of Gastroenterology.
“Diagnosis and Management of Chronic Pancreatitis,” Pancreatology Journal.
“Classification and Diagnosis of Pancreatitis,” Pancreatology Journal.
“Etiological Factors in Pancreatic Diseases,” Journal of Gastroenterology.
Adından da anlaşılacağı gibi bakteriyel menenjite bakteriler neden olur. Ayrıca pürülan ve pürülan olmayan menenjite ayrılır.
Pürülan menenjite, diğer şeylerin yanı sıra, meningokoklar (Neisseria meningitidis), pnömokoklar, stafilokoklar ve Haemophilus influenzae‘nin yanı sıra E. coli, Proteus, Pseudomonas, Klebsiella, Listeria ve Streptococcus agalactiae neden olur. Öncelikle serebral hemisfer üzerinde bir irin birikimi ile karakterizedir ve bu nedenle aynı zamanda başlık menenjiti veya dışbükey menenjit olarak da bilinir.
Pürülan olmayan menenjit, öncelikle genel bir bulaşıcı hastalığın yan etkisi olarak ortaya çıkar. Bunlar başlıca borreliosis, tüberküloz, sifiliz, leptospiroz ve brusellozdur.
Abakteriyel Menenjit
Abakteriyel menenjit, virüsler (ör. TBE, herpes virüsleri, enterovirüsler, kabakulak virüsü, LCM virüsü) veya mantarlarla (ör. Cryptococcus neoformans) enfeksiyondan kaynaklanır. Ek olarak, radyasyon hasarı ile tetiklenebilir.
En yaygın patojenler meningokok, pnömokok ve Haemophilus influenzae’dir. İnsandan insana damlacık enfeksiyonu, öksürme veya hapşırma yoluyla bulaşırlar.
Menenjitin diğer olası tetikleyicileri Listeria’dır (örn. Listeria monocytogenes). Bu patojenler, çiğ gıdalar (örneğin peynir veya diğer süt ürünleri) yoluyla bulaşır. Bu genellikle genel durumu zayıf veya bağışıklık sistemi zayıf olan hastaları etkiler, böylece listeria kan-beyin bariyerini aşabilir.
Nedeni
Akut bakteriyel menenjit
Patojenler başlangıçta kan dolaşımına solunum yolu (örn. Pnömokokal menenjit) veya başka bir yolla girer. Meninkslere kan yoluyla ulaşırlar ve belirli koşullar altında kan-beyin bariyerini geçebilirler.
Damlacık enfeksiyonu yoluyla kişiden kişiye doğrudan bulaşma (Avrupa nüfusunun % 10’unda, semptom geliştirmeden nazofarenkste meningokokal kolonizasyon vardır)
Meninkslerdeki ve komşu sinir dokusundaki patolojik değişiklikler bir yandan patojenlerin kendileri (ekzotoksinler) tarafından tetiklenirken, diğer yandan da bağışıklık sisteminin reaksiyonu ile tetiklenir. Patojen bileşenleri (örneğin, bir bakterinin peptidoglikan zarfı) membran reseptörleri tarafından tanındığında, MAP kinazlar hücre içinde aktive olur ve bu da transkripsiyon faktör NF-KB’yi aktive eder. Bu, sinir hücresine zarar veren bir etkiye sahip olan sitokinlerin üretimine yol açar. Aktive edilmiş lökositlerin yanı sıra endotel, glial ve pleksus hücreleri de sitotoksik maddeler üretir. Ek olarak, ödem ile kan-beyin bariyerinin bozulması ve kafa içi basıncında artış olabilir.
Sürekli yayılma;
Bitişik bölgelerdeki enfeksiyonlar, özellikle kulak veya göz yuvası
Açık kranyoserebral travma veya perioperatif
Hastalığın yaşına bağlı olarak patojen spektrumu
Çocuklar
Yaş ≤6 hafta: Streptococcus agalactiae (grup B streptococci) ve E. coli, ardından listeria, staphylococci, Klebsielles, Pseudomonas, Salmonella ve Gram-negatif patojenler
6 haftalık: pnömokok, meningokok (ve Haemophilus influenzae)
2.000 / 3 ila 30.000 / 3 hücre, ilk nötrofilik granülositler, daha sonra lenfositler ve plazma hücreleri hücre sayımında göze çarpar; 100 ve 400 mg / dl arasındaki protein, glikoz; serum glikoz konsantrasyonunun <% 30’u. Gram boyama, kültür, antijen tespiti veya PCR kullanılarak beyin omurilik sıvısında patojen tespiti yapılabilir.
Klinik
belirtiler
Menenjit genellikle hastayı çok hasta hissettirir. Aşağıdaki belirtiler ortaya çıkabilir:
Küçük çocuklarda (2 yaşında) semptomlar çok belirsiz olabilir. Burada ebeveynler genellikle genel halsizlik, yetersizlik, dokunmaya duyarlılık ve / veya gözle görülür uyuşukluk ile bağlantılı olarak tiz çığlık veya sızlanmayı tarif ederler. Solunum bozuklukları da mevcut olabilir (dispne, taşipne).
Teşhis
Anamnez
Anamnez alırken aşağıdaki noktalar sorulmalıdır:
Enfekte insanlarla iletişim
Kene ısırığı
Aşılama durumu
Predispozan faktörler (rinosinüzit, orta kulak iltihabı, endokardit, pnömoni, bağışıklık bozuklukları)
fiziksel muayene
Fiziksel muayene, hayati fonksiyonları, periferik kan akışını ve cilt değişikliklerini kontrol etmeyi içerir. Peteşi ve yaygın hemorajik deri infiltratları, meningokokal menenjitin bir göstergesidir.
nörolojik muayene
Nörolojik muayene sırasında, pozitif bir Kernig, Lasègue ve Brudzinski işareti gibi tipik meningeal belirtilere dikkat edilmelidir. Hasta genellikle rahatlatıcı bir duruş sergiler.
Bakteriyel menenjitin patojen teşhisi, likörde ve / veya kan kültüründe tespit ile doğrulanır. Kural olarak, mikroskobik olarak Gram boyama (veya metilen mavisi boyama) kullanılarak ve bakteriyolojik olarak kültür kullanılarak gerçekleştirilir. Kesin olmayan mikrobiyolojik test sonuçları durumunda, likör ve kandaki bakteriyel DNA’yı tespit etmek için bir PCR gerçekleştirilmelidir.
malzeme
İnceleme için 1 ml BOS gereklidir. Negatif kültür sonucu olan sonraki bir patojen PCR için ek 0,5 ila 1 ml doğal likör korunmalıdır. Hedefli olmayan herhangi bir antibiyotik tedavisine başlamadan önce 2 set kan kültürü alınmalıdır.
yorumlama
Bakteriyel Menenjit 2.000 / 3 hücre,
viral menenjit ile hücre sayısı sadece biraz arttı (başlangıçta 50 / 3-1.000 / 3), daha sonra 20 / 3-50 / 3.
Normal: 12/3.
BOS- normal değerler: Hücre sayısı: 0/3 – 12/3 Toplam protein konsantrasyonu: 20-45mg / dl Glikoz konsantrasyonu: Kan şekeri seviyesinin % 50-80’i Laktat konsantrasyonu: lomber 2,1 mmol / l; ventriküler 3.4 mmol / l
akut lenfositik menenjit:
viral patojenler
Belirtiler: eylemde olduğu gibi. bakteriyel menenjit (baş ağrısı, bulantı, bulantı, kusma, boyun tutulması, ateş)
Bununla birlikte, kurs daha az dramatiktir (subfebril, hafif menenjizm)
Likör: su berraklığında, nadiren hafif bulanık.
Başlangıçta orta ila orta derecede belirgin pleositoz (hücre sayısı 50 / 3-1000 / 3) daha sonraki süreçte hafifçe artmış hücre sayısı (20 / 3-50 / 3)
bakteriyel menenjit :! belirgin pleositoz! 2000 / 3-30000 / 3
Gram boyama, BOS veya kan kültürü ve PCR temelinde çeşitli patojenler tespit edilebilir:
Menenjit tipine bağlı olarak farklı bir seyir öngörülebilir. Kurs ayrıca hastanın mevcut sağlık durumuna ve tedavinin başlangıcına da bağlıdır. Meningokokal menenjit yaklaşık % 5 ile en düşük ölüm oranına sahiptir ve Listeria ile yaklaşık % 30’dur. Bebeklik veya yaşlılıktaki bir hastalık en kötü prognoza sahiptir. Burada ölüm oranı % 80’dir.
Olası sonuçsal hasarlar apallik sendrom, motor ve duyusal eksiklikler ve öğrenilen becerilerin kaybı ile belirgin retrograd amnezidir. Duyusal performans da sıklıkla bozulur (zayıf görme, iç kulak işitme kaybı). Sonuç olarak ortaya çıkan hasar, uzun vadeli rehabilitasyon önlemlerini (örn. Fizyoterapi ve mesleki terapi) gerekli kılabilir.
Aşı
Polisakkarid
Serogruppe A, C, W135 ve Y
Mencevax®, Menveo®
endemi bölgesine seyahat için
Serogruppe C
Neisvac®
2. yaşından sonra çocuklar için kullanılır.
Rekombine edilmiş yüzey antijenleri
Serogruppe B
Bexsero® (Mai 2013’dan beri)
3./4./5. aylık bebekler ve 2. yaşını doldurmuş çocuklarda kullanılır.
Latince tonsilla(e) terimi, Klasik Latin’de boğazdaki “badem şeklindeki” lenfatik kitleleri belirtmek için kullanılmıştır. Antik Yunanca ἀμυγδάλη (amygdalē) “badem” sözcüğü, biçim benzerliği nedeniyle birçok dilde yaygın karşılıkların (ör. Türkçe “bademcik”) ortaya çıkmasına zemin hazırlamıştır. “Tonsil”in modern tıptaki kullanımı, 17.–19. yüzyıllardaki anatomi-nomenklatür standardizasyonlarıyla yerleşmiş; bugün “tonsilla” hem tek tek bademcikleri hem de farengeal lenfoid halka bütününü karşılayan teknik terimdir.
Palatin/adenoid/lingual/tubal nitelemeleri anatomo-topografik alt birimleri belirtir.
Bademcik: Türkçe gündelik karşılık; çoğu bağlamda palatin tonsil için kullanılır, ancak Waldeyer halkası bütününü temsil edecek biçimde geniş anlamlıdır.
Tanım ve Genel Bakış
Tonsilla terimi, orofarenks ve nazofarenks girişinde konumlanan, mukoza ile ilişkili lenfoid doku (MALT) kompleksinin bir alt kümesini ifade eder. Bu yapılar, antijen örneklemesi ve mukozal immün yanıtın başlatılmasında uzmanlaşmış lenfoepitelyal organlardır. Klinik pratikte “bademcik” çoğu kez palatin tonsil için kullanılsa da, insan farenksindeki lenfoid halka (Waldeyer halkası) birden fazla anatomik alt birimden oluşur.
Tonsiller MALT’ın özelleşmiş üniteleridir; afferent lenfatik damarları yoktur, antijen girişini kript epiteli sağlar; efferent drenaj üst derin servikal düğümleredir.
Çok katlı yassı epitel (palatin/lingual) ve solunum epiteli (adenoid) kaplaması, fonksiyonel niş farklarını yansıtır.
Sekretuar IgA ekseni ve folliküler B-hücre olgunlaşması, tonsillerin immünolojik çekirdeğidir.
Klinik pratikte en sık tablo tonsillit ve adenotonsiller hipertrofidir; komplikasyon spektrumu peritonsiller apse ve nadiren derin boyun enfeksiyonlarına uzanır.
Cerrahi karar, enfeksiyon sıklığı/şiddeti ve obstrüksiyon parametreleri başta olmak üzere sistematik endikasyonlar temelinde verilmelidir.
Waldeyer Farengeal Halkası: Bileşenler ve Organizasyon
Waldeyer halkası, üst solunum ve sindirim yollarının girişini sirküler biçimde kuşatan mukozal lenfoid ünitelerden oluşur:
Çocuklukta belirgin olan bu halka, ergenlikten sonra fizyolojik involüsyon gösterir; özellikle adenoid doku kademeli atrofiye uğrar. Waldeyer halkasının stratejik topografisi, inhalasyon ve yutma sırasında antijen akışının yoğunlaştığı geçitleri çevreler; böylece ilk immün bariyer işlevini üstlenir.
Embriyoloji ve Gelişim
Palatin tonsil, 2. faringeal kese endodermi kaynaklı epitelle örtülüdür; mezenkime göç eden lenfoid hücrelerle gebeliğin ikinci trimesterinde kolonize olur. Kriptogenez fetal geç dönemde belirginleşir.
Lingual tonsil, dil kökünde çok katlı yassı epitel ile örtülüdür.
Doğumdan sonra çevresel antijen maruziyetiyle folliküler mimari hızla olgunlaşır; erken çocukluk dönemi tonzillerin fonksiyonel zirvesidir.
Makroanatomi: Vaskülarite, İnervasyon ve Drenaj
Palatin Tonsil
Arteriyel beslenme: a. facialis’in tonsillar dalı başta olmak üzere a. palatina ascendens, a. pharyngea ascendens ve a. lingualis’in dorsal dalları.
Venöz dönüş: peritonsiller pleksus aracılığıyla farengeal venöz pleksusa.
Lenfatikler:afferent lenfatik damar yoktur; antijen girişi kript epiteli üzerinden olur. Efferent drenaj başlıca jugulodigastrik (tonsiller) lenf düğümüne yönelir.
Duyusal innervasyon: ağırlıkla n. glossopharyngeus; bu nedenle tonsillit ve tonsillektomide yönlendirilmiş otalji (kulağa vuran ağrı) tipiktir.
Adenoid ve Tubal Tonsil
Östaki tüpü ağzına komşuluk, çocuklarda otitis media patogenezine anatomik-immünolojik bir köprü kurar (nazofarengeal patojen rezervuarı, tubal ventilasyon etkisi).
Histoloji ve Mikromimari
Kaplama Epitel ve Kriptler
Palatin ve lingual tonsiller:non-keratinize çok katlı yassı epitel; epitelin mukozaya derin invajinasyonlarıkriptleri oluşturur. Bu kriptler, antijen tutulumunu ve M hücrelerine benzer transitoz süreçlerini kolaylaştıran geniş bir arayüz yaratır. Palatin tonsilin kriptöz yüzeyi, düz orofaringeal mukozaya kıyasla kat kat artmış efektif yüzey alanı sağlar (yüzlerce santimetrekare ölçeğinde).
Adenoid:psödodamarli silli solunum epiteli ve bol goblet hücresi ile kaplıdır; yüzey filminde silyer temizleme dinamiği belirgindir.
Lenfoid Parankim
Folliküler organizasyon: Germinal merkezli B-hücre follikülleri (proliferasyon, somatik hipermutasyon, izotip değişimi) ile T-hücre bölgeleri (özellikle Tfh ve Th alt tipleri).
Lenfoepitelyal birliktelik: Kript tabanında retiküler (erdimiş) epitel; dendritik hücreler, makrofajlar ve antijen yüklü B hücreleriyle sıkı etkileşim.
Sekretuar IgA ekseni: Plazma hücrelerinden dimerik IgA üretimi; polimerik immünoglobulin reseptörü üzerinden lümene taşınma.
İmmünolojik İşlevler
Antijen örneklemesi ve sunumu: Kript epitelinden transitozla alınan partiküller dendritik hücrelere aktarılır; bölgesel T ve B hücre aktivasyonu başlar.
Mukozal tolerans ve yanıt dengesi: Erken çocuklukta çevresel ve gıda antijenlerine kontrollü maruziyet, tolerans gelişimine katkı sağlayabilir; patolojik şartlarda hiperplastik yanıtlar görülebilir.
Hümoral çıktılar:IgA-dominant yanıt; ayrıca sistemik bağışıklığa köprü kuran IgG üretimi.
Yaşam boyu değişim: Puberte sonrası involüsyon ve yağlı dönüşüm, antijenik yük ve hormonal etkilerle ilişkilidir; fonksiyonel kapasite azalsa da erişkinde immün gözetim sürer.
Klinik Uygunluk
Tonsillit (Angina tonsillaris)
Etiyoloji: Viral (adenovirüs, EBV, rhinovirüs, influenza vb.) ve bakteriyel (en yaygın A grubu β-hemolitik streptokok). Klinik spektrum akut farenjitten foliküler-kriptik tonsillite uzanır.
Belirti-bulgular: Boğaz ağrısı, yutma güçlüğü/odinofaji, ateş, hassas jugulodigastrik LAP, tonsiller eksüda. Çocuklarda beslenme reddi ve sialore görülebilir.
Tanısal yaklaşım: Klinik skorlamalar (Centor/McIsaac), hızlı antijen testleri ve kültür; EBV şüphesinde tam kan sayımı ve heterofil antikor testleri. Difteri, gonokokkal farenjit, fusobakteriyel enfeksiyonlar ayırıcı tanıdadır.
Tonsillolit (tonsil taşı) ve halitozis: Kriptlerde kalsifiye detritus birikimi; semptomatik olgularda küretaj veya ablasyon düşünülür.
Tonsiller Hipertrofi ve Obstrüktif Uyku Bozuklukları
Özellikle çocuklarda obstrüktif uyku apnesi (OSA) ve horlama; büyüme-gelişme, davranış ve kardiyorespiratuvar sonuçlar üzerinden klinik önem taşır. Adenotonsillektomi, seçilmiş olgularda birinci basamak cerrahi yaklaşımdır.
Neoplaziler
Erişkinlerde orofaringeal skuamöz hücreli karsinom, özellikle HPV ile ilişkili tümör biyolojisi (p16 pozitiflik) bağlamında palatin tonsil ve dil kökü tonsilinde sık görülür. Tek taraflı tonsil asimetrisi ve inatçı servikal LAP uyarıcıdır.
Tedavi ve Cerrahi
Tıbbi yaklaşım: Semptomatik tedavi; bakteriyel etyolojide uygun antibiyoterapi. EBV farenjitte ampisilin/amoksisilinle döküntü riski bilinir.
Adenotonsillektomi endikasyonları (özet):
Tekrarlayan tonsillit atakları için nicel eşikler (sıklık ve dokümantasyon kriterleri),
OSA/üst havayolu obstrüksiyonu,
Peritonsiller apse öyküsü (nüks eğilimi),
Neoplazi şüphesi veya belirgin asimetri,
Seçilmiş tonsillolit/halitozis vakaları.
Teknikler: “Cold steel”, elektrokoter, radyofrekans ve koblation gibi enerji temelli yöntemler; her birinin intraoperatif kanama, postoperatif ağrı ve iyileşme dinamikleri farklıdır.
Komplikasyonlar:Primer (<24 saat) ve sekonder (5–10. gün) kanama, ağrıya bağlı dehidratasyon, nadiren velofaringeal yetersizlik ve tat değişiklikleri.
Kawasaki hastalığı / MIS-C: Persiste ateş ve mukokütanöz bulgularla pediatrik tablolar.
PFAPA sendromu: Periyodik ateş, aftöz stomatit, farenjit ve adenit; küçük çocuklarda tekrarlayan döngüler.
Fizyolojik ve Evrimsel Perspektif
Evrimsel uyarlama: Memelilerde üst aero-digestif geçidin girişinde NALT (nazal ilişkili lenfoid doku) ve orofaringeal MALT dizgeleri, solunan/yutulan antijenlerle erken karşılaşma için evrimleşmiştir. Primatlar ve birçok evcil memelide palatin tonsil belirgindir; türler arası boyut ve kript mimarisi, ekolojik niş ve patojen baskılarına paralel farklılıklar gösterir.
Fonksiyonel ticaret-off: Geniş kriptik yüzey, antijen örneklemesini maksimize ederken, aynı zamanda mikrobiyal biyofilm ve taş oluşumu için niş yaratır; bu, evrimsel “maliyet–fayda” dengesinin tipik bir tezahürüdür.
Ontogenetik strateji: Erken çocuklukta hipertrofik ve hiperplastik yanıt, immün repertuar eğitimine katkı sağlar; erişkinde enerji-ekonomi ve enfeksiyon baskısındaki değişime koşut involüsyon görülür.
Keşif
Antik tıbbın metinlerinde boğazın kıvrımları arasında saklı bir dokuya ilişkin sezgisel notlar vardır. Hipokrat külliyatında ve Galen’in sistematik anlatılarında, “bademcik” adı konmamış olsa da, farenks çevresindeki lenfoid dokunun iltihaplanabildiği, nefesi ve yutmayı zorlayabildiği, hatta kimi zaman kesilip çıkarıldığına dair hekimlik pratikleri anılır. Burada sözcükten ziyade işlev öne çıkar: boğazın “bezsi” doğası ve hastalığa yatkınlığı. Bu dönem, organın bir “yer” olarak değil, bir “belirti kaynağı” olarak sahneye girdiği ilk perdelerdir.
Rönesans ile birlikte anatominin dili keskinleşir. 1543’te Andreas Vesalius, De humani corporis fabrica’da boğazın katmanlı mimarisini tahtaya çiviler gibi sabitler: yumuşak damak, uvula, arka ağız boşluğu, arklar ve derin kıvrımlar. Vesalius’un betimlediği bu kıvrımlar, daha sonra bademciklerin topografyasını okuyacak anatomi kuşaklarına bir harita sağlar. Artık boğaz yalnızca ses ve solunumun koridoru değil; yüzeyi içe çökmüş, kıvrımlarla antijen toplayan bir peyzajdır.
yüzyıl, adlandırmanın ve sınıflandırmanın çağıdır. 1651 çizgisi etrafında Thomas Wharton, boğazın “glandüler” görünümüne vurgu yaparak palatin bademciklere isim ve yer verir. Ad vermek basit bir dil eylemi değildir; klinisyene hedef, cerraha sınır, anatoma da kıyas olanağı sunar. Wharton’la birlikte “bademcik”, halk hekimliğinin belirsiz nesnesi olmaktan çıkıp anatominin kataloglanmış parçası hâline gelir.
yüzyıl, klinik ve cerrahi bakışın keskinleştiği dönemdir. 1828 çevresinde Guillaume Dupuytren, bademcik iltihabını yalnızca bir ağrı kaynağı değil, ayırıcı tanı ve cerrahi strateji gerektiren özgül bir tablo olarak işler. Enfektif hastalıklar çağındayız; patojen kavramı netleştikçe, “angina tonsillaris”in bakteriyel ve viral yüzleri klinik kılavuzluğa dönüşür. Gene aynı yüzyılın son çeyreğinde Wilhelm Waldeyer, 1884’te farenks girişindeki lenfoid dokuları bir bütün olarak tarif eder ve bugüne dek zihnimizde kalan kavramsal çemberi çizer: Waldeyer farengeal halkası. Palatin, farengeal (adenoid), lingual ve tubal bademcikler bir araya geldiğinde, solunan ve yutulan antijenlerin ilk karşılandığı bir “limen immunitatis”, yani bağışıklığın eşiği görünür olur.
yüzyılın başı, operatif cesaret ve epidemiyolojik gerçekliğin kesişimidir. Tonsillektomi, tekrarlayan enfeksiyon ve hava yolu tıkanıklığının çarelerinden biri olarak gündelik cerrahinin parçası hâline gelir. Antibiyotiklerin 1950’lerden itibaren sahneye çıkışı ve bademciklerin bağışıklık savunusundaki rolleri hakkındaki artan farkındalık, 1950–1980 aralığında “her bademciğe neşter” yaklaşımının yerini daha seçici endikasyonlara bırakır. 1990’larda klinik akıl, operasyonu uyku apnesi, belirgin hipertrofiye bağlı obstrüksiyon ve konservatif tedaviye dirençli, iyi belgelenmiş rekürren enfeksiyon kümeleriyle sınırlar. Cerrahi teknikler de incelir: soğuk bıçaktan elektrocerrahiye, radyofrekans ve koblasyona, kanama–ağrı–iyileşme üçgeninde daha dengeli seçenekler gelişir.
Bu klinik dönüşümlerin arka planında, bademciklerin biyolojisine dair anlayışımız katman katman derinleşir. 1930’lardan itibaren bademcikler, pasif “bezler” değil, aktif lenfoepitelyal organlar olarak yeniden tanımlanır. Kript mimarisinin yalnızca anatomik bir kıvrım değil, antijen yakalama ve sunum için tasarlanmış bir “mikro-vadi sistemi” olduğu fikri 1970’ler–1980’lerde olgunlaşır. Bu dönemde foliküler dendritik hücrelerin germinal merkezlerde B hücrelerine antijen sunarak afinite olgunlaştırma ve izotip değişimini yönettiği gösterilir; bademcik, mukozal bağışıklığın canlı laboratuvarı gibi okunur. Mukoza ile ilişkili lenfoid dokuya (MALT) dair çerçeve, bademcikleri bağımsız bir ada olmaktan çıkarıp nazal ilişkili (NALT), bağırsak ilişkili (GALT) ve bronşiyal ilişkili (BALT) alt ekosistemlerle birlikte, bütüncül bir mukozal savunma haritasına yerleştirir. Bu harita, palatin ve lingual bademciklerin çok katmanlı yassı epiteli ile adenoidin silli solunum epiteli arasındaki işlevsel farkları da açıklığa kavuşturur: biri mekanik sürtünmeye ve yutma–konuşma dinamiklerine uyumlu, diğeri silyer temizleme ve mukus tabakasıyla partikül yönetimine.
2000’lere gelindiğinde moleküler immünoloji, bademciklerin sistemik bağışıklık ve mukozal tolerans arasındaki dengeleyici rolünü açığa çıkarır. Germinal merkez biyolojisi; T yardımcı hücre alt tipleri (özellikle Tfh), kemokin peyzajı ve sitokin ağları; dimerik IgA’nın polimerik immünoglobulin reseptörü üzerinden lümene taşınması gibi süreçler, kriptlerin neden “geniş yüzey–yüksek temas” stratejisini benimsediğini mekanizmik düzlemde anlatır. Bademciklerin çocuklukta hipertrofik, erişkinde ise involüsyona meyilli olması; antijenik deneyimin “eğitim fazı” ile enerji–risk dengesinin “idame fazı” arasındaki ontogenetik ticaret–off’u yansıtır.
2010’lar, bademcik dokusunun yalnızca lokal enfeksiyon odağı değil, sistemik hastalık bağlamlarında da anlam taşıyabileceğine dair ipuçlarını çoğaltır. Bazı otoimmün tablolarla ilişkiler, persistan mikrobiyal nişlerin sistemik inflamatuvar profilleri nasıl etkileyebileceği sorusunu gündeme getirir. Onkolojide, orofarenksin özellikle palatin ve lingual tonsil bölgesindeki HPV ile ilişkili skuamöz hücreli karsinomlar, mikroyapının ve immün mikroçevrenin tümör biyolojisi üzerindeki etkilerine yeni pencereler açar. Bu arada klinikte, obstrüktif uyku apnesinde adenotonsillektominin seçilmiş çocuk olgularında büyüme–davranış–kardiyorespiratuvar eksenlerde belirgin kazanımlar sağlayabildiğine ilişkin kanıt tabanı olgunlaşır; endikasyonlar daha keskin çizgilerle tarif edilir.
2020’ler ise bademciklerin mikrobiyom boyutunu sahneye taşır. Kriptler, biyofilm oluşumuna elverişli nişlerdir: bu, bir yandan antijen örneklemesini kolaylaştıran kıvrımlı mimarinin kaçınılmaz bedeli, diğer yandan tonsillolit ve halitozis gibi gündelik şikâyetlerin zeminidir. Yüksek çözünürlüklü dizileme teknikleri, hipertrofi veya tekrarlayan tonsillit kümelerinde mikrobiyal toplulukların bileşim–fonksiyon ilişkilerini haritalar. Bu haritalar kişiselleştirilmiş tıp vizyonu açısından iki kapı aralar: birincisi, recürrens ve komplikasyon riskini öngören mikrobiyal imzalar; ikincisi, cerrahi dışı yaklaşımlar için hedeflenebilir ekolojik dengeleme stratejileri. Aynı dönemde minimal invaziv cerrahi teknikleri—örneğin lazer ve koblasyon—kanama ve ağrı yönetimini iyileştirirken, dokuya saygılı rezeksiyon ile fonksiyonel kazanımlar arasındaki denge daha incelikli kurulabilir hâle gelir.
Bu uzun hikâyede adlar ve tarihler bir iskelet sağlar: Antik Çağ’ın Hipokrat ve Galen’i, Rönesans’ın Vesalius’u, 17. yüzyılın Wharton’u, 19. yüzyılın Dupuytren’i ve Waldeyer’i… 20. yüzyılın başında yaygınlaşan tonsillektomi, antibiyotik çağında rasyonalize edilir; 1970’ler–1980’lerde kript mimarisinin immün anlamı, foliküler dendritik hücrelerin sahneye çıkışıyla derinleşir. 1990’lar endikasyonları keskinleştirir; 2000’ler ve 2010’lar moleküler immünoloji ve onkoloji ile yeni bağlamlar kurar; 2020’lerde mikrobiyom ve kişiselleştirilmiş tıp ekseni, bademciği yalnızca “alınacak” bir doku değil, ayarlanacak bir ekosistem olarak yeniden düşünmeyi teklif eder.
İleri Okuma
Vesalius, A. (1543). De humani corporis fabrica. Johannes Oporinus.
Waldeyer, W. (1884). Über die Gaumenmandeln.Anatomische Hefte.
Pearsall, J. (Ed.). (1998). Oxford Latin Dictionary. Clarendon Press.
Perry, M., & Whyte, A. (1998). Immunology of the tonsils.Immunology Today, 19(9), 414–421.
Brandtzaeg, P. (2003). Role of secretory antibodies in the defense against infections.International Journal of Medical Microbiology, 293(1), 3–15.
Nave, H., Gebert, A., & Pabst, R. (2001). Morphology and immunology of the human palatine tonsil.Anatomy and Embryology, 203(5), 365–379.
Mowat, A. M., & Agace, W. W. (2014). Regional specialization within the intestinal immune system.Nature Reviews Immunology, 14(10), 667–685.
Wang, B., et al. (2019). Tonsillar microbiota in health and recurrent tonsillitis.Frontiers in Microbiology, 10, 2382.
Jensen, A., Fagö-Olsen, H., Sørensen, C. H., & Kilian, M. (2013). Molecular mapping to species level of the tonsillar crypt microbiota associated with health and recurrent tonsillitis.PLoS ONE, 8(2): e56418.
Zhang, C., et al. (2021). Role of tonsillar chronic inflammation and commensal bacteria in immune responses of palatine tonsils.Frontiers in Immunology, 12, 648064.
Zhang, Y., et al. (2021). A correlation study of the microbiota between oral cavity and tonsils in children with tonsillar hypertrophy.Frontiers in Cellular and Infection Microbiology, 11, 724142.
Huang, X., Zheng, L., Chen, X., & Bai, Y. (2023). The association of tonsillar hypertrophy with obesity and tonsillar microbiome composition.Scientific Reports, 13, 49871.
Marchica, C., Dahl, J. P., Raol, N., & McPheeters, M. L. (2020). Intratonsillar detection of viruses in non-acutely ill patients undergoing tonsillectomy.Journal of Medical Virology, 92(4), 448–456.
StatPearls Authors. (2024). Anatomy, Head and Neck, Tonsils. In: StatPearls [Internet]. Treasure Island (FL): StatPearls Publishing.
“Histamin” terimi, histaminin oluştuğu amino asit olan “histidin” kelimesinden türetilmiştir. Histidin isminin kendisi, vücut dokularındaki varlığını yansıtan “doku” veya “ağ” anlamına gelen Yunanca “histos” kelimesinden gelmektedir.
“Histos” (Yunanca: ἱστός), vücuttaki bağ dokusuna atıfta bulunarak “doku” veya “ağ” anlamına gelir. “-amin” organik kimyada bir veya daha fazla hidrojen atomunun organik gruplarla yer değiştirmesiyle amonyaktan (NH3) türetilen bileşikleri belirtmek için kullanılan bir son ektir. Histamin bir amindir çünkü bir amino grubu (-NH2) içerir.
Bu nedenle “histamin” adı, histidin kökenini ve bir amin olarak kimyasal doğasını yansıtmak için icat edilmiştir. Bileşiğin tanımlanması ve adlandırılması, biyolojik açıdan önemli birçok molekülün karakterize edildiği ve adlandırıldığı bir dönem olan 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında organik kimyanın daha geniş çaplı gelişiminin bir parçasıydı.
Biyojenik bir amin olan histaminilk olarak 1913 yılında “histidinin ayrışmasıyla üretilen bir amin” olarak tanımlanmıştır. Histamin hem bitkilerde hem de hayvanlarda bulunur ve burada çeşitli temel işlevlere hizmet eder. Bitkilerde histamin, avcılara ve mikroplara karşı bir savunma mekanizması olarak görev yapar. Hayvanlarda ise bağışıklık tepkileri, nörotransmisyon ve çeşitli vücut fonksiyonlarının düzenlenmesi gibi fizyolojik süreçlerde önemli roller oynar.
This content is available to members only. Please login or register to view this area.
Üretim ve Depolama
Histamin, L-histidin dekarboksilaz enzimi tarafından katalize edilen bir dekarboksilasyon reaksiyonu yoluyla L-histidin amino asidinden sentezlenir. Bu süreç histamin (C5H10N3, Mr = 111,15 g/mol) oluşumu ile sonuçlanır ve daha sonra mast hücreleri, bazofiller, trombositler ve bazı nöronlar içindeki veziküllerde depolanır. Alerjik reaksiyon veya bağışıklık tepkisi gibi uyarılma durumlarında histamin çevre dokulara veya dolaşıma salınır.
This content is available to members only. Please login or register to view this area.
Fizyolojik Roller
Histamin birkaç kritik fizyolojik fonksiyonda rol oynar:
Kan Damarları: Histamin, öncelikle H1 reseptörlerinin aracılık ettiği vazodilatasyonu teşvik eder ve vasküler geçirgenliği artırır. Bu da arteriyel kan basıncının düşmesi, adrenalin salgılanması, migren ve diğer baş ağrıları gibi durumlarda önemli olan deri ve mukozal ödemin gelişmesi gibi etkilere yol açar.
Bronşlar: Solunum sisteminde histamin, H1 reseptörleri aracılığıyla bronkokonstriksiyona neden olur ve alerjik bronşiyal astımın patofizyolojisinde önemli bir rol oynar.
Mide Mukozası: Histamin, sindirim süreci için hayati önem taşıyan mide mukozasındaki H2 reseptörlerine bağlanarak mide asidinin salgılanmasını uyarır.
Merkezi Sinir Sistemi (MSS): Bir nörotransmitter olarak histamin, presinaptik H3 reseptörleri aracılığıyla diğer nörotransmitterlerin salınımını modüle eder. Noradrenerjik, serotonerjik, kolinerjik, dopaminerjik ve glutaminerjik sistemler dahil olmak üzere çeşitli nöronal devreleri etkiler. Histamin ayrıca uyku-uyanıklık döngüsünün ve kusma refleksinin düzenlenmesinde de rol oynar.
This content is available to members only. Please login or register to view this area.
Patolojik Yönler
Anormal histamin seviyeleri çeşitli patolojik durumlara yol açabilir:
Aşırı Histamin Salınımı: Bu durum enflamatuar, alerjik veya toksik süreçler ve kafein, bazı ilaçlar, alkol ve çevresel stres faktörleri gibi maddelere maruz kalma nedeniyle ortaya çıkabilir. Çinko eksikliği, heparin bağlama bozuklukları, serbest radikal hasarı ve histamin parçalanmasını azaltan enzim eksiklikleri gibi faktörler de anormal histamin tepkilerine katkıda bulunabilir.
Histamin İntoleransı: Histamine karşı aşırı tepki ile karakterize, kızarma, kurdeşen, burun akıntısı ve sindirim sorunları gibi semptomlara yol açan bir durumdur.
Histamin ve Kan-Beyin Bariyeri
Histamin kan-beyin bariyerini geçerek beyin fonksiyonlarını etkileyebilir ve potansiyel olarak ruh hali ve uykunun düzenlenmesinde rol oynayabilir. Histaminin yaşlanmaya ve nörodejeneratif hastalıklara katkısı konusunda yeni tedavi yaklaşımlarına yol açabilecek araştırmalar devam etmektedir.
Diyet Etkisi ve Histamin Dalgalanmaları
Histamin seviyeleri gün boyunca dalgalanır, sabahın erken saatlerinde zirve yapar ve bu da sabah alerjisi semptomlarına katkıda bulunabilir. Histamin, çoğu gıdada bol miktarda bulunan histidin amino asidinden üretilir. Yıllanmış peynirler, fermente gıdalar ve alkollü içecekler gibi bazı gıdalar histamin salınımını tetikleyerek histaminle ilişkili durumları potansiyel olarak daha da kötüleştirebilir.
Teşhis ve Tedavi
Ortalama serum histamin konsantrasyonu 20 – 100 µg/l arasında değişmektedir. Bununla birlikte, metilhistamine hızlı metabolizması nedeniyle, histamin maruziyetinin daha doğru bir değerlendirmesini sağlamak için genellikle idrar metilhistamin seviyeleri kullanılır. Testten önce, histamin açısından zengin gıdalara yönelik diyet kısıtlamaları önerilir.
Histaminle ilişkili durumların tedavisi genellikle histamin alımını azaltmak için diyet değişikliklerini, histamin reseptörlerini bloke etmek için antihistaminiklerin kullanımını ve besin eksiklikleri veya enzim anormallikleri gibi altta yatan nedenlerin ele alınmasını içerir.
Tarih
İlk Tanımlama (1907-1910):
Histamin ilk olarak 1907 yılında İngiliz kimyagerler George Barger ve Henry H. Dale tarafından sentezlenmiş ve tanımlanmıştır. Histamini, histidin amino asidinin dekarboksilasyonu yoluyla üretilen kimyasal bir bileşik olarak izole ettiler. Histidin, birçok proteinde yaygın olarak bulunan bir amino asittir ve histamine dönüşümü, histidin dekarboksilaz enzimi tarafından katalize edilen bir reaksiyon olan bir karboksil grubunun çıkarılmasını içerir.
Fizyolojik Çalışmalar (1910-1911):
Histaminin fizyolojik özellikleri ilk olarak 1910 yılında Henry H. Dale tarafından incelenmiş ve düz kas üzerindeki güçlü etkileri ve kan basıncında önemli düşüşlere neden olabildiği gözlemlenmiştir. Bu etkiler alerjik reaksiyonlar ve anafilaksi sırasında gözlenenlere benzerdi ve Dale’i histaminin bu süreçlerdeki rolünü daha fazla araştırmaya yöneltti.
Alerjik Reaksiyonlarla Bağlantı (1920’ler):
1920’lerde histaminin alerjik reaksiyonlar ve anafilaksi ile ilişkisi daha net bir şekilde ortaya kondu. Araştırmacılar, histaminin alerjik reaksiyonlar sırasında mast hücrelerinden ve bazofillerden salındığını ve bu durumlarla ilişkili semptomlara neden olduğunu keşfetti. Bu keşif, histaminin etkilerini bloke edebilecek ve alerjik semptomlardan kurtulmayı sağlayabilecek antihistaminik ilaçların geliştirilmesinin temelini attı.
Histaminin Alerji ve Enflamasyondaki Rolünün Araştırılması
1920’lerde histamin ve alerjik reaksiyonlar arasındaki önemli bağlantı keşfedildi. Araştırmacılar, saman nezlesi (alerjik rinit) ve anafilaksi gibi alerjik reaksiyonlar yaşayan bireylerin kan ve dokularında histamin seviyelerinin önemli ölçüde yükseldiğini gözlemledi. Bu bulgular, alerjik tepkilerin altında yatan mekanizmaların anlaşılmasında çok önemli bir rol oynamış ve histaminin etkilerine karşı koymak ve alerjik semptomları hafifletmek için tasarlanmış antihistaminik ilaçların geliştirilmesine yol açmıştır.
Antihistaminikler histamin reseptörlerini, özellikle de kaşıntı, şişme ve kızarıklık gibi alerjik reaksiyonlarla ilişkili semptomların çoğundan sorumlu olan H1 reseptörlerini bloke ederek çalışır. 1940’larda geliştirilen ilk nesil antihistaminikler, genellikle yatıştırıcı etkilerle ilişkilendirilmelerine rağmen, alerji tedavisinde önemli bir ilerlemeye işaret ediyordu. Sonraki nesil antihistaminikler, histaminin etkisini engellemedeki etkinliklerini korurken bu yan etkileri azaltmak için rafine edilmiştir.
Daha ileri araştırmalar, histaminin sadece alerjik reaksiyonlarda değil, aynı zamanda enflamatuar süreçlerde de önemli bir oyuncu olduğunu ortaya koymuştur. Histamin, etkilenen bölgelere kan akışını artıran vazodilatasyonu (kan damarlarının genişlemesi) teşvik ederek iltihaplanmaya katkıda bulunur. Bu süreç, nötrofiller ve makrofajlar gibi bağışıklık hücrelerinin enfeksiyon veya yaralanma bölgelerine toplanması için çok önemlidir. Histamin ayrıca vasküler geçirgenliği artırarak bağışıklık hücrelerinin ve proteinlerin kan dolaşımından ihtiyaç duyulan dokulara daha kolay hareket etmesini sağlar.
Dahası, histamin sinir uçlarının hassaslaşmasında rol oynayarak iltihaplanmanın yaygın semptomları olan ağrı ve kaşıntı hissine yol açar. Histaminin enflamasyondaki rolünün bu şekilde anlaşılması, enflamasyonu azaltmayı ve ağrıyı hafifletmeyi amaçlayan histamin sinyal yollarını hedef alan anti-enflamatuar ilaçların geliştirilmesine katkıda bulunmuştur.
Son araştırmalar, histaminin insan biyolojisindeki çeşitli rollerini aydınlatmaya devam ediyor. Alerji ve enflamasyondaki iyi bilinen işlevlerinin ötesinde, histamin artık nörotransmisyon, bağışıklık düzenlemesi ve iştah kontrolünde önemli bir oyuncu olarak kabul edilmektedir.
Nörotransmisyon: Histamin beyinde bir nörotransmitter olarak hareket ederek uyanıklığı, dikkati ve bilişsel işlevleri etkiler. Her biri beynin farklı bölgelerinde farklı rollere sahip olan H1, H2, H3 ve H4 reseptörleri dahil olmak üzere çeşitli reseptör alt tipleri ile etkileşime girer. Örneğin H3 reseptörü, dopamin, serotonin ve norepinefrin gibi diğer nörotransmitterlerin salınımını modüle eder ve bilişsel bozukluklar, uyku düzenlemesi ve hatta nörodejeneratif hastalıklar için ilaçların geliştirilmesinde ilgi çeken bir hedeftir.
Bağışıklık Fonksiyonu: Histamin, bağışıklık sistemi modülasyonunda çok önemli bir rol oynar. T hücreleri, B hücreleri ve dendritik hücreler dahil olmak üzere çeşitli bağışıklık hücrelerinin aktivitesini etkiler. Histaminin bağışıklık hücreleri üzerindeki H4 reseptörleri ile etkileşimi, otoimmün hastalıkların, alerjilerin ve kronik enflamatuar durumların tedavisi için potansiyel etkileri olan aktif bir araştırma alanıdır.
İştah Düzenlemesi: Histamin, gıda alımının ve enerji dengesinin düzenlenmesinde rol oynar. Açlık ve tokluğu düzenleyen bir beyin bölgesi olan hipotalamus üzerindeki etkisi yoluyla iştah kontrolünü etkiler. Histamin sinyalini modüle eden ilaçlar, obezite ve metabolik bozukluklar için potansiyel tedaviler olarak araştırılmaktadır.
Güncel Araştırma ve Terapötik Potansiyel
Araştırmacılar, çeşitli koşullarda histamin ve reseptörlerini hedeflemenin terapötik potansiyelini aktif olarak araştırmaktadır. Çoklu histamin reseptör alt tiplerinin keşfi, ilaç geliştirme için yeni yollar açmıştır ve her reseptör farklı bir terapötik hedef sunmaktadır.
Alerjiler ve Enflamasyon: Devam eden araştırmalar, daha az yan etkiye sahip daha seçici antihistaminikler ve anti-enflamatuar ilaçlar geliştirmeyi amaçlamaktadır. Odak noktası, çeşitli dokulardaki farklı histamin reseptörlerinin spesifik rollerini anlamak ve bu yolları tam olarak hedefleyebilecek ilaçlar geliştirmektir.
Nörodejeneratif Hastalıklar: Histaminin beyin fonksiyonlarındaki rolü, Alzheimer ve Parkinson hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıklara potansiyel katılımının araştırılmasına yol açmıştır. Histaminin diğer nörotransmitterlerle etkileşimlerinin anlaşılması, bu koşullar için yeni terapötik stratejilere yol açabilir.
Kanser: Ortaya çıkan araştırmalar, histaminin kanser biyolojisinde, özellikle de tümör mikroçevresinde bir rol oynayabileceğini göstermektedir. Histaminin bağışıklık hücreleri ve kan damarları üzerindeki etkileri tümör büyümesini ve metastazını etkileyerek onu kanser tedavileri için potansiyel bir hedef haline getirebilir.
Otoimmün ve Kronik İnflamatuar Hastalıklar: Histaminin özellikle H4 reseptörü aracılığıyla immünomodülatör etkileri, romatoid artrit ve lupus gibi otoimmün hastalıkların yanı sıra enflamatuar bağırsak hastalığı (IBD) gibi kronik enflamatuar durumların tedavisindeki potansiyelleri açısından araştırılmaktadır.
Histaminin karmaşık sinyal yollarını ve diğer moleküllerle etkileşimlerini anlamak kritik bir araştırma alanı olmaya devam etmektedir. Bu bilgi, daha etkili ve hedefe yönelik tedaviler geliştirme, alerjiler, iltihaplanma ve insan sağlığını etkileyen bir dizi başka durum için tedavileri iyileştirme vaadinde bulunuyor.
İleri Okuma
Dale, H. H., & Laidlaw, P. P. (1910). “The physiological action of β-iminazolylethylamine.” Journal of Physiology, 41(5), 318-344.
Dale, H. H., & Laidlaw, P. P. (1922). “Histamine and its role in anaphylaxis.” Journal of Physiology, 56(1), 1-23.
Best, C. H., & Dale, H. H. (1929). “Histamine: Physiology and Pharmacology.” Pharmacological Reviews, 1(1), 1-43.
Simons, F. E. R. (2004). “Advances in H1-antihistamines.” New England Journal of Medicine, 351(21), 2203-2217.
Parsons, M. E., & Ganellin, C. R. (2006). “Histamine and its receptors.” British Journal of Pharmacology, 147(S1), S127-S135.
Thurmond, R. L., Gelfand, E. W., & Dunford, P. J. (2008). “The role of histamine H1 and H4 receptors in allergic inflammation: The search for new antihistamines.” Nature Reviews Drug Discovery, 7(1), 41-53.
Ohtsu, H. (2010). “Histamine synthesis and regulation in the brain.” Handbook of Experimental Pharmacology, 2010(197), 37-50.
O’Mahony, L., Akdis, M., & Akdis, C. A. (2011). “Regulation of the immune response and inflammation by histamine and histamine receptors.” Journal of Allergy and Clinical Immunology, 128(6), 1153-1162.
Academic References
Panula, P., Chazot, P. L., Cowart, M., et al. (2015). “International Union of Basic and Clinical Pharmacology. XCVIII. Histamine Receptors.” Pharmacological Reviews, 67(3), 601-655.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.