Eğik Masa Testi

Tanım ve Amaç

Eğimli masa muayenesi (EMT), belirsiz kökenli senkop ve presenkop yakınmalarında, pozisyondaki pasif değişikliklere karşı gelişen ortostatik hemodinamik ve otonomik yanıtları kontrollü koşullarda değerlendirmek için kullanılan, noninvaziv ve standardize edilebilir bir yöntemdir. Hasta aktif kas pompasını devreye sokmadan dikleştirilir; kan basıncı (KB), kalp hızı (KH) ve ilgili otonom belirteçler sürekli izlenerek vazovagal senkop (VVS), ortostatik hipotansiyon (OH) ve postural ortostatik taşikardi sendromu (POTS) gibi durumların fenotipik ayrımı yapılır.

  • EMT, ortostatik stres altında otonom-kardiyovasküler yanıtları objektifleştirir.
  • VVS, OH, POTS, PPS ayrımında fenotipik netlik sağlar.
  • Protokol seçimi (açı/süre/ilaç) ve klinik bağlam yorumu belirleyicidir.
  • Sonuçlar her zaman klinik öykü ve temel kardiyak değerlendirme ile birlikte ele alınmalıdır.

Tarihçe ve Kavramsal Çerçeve

Modern EMT, 1980’lerin ortasında, açıklanamayan senkopu nörokardiyojenik mekanizmalarla ilişkilendiren çalışmaların ardından klinik pratiğe girmiştir. Bu yaklaşım, daha önce çoğunlukla dışlayıcı biçimde yürütülen senkop incelemesine otonom refleks bozukluklarının doğrudan provoke edilmesi ve belgelenmesi boyutunu eklemiştir. Test, günümüzde kılavuzlarda hem tanısal hem de fenotipleme aracı olarak yer alır; gerektiğinde tedavi stratejilerini (eğitim, tuz-sıvı, karşıbasınç manevraları, farmakoterapi, sınırlı hasta alt gruplarında kalp pili) yönlendiren objektif veri sağlar.


Fizyolojik Temel ve Patofizyoloji

Dik pozisyona geçişle 500–800 mL kadar kan alt ekstremitelere göllenir; venöz dönüş ve inme hacmi azalır, arteriyel basınç düşme eğilimi gösterir. Sağlıklı bireylerde barorefleks aracılığıyla sempatik tonus artar (taşikardi, vazokonstriksiyon), böylece serebral perfüzyon korunur. Patolojik yanıt örüntüleri:

  • Vazovagal Senkop (nörokardiyojenik): Preload azalması + artmış sempatik tonus, Bezold–Jarisch benzeri refleks ile paradoksal vagal aktivasyon ve/veya vazodepresyonu tetikleyebilir → bradikardi/asistoli ve/veya hipotansiyon.
  • Ortostatik Hipotansiyon (OH): Otonom yetersizlik, hipovolemi veya ilaçlar nedeniyle yetersiz sempatik karşılık≥20 mmHg sistolik veya ≥10 mmHg diyastolik düşüş (genellikle ilk 3 dakikada).
  • POTS: Dikte belirgin taşikardi (erişkinde genellikle ≥30 atım/dk artış veya >120 atım/dk, adölesanda ≥40 atım/dk), belirgin hipotansiyon olmadan çarpıntı, sersemlik, yorgunluk.

EMT, bu mekanizmaları güvenli biçimde yeniden oluşturur, zaman profili ve eşlik eden semptomlari ile birlikte KH–KB dinamiklerini belgeleyerek ayırıcı tanıya katkı sunar.


Endikasyonlar

  • Tekrarlayan veya travmatik seyreden, nedeni açıklanamayan senkop/presenkop
  • Klinik olarak VVS, OH veya POTS şüphesi olan olguların fenotiplemesi
  • Psikojenik pseudosenkop (PPS) şüphesi: hemodinaminin eşlik etmediği “bayılma” epizodlarının ayrımı
  • Yüksek riskli meslek/aktivite (sürücü, pilot, sporcu) taşıyan ve kardiyak nedenlerin dışlandığı durumlar
  • Otonom bozukluklarda tedavi yanıtının objektif izlenmesi

Kontrendikasyonlar ve Güvenlik

Mutlak: Akut koroner sendrom, ciddi aort darlığı, kontrolsüz ventriküler aritmi, ileri yüksek dereceli AV blok, aktif kanama/şok.
Göreceli: Gebelik, ağır ortopedik kısıtlılık, belirgin anemi/hipovolemi, ağır karotis hastalığı, yakın dönem serebrovasküler olay.

Yan etkiler: Vazovagal senkopun kendisi, uzamış bradikardi/asistoli (nadir), kusma, nadiren travma (emniyet kayışları ile önlenir). Test ACLS donanımlı, resüsitasyon ekipmanı bulunan laboratuvarda uygulanmalıdır.


Hasta Hazırlığı ve Ekipman

  • Açlık: Genellikle 2–4 saatlik açlık; kafein/nikotin kaçınılmalı.
  • İlaçlar: Klinik gereklilik ve güvenlik göz önüne alınarak vazodilatörler, diüretikler, negatif kronotroplar mümkünse geçici olarak kesilebilir; karar bireyselleştirilir.
  • İzlem: 3- veya 12-kanallı EKG, tercihen vuru-vuru (beat-to-beat) KB (parmak fotopletismografisi/Finapres); aralıklı brakiyal manşet; gerektiğinde kapnografi, transkraniyal Doppler veya beyin oksimetresi (NIRS).

Protokoller ve Uygulama

  1. Bazal Evre (Supin): 5–10 dk dinlenme; bazal KH–KB kaydı.
  2. Pasif Tilt: Masa 60–70° (sıklıkla 70°) açıda, 10–20 sn içinde dikleştirilir; 20–30 dk izlem.
  3. Farmakolojik Provokasyon (gerektiğinde):
    • Sublingual nitrogliserin (genellikle 300–400 μg), ek 10–20 dk izlem.
    • Alternatif/ek: İzoproterenol düşük doz (1–3 μg/dk i.v.) hedef KH artışı %20–25.
      Amaç, latent vazovagal eğilimi belirginleştirmektir; spesifiklikte sınırlı azalma pahasına duyarlılığı artırabilir.
  4. Testin Sonlandırılması (tipik kriterler):
    • Senkop veya belirgin presenkop + KB düşüşü
    • Uzamış asistoli/bradikardi, semptomatik hipotansiyon
    • Hastanın talebi veya güvenlik endişesi

Toplam süre protokole göre değişmekle birlikte genellikle 30–45 dk (pasif) ve provokasyon uygulanırsa 45–60 dk civarındadır.


Klinik Yanıt Paternleri ve Sınıflandırma

Vazovagal Yanıt (VASIS temelli)

  • Tip I (Mikst): KB ve KH birlikte düşer.
  • Tip II (Kardiyoinhibitör):
    • IIa: Bradikardi; asistoli <3–6 sn; KB düşüşü eşlik eder.
    • IIb: Asistoli belirgin (çoğunlukla ≥3–6 sn).
  • Tip III (Vazodepresör): KH görece korunur, KB’de belirgin düşüş.

Ortostatik Hipotansiyon (OH)

  • Klasik OH: Dikleşmeyi izleyen 3 dk içinde ≥20 mmHg sistolik veya ≥10 mmHg diyastolik düşüş.
  • İlk (initial) OH: İlk 15 sn içinde >40 mmHg sistolik geçici düşüş.
  • Gecikmiş OH: >3 dk sonrasında ilerleyici KB düşüşü.

POTS

  • 10 dk içinde KH artışı erişkinlerde ≥30 atım/dk (veya >120 atım/dk), adölesanlarda ≥40 atım/dk; belirgin hipotansiyon olmaksızın ortostatik yakınmalar.

Psikojenik Pseudosenkop (PPS)

  • Belirgin bilinç kaybı davranışı eşlik ederken KH/KB stabil kalır; kapnografi/EEG-NIRS destekleyici olabilir. EMT, fizyolojik senkoptan ayrım için yararlıdır.

Tanısal Performans ve Sınırlılıklar

  • Duyarlılık/Spesifisite: Pasif tilt ile orta düzey duyarlılık; nitrogliserin/izoproterenol eklenince duyarlılık artabilir, spesifisite hafif azalabilir. Sonuçlar protokol ve popülasyona duyarlıdır.
  • Reprodüksiyon: Test tekrarlanabilirliği makuldür ancak fizyolojik değişkenliğe bağlı olarak pozitiflik/negatiflik değişebilir.
  • Yorum: Klinik öykü (tetikleyiciler, prodrom, postdrom), fizik muayene ve temel kardiyak incelemelerle birlikte değerlendirilmelidir. Negatif EMT, VVS’yi dışlamaz; pozitif EMT ise aritmojenik nedenleri dışlamaz.
  • Yanlış Pozitif/Negatif: Anksiyete, hiperventilasyon, yetersiz hidrasyon veya uygunsuz ilaç kesimi sonuçları etkileyebilir.

Özel Popülasyonlar

  • Çocuk/Adölesan: VVS ve POTS daha sık; POTS için ≥40 atım/dk eşik önerilir. Kısa ve tolere edilebilir protokoller tercih edilir.
  • Yaşlı: OH ve çoklu ilaç kullanımı yaygındır; daha düşük tilt açısı ve yakın izlem gerekebilir.
  • Gebelik: Göreceli kontrendikasyon; yalnızca seçilmiş olgularda, obstetrik ekiple ve fetal güvenlik gözetilerek.

Test Sonrası Klinik Karar Verme

EMT, fenotipi belirginleştirerek aşağıdaki alanlarda yol gösterir:

  • VVS: Eğitici danışmanlık, karşıbasınç manevraları, sıvı–tuz, seçilmiş olgularda farmakoterapi; nadir, yaşlı ve kardiyoinhibitör-asistolik olgularda kalp pili değerlendirmesi.
  • OH: Hacim optimizasyonu, ilaç düzenlemesi, elastik çorap/abdominal bağ, farmakoterapi (ör. midodrin, droksidopa) değerlendirmesi.
  • POTS: Eğitim, dereceli egzersiz programı, hacim–tuz, semptom odaklı ilaç stratejileri.
  • PPS: Psikoeğitim, uygun psikiyatrik/psikolojik yönlendirme.

Raporlama ve Belgeleme

Standart bir EMT raporu şunları içermelidir:

  • Protokol (açı, süre, pasif/aktif, kullanılan ilaç ve doz)
  • İzlem yöntemi (beat-to-beat KB, manşet aralığı, ek modaliteler)
  • Zaman damgalı KH–KB eğrileri, semptomların başlangıcı ve klinik korelasyon
  • Yanıt sınıflandırması (VASIS, OH alt tipi, POTS)
  • Sınırlar, olası karıştırıcılar ve klinik yorum

EMT’nin Yeri ve Alternatif/Komplementer Testler

  • Aktif ayakta durma testi, Valsalva manevrası, derin solunum testi, QSART ve tilt sırasında serebral hemodinami (TCD/NIRS) değerlendirmeleri EMT’yi tamamlayabilir.
  • İmplante edilebilir loop kaydedici (ILR), seyrek fakat ağır senkoplarda aritmojenik nedenleri yakalamada üstündür; EMT bu bağlamda fenotipleme ve eğitim açısından değer katar.


Keşif

Bir hastane koridorunda, aniden soluğu kesilmiş bir hasta… Nabız yavaş, kan basıncı düşmüş, zemin gözleri karartıyor. Hekimin aklında tek bir soru: “Neden?” Cevabı çoğu zaman hareketle, daha doğrusu hareketsiz, pasif bir dikleşmeyle bulmak mümkün olacaktı. Böylece Eğimli Masa Muayenesi (EMT), yerçekiminin nazik ama ısrarlı baskısını laboratuvar ortamında taklit eden bir keşif aracı olarak doğdu—ve zamanla bir klinik standarda dönüştü.

Keşfin Kıvılcımı: 1980’ler

Modern EMT’nin öyküsü 1980’lerin ortasında, açıklanamayan bayılmaları (senkop) “bilinçli olarak” provoke etme cesaretini gösteren bir grup klinisyenin çalışmalarıyla sahneye çıktı. Rose Anne Kenny ve Richard Sutton’ın içinde bulunduğu ekip, baş-yukarı tilt ile vazovagal mekanizmaları tetikleyip hemodinamik yanıtları sürekli izleyerek senkopun kökenine inmeyi mümkün kıldı. Küçük ama etkileyici hasta serileri, klinisyenlere yeni bir mercek sundu: Bir hasta aktif kas pompası olmaksızın dikleştirildiğinde kalp hızı ile kan basıncının eşzamanlı dansı bize ne anlatıyordu? Sorunun yanıtı, senkopun “nörokardiyojenik” yüzünü görünür kılıyordu. (ScienceDirect)

Bu kıvılcım kısa sürede genişledi. Britanya ve İrlanda’dan kıta Avrupası’na ve ABD’ye yayılan çalışmalar, yöntemin klinik değerini ve tekrarlanabilirliğini tartıştı; 1990’lar boyunca EMT, senkop polikliniklerinin rutinlerinden biri haline geldi. JACC’te yayımlanan kapsamlı derlemeler, testin endikasyonlarını, sınırlılıklarını ve raporlama ayrıntılarını çerçeveledi. (PubMed)

Kökler: Otonomi Biliminin Uzun Gölgesi

Her keşfin bir öncesi vardır. EMT’nin fizyolojik kökleri, barorefleks fiziolojisinin tanımlandığı erken 20. yüzyıla, daha da geride Bezold–Jarisch refleksine uzanır. Klinik alanda ise “postural hipotansiyon” kavramı 1925’te Bradbury ve Eggleston’ın klasik olgu sunumlarıyla netleşti: Ayağa kalkınca çöken kan basıncı, taşikardi yanıtının silikliği ve yaygın otonom bulgular… Otonom yetersizliğin çizgileri ilk kez bu denli berrak çekildi. (ScienceDirect)

EMT’yi pratik kılan yalnız klinik merak değildi; teknoloji de onu mümkün kıldı. 1960’ların sonunda Penáz’ın geliştirdiği parmak arter volüm-klamp (Finapres) tekniği ve 1980’lerdeki ticari aygıtlar, vuru-vuru (beat-to-beat) kan basıncı izlemini yatağın kenarına taşıdı. Böylece kısa sürede gelişen hipotansif dalışları “anbean” yakalamak mümkün oldu; EMT’nin eğrileri yalnızca klinik bir sonuç değil, aynı zamanda fizyolojik bir anlatı sunmaya başladı. (finapres.com)

Protokollerin Doğuşu: Westminster’dan “İtalyan Protokolü”ne

İlk yıllarda merkezden merkeze değişen eğim açıları ve süreler, Westminster kökenli yaklaşımlardan farmakolojik provokasyon içeren şemalara evrildi. Kritik atılım, 1990’ların ortasında sublingual nitrogliserin eklenmesiyle geldi: Pasif tilt sırasında senkop gelişmeyen hastalarda nitrogliserin, venöz dönüşü biraz daha azaltıp vazovagal yanıtı unmask ediyordu; bu sayede duyarlılık artıyor, özgüllük ise klinik açıdan kabul edilebilir sınırda kalıyordu. 2000’lere gelindiğinde bu yaklaşım, “İtalyan Protokolü” adıyla pratik ve standart bir çerçeve kazandı. (PubMed)

Zaman içinde doz, süre ve eğim açısı üzerinde sayısız nüans denendi; çocukluk çağı uygulamalarından yaşlı popülasyonlara, isoproterenol içeren alternatiflerden aktif ayakta durma testleriyle kombinasyonlara uzanan geniş bir palet doğdu. Ancak klinik sezgi hep aynı kaldı: Prodrom, semptom ve eğrinin aynı anda okunması gerekir.

Yeni Bir Fenotipin Sahneye Çıkışı: POTS

1993’te Schondorf & Low, erişkin bir seride Postural Ortostatik Taşikardi Sendromu (POTS) terimini bilim dünyasına hediye etti. Hipotansiyon olmaksızın belirgin taşikardi ve ortostatik yakınmalar… EMT, bu fenotipin ayrıştırılmasında kilit rol oynadı; zamanla katekolamin yanıtları, terleme testleri ve otonomik refleks bataryalarıyla birlikte POTS, nörodolaşım spektrumunda kendine yer açtı. (neurology.org)

Beyne Yakınlaşmak: OCHOS ve Serebral Hemodinami

Senkop yalnız periferik damar yatağının hikâyesi değildir; baş dönmesi ve bilişsel bulanıklık, serebral perfüzyon penceresinden de okunur. 2010’ların ortasında Novak ve çalışma arkadaşları, tilt sırasında transkraniyal Doppler ile serebral kan akımı hızındaki düşüşe dayalı Ortostatik Serebral Hipoperfüzyon Sendromu (OCHOS) kavramını tanımladı. Bu, özellikle “kan basıncı normal ama başım dönüyor” diyen hastaların fizyolojisini görünür kılan bir dönüm noktasıydı. (PubMed)

Yerçekiminin Sınırında: Uzay Hekimliğinde EMT

Yerçekimiyle ilişkimizin en çarpıcı sınavı, dünyanın dışına çıktığımızda verilir. Uzun süreli mikrogravite sonrası yere dönen astronotlarda ortostatik intolerans sık görülür; 80° tilt protokolleri ve yatak istirahati benzetimlerinde tolerans süresinin kısaldığı, özellikle kadın astronotlarda semptomların daha belirginleştiği bildirildi. Uzay ajansları, EMT ve aktif ayakta durma testlerini birlikte kullanarak yeniden uyum sürecini izliyor; bu alan, otonom fizyoloji ile uçuş tıbbının benzersiz kesişimidir. (Frontiers)

Güncel Araştırmalar: Kısaltılmış Protokoller, Uzun COVID ve Beyin Kan Akımı

Son yıllarda araştırmacılar, EMT’yi daha hızlı ama aynı derecede güvenilir kılmanın yollarını arıyor. 2023’te yayımlanan “Hızlı İtalyan Protokolü” rasgeleleme içeren çalışmalarda, toplam test süresini anlamlı biçimde kısaltırken klasik nitrogliserin-katılı şemaya tanısal olarak ezdirmedi; bu bulgu, yoğun klinik pratikte EMT’nin erişilebilirliğini artırıyor. Bu kısaltma dalgası, saygın dergilerde editöryel yorumlarla da desteklendi. (PubMed)

Pandemi sonrası dönemde, Uzun COVID ile ilişkili POTS ve ortostatik intolerans fenotiplerinin de EMT ile sistematik değerlendirildiği yayınlar hız kazandı; bazı çalışmalar eğim sırasında kalp hızı artışı ve semptom şiddeti arasındaki ilişkiye, bazıları ise hasta alt tiplerinin olası immünolojik kökenlerine odaklandı. 2025’e gelindiğinde, POTS ve post-COVID disotonomisi için serebral kan akımı bozukluklarını irdeleyen derleme ve kohortlar, tilt sırasında beyin kan akımı ölçümlerinin (örn. TCD) ek değerini tartışmayı sürdürüyordu. (annallergy.org)

Yöntemin Dili: Eğriler, Semptomlar ve Fenotipleme

EMT’nin gücü, eşzamanlı çoklu sinyalin (EKG, beat-to-beat KB, gerekirse kapnografi ve TCD) hikâye anlatma kapasitesinde yatar. Bir anda beliren mikst vazovagal yanıt ile yavaş yavaş gelişen gecikmiş ortostatik hipotansiyonun eğrileri farklı şeyler söyler. POTS’un hızlı nabız tırmanışı ile psikojenik pseudosenkopta stabil hemodinami ama “bayılma davranışı” arasındaki ayrım, yalnız sayılarla değil, semptomların zaman damgasıyla yapılır. Modern kılavuzlar, bu anlatıyı klinik bağlam ile okumayı öğütler; EMT hiçbir zaman “tek başına hüküm” vermek için değil, fenotipi görünür kılmak için vardır. (OUP Academic)

Ufuk: Akıllı Algoritmalar ve Taşınabilirlik

Önümüzdeki sayfalarda EMT’yi daha kısa, daha hedefe yönelik protokoller; giyilebilir beat-to-beat teknolojiler; serebral perfüzyonun yatak başı ölçümleri ve makine öğrenmesi destekli fenotipleme bekliyor. Ama yöntem ne kadar incelirse incelsin, öz aynı kalacaktır: Yerçekimi ile otonom sinir sistemi arasındaki esrarengiz müzakerenin, güvenli bir laboratuvar sahnesinde yeniden canlandırılması.



İleri OKum
  1. Bradbury, S., Eggleston, C. (1925). Postural hypotension: A report of three cases. American Heart Journal. (ScienceDirect)
  2. Kenny, R. A., Ingram, A., Bayliss, J., Sutton, R. (1986). Head-up tilt: a useful test for investigating unexplained syncope. The Lancet, 1(8494), 1352–1355. (ScienceDirect)
  3. Raviele, A., et al. (1995). Value of head-up tilt testing potentiated with sublingual nitroglycerin. American Journal of Cardiology. (PubMed)
  4. Benditt, D. G., Ferguson, D. W., Grubb, B. P., Kapoor, W. N. (1996). Tilt table testing for assessing syncope. Journal of the American College of Cardiology, 28(1), 263–275. (PubMed)
  5. Schondorf, R., Low, P. A. (1993). Idiopathic postural orthostatic tachycardia syndrome. Neurology. (neurology.org)
  6. Bartoletti, A., et al. (2000). “The Italian Protocol” (nitrogliserin potansiyelli basitleştirilmiş tilt). Europace. (PubMed)
  7. Raj, S. R. (2013). Postural tachycardia syndrome (POTS). Circulation, 127(23), 2336–2342. (PubMed)
  8. Sheldon, R. S., Grubb, B. P., Olshansky, B., et al. (2015). 2015 Heart Rhythm Society Expert Consensus Statement on the diagnosis and treatment of POTS, inappropriate sinus tachycardia, and vasovagal syncope. Heart Rhythm, 12(6), e41–e63. (PubMed)
  9. Novak, P. (2016). Orthostatic Cerebral Hypoperfusion Syndrome. Frontiers in Aging Neuroscience / Autonomic Neuroscience. (Frontiers)
  10. Shen, W. K., Sheldon, R. S., Grubb, B. P., et al. (2017). 2017 ACC/AHA/HRS guideline for the evaluation and management of patients with syncope. Circulation, 136(5), e60–e122. (PubMed)
  11. Brignole, M., Moya, A., de Lange, F. J., et al. (2018). 2018 ESC Guidelines for the diagnosis and management of syncope. European Heart Journal, 39(21), 1883–1948. (OUP Academic)
  12. Fedorowski, A. (2018). Orthostatic hypotension: epidemiology, prognosis, and treatment. Journal of the American College of Cardiology, 72(11), 1294–1309. (PubMed)
  13. Krediet, C. T. P., Jardine, D. L., Wieling, W. (2020). Tilt table testing for syncope: physiological basis and clinical application. Clinical Autonomic Research, 30(3), 181–197. (PubMed)
  14. Russo, V., et al. (2023). Kısaltılmış “Hızlı İtalyan Protokolü”. European Heart Journal. (editöryel değerlendirme: Fedorowski A.) (PubMed)
  15. Uzun COVID ve POTS araştırmaları (2023–2025). Serebral kan akımı ve alt tipler üzerine derleme ve kohortlar. Ann Allergy Asthma Immunol; JAHA; JACC: Advances vb. (annallergy.org)

Fusospiroket stomatiti

Sinonimi; Vincent stomatiti; nekrotizan ülseratif gingivitis; NUG

  • Plaut-Vincent anjina, nispeten nadir görülen bir bademcik iltihabı (tonsilit) şeklidir. (Bkz; Stomatit)
  • Farenks ve diş etlerinde bademciklerin dışında da görülebilen sözde fusotreponematozların en iyi bilinen şeklidir.

Nedenleri

Plaut-Vincent anjina, sarmal olarak yara oksijene duyarlı spiroket Treponema vincenti ve anaerobik karışık flora (iğ şeklindeki fusobakteriler) ile karışık bir enfeksiyondan kaynaklanır.

Klinik

  • Plaut-Vincent anjina, yutma güçlüğünün eşlik ettiği tek taraflı boğaz ağrısı ile karakterizedir. Genel refah genellikle çok az rahatsız olur ve ateşsiz vücut sıcaklıkları belirgindir.
  • Palatine bademcik üzerinde ağrısız, genellikle tek taraflı bir ülser oluşur ve buna mukoza zarının doku tahribatı (nekrotizan ülserler) eşlik eder. Kötü kokulu, gri-yeşilimsi yağlı bir kaplama burada tipiktir. Daha yaygın streptokokal bademcik iltihabının beyaz lekelerinden önemli ölçüde farklıdır. Periodontitis de ortaya çıkabilir. Gençler hastalıktan daha sık etkilenir.
  • Bir komplikasyon yanağın kangrenli yıkımıdır (noma). Özellikle immün yetmezlik durumunda ortaya çıkar.

Teşhis

Teşhis boğaz sürüntüsü ile doğrulanır. İki nedensel bakteri türü (Treponema vincenti ve iğ şeklindeki fusobacteria) mikroskop altında tanımlanabilir.

Terapi

  • Hastalık, daha şiddetli streptokokal bademcik iltihabında olduğu gibi genellikle antibiyotiklerle tedavi edilir.
  • Esas olarak aminopenisilinler (ör. Amoksisilin), toleranssızlarsa makrolidler (ör. Klaritromisin) veya tetrasiklinler (ör. Doksisiklin) kullanılır.
  • Tedavi yeterince uzun, örneğin tam 7-10 gün sürmelidir.

Angina herpetica

Herpangina, çocuklukta ortaya çıkan enfeksiyöz bir ağız mukozası ve bademcik hastalığıdır.

ICD10 kodu: B08.5 – Enterovirüs veziküler farenjit

Nedenleri

  • Coxsackie virüsleri neden olur;

Klinik

  • Klinik olarak, özellikle bademcikler ve damak arkları bölgesinde, ateş, genel hastalık hissi, baş ağrısı, boğaz ağrısı ve yutma problemlerinin eşlik edebildiği ağız mukozasının herpetiform bir enantemi vardır.

Teşhis

  • Tanı, klinik bulgulara dayanılarak yapılır.
  • Daha sonra ülsere olan kırmızı kenarlı kabarcıklar tipiktir.
  • Bazen bir laboratuvar testi tanıya katkıda bulunabilir – burada nötralize edici ve kompleman bağlayıcı antikorların titresinde bir artış görülebilir.
  • Ek olarak, patojen boğaz durulama suyundan veya dışkıdan izole edilmelidir çünkü tek başına laboratuvar incelemesi tanı için kesin değildir.
  • Ayırıcı tanı açısından, herpes simpleks virüslerinin neden olduğu herpes gingivostomatitinden ayrılır.

Tedavi

  • Çoğunlukla gerekli değildir; güçlü vakalar: yara iyileştirici ağız çalkalama solüsyonu
  • Hastalık kendiliğinden durur.
  • Çoğu durumda nedensel terapi gerekli değildir.
  • Daha şiddetli semptomlar durumunda, yara iyileşmesini destekleyen anestezik ağız gargaraları (örn. Dekspantenol NRF 7.13. Ad 250.0 g ile % 1 lidokain hidroklorür solüsyonu) kullanılabilir.
  • Ek olarak, ibuprofen veya parasetamol gibi analjezik ve ateş düşürücü ilaçlar semptomları hafifletebilir.
  • Bakteriyel süperinfeksiyonu önlemek için antiseptik gargaralar kullanılabilir, örneğin Polihexanide ağız gargarası % 0.12 NRF 7.12. reklam 250.0 g.

Prognoz

Herpangina için prognoz genellikle iyidir. Genellikle iyileşme 7-10 gün içinde gerçekleşir

Labirentit

Sinonim: Otitis interna.

Labirentit, iç kulaktaki labirentin iltihaplanmasıdır. (Bkz; Labirent-it)

Form

Timpanojenik labirentit

Timpanojenik labirentit, komşu yapılara yayıldığında orta kulak iltihabı bağlamında ortaya çıkar. Toksinlerin yuvarlak ve oval pencereden iç kulağa ulaştığı seröz bir labirentittir.

Frengi labirentiti

Frengi labirentiti, sifilitik plörezi veya menenjitin eşlik ettiği ikinci veya üçüncü aşamada bir sifiliste bir labirentiti tanımlar.

Meningojenik labirentit

Pnömokokların veya meningokokların neden olduğu menenjit de labirentite yol açabilir. Bakteriler iç kulağa su kemeri kokleası yoluyla girer. Meningojenik labirentit, labirent yetmezliğine yol açar.

Viral labirentit

Kabakulak, zoster otikus ve kızamık da labirentiti tetikleyebilir.

Diğerleri

Borreliosis, Wegener hastalığı ve diğer otoimmün hastalıklar da bazı durumlarda labirentite yol açar.

Klinik

  • Kulak ağrısı,
  • kulak çınlaması,
  • işitme kaybı ve baş dönmesi

Burun içi yabancı cisim

Burun yabancı cismi, burun boşluğunda bulunan yabancı cisimdir.

Temel bilgiler

  • Burunlarına oyun amaçlı bir şekilde nesne sokan çocuklarda genellikle yabancı burun cisimleri bulunur.
  • Bir anne çocuğunun sürekli grip olduğundan ve burnundan gelen ‘kötü kokudan’ [özellikle tek taraflı] şikayet etmesi önemli işaretlerindendir.

Tedavi

  • Tercih edilen tedavi, yabancı cismin bir KBB uzmanı tarafından çıkarılmasıdır.
  • Yanlış manipülasyon genellikle yabancı cismi burun boşluğunun daha derinlerine taşıdığından ve mukoza zarında daha fazla yaralanma meydana geldiğinden, denemeyin.
  • Yabancı cisim çıkarılmazsa burun yollarında bakteriyel iltihaplanma ve / veya sinüzit gelişebilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Semisirküler kanal

Anatomi ve Sınıflandırma

Latince’de Canalis semicircularis osseus olarak bilinen yarım daire kanalları, iç kulaktaki periferik vestibüler aparatın ayrılmaz bileşenleridir. Dengeyi korumak ve açısal baş hareketlerini tespit etmek için gereklidirler. Kanallar, yaklaşık üç ortogonal düzlemdeki yönelimlerine göre sınıflandırılır:

Anterior (Superior) Semisirküler Kanal (Canalis semicircularis anterior veya superior):

  • Dikey olarak yönlendirilmiş olup, düzlemi kabaca başın sagital düzlemi ile aynı hizadadır.

Arka Yarım Daire Kanalı (Canalis semicircularis posterior):

  • Dikey olarak da yönlendirilmiştir, ancak koronal düzlemle daha uyumlu bir düzlemdedir.

Lateral (Yatay) Semisirküler Kanal (Canalis semicircularis lateralis):

  • Baş standart anatomik pozisyondayken neredeyse yatay olarak konumlanır.

Bu kanallar birlikte, endolenfatik sistemin bir parçası olan ve endolenf sıvısıyla dolu semisirküler kanal aparatını oluşturur. Yönelimleri, her üç uzamsal boyutta da açısal ivmelerin tespit edilmesini sağlar.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.


Yapı

Her yarım daire kanalı vestibulum labyrinthini’den C şeklinde bir kavisle çıkar. Bir uçta genişleyerek ampulla ossea adı verilen özel bir yapı oluştururlar; bu yapı, dönme hareketini algılayan duyu organı olan crista ampullarisi barındıran küçük bir kemik boşluğudur.

Temel yapısal özellikler şunlardır:

  • Cristae ampullares**: Ampullae içinde yer alan bunlar birincil duyusal bölgelerdir.
  • Jelatinimsi bir yapı olan kupulaya çıkıntı yapan mekanosensitif stereosilyalara sahip özelleşmiş saç hücreleri içerirler.
  • Endolenf hareketi nedeniyle kupulanın yer değiştirmesi tüy hücrelerini aktive eder.
  • Endolenf**: Kanallar içindeki sıvı, başın dönüşüne tepki olarak hareket eder ve mekanik sinyalleri tüy hücreleri aracılığıyla sinirsel sinyallere dönüştürür.

Kanalların oryantasyonu ve ampullalarının anatomik düzeni, ilgili düzlemlerde baş rotasyonunun algılanmasını kolaylaştırır:

  • Ön kanal: Baş sallama (“evet”) hareketlerini algılar.
  • Arka kanal: Başın eğilmesini algılar.
  • Lateral kanal: Yatay dönüşleri (“hayır” hareketleri) algılar.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.


Fizyoloji

Yarım daire kanallarının birincil rolü, dengeyi korumak ve vestibülo-oküler refleks (VOR) yoluyla göz hareketlerini koordine etmek için kritik olan başın dönme ivmelerini tespit etmektir.

Algılama Mekanizması:

  • Dönme ivmesi, kanallar içindeki endolenfin atalet nedeniyle geride kalmasına neden olarak kanal duvarlarına karşı göreceli harekete yol açar.
  • Bu hareket ampulla içindeki kupulayı saptırarak tüy hücrelerinin stereosilyalarını büker.
  • Sapmanın yönüne bağlı olarak, tüy hücreleri ya depolarize olur ya da hiperpolarize olur ve ilişkili vestibüler sinir liflerinin ateşleme hızını modüle eder.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Merkezi Vestibüler Yollar ile Entegrasyon:

  • Semisirküler kanallardan gelen sinyaller vestibüler sinir yoluyla beyin sapındaki vestibüler çekirdeklere iletilir.
  • Bu girdiler, uzamsal yönelimi korumak için otolit organlardan (utrikül ve sakkül) ve görsel ve proprioseptif sistemlerden gelen bilgilerle entegre edilir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.


Patoloji

Semisirküler kanallardaki bozukluklar açısal ivmelerin algılanmasını ve denge kontrolünü bozarak genellikle vertigo ve diğer vestibüler işlev bozukluklarına neden olur:

Kupulolithiasis:

  • Otokoninin (kalsiyum karbonat kristalleri) otolit organlarından çıkıp kupulaya yapışarak baş hareketlerine karşı anormal hassasiyete yol açtığı bir durumdur.

Benign Paroksismal Pozisyonel Vertigo (BPPV):

  • Genellikle kanallarda, en yaygın olarak arka kanalda yüzen yerinden çıkmış otokoniden kaynaklanır.
  • Belirli baş pozisyonları ile tetiklenen geçici vertigo atakları ile sonuçlanır.

Semisirküler Kanal Dehissansı Sendromu:

  • Kanalların kemik kaplamasında, tipik olarak üst kanalda patolojik bir incelme veya açılma.
  • Semptomlar arasında vertigo, işitme kaybı ve ses veya basınç değişikliklerine karşı aşırı duyarlılık yer alır.

Vestibüler Nörit:

  • Vestibüler sinirin iltihaplanması kanal fonksiyonunu bozarak akut başlangıçlı vertigo ve dengesizliğe neden olabilir.

Semisirküler Kanalların Tarihsel Dönüm Noktaları ve İşlevleri

Antik Yunan Felsefesi ve Denge (M.Ö. 4. Yüzyıl):

  • Denge üzerine kaydedilen ilk düşünceler, vücut organlarının dengeyi sağlamadaki rolü hakkında spekülasyon yapan Aristoteles’e kadar uzanmaktadır. Anatomik kesinlikten yoksun olsa da, bu ilk fikirler vestibüler işlevlere ilişkin daha sonraki araştırmalara zemin hazırlamıştır.

Labirent Yapısının Keşfi (16.-17. Yüzyıl):

  • Andreas Vesalius (1543)** tarafından De humani corporis fabrica adlı eserde yapılan anatomik keşifler, iç kulağın karmaşık yapısını tanımlayarak labirenti anlamanın başlangıcını oluşturmuştur.
  • 1683 yılında Antonio Scarpa yarım daire kanalları da dahil olmak üzere iç kulağın ayrıntılı çizimlerini yaparak anatomik bilgiyi geliştirmiştir.

Semisirküler Kanallar İlk Kez Tanımlandı (1714):

  • İtalyan bir anatomist olan Domenico Cotugno, De Aquaeductibus Auris Humanae Internae adlı eserinde ilk olarak kemikli labirenti ve onun sıvı dolu doğasını tanımlamıştır.
  • İç kulaktaki sıvının dengede bir rolü olabileceğini öne sürmüştür.

Yarım Daire Kanallarının Dengedeki Rolü Hipotezi (19. Yüzyıl):

  • Jean Pierre Flourens (1824)** güvercinler üzerinde öncü deneyler yapmıştır. Belirli yarım daire kanallarına seçici olarak zarar vererek, kanalların dönme hareketlerini tespit etmekten sorumlu olduğunu göstermiştir.
  • Flourens’in çalışması, yarım daire kanallarının dengenin korunmasındaki işlevsel rolünün anlaşılması için deneysel bir temel oluşturmuştur.

Endolenf Hareketinin Keşfi (19. Yüzyılın Sonları):

  • Friedrich Goltz (1870’ler)** kanallar içindeki endolenf hareketinin duyu organlarını uyararak vestibüler hislere yol açtığını öne sürerek Flourens’in çalışmasını genişletti.
  • Aynı dönemde, Josef Breuer ve Ernst Mach bağımsız olarak açısal ivme ile endolenf hareketi arasındaki ilişkiyi varsayarak vestibüler iletimin mekanik temelini resmileştirdiler.

Ewald’ın Semisirküler Kanal Fonksiyonu Kanunları (1892):

  • Bir Alman fizyolog olan Julius Ewald aşağıdakileri gösteren deneyler yayınladı:
    1. Kanallardaki ampuller yöndeki (duyu organına doğru) sıvı akışı, ters yöndekinden daha güçlü tepkiler üretmiştir.
    2. Belirli bir kanalın uyarılması, ilgili düzlemde baş hareketlerine neden olmuştur.
  • Bu bulgular vestibüler fizyolojinin anlaşılmasında temel olmaya devam etmektedir.

Nöroanatomik Haritalama (20. Yüzyılın Başları):

  • Histolojideki gelişmeler Robert Bárány gibi araştırmacıların semisirküler kanal disfonksiyonlarını klinik semptomlarla ilişkilendirmesine olanak sağladı ve vestibüler sistem üzerine yaptığı çalışmalarla 1914 Nobel Tıp Ödülü’nü kazandı.
  • Bárány, kanal fonksiyonunu değerlendirmek için kalorik stimülasyon gibi klinik testleri uygulamaya koymuştur.

Vestibülo-Oküler Reflekse Entegrasyon (20. Yüzyılın Ortaları):

  • Semisirküler kanallar ile vestibülo-oküler refleks (VOR) arasındaki ilişki kurulmuştur.
  • Çalışmalar, kanallar tarafından algılanan açısal ivmenin gözleri kontrol eden motor yollara iletildiğini ve baş hareketleri sırasında bakışların sabitlenmesini sağladığını göstermiştir.

Patofizyoloji ve Tanımlanan Bozukluklar (20. Yüzyıl):

  • Benign Paroksismal Pozisyonel Vertigo (BPPV)**, 20. yüzyılın ortalarında kanalitiyazis için tanısal manevrayı geliştiren *Dix ve Hallpike* tarafından ayrıntılı olarak tanımlanmıştır.
  • Superior semisirküler kanal dehiscence sendromu Lloyd B. Minor (1998) tarafından tanımlanmış ve kanallardaki yapısal kusurların etkisini vurgulamıştır.

Modern Görüntüleme ve Teşhis (21. Yüzyıl):

  • Yüksek çözünürlüklü bilgisayarlı tomografi (BT)** ve fonksiyonel MRI gibi görüntüleme alanındaki gelişmeler, yarım daire kanallarının ve ilişkili patolojilerin hassas bir şekilde görüntülenmesini sağlamıştır.
  • Video kafa impuls testleri (vHIT)** gibi teknikler, bireysel kanal fonksiyonunun doğrudan değerlendirilmesine olanak tanıyarak teşhis konusunda devrim yaratmaktadır.
İleri Okuma
  1. Vesalius, A. (1543). De humani corporis fabrica. Oporinus, Basel.
  2. Scarpa, A. (1772). Anatomical observations on the inner ear. Padua University Press.
  3. Flourens, J. P. (1824). Recherches expérimentales sur les propriétés et les fonctions du système nerveux dans les animaux vertébrés. Paris: Crevot.
  4. Ewald, J. R. (1892). Experiments on the function of the semicircular canals. Zeitschrift für Biologie, 29, 483–492.
  5. Bárány, R. (1914). Nobel Lecture: Investigations on the physiology and pathology of the vestibular apparatus. Nobelprize.org.
  6. Dix, M. R., & Hallpike, C. S. (1952). The pathology, symptomatology, and diagnosis of certain common disorders of the vestibular system. Proceedings of the Royal Society of Medicine, 45(6), 341–354.
  7. Blanks, R. H., Curthoys, I. S., & Markham, C. H. (1975). Planar relationships of the semicircular canals in the cat. Acta Oto-Laryngologica, 80(1-6), 185–196.
  8. Minor, L. B. (1998). Superior canal dehiscence syndrome. American Journal of Otology, 19(6), 739–742.
  9. Baloh, R. W., & Honrubia, V. (2001). Clinical neurophysiology of the vestibular system. Oxford University Press, New York.
  10. Highstein, S. M., & Holstein, G. R. (2006). The anatomy of the vestibular nuclei. Progress in Brain Research, 151, 157–203.
  11. Ward, B. K., Minor, L. B., & Carey, J. P. (2017). Superior semicircular canal dehiscence syndrome: diagnostic criteria consensus document of the Committee for Hearing and Equilibrium of the American Academy of Otolaryngology–Head and Neck Surgery. Otolaryngology–Head and Neck Surgery, 156(3_suppl), S1–S18.

Paranazal sinüs

  • Paranazal sinüsler, solunum epiteliyle kaplı burun boşluğunun hava dolu, çift çıkıntılarıdır.
  • Bazı kafatası kemiklerinin iki kemik plakası (tabula eksterna ve interna) arasında bulunurlar ve böylece onları pnömatik hale getirir.
  • Paranazal sinüsler anatomik olarak burnun iç kısmına ve dolayısıyla solunum sistemine atanır.

Operasyon

  • İlaç işe yaramazsa, ameliyat burun ve sinüslerin normal işleyişini eski haline getirebilir. Yenilikçi Medtronic ürünleri ve süreçleri, kronik sinüzitli birçok kişiye yardımcı olur. Müdahaleler güvenli ve etkilidir.
  • Sinüs cerrahisi genellikle kronik sinüs enfeksiyonunuz (sinüzit) için ilaç tedavisi işe yaramadığında yapılır. Sinüs cerrahisinin amacı, enfeksiyöz materyali temizlemek, tıkalı kanalları açmak ve burnunuzun ve sinüslerinizin normal şekilde çalışmasına izin verecek kadar sağlıklı dokuyu korumaktır.
  • Fonksiyonel endoskopik sinüs cerrahisi (FESS), kronik sinüs enfeksiyonlarını tedavi etmek için kullanılan en yaygın cerrahi prosedürdür. Büyüteçli (ışıklı uçlu ince tüp) endoskop yardımıyla burun deliklerinden yapılır. Bu prosedür, yüz veya ağızdan bir kesi ile ulaşılan geleneksel sinüs ameliyatlarına göre daha az risklidir ve daha hızlı iyileşme sağlar. FESS, sinüsleri açmanın daha kesin ve daha az invazif bir yoludur.
  • Kronik sinüs enfeksiyonlarının cerrahi tedavisi genellikle aşağıdaki üç FESS prosedüründen biriyle gerçekleştirilir: etmoidektomi, maksiller sinüsün antrotomisi veya türbinoplasti ile tıraş makinesi destekli septoplasti. Bununla birlikte, çok sayıda başka sinüs cerrahisi prosedürü mevcuttur. KBB doktorunuz, durumunuza en uygun prosedürü önerecektir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kulak zarı yaralanmaları

  • Tanım ve Genel Bilgi: Kulak zarı perforasyonu, timpanik membranın yırtık veya delik oluşmasıyla dış kulak yolu ile orta kulak arasında anormal bağlantının ortaya çıkmasıdır. Bu durum genellikle akut veya kronik orta kulak enfeksiyonları, kafa travmaları ya da ani basınç değişimleri (barotravma) sonucunda gelişir. Perforasyonun lokalizasyonuna göre merkezi, attik (epitimpanik) veya marjinal tipleri vardır. Küçük perforasyonların çoğu birkaç hafta içinde kendiliğinden iyileşebilir, ancak bazıları kronikleşerek kalıcı işitme kaybı, sürekli kulak akıntısı (kronik otitis media) ve nadiren kolesteatom gibi komplikasyonlar oluşturabilir.


ICD-10 Kodları: Kulak zarı perforasyonları ICD-10 sınıflandırmasında H72 kodu altında toplanır. Başlıca alt kodlar şunlardır:

  • H72.1 – Epitimpanik (attik) perforasyon
  • H72.2 – Diğer marjinal perforasyonlar
  • H72.8 – Diğer perforasyonlar
  • H72.9 – Tanımlanmamış perforasyon
  • H72.0 – Kulak zarının merkezi perforasyonu

Nedenleri:

  • Enfeksiyon: Akut otitis media sırasında orta kulak basıncının artması sonucu kulak zarı yırtılabilir; kronik otitis media da tekrarlayan iltihap ve basınç nedeniyle perforasyona yol açabilir.
  • Travma: Sert darbe, patlama veya aniden yükselen basınç (ör. gürültü patlaması) kulak zarının yırtılmasına neden olabilir. Barotravma (dalgıçlık, uçak yolculuğu vb.) da orta kulakta basınç farkı yaratarak perforasyon oluşturabilir.
  • Yabancı cisim/temizlik: Kulak kanalına sokulan çubuk, tel veya aşırı vakum uygulaması travmatik perforasyona neden olabilir; kulak çubuğu ile yanlış temizleme sık rastlanan bir nedendir.
  • İyatrojenik: Orta kulak cerrahisi, kulak yıkama veya timpanostomi tüpü gibi müdahaleler sırasında yanlışlıkla zara zarar verilebilir.

Belirtiler:

  • Kulak ağrısı (otalji): Özellikle travmatik perforasyonda ani başlayan şiddetli ağrı görülebilir.
  • Kulak akıntısı (otore): Kulak kanalından kanlı veya irinli akıntı gelebilir; enfeksiyonlu olgularda daha belirgin görülür.
  • İşitme kaybı: İletken tip işitme kaybı sık rastlanır; genellikle perforasyonun büyüklüğüyle artar. Tek tip semptom çoğu kez işitme kaybıdır.
  • Tinnitus (çınlama): Kulak çınlaması eşlik edebilir.
  • Vertigo (baş dönmesi): Özellikle yaygın ve şiddetli perforasyonlarda veya iç kulak hasarını düşündüren olgularda ortaya çıkabilir.

Tanı Yöntemleri:

  • Anamnez: Kulak travması, enfeksiyon öyküsü veya basınç değişimi sorgulanır. Özellikle kulak zarı yırtılmasına yol açabilecek faktörler detaylı alınır.
  • Otoskopi: Kulak zarı doğrudan gözlenerek perforasyonun varlığı, yeri ve boyutu tespit edilir. Küçük yırtıklar mikroskop veya endoskopla daha iyi değerlendirilebilir.
  • Odyometri: Saf ses odyometrisi ile iletken işitme kaybının derecesi ölçülür. Weber testi genellikle etkilenen kulağa lateralize, Rinne testi negatif sonuc verir (iletken kayıp bulguları).
  • Timpanometri/İmpedans: Orta kulak basıncını inceleyen timpanometri, perforasyonlu kulaklarda genellikle basınç kaybına bağlı düz (tip B) eğri verebilir.

Tedavi Yöntemleri:

  • İlaçsız Tedavi:
    • Spontan iyileşme: Küçük perforasyonların büyük bölümü 1–2 hafta içinde kendiliğinden kapanır. Takip sırasında dış kulak yolu kuru tutulur.
    • Basit tamir teknikleri: Ofis koşullarında yapılan sigara kağıdı yaması (paper patch) veya kulak memesi yağ grefti gibi küçük uygulamalar perforasyon kenarlarını destekleyerek kapanmayı hızlandırabilir.
    • Cerrahi onarım: Perforasyon birkaç haftada kapanmazsa timpanoplasti (miringoplasti) gerekir. Bu operasyonda perforasyon kenarları tazeleyip genellikle temporal fasya grefti gibi doku ile onarım yapılır.
  • İlaç Tedavisi:
    • Antibiyotik: Enfeksiyon bulgusu varsa uygun sistemik antibiyotik (ör. amoksisilin) başlanır. Yüzeyel veya kronik akıntılı olgularda topikal antibiyotik damlalar (çoğunlukla kinolon grubu; ör. siprofloksasin veya ofloksasin) tercih edilir. Topikal steroid (dekoksameron) içeren kombinasyonlar da etkilidir.
    • İlaçlardan kaçınılması: Kulak zarı delinmiş hastalara neomisin, gentamisin, polimiksin gibi aminoglikozid veya polipeptit grubu damlalar verilmemelidir; bunlar ototoksisite riski taşır.
    • Destekleyici tedavi: Kulak ağrısı için analjezik, hastanın konforu ve ödem için gerektiğinde burun dekonjestanları gibi destek tedaviler eklenebilir.

Koruyucu Önlemler:

  • Kulak kuruluğu: Duş, banyo veya yüzme sırasında su geçirmez kulak tıkacı veya vazelin-kaplı pamuk kullanılmalı, suyla direkt temastan kaçınılmalıdır.
  • Temizlik uyarıları: Kulak kanalı temizliği için kulak çubuğu veya sivri cisim kullanılmamalıdır. Kulak içinin temiz tutulması gerekirse yalnızca dış kulak nazikçe silinebilir; enfeksiyon varlığında kulak kanalına su kaçmamasına dikkat edilmelidir.
  • Travma/Barotravma önlemleri: Kulak koruyucu kullanılarak yüksek basınçlı ortamlardan (ör. daldırma) kaçınılmalı; uçuş sırasında eşitleme manevraları yapılmalıdır. Kulak zarının iyileşmesi sırasında barotravma riski özellikle göz önünde bulundurulmalıdır.


Keşif

Kulak zarı yaralanmalarının keşif tarihi, tıbbî alanda oldukça eskilere dayanır. Kulak zarının anatomik yapısı ve işlevi üzerine ilk detaylı gözlemler, antik Yunan ve Roma dönemlerine kadar gitmektedir. Ancak kulak zarı yaralanmaları ve tedavi yöntemlerine dair modern tıbbi anlayışın temelleri, 19. yüzyılda atılmıştır.

  • Antik Dönem: Kulak ve işitme üzerine yapılan ilk yazılı referanslar, antik Yunan hekimleri Hipokrat (MÖ 460 – 370) ve Galen (MÖ 129 – 216) tarafından yapılmıştır. Bu dönemde kulak hastalıkları ve kulak zarının işlevi üzerine fikirler ileri sürülmüş, ancak kulak zarındaki yaralanmaların tedavisine dair belirgin bir yaklaşım yoktu.
  • 17. ve 18. Yüzyıllar: Kulak hastalıkları üzerine yapılan ilk bilimsel çalışmalar, özellikle anatomistlerin kulak yapısını daha ayrıntılı incelemeleriyle gelişmeye başladı. 17. yüzyılda, kulak zarının anatomik yapısı ilk kez detaylı şekilde incelenmiş ve kulak zarının işlevi üzerine temel bilgiler sağlanmıştır.
  • 19. Yüzyıl: Kulak zarı yaralanmalarının ve perforasyonlarının modern tıbbi anlayışı, 19. yüzyılda gelişmeye başlamıştır. 1848’de, Alman tıp profesörü Carl Friedrich Wilhelm Ludwig kulak zarının işlevini ve yapısını daha iyi açıklamış, aynı zamanda kulak zarı perforasyonlarının tedavisi üzerine ilk deneysel çalışmalar yapmıştır. Bu dönemde, kulak zarındaki yaralanmaların tedavisinde cerrahi müdahaleler ve iyileşme süreçleri üzerine de ilk adımlar atılmıştır.
  • 20. Yüzyıl ve Sonrası: Kulak zarı yaralanmalarının tedavisinde cerrahi müdahaleler, özellikle 20. yüzyılın ortalarında daha yaygın hale gelmiştir. Timpanoplastik cerrahi, kulak zarındaki perforasyonların onarılması için geliştirilen önemli bir cerrahi yöntemdir ve bu yöntem 1950’lerde modern tıbbın önemli bir parçası haline gelmiştir.

Sonuç olarak, kulak zarı yaralanmaları üzerinde yapılan modern tıbbi araştırmalar ve tedavi yöntemleri 19. yüzyılda başlayıp 20. yüzyılda büyük bir ilerleme kaydetmiştir.


İleri Okuma
  1. Wright D, Safranek S. (2009). Treatment of Otitis Media with Tympanic Membrane Perforation. Am Fam Physician, 79(8):650-654.
  2. Dolhi N, Weimer AD. (2023). Tympanic Membrane Perforation. StatPearls.
  3. Jan TA. (2024). Traumatic perforation of the tympanic membrane. In: Merck Manual Professional Edition, rev. Jan 2024.
  4. Saadi RA, Meyers AD. (2024). Middle Ear, Tympanic Membrane, Perforations. Medscape Otolaryngology (Updated Aug 22 2024).

Üzengi plastik cerrahi

Stapesin ameliyatla değiştirilmesi veya fonksiyonel olarak yeniden yapılandırılmasına stapesplasti denir.

Üzenginin üst kısmının çıkarılması, adhezyonların gevşetilmesi, yapay bir kaşe takılması

Perikondrit

Etimoloji

  • Perikondrit kelimesi, Latince ve Yunanca kökenlidir.
    • Peri-: Yunanca “çevresinde” veya “etrafında”
    • Chondros: Yunanca “kıkırdak”
    • -itis: Yunanca “iltihap” veya “enflamasyon” ekinden türetilmiştir.
  • Yani “perikondrit”, “kıkırdağın çevresinin iltihabı” anlamına gelir.


Tanım

  • Perikondrit, kıkırdak derisinin (perikondriyum) iltihaplanmasıdır.
  • Latincede “Perichondritis” olarak adlandırılır.
  • En sık kulak kepçesinin kıkırdak dokusunda (aurikula) görülür.
  • Diğer lokalizasyonlar arasında burun ve gırtlak gibi kıkırdak açısından zengin alanlar yer alır.

Epidemiyoloji ve Lokalizasyon

  • En yaygın formu kulak kepçesi perikondritidir.
  • Burun ve larenks gibi diğer kıkırdak dokularında daha nadir görülür.

Nedenleri

  • Perikondritin en sık nedeni bakteriyel enfeksiyonlardır.
  • Başlıca etken patojenler:
    • Pseudomonas aeruginosa (en sık)
    • Staphylococcus aureus ve nadiren diğer stafilokok türleri
  • Mikroorganizmaların vücuda giriş noktaları:
    • Kulak kepçesinin yüzeysel veya derin yaralanmaları
    • Böcek ısırıkları
    • Cerrahi müdahaleler (ör. otoplasti, travmatik yaralanmalar)
    • Yetersiz hijyenik koşullarda yapılan kulak piercingleri
  • Nadiren diğer enfeksiyon kaynakları veya travmatik nedenler

Klinik Bulgular ve Semptomlar

  • Enfekte doku bölgesinde ödem (şişlik), eritem (kızarıklık) ve lokalize ağrı gelişir.
  • Kulakta, kabuğun yumuşatılması ve belirgin şişlik izlenir.
  • Tipik olarak kulak memesi etkilenmez (membranın korunması, tanı açısından önemlidir).
  • Tedavi edilmediğinde iltihap, kıkırdağa ve çevresine yayılır.
  • Perikondriyumun kıkırdağı beslemesi nedeniyle perikondrit sırasında avasküler veya septik kıkırdak nekrozu gelişebilir.

Tanı

  • Tanı, çoğunlukla klinik tabloya dayanır.
  • Enfekte bölgeden alınan bir sürüntü örneğinde patojenin tanımlanması tanıyı doğrular.

Tedavi

  • Erken evrede oral antibiyotik tedavisi uygulanır.
  • İlerlemiş vakalarda intravenöz antibiyotik tedavisi tercih edilir.
  • Kıkırdak geçirgenliği yüksek olan florokinolonlar (ör. levofloksasin, siprofloksasin) en etkili antibiyotiklerdir.
  • Nekrotik kıkırdak oluşmuşsa cerrahi debridman veya eksizyon gerekir.
  • Hijyen kurallarına uyulması ve erken tedavi prognoz açısından önemlidir.

Keşif

Antik Çağlar ve İlk Tanımlar

  • Kıkırdak dokularının iltihaplanmasına ilişkin ilk gözlemler, Antik Yunan ve Roma tıbbına kadar uzanır.
  • Hipokrat ve Galen gibi hekimler, travmatik kulak yaralanmaları sonrası gelişen komplikasyonları tanımlamış, ancak perikondrit terimini kullanmamışlardır.
  • Özellikle askeri yaralanmalar sonrasında görülen kulak ve burun deformiteleri, antik dönemde de kaydedilmiştir.

Orta Çağ ve Rönesans Dönemi

  • Orta Çağ’da tıbbi kaynaklar kısıtlı olmakla birlikte, Arap tıbbında ve İbn-i Sina’nın “El-Kanun fi’t-Tıbb” adlı eserinde kıkırdak enfeksiyonlarına atıfta bulunulmuştur.
  • Perikondritin ayırt edici olarak tanımlanması ise modern mikrobiyolojinin gelişiminden önce tam olarak gerçekleşmemiştir.

Modern Dönem ve Terminolojinin Doğuşu

  • “Perichondritis” teriminin ilk olarak ne zaman kullanıldığı kesin olarak belgelenemese de, 19. yüzyılın ortalarından itibaren literatürde yer aldığı bilinmektedir.
    1. yüzyılda kulak anatomisinin ve enfeksiyonlarının detaylı şekilde çalışılmasıyla birlikte, auriküler perikondrit olguları klinik olarak ayırt edilmeye başlanmıştır.
  • İlk ayrıntılı klinik tanımlar ve olgu bildirimleri 1800’lerin sonlarında yayımlanmıştır.

Mikrobiyolojinin Gelişimi ve Patojen Tanımlaması

  • 20. yüzyıl başlarında bakteriyolojinin ilerlemesiyle, perikondritin etkeni olan bakteriler (özellikle Pseudomonas aeruginosa ve Staphylococcus aureus) tanımlanmıştır.
  • Antibiyotiklerin keşfi öncesinde, perikondrit yüksek komplikasyon oranına sahip ciddi bir hastalık olarak görülmekteydi.
  • Florokinolon gibi modern antibiyotiklerin geliştirilmesiyle tedavi sonuçları belirgin şekilde iyileşmiştir.

Günümüzde Perikondrit

  • Kulak ve burun piercinglerinin popülaritesi, 20. yüzyılın sonlarından itibaren perikondrit olgularında yeni bir artışa neden olmuştur.
  • Modern literatürde perikondritin tanı ve tedavisi ayrıntılı olarak standartlaştırılmıştır.


İleri Okuma
  1. Galen, C. (2. yüzyıl). De methodo medendi. Roma.
  2. Ibn Sina (Avicenna). (1025). The Canon of Medicine (El-Kanun fi’t-Tıbb).
  3. Toynbee, J. (1853). A Descriptive Catalogue of Preparations Illustrative of the Diseases of the Ear. John Churchill, London.
  4. Schwartze, H. (1878). The Pathology and Treatment of the Ear. The New Sydenham Society, London.
  5. Politzer, A. (1883). Textbook of the Diseases of the Ear and Adjacent Organs. Baillière, Tindall and Cox, London.
  6. Alexander, D.I., & Kerr, A.G. (1966). Perichondritis of the auricle: A study of fifty cases. The Journal of Laryngology & Otology, 80(3), 248-259.
  7. Prasad, K.C., Karthik, S., Prasad, S.C., & Rao, P. (2005). A comprehensive review of the aetiology, diagnosis, and management of perichondritis of the auricle. European Archives of Oto-Rhino-Laryngology, 262(9), 753–758.
  8. Martin, R.C., Goyal, S., & Weissler, M.C. (2008). Auricular perichondritis after high ear piercing: Diagnosis and management. Pediatrics, 121(3), e567–e569.
  9. Somers, T., Houben, V., Goovaerts, G., Wellens, W., & Offeciers, F.E. (2010). Ear perichondritis: Clinical features, treatment, and outcome. B-ENT, 6(4), 237–242.
  10. Reilly, D.J., Brookes, G.B. (2011). Perichondritis of the pinna. BMJ Clinical Evidence, 2011: 0504.
  11. Lee, D., Gurney, T., & Cartwright, M. (2013). Piercing through cartilage: Complications and recommendations. Pediatric Emergency Care, 29(7), 835–839.
  12. Raut, V.V., Yung, M.W. (2015). The infected ear: Perichondritis and chondritis. Clinical Otolaryngology, 40(6), 615–620.
  13. Phillips, J.S., & Jones, S.E. (2018). Perichondritis and chondritis of the auricle. Otolaryngologic Clinics of North America, 51(3), 529–540.


Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.