Dilin Evrimi-1: İlk Kim Konuştu?

Kurbağalar “vrak”lar, kuşlar “öter”, maymunlar bağırır… Fakat hiçbir tür biz insanlar kadar zengin ve sınırsız düzeyde uyum sağlayabilen bir dil yeteneğine sahip değildir. Düşüncelerimizi yaymak ve başkalarıyla iletişim kurmak için yaptığımız her şeyi dil yetimize borçluyuz.

Dil, sosyal teknolojinin güçlü bir parçasını oluşturur. Düşüncelerimiz bir başkası tarafından çözülmek üzere düzinelerce sembolle kodlanmış bir halde ağzımızdan dil sayesinde çıkar. Dil aynı zamanda, geçmiş, bugün ve gelecekle ilgili bilgiyi taşıyabilir, düşüncelere şekil verebilir, olayları başlatabilir, ikna edebilir ve kandırabilir.

Bugün, Dünya üzerinde konuşulan 7102 dil vardır. Bütün insan toplumları bir dile sahiptir ve hiçbiri bir diğerinden daha üstün değildir. Çünkü bütün diller insan deneyimlerini kendi özgünlüğüyle anlatabilir. Hatta, dilin bu inanılmaz evrenselliği; insan evrimi alanında yapılan bilimsel çalışmalarda, türümüzün bundan 160.000 ila 200.000 yıl önce Homo sapiens’in Afrika’da ortaya çıkmasından beri bir dile sahip olduğunu gösteriyor.

Eğer Homo sapiens, ortaya çıktığından beri bir dile sahiptiyse, yok olmuş diğer insan türleri de bir dile sahip olabilir mi? Bazı bilim insanları; yaklaşık 500.000 yıl önce ortak atadan evrimleştiğimiz Neandertallerin de bir dile sahip olduğunu düşünüyor. Bu teori; şempanzelerde farklılık gösteren ancak Neandertal ve insanda benzer pozisyonlara sahip, konuşmadan sorumlu gen olan FOXP2 geninin keşfiyle de tutarlılık gösteriyor. Fakat dili açıklamada tek bir gen yeterli değildir. Ve güncel genetik deliller; Neandertal beyninin FOXP2 genini farklı şekilde düzenlediğini gösteriyor.

Dahası, dil; doğası gereği semboliktir. Yani olay ve nesneler, onları anlamlandıran kelimelerden ve bu kelimeleri oluşturan seslerden oluşur. Neandertallerin sanat ya da diğer sembolik izahlara sahip olduğuna dair sınırlı sayıda da olsa deliller var. Öte yandan hemen yanı başlarında Batı Avrupa’da yaşayan insanlar ise görece güzel freskler çizmiş, müzik enstrümanları, çeşitli araç-gereç ve silahlar geliştirmiş.

Dilin çok daha önce evrimleştiğini –örneğin; Afrika ovalarında 2 milyon yıl önce iki ayak üzerinde yürümeye başlayan Homo erectus’ta görüldüğünü—öne süren düşünceler de zayıf kalsa da ihtimaller arasındaki yerini alıyor. Mevcut veriler göz önüne alındığında eşsiz bir konuşma becerisi geliştirdiğimiz bir gerçek.

 


Kaynak:

  1. Bilimfili,
  2.  The eloquent ape. (2016, 6 Şubat). NewScientist, .

Wi-Fi Sinyallerini Duyabilen Adam ve Duyduğu Ses

Bir bilim yazarı olan Frank Swain 20’li yaşlarında duyma yeteneğini kaybetmişti. 2 yıl kadar önce uygun işitme tedavilerini almaya başladı ve o zamandan beri de insanoğlunun dinleyebileceği her türlü sesin limitlerini test etmek üzere sayısız yeni teknolojiyi deneyimledi. Bununla birlikte kendisi, geçtiğimiz hafta ‘Dünya’da Wi-Fi sesini ilk duyan adam’ olarak tarihe geçti.

Gelin önce Swain’in Wi-Fi dalgalarını nasıl duyduğunu dinleyelim :

Click here to display content from SoundCloud.
Learn more in SoundCloud’s privacy policy.

Ses sanatçısı Daniel Jones ile birlikte çalışan Swain, dijital işitme cihazlarını gücünü cep telefonundan alan bir cihaz geliştirerek Wi-Fi alanlarının insanlar tarafından işitilmesini sağlamaya çalıştı.  Phantom Terrains adını verdikleri cihaz, Wi-Fi alanlarında bulunan temel bilgilere duyarlı; örneğin modemin adı, sinyal gücü, şifreleme seviyesi, alıcı cihaza olan uzaklığı gibi..

Swain; New Scientist’e verdiği demeçte ‘sinyal gücü, yönü, ismi ve güvenlik seviyesinin ön ve arkaplan katmanları ile birlikte bir müzikal akışa çevrilebildiğini, uzak sinyallerin klik ve Geiger sayacındaki küçük vurma sesine; ağ kimliğinin de dönen bir melodi olarak mızırdanmaya dönüştüğünü’ söylüyor. Swain ayrıca “Bu sesler sürekli olarak bir çift işitme cihazında akış halinde bulunuyor. İşitme cihazlarının normalde verdikleri output ise ekstra ses katmanını parçaladığından, bu da benim normal ses algım haline geldi. Bu da demek oluyor ki telefonumu yanımda taşıdığım sürece Wi-Fi’yi ses olarak duyabileceğim!”

Phantom Terrains teknolojisi yalnızca tuhaf, Dünya-dışı ve baştan beri var olan hatta belki de ilk günden beri duyuyor oldukları Wi-Fi sinyallerinin sesini ortaya çıkarmadı, aynı zamanda Wi-Fi kullanımındaki yaygın davranışlarla ilgili bilgi de toplayabiliyor. Örneğin, Swain; insanların yaşadıkları ikâmet alanlarında Wi-Fi’nin düşük-güvenlikli vericiler ile kontrol edildiğini, ticari bölgelerde ise karmaşık şifrelenmiş modemlerin daha geniş alana yayın yaptıklarını duyurdu.

Swain cihazı, güney Londra’da Camberwell Green bölgesinde gezinirken ve BBC Broadcasting House’tan geçerken duyduğu her şeyi kaydederek test etti.Dinlediğimiz sesler de bu gezinti sırasında alınmış bir kayıda ait.

Swain şimdi de ‘insanüstü’ duyma yeteneğini nerelere ulaştırabileceğini anlamaya çalışıyor. Başka hangi sesleri böyle bir sistematik ile dönüştürüp duyabileceği hem kendisi hem de bizler için bir merak konusu.

 


Kaynak : Bilimfili, NewScientist, This man can hear Wi-Fi wherever he goes. Here’s what it sounds like., www.sciencealert.com/this-man-can-hear-wi-fi-wherever-he-goes-here-s-what-it-sounds-like?utm_source=Article&utm_medium=Website&utm_campaign=InArticleReadMore

Elektronik Burun Elma ve Armudun Kokularını Ayırt Edebiliyor!

İspanyol ve İsveçli mühendisler, meyvelerin kokularını insanlardan daha etkili biçimde algılayan elektronik burun icat ettiler. Bu alet şimdilik sadece elma ve armudun kokusunu ayırt edebiliyor.
Valencia Politeknik Üniversitesi’nden ve Gävle Üniversitesi’nden bir araya gelen mühendisler 32 sensörü bulunan elektronik burun oluşturdular. Bu burun kıyılmış vaziyette olan elma ve armut parçalarını kokuları yardımıyla ayrıt edebiliyor. Valencia Üniversitesi’nden José Pelegrí Sebastiá şöyle diyor:
“İlk başta meyve parçaları, kokuları algılayabilmeye yarayan ve metal oksitten oluşan sensörlerin bulunduğu en uç noktaya bu parçaların kokusunun gitmesine yardımcı olan bir ön odaya yerleştiriliyor.”
Daha sonra, yazılım, gerçek zamanlı veri toplamak için kullanılan ve bilgileri sınıflandırmaya yarayan algoritmalarla işleniyor. Ve işlenen bu veriler sonucun elma mı armut mu olduğunu gösteren 3D grafiklerle görüntüleniyor. Uçucu maddelerin kompleks karışımlarını ayırt etmeye yarayan çok sensörlü yapılar geliştirmeyi hedefleyen grup için bu proje bir başlangıç noktası olmuş oldu. Pelegri şöyle diyor:
“Bir örnek vermek gerekirse şarap yapma sektöründe kullanımı için verebiliriz. Bu alet kullanılarak şarap yapımında seçilecek olan üzümlerin hangisinin şarap yapımına daha uygun olduğunu belirleyebiliriz. Bu, o sektör için çok kullanımlı olur.”
Ama daha önemlisi araştırmanın bir diğer odak noktası olan biyomedikal sektörüdür. Çünkü bazı araştırmalar, köpeklerin insanların nefeslerini koklayarak akciğer kanseri olanları algılayabildiğini göstermiştir. Eğer bu doğruysa, bu elektronik burun hayvanların algılayabildiği maddeleri algılayabilir ve daha önemlisi tıbbi uygulamalarda erken teşhis için kullanılabilir.
 
Kaynak:
  1. ScienceDaily
  2. A. del Cueto Belchi, N. Rothpfeffer, J. Pelegrí-Sebastia, J. Chilo, D. Garcia Rodriguez, T. Sogorb. Sensor characterization for multisensor odor-discrimination system. Sensors and Actuators A: Physical, 2013; 191: 68 DOI: 10.1016/j.sna.2012.11.039

Kendi Etrafımızda Döndüğümüzde Neden Başımız Döner?

Bir süre etrafınızda döndüğünüzde, muhtemelen baş dönmesi veya vertigo yaşarsınız. Bazı insanlar koltuktan çok hızlı kalktıklarında bile başlarının döndüğünü hissederler. Bu baş dönmesi hissi genellikle vücudunuzun hareket ve dengeyi algılamaktan sorumlu bölümü tarafından beyninize gönderilen sinyallerdeki bir bozulmadan kaynaklanır. Bu fenomeni açıklayan şaşırtıcı sistem iç kulağımızın içinde yer almaktadır.

İç kulağın üst kısmında yer alan vestibüler sistem, vücudumuzun dik mi yoksa yatay mı olduğunu, hareket mi ettiğini yoksa hareketsiz mi durduğunu algılamak için gereklidir. Bu sistem, denge ve uzamsal yönelimi sürdürme becerimizde çok önemli bir rol oynar.

Yerçekimsel Yönelim: Otolitik Organların Rolü

Vestibüler sistem, vücudun yerçekimsel yönelimini algılamaktan sorumlu olan otolitik organları içerir. Bu organlar, otoconia (genellikle tebeşir kristalleri olarak adlandırılır) olarak bilinen küçük kalsiyum karbonat kristalleri içeren utrikül ve sakkülü içerir.

  • Otokoni, saç hücreleri adı verilen saç benzeri yapılar olan duyusal sinir hücrelerine bağlanır.
  • Başınızı farklı yönlere eğdiğinizde (ileri, geri, sola veya sağa), yerçekimi bu otokonyaları eğim yönünde çeker.
  • Otokoninin hareketi saç hücrelerini uyarır ve bunlar da beyne sinyaller gönderir.
  • Beyin bu sinyalleri yorumlayarak başınızın hangi yöne baktığını belirler, böylece dengenizi ve uzamsal farkındalığınızı korumanızı sağlar.

Hareket Algısı: Yarım Daire Kanalları

Vestibüler sistem yerçekimsel yönelimi algılamanın yanı sıra, her biri farklı bir uzay düzlemine yönlendirilmiş üç yarım daire kanalı aracılığıyla hareketi de algılar.

  • Bu yarım daire kanalları endolenf adı verilen bir sıvı ile doludur ve kıl benzeri duyusal sinir hücreleri ile kaplıdır.
  • Başınızı belirli bir yönde hareket ettirdiğinizde, yarım daire kanalları içindeki endolenf atalet nedeniyle bu harekete direnir.
  • Endolenfin göreceli hareketi, kanallar içindeki saç hücrelerini uyararak beyne sinyaller göndermelerine neden olur.
  • Beyin daha sonra baş hareketinin yönünü ve hızını anlamak için bu sinyalleri yorumlayarak vücudun koordinasyonunu ve konumunu buna göre ayarlamasını sağlar.

Baş Dönmesi Fenomeni

Uzun süre döndüğünüzde, yarım daire kanallarındaki endolenf, bir sıvıyı karıştırmaya benzer şekilde, dönme hareketinizle aynı yönde hareket etmeye başlar. Bu hareket beyne sürekli sinyaller göndererek baş dönmesi hissine yol açar. Bununla birlikte, endolenf sonunda dönme hızınızla eşleştiğinde, saç hücrelerinin uyarılması durur ve beyin geçici olarak dönme hissine adapte olur.

Aniden dönmeyi bıraktığınızda, endolenf atalet nedeniyle hareket etmeye devam eder, ancak şimdi vücudunuza göre ters yönde. Bu devam eden hareket saç hücrelerini öyle bir şekilde uyarır ki, sabit olmanıza rağmen beyin sanki hala dönüyormuşsunuz gibi yorumlar. Gerçek hareket ile algılanan hareket arasındaki bu uyumsuzluk baş dönmesi veya vertigo hissine neden olur. Sonunda, endolenf yerleşir, tüy hücrelerinin uyarılması durur ve beyin vücudunuzun pozisyonu hakkındaki anlayışını yeniden ayarlarken baş dönmesi kaybolur.

Pratik Deney

Bu olguyu basit bir deneyle gözlemleyebilirsiniz:

  • Engelsiz açık bir alanda durun ve 5-10 kez hızlıca sağa doğru dönün. Sonra aniden durun. Muhtemelen yukarıda anlatıldığı gibi başınız dönecektir.
  • Baş dönmesi geçtikten sonra deneyi tekrarlayın, ancak bu sefer sağa doğru dönmeyi bıraktıktan hemen sonra aynı sayıda sola doğru dönün. Baş dönmesinin önemli ölçüde azaldığını veya hiç olmadığını fark edeceksiniz. Bunun nedeni, ters yönde dönmenin endolenf bezinin ters yönde hareket etmesine neden olarak daha önceki hareket hissini etkili bir şekilde iptal etmesidir.

Benzersiz Ortamlarda Vestibüler Sistem: Astronotlar ve Dalgıçlar

Astronotlar, vestibüler sistemin işleyişinde kritik bir rol oynayan Dünya’nın yerçekimine maruz kalmadıkları için sıklıkla baş dönmesi yaşarlar. Yerçekimi olmadığında, otolitik organlar düzgün çalışmakta zorlanır ve astronotların “yukarı” veya “aşağı” algılamasını zorlaştırır. Bu durum, bir arabada ya da hız treninde hızla alçalırken midenizde yaşadığınız rahatsız edici hisse benzer kalıcı bir hisle sonuçlanabilir.

Benzer şekilde, dalgıçlar da yerçekiminin yokluğuna benzer bir şekilde otolitik organları etkileyen kaldırma kuvvetinin etkileri nedeniyle su altında bir tür yönelim bozukluğu yaşarlar. Olağan yerçekimi ipuçları olmadan, vücut su altında yön belirlemeyi zor bulur ve bu da oryantasyonu dalgıçlar için kritik bir beceri haline getirir.

İleri Okuma

  1. Goldberg, J. M., & Fernandez, C. (1971). “Physiology of peripheral neurons innervating semicircular canals of the squirrel monkey. I. Resting discharge and response to constant angular accelerations.Journal of Neurophysiology, 34(4), 635-660.
  2. Fernández, C., & Goldberg, J. M. (1976). “Physiology of peripheral neurons innervating otolith organs of the squirrel monkey. I. Response to static tilts and to long-duration centrifugal force.Journal of Neurophysiology, 39(5), 970-984.
  3. Parker, D. E., & Reschke, M. F. (1989). “Effects of orbital spaceflight on otolith-mediated orientation: Human neurovestibular studies on SLS-1.” The Journal of Vestibular Research, 7(4), 355-369.
  4. Oman, C. M. (1990). “Motion sickness: A synthesis and evaluation of the sensory conflict theory.Canadian Journal of Physiology and Pharmacology, 68(2), 294-303.
  5. McGrath, B. J., & Waddington, G. S. (1999). “The vestibular system and human dynamic spatial orientation.Neuroscience & Biobehavioral Reviews, 23(5), 635-643.
  6. Angelaki, D. E., & Cullen, K. E. (2008). “Vestibular system: The many facets of a multimodal sense.” Annual Review of Neuroscience, 31, 125-150.
  7. Minor, L. B., & Lasker, D. M. (2009). “Tonic and phasic contributions to the response of the vestibular nerve to head rotation.Journal of Vestibular Research, 19(3-4), 159-170.

Farelerde gen terapisi ile duyma kaybı giderildi

Genetik olan insan sağırlığını tedavi etmekte atılan yeni bir adım olarak, bilim insanları gen terapisi kullanarak farelerdeki duyma bozukluğunu kısmen de olsa gidermeyi başardı.

Genetik duyma kaybı yaşayan bazı fareler, Science Translational Medicine‘da yayımlanan makaleye göre, mutantgenlerinin çalışan kopyaları verildikten sonra seslere tepkiler vermeye başladılar. Farelerin mutant genleri, insanda kalıtsal olan sağırlıktan sorumlu olan genlere denk geliyor ve bu da bilim insanlarının gelecekte insanda uygulanabilecek terapiler için çalışmanın son derece önemli olduğunu düşündürüyor.

Kulaktaki sese duyarlı ‘işitme kılları’ (kıl şeklindeki hücreler) sesi işleyerek beynin algılayabileceği bilgiler haline getirmekle görevlidir. Düzgün çalışmaları için spesifik proteinler gerekmektedir ve bu proteinin sentezlenmesi düzeyinde gerçekleşen genetik ve epigenetik değişimler sağırlığa sebep olabilmektedir. Buna sebep olan mmutasyonlardan iki tanesinin etkileri ile savaşmak üzere araştırmacılar, sağır bebek farelerin kulaklarına sağlam genler eklenmiş virüsler enjekte etti. Virüsler işitme kıllarından bazılarına enfekte ederek, onlara sağlam genleri geçirmeyi başardı.

Araştırma ekibi bu terapiyi iki ayrı sağırlığa sebep olan mutasyon üzerinde de denedi. Bir ay gibi kısa bir süre içinde mutasyonlardan birine sahip olan farelerin ( sayısal olarak farelerin yarısı) duymaya bağlı beyin dalgasıaktiviteleri ve yüksek ses verildiğinde sıçramaları gibi tepkileri gözlemlendi.

gen-terapisi-ile-duyma-kaybi-giderildi1-bilimfilicom

HÜCRELERİ KURTARMAK : Ses algılayıcı hücrelerin ( parlak yeşil ) hızlıca ölmesine sebep olan şey bir mutasyondur. Görselin sağ tarafındaki fotoğraflarda da görülebileceği gibi bu hücreler gen terapisi ile kurtarılabiliyor. İç kulaktaki iki ayrı noktanın fotoğrafları alt sıra ve üst sırayı ayrı ayrı oluşturuyor.  Görsel : C. ASKEW ET AL/SCIENCE TRANSLATIONAL MEDICINE 2015

Mutasyonlardan ikincisine sahip olan fareler ise tedaviden sonra seslere herhangi bir tepki üretmediler. Ne var ki gen terapisi onların da işitme kıllarına yardımcı oldu ve normalde mutasyondan dolayı hızla ölmekte olan hücrelerin yaşamasını sağladı.

Sağırlığı giderilen fareler ise kısmi bir iyileşme sağladı. Temel duyma işlevini yerine getiren işitme kıllarının çoğu yeni ve mutant olmayan genleri kabul etti. Ancak sesi güçlendirip artıran işitme kıllarının ise küçük bir kısmı bu viral kargoyu kabul etti. Araştırmacılara göre dışta kalan hücrelerin tedaviye cevap vermesi çok da kolay değil ama en azından içerde kalanların ses transmisyonunun çoğunu kontrol etmesi terapinin işe yaramasını kolaylaştırıyor.

Araştırmacılar birgün doğru virüsü tespit ederek tam olarak kusursuz genetik informasyonu yükleyip tüm işitme kıllarında gerçekleşecek olan ve tam iyileşmeyi sağlayacak yöntemi geliştirmeyi umut ediyor. Ekibin en öncelikli amacı viral enfeksiyon oranını geliştirip, yöntemin uzun zaman periyotları boyunca etkili olup olmayacağına bakmak. İnsandaki hastalık tedavilerinde virüslerin geçerli bir yol olduğu ve gen terapilerinde kullanıldığı da hali hazırda biliniyor.

Sağırlık daha birçok genetik bozukluktan kaynaklanıyor olabilir ve her biri için ayrı bir gen terapisinin ayrı ‘en uygun’ yöntemleri tespit edilmek üzere çalışmalar gerekiyor. Ancak mevcut çalışma gen terapisi ile sağırlığın tedavisinin mümkün olduğunu göstermesi açısından dahi çok büyük bir önem taşıyor.

 


Referans : C. Askew et al. Tmc gene therapy restores auditory function in deaf mice. Science Translational Medicine. Vol. 7, July 8, 2015, p. 108. doi: 10.1126/scitranslmed.aab1996

Kaynak : Bilimfili, ScienceNews Website, Gene therapy restores hearing in mice, https://www.sciencenews.org/article/gene-therapy-restores-hearing-mice

Mağara İnsanları da Dahil Olmak Üzere Koku Duyumuz Nasıl Evrimleşti?

University of Alaska Fairbanks ve University of Manchester’dan araştırmacılar; koku duyumuzun nasıl evrimleştiği ve soyu tükenmiş insan atalarımızın koku duyusunu nasıl geliştirdikleri üzerine bir çalışma yürüttüler.

Koku duyusu, insan toplulukları içinde önemli bir role sahiptir. Çünkü bu duyumuz yiyeceklerin tadını alabilme ve bunun yanı sıra da hoş ve hoş olmayan maddeleri tanımlayabilme yetilerimizi de etkiler.

Burnumuzda yaklaşık 400 farklı tipe bölünmüş 4 milyon koku hücresi vardır. Kokuyu saptama yetisine dair populasyonlar arasında ve içerisinde çok büyük bir genetik çeşitlilik vardır. Her koku hücresi yalnızca bir türreseptör ya da “kilit” taşır –koku hava ile yayılır ve koku hücresinin “kilidine” girer ve hücreyi aktifleştirir.

Çoğu reseptör bir kokudan fazlasını saptayabilir, fakat bir tanesi var ki (OR7D4 isimli) bizi; androstenon  (yaban domuzu salyasında bolca bulunur) isimli çok spesifik bir kokuyu alabilmemizi sağlar. OR7D4 reseptörünüüretmeden sorumlu gende farklı DNA dizilimine sahip insanlar bu kokuya farklı tepkiler verir. Bazı insanlar pis koku olarak nitelendirirken, bazıları tatlı, bazıları ise bu kokuyu alamazlar. İnsanların ‘androstenon’a tepkileri sahip oldukları OR7D4 DNA dizilimine bakılarak tahmin edilebilir ya da kokuya verilen tepkiye göre insanların OR7D4 DNA diziliminin farklı olduğu anlaşılabilir.

Araştırma ekibi; Dünya’nın çeşitli yerlerindeki çoğunluğu yerel bölgelerden olan 43 populasyondan 2200’den fazla insanın OR7D4 reseptörünü kodlayan DNA’ları üzerine çalıştı. Araştırmacılar, farklı populasyonların; farklı gen dizilimine sahip olma eğiliminde oldukları dolayısıyla da kokuyu alma yetilerinin de farklılık gösterdiğibulgusuna ulaştılar.

Örneğin; Afrika’dan (Afirka’dan gelen) çalışmaya dahil edilen populasyonların kokuyu alabilme eğiliminde oldukları görülürken, kuzey yarım küre populasyonlarının kokuyu alamadıkları görüldü. Bu da demek oluyor ki; insan evrimi ilk olarak Afrika bölgesinde başladığına göre, onlar bu kokuyu saptayabiliyorlardı.

Dünya’nın çeşitli yerlerindeki populasyonlardaki OR7D4 reseptöründen sorumlu genin farklı formlarına dair frekanslarının istatistiksel analizleri; bu genin farklı formlarının doğal seçilime maruz kalmış (tabi olmuş) olabileceğini ortaya koyuyor.

Bu seçilime dair muhtemel bir açıklama; androstenon kokusunu algılamadaki eksiklik domuzların atalarımız tarafından evcileştirilmiş olması olabilir — androstenon yaban domuzlarından elde edilen etin kötü kokmasına sebep olur.–  Domuzlar ilk olarak; androstenona dair hassaslıkta azalmaya yol açan genlerin yüksek frekansta olduğu yer olan Asya’da evcilleştirilmiştir.

Chemical Senses ‘da yayımlanan çalışmanın araştırmacıları; aynı zamanda soyu tükenmiş olan 2 insan populasyonunda bulunan antik DNA’nın sahip olduğu OR7D4 reseptöründen sorumlu gen üzerinde de çalışmalar yaptılar. Bu iki populasyon ise; Sibirya’da aynı bölgede kalıntıları bulunan fakat onbinlerce yıl boyunca birbirlerinden ayrı yaşayan Neandertaller ve Denisova insanları idi.

Ekip; Neandertal OR7D4 DNA’sının bizimkine benzer olduğu –onlar da androstenon kokusunu alabiliyorlardı– bulgusuna ulaştılar. Denisovalar ise yok olmuş akrabalarımızın gizemli bir grubudur. Tam olarak neye benzediklerini bilmiyoruz ve onlar hakkındaki bilgimiz ise farklı bireylerine ait bir parmak kemiğine ve bir dişe ait verilerden oluşuyor. Denisovan DNA’sı, OR7D4 reseptörünün yapısını değiştiren benzersiz –insanlarda ya da Neandertaller de görülmeyen– bir mutasyon olduğuna işaret ediyor.

Amerika’daki Duke University’den ekip üyesi Hiroaki Matsunami; Denisovan OR7D4’ünü yeniden oluşturdu ve uzun zaman önce yok olan burnun bu küçük parçasının androstenona nasıl tepki verdiği üzerine çalıştı. Çalışmalar neticesinde mutasyona rağmen Denisovan burnunun bizimki gibi işlev gördüğünü ortaya çıkarıldı. Tıpkı ilk insan atalarımız gibi yakın akrabalarımızın ikisinin de bu garip kokuyu saptayabilmeleri mümkündü.

Bu araştırma; genlerimiz üzerine yapılan küresel çalışmaların, farklı besinlerdeki tadın; koku alma yetimizdeki çeşitlilikten etkilenmiş olabileceğine dair bir kavrayış geliştirilebileceğini ve uzak evrimsel geçmişe bakabilmenin ve uzak atalarımızın duyu dünyalarının yeniden oluşturulabilmesinin mümkünlüğünü gösteriyor.


Araştırma Referansı: K. C. Hoover, O. Gokcumen, Z. Qureshy, E. Bruguera, A. Savangsuksa, M. Cobb, H. Matsunami. Global Survey of Variation in a Human Olfactory Receptor Gene Reveals Signatures of Non-Neutral Evolution. Chemical Senses, 2015; DOI: 10.1093/chemse/bjv030
Kaynak: Bilimfili,  Manchester University, “Researchers show how our sense of smell evolved, including in cave men”, http://www.manchester.ac.uk/discover/news/article/?id=14799

Tinitus Seviyesine Göre Duyguyu İşleme Yolu Değişiyor

Tinitus veya diğer bir deyişle kulak çınlaması 65 yaşın üzerindeki insanların yaklaşık 3te birini etkilemektedir. Tinitus durumu yaşlılığa bağlı olarak gelişen duyma kaybının bir parçası olarak veya travmatik bir kaza sonucu olarak ortaya çıkabilir. Her iki durumda da sonuçta sorun olarak ortaya çıkan kalıcı çınlama sesi; günlük yaşamı birçok açıdan olumsuz etkilemekte ve beraberinde başka sorun ve rahatsızlıkları da getirmektedir.

Bazı Tinitus hastaları bu duruma alışabilse de, birçoğu günlük aktivitelerini bu duruma uygun biçimde düzenlemek veya duruma bağlı olarak sınırlandırıyor. Yeni bir çalışma ‘tinitus’ rahatsızlığını çok sorun etmeyen insanlarda veya buna alışabilen insanlarda, duygusal bilgiyi yorumlamak için farklı beyin bölgelerinin kullanıldığını gösteriyor.

University of Illinois’ten işitme ve sinirbilim profesörü Fatima Husain, tinitusa uzun süre maruz kalınması halinde beynin buna nasıl adapte olduğunu öğrenmeye çalıştıklarını açıklıyor. (Fatima Husain, araştırmayı Prof. Edward McAuley ve sinirbilim yüksek lisans öğrencileri Jake Carpenter-Thompson ve Sara Schmidt ile birlikte gerçekleştirdi ve sonuçlarını PLOS ONE’da yayımladı.)

Araştırmada kandaki şeker seviyesi ile aktif beyin bölgelerinin görüntülenmesini sağlayan fMRI (fonksiyonel manyetik rezonans görüntüleme) tekniğinden yararlanıldı.

fMRI ile daha önce hafif yada başlangıç düzeyinde tinitus’u olan insanlarla bu soruna sahip olmayan insanların beyinlerindeki duygu işleme süreçleri yine bu aynı ekip tarafından karşılaştırılmıştı. Tarama sırasında katılımcılar, keyif verici, nötr veya rahatsız edici sesler dinlemiş ve bunları oylamıştı. (örneğin sırayla çocuk gülüşmeleri, insan konuşma sesleri ve bebek ağlaması gibi.) Bu taramaların sonucunda tinitus olmayan insanlara karşın, hasta olanlarda duygusal olan bu sesleri işlemlemede beynin farklı alanlarının aktive olduğu gözlemlendi.

Hastalık genel anlamda kulakta sürekli bir çınlama olarak biliniyor ancak etkilerinde tinitus hastaları arasında yaşa, bireye ve sebebe bağlı  olarak  çok ciddi şiddet değişimi görülebiliyor. Bu farkı da gözlemleyebilmek için Fatima Husain ve ekibi yalnızca hastalar üzerinde de fMRI taramaları yaparak karşılaştırmayı denedi. Öncelikle tinitus seviyesini ve hastalığın boyutunu ölçen araştırmacılar, bununla birlikte uyku, duygu-durum, dikkat ve işitme duyuları hakkında sorular içeren anketler ve testler uyguladılar.

Daha az tinitus rahatsızlığı duyan insanların (tinitus’u olan ancak bundan çok etkilenmeyen veya bundan fazla rahatsızlık duymayan hastalar) duygusal bilgiyi işleme süreçleri ve beyindeki aktifleşen bölgeleri farklı ve / veya değişiyor. Genel bir yargı olarak bilinenin aksine bu süreç amigdala’ya dayanmıyor. Tinitus’a daha çok uyum sağlayan ve adapte olan insanlar bu süreçte çoğunlukla beyinlerinin frontal korteks bölgesini kullanıyor. Frontal korteks yine genel olarak planlama ve dikkat verme gibi işlemlerde kullanılıyor. Frontal korteksin bu hastalarda daha fazla kullanılıyor olması düşük tinitus distrese (hastalığın yarattığı rahatsızlık / huzursuzluk) sebep oluyor ve duygusal tepkilerin yönetilmesini kontrol etmeye yardımcı oluyor olabilir.

Fatima Husain’in yürüttüğü araştırmanın diğer bir amacı da hastaların tinitus temelli sıkıntılarına ve rahatsızlıklarına yardımcı olacak muhtemel uygulamaları geliştirebilmekti. Araştırmada fiziksel aktivitenin duygu işleme süreçlerini olumlu etkileyeceğini ve yaşam kalitesini artırabileceğini açıklayan Husain, bu sonuçları özel olarak daha detaylı incelemelerin de gerektiğine dikkatleri çekiyor.

 


Kaynak : Bilimfili, Fatima T. Husain et al. Increased frontal response may underlie decreased tinnitus severity. PLOS ONE, December 2015 DOI:10.1371/journal.pone.0144419

Halitozis

Sinonim: Ağız kokusu, Halitosis,  bad breath,  fetor oris, halitusFoetor ex ore, Kakostomie

Ağız kokusu

Grip

Sinonim:  influenz, enflüanza, flu, Influenza, „echte“ Grippe, Virusgrippe

  • Influenza A veya B virüslerinin sebep viral bir hastalıktır.
  • Sağlıklı insanlarda ortalama bir haftada geçmesine rağmen; vücut direncini düşüren kronik hastalığı olan kişilerde (şeker, kalp-akciğer hastalıkları, AIDS vb.) ve yaşlılarda pnömoni(zatürre), meningoensefalit (beyin iltihabı), miyokardit (kalp kası iltihabı) gibi ölümle sonuçlanabilecek hastalıklara yol açabilir.
Klinik Tablo
  • İnkübasyon süresi 1 ila 4 gün arasında değişir.
  • Yüksek ateş
  • Şiddetli eklem, kas, baş ağrısı
  • Yoğun şekilde hasta olduğunu hissetmek
  • Bazı komplikasyonlar görülebilir; primer grip-zatürresi veya bakteriyel zatürre ile kombine olması gibi. Nadir de olsa merkezi sinir sistemi sorunları görülür.

Komplikasyonlar
  • Akut laringotrakeobronşit
  • Akut otitis media
  • Akut bronşit
  • Sekunder bakteriyel Pnömoni
  • Kardiyovasküler:
    • Vakaların %80’inde EKG’de geçici değişiklikler olur.
    • Bazen ölümcül ritim bozuklukları meydana gelir.
    • Kardiyomiyopati
    • Miyokardit sıkça görülür, fakat çoğunlukla belirtisizdir.
    • Perikardit çok nadir görülür.
  • Merkezi sinir sistemi:
    • Ateş krampları
    • Enfeksiyon sonra Ensefalomiyelit
  • Gastrointestinal: Çocuklarda en sık görülen belirtilerdir.
    • Hemorajik Gastritis,
    • Bağırsak ülseri,
    • Parotitis

Tedavi

  • Nöraminidaz inhibitörleri; Oseltamivir (Tamiflu®), Zanamivir (Relenza®). Bu ilaçlar yeni oluşan virüslerin hücre dışına çıkmasını engelleyerek, virüslerin yayılmasını engeller. İlaç erkenden kullanılmalıdır, belirtiler başladıktan 48 saat sonrasına kadar alınmalıdır.