Histamin

“Histamin” terimi, histaminin oluştuğu amino asit olan “histidin” kelimesinden türetilmiştir. Histidin isminin kendisi, vücut dokularındaki varlığını yansıtan “doku” veya “ağ” anlamına gelen Yunanca “histos” kelimesinden gelmektedir.

Histos” (Yunanca: ἱστός), vücuttaki bağ dokusuna atıfta bulunarak “doku” veya “ağ” anlamına gelir.
“-amin” organik kimyada bir veya daha fazla hidrojen atomunun organik gruplarla yer değiştirmesiyle amonyaktan (NH3) türetilen bileşikleri belirtmek için kullanılan bir son ektir. Histamin bir amindir çünkü bir amino grubu (-NH2) içerir.

Bu nedenle “histamin” adı, histidin kökenini ve bir amin olarak kimyasal doğasını yansıtmak için icat edilmiştir. Bileşiğin tanımlanması ve adlandırılması, biyolojik açıdan önemli birçok molekülün karakterize edildiği ve adlandırıldığı bir dönem olan 19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında organik kimyanın daha geniş çaplı gelişiminin bir parçasıydı.

Biyojenik bir amin olan histamin ilk olarak 1913 yılında “histidinin ayrışmasıyla üretilen bir amin” olarak tanımlanmıştır. Histamin hem bitkilerde hem de hayvanlarda bulunur ve burada çeşitli temel işlevlere hizmet eder. Bitkilerde histamin, avcılara ve mikroplara karşı bir savunma mekanizması olarak görev yapar. Hayvanlarda ise bağışıklık tepkileri, nörotransmisyon ve çeşitli vücut fonksiyonlarının düzenlenmesi gibi fizyolojik süreçlerde önemli roller oynar.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Üretim ve Depolama

Histamin, L-histidin dekarboksilaz enzimi tarafından katalize edilen bir dekarboksilasyon reaksiyonu yoluyla L-histidin amino asidinden sentezlenir. Bu süreç histamin (C5H10N3, Mr = 111,15 g/mol) oluşumu ile sonuçlanır ve daha sonra mast hücreleri, bazofiller, trombositler ve bazı nöronlar içindeki veziküllerde depolanır. Alerjik reaksiyon veya bağışıklık tepkisi gibi uyarılma durumlarında histamin çevre dokulara veya dolaşıma salınır.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Fizyolojik Roller

Histamin birkaç kritik fizyolojik fonksiyonda rol oynar:

Kan Damarları: Histamin, öncelikle H1 reseptörlerinin aracılık ettiği vazodilatasyonu teşvik eder ve vasküler geçirgenliği artırır. Bu da arteriyel kan basıncının düşmesi, adrenalin salgılanması, migren ve diğer baş ağrıları gibi durumlarda önemli olan deri ve mukozal ödemin gelişmesi gibi etkilere yol açar.

Bronşlar: Solunum sisteminde histamin, H1 reseptörleri aracılığıyla bronkokonstriksiyona neden olur ve alerjik bronşiyal astımın patofizyolojisinde önemli bir rol oynar.

Mide Mukozası: Histamin, sindirim süreci için hayati önem taşıyan mide mukozasındaki H2 reseptörlerine bağlanarak mide asidinin salgılanmasını uyarır.

Merkezi Sinir Sistemi (MSS): Bir nörotransmitter olarak histamin, presinaptik H3 reseptörleri aracılığıyla diğer nörotransmitterlerin salınımını modüle eder. Noradrenerjik, serotonerjik, kolinerjik, dopaminerjik ve glutaminerjik sistemler dahil olmak üzere çeşitli nöronal devreleri etkiler. Histamin ayrıca uyku-uyanıklık döngüsünün ve kusma refleksinin düzenlenmesinde de rol oynar.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Patolojik Yönler

Anormal histamin seviyeleri çeşitli patolojik durumlara yol açabilir:

Aşırı Histamin Salınımı: Bu durum enflamatuar, alerjik veya toksik süreçler ve kafein, bazı ilaçlar, alkol ve çevresel stres faktörleri gibi maddelere maruz kalma nedeniyle ortaya çıkabilir. Çinko eksikliği, heparin bağlama bozuklukları, serbest radikal hasarı ve histamin parçalanmasını azaltan enzim eksiklikleri gibi faktörler de anormal histamin tepkilerine katkıda bulunabilir.

Histamin İntoleransı: Histamine karşı aşırı tepki ile karakterize, kızarma, kurdeşen, burun akıntısı ve sindirim sorunları gibi semptomlara yol açan bir durumdur.

Histamin ve Kan-Beyin Bariyeri

Histamin kan-beyin bariyerini geçerek beyin fonksiyonlarını etkileyebilir ve potansiyel olarak ruh hali ve uykunun düzenlenmesinde rol oynayabilir. Histaminin yaşlanmaya ve nörodejeneratif hastalıklara katkısı konusunda yeni tedavi yaklaşımlarına yol açabilecek araştırmalar devam etmektedir.

Diyet Etkisi ve Histamin Dalgalanmaları

Histamin seviyeleri gün boyunca dalgalanır, sabahın erken saatlerinde zirve yapar ve bu da sabah alerjisi semptomlarına katkıda bulunabilir. Histamin, çoğu gıdada bol miktarda bulunan histidin amino asidinden üretilir. Yıllanmış peynirler, fermente gıdalar ve alkollü içecekler gibi bazı gıdalar histamin salınımını tetikleyerek histaminle ilişkili durumları potansiyel olarak daha da kötüleştirebilir.

Teşhis ve Tedavi

Ortalama serum histamin konsantrasyonu 20 – 100 µg/l arasında değişmektedir. Bununla birlikte, metilhistamine hızlı metabolizması nedeniyle, histamin maruziyetinin daha doğru bir değerlendirmesini sağlamak için genellikle idrar metilhistamin seviyeleri kullanılır. Testten önce, histamin açısından zengin gıdalara yönelik diyet kısıtlamaları önerilir.

Histaminle ilişkili durumların tedavisi genellikle histamin alımını azaltmak için diyet değişikliklerini, histamin reseptörlerini bloke etmek için antihistaminiklerin kullanımını ve besin eksiklikleri veya enzim anormallikleri gibi altta yatan nedenlerin ele alınmasını içerir.

İlk Tanımlama (1907-1910):

Histamin ilk olarak 1907 yılında İngiliz kimyagerler George Barger ve Henry H. Dale tarafından sentezlenmiş ve tanımlanmıştır. Histamini, histidin amino asidinin dekarboksilasyonu yoluyla üretilen kimyasal bir bileşik olarak izole ettiler. Histidin, birçok proteinde yaygın olarak bulunan bir amino asittir ve histamine dönüşümü, histidin dekarboksilaz enzimi tarafından katalize edilen bir reaksiyon olan bir karboksil grubunun çıkarılmasını içerir.

Fizyolojik Çalışmalar (1910-1911):

Histaminin fizyolojik özellikleri ilk olarak 1910 yılında Henry H. Dale tarafından incelenmiş ve düz kas üzerindeki güçlü etkileri ve kan basıncında önemli düşüşlere neden olabildiği gözlemlenmiştir. Bu etkiler alerjik reaksiyonlar ve anafilaksi sırasında gözlenenlere benzerdi ve Dale’i histaminin bu süreçlerdeki rolünü daha fazla araştırmaya yöneltti.

Alerjik Reaksiyonlarla Bağlantı (1920’ler):

1920’lerde histaminin alerjik reaksiyonlar ve anafilaksi ile ilişkisi daha net bir şekilde ortaya kondu. Araştırmacılar, histaminin alerjik reaksiyonlar sırasında mast hücrelerinden ve bazofillerden salındığını ve bu durumlarla ilişkili semptomlara neden olduğunu keşfetti. Bu keşif, histaminin etkilerini bloke edebilecek ve alerjik semptomlardan kurtulmayı sağlayabilecek antihistaminik ilaçların geliştirilmesinin temelini attı.

Histaminin Alerji ve Enflamasyondaki Rolünün Araştırılması

1920’lerde histamin ve alerjik reaksiyonlar arasındaki önemli bağlantı keşfedildi. Araştırmacılar, saman nezlesi (alerjik rinit) ve anafilaksi gibi alerjik reaksiyonlar yaşayan bireylerin kan ve dokularında histamin seviyelerinin önemli ölçüde yükseldiğini gözlemledi. Bu bulgular, alerjik tepkilerin altında yatan mekanizmaların anlaşılmasında çok önemli bir rol oynamış ve histaminin etkilerine karşı koymak ve alerjik semptomları hafifletmek için tasarlanmış antihistaminik ilaçların geliştirilmesine yol açmıştır.

Antihistaminikler histamin reseptörlerini, özellikle de kaşıntı, şişme ve kızarıklık gibi alerjik reaksiyonlarla ilişkili semptomların çoğundan sorumlu olan H1 reseptörlerini bloke ederek çalışır. 1940’larda geliştirilen ilk nesil antihistaminikler, genellikle yatıştırıcı etkilerle ilişkilendirilmelerine rağmen, alerji tedavisinde önemli bir ilerlemeye işaret ediyordu. Sonraki nesil antihistaminikler, histaminin etkisini engellemedeki etkinliklerini korurken bu yan etkileri azaltmak için rafine edilmiştir.

Daha ileri araştırmalar, histaminin sadece alerjik reaksiyonlarda değil, aynı zamanda enflamatuar süreçlerde de önemli bir oyuncu olduğunu ortaya koymuştur. Histamin, etkilenen bölgelere kan akışını artıran vazodilatasyonu (kan damarlarının genişlemesi) teşvik ederek iltihaplanmaya katkıda bulunur. Bu süreç, nötrofiller ve makrofajlar gibi bağışıklık hücrelerinin enfeksiyon veya yaralanma bölgelerine toplanması için çok önemlidir. Histamin ayrıca vasküler geçirgenliği artırarak bağışıklık hücrelerinin ve proteinlerin kan dolaşımından ihtiyaç duyulan dokulara daha kolay hareket etmesini sağlar.

Dahası, histamin sinir uçlarının hassaslaşmasında rol oynayarak iltihaplanmanın yaygın semptomları olan ağrı ve kaşıntı hissine yol açar. Histaminin enflamasyondaki rolünün bu şekilde anlaşılması, enflamasyonu azaltmayı ve ağrıyı hafifletmeyi amaçlayan histamin sinyal yollarını hedef alan anti-enflamatuar ilaçların geliştirilmesine katkıda bulunmuştur.

Son araştırmalar, histaminin insan biyolojisindeki çeşitli rollerini aydınlatmaya devam ediyor. Alerji ve enflamasyondaki iyi bilinen işlevlerinin ötesinde, histamin artık nörotransmisyon, bağışıklık düzenlemesi ve iştah kontrolünde önemli bir oyuncu olarak kabul edilmektedir.

  • Nörotransmisyon: Histamin beyinde bir nörotransmitter olarak hareket ederek uyanıklığı, dikkati ve bilişsel işlevleri etkiler. Her biri beynin farklı bölgelerinde farklı rollere sahip olan H1, H2, H3 ve H4 reseptörleri dahil olmak üzere çeşitli reseptör alt tipleri ile etkileşime girer. Örneğin H3 reseptörü, dopamin, serotonin ve norepinefrin gibi diğer nörotransmitterlerin salınımını modüle eder ve bilişsel bozukluklar, uyku düzenlemesi ve hatta nörodejeneratif hastalıklar için ilaçların geliştirilmesinde ilgi çeken bir hedeftir.
  • Bağışıklık Fonksiyonu: Histamin, bağışıklık sistemi modülasyonunda çok önemli bir rol oynar. T hücreleri, B hücreleri ve dendritik hücreler dahil olmak üzere çeşitli bağışıklık hücrelerinin aktivitesini etkiler. Histaminin bağışıklık hücreleri üzerindeki H4 reseptörleri ile etkileşimi, otoimmün hastalıkların, alerjilerin ve kronik enflamatuar durumların tedavisi için potansiyel etkileri olan aktif bir araştırma alanıdır.
  • İştah Düzenlemesi: Histamin, gıda alımının ve enerji dengesinin düzenlenmesinde rol oynar. Açlık ve tokluğu düzenleyen bir beyin bölgesi olan hipotalamus üzerindeki etkisi yoluyla iştah kontrolünü etkiler. Histamin sinyalini modüle eden ilaçlar, obezite ve metabolik bozukluklar için potansiyel tedaviler olarak araştırılmaktadır.

Güncel Araştırma ve Terapötik Potansiyel

Araştırmacılar, çeşitli koşullarda histamin ve reseptörlerini hedeflemenin terapötik potansiyelini aktif olarak araştırmaktadır. Çoklu histamin reseptör alt tiplerinin keşfi, ilaç geliştirme için yeni yollar açmıştır ve her reseptör farklı bir terapötik hedef sunmaktadır.

  • Alerjiler ve Enflamasyon: Devam eden araştırmalar, daha az yan etkiye sahip daha seçici antihistaminikler ve anti-enflamatuar ilaçlar geliştirmeyi amaçlamaktadır. Odak noktası, çeşitli dokulardaki farklı histamin reseptörlerinin spesifik rollerini anlamak ve bu yolları tam olarak hedefleyebilecek ilaçlar geliştirmektir.
  • Nörodejeneratif Hastalıklar: Histaminin beyin fonksiyonlarındaki rolü, Alzheimer ve Parkinson hastalığı gibi nörodejeneratif hastalıklara potansiyel katılımının araştırılmasına yol açmıştır. Histaminin diğer nörotransmitterlerle etkileşimlerinin anlaşılması, bu koşullar için yeni terapötik stratejilere yol açabilir.
  • Kanser: Ortaya çıkan araştırmalar, histaminin kanser biyolojisinde, özellikle de tümör mikroçevresinde bir rol oynayabileceğini göstermektedir. Histaminin bağışıklık hücreleri ve kan damarları üzerindeki etkileri tümör büyümesini ve metastazını etkileyerek onu kanser tedavileri için potansiyel bir hedef haline getirebilir.
  • Otoimmün ve Kronik İnflamatuar Hastalıklar: Histaminin özellikle H4 reseptörü aracılığıyla immünomodülatör etkileri, romatoid artrit ve lupus gibi otoimmün hastalıkların yanı sıra enflamatuar bağırsak hastalığı (IBD) gibi kronik enflamatuar durumların tedavisindeki potansiyelleri açısından araştırılmaktadır.

Histaminin karmaşık sinyal yollarını ve diğer moleküllerle etkileşimlerini anlamak kritik bir araştırma alanı olmaya devam etmektedir. Bu bilgi, daha etkili ve hedefe yönelik tedaviler geliştirme, alerjiler, iltihaplanma ve insan sağlığını etkileyen bir dizi başka durum için tedavileri iyileştirme vaadinde bulunuyor.

İleri Okuma

  1. Dale, H. H., & Laidlaw, P. P. (1910). “The physiological action of β-iminazolylethylamine.” Journal of Physiology, 41(5), 318-344.
  2. Dale, H. H., & Laidlaw, P. P. (1922). “Histamine and its role in anaphylaxis.” Journal of Physiology, 56(1), 1-23.
  3. Best, C. H., & Dale, H. H. (1929). “Histamine: Physiology and Pharmacology.” Pharmacological Reviews, 1(1), 1-43.
  4. Simons, F. E. R. (2004). “Advances in H1-antihistamines.” New England Journal of Medicine, 351(21), 2203-2217.
  5. Parsons, M. E., & Ganellin, C. R. (2006). “Histamine and its receptors.British Journal of Pharmacology, 147(S1), S127-S135.
  6. Thurmond, R. L., Gelfand, E. W., & Dunford, P. J. (2008). “The role of histamine H1 and H4 receptors in allergic inflammation: The search for new antihistamines.” Nature Reviews Drug Discovery, 7(1), 41-53.
  7. Ohtsu, H. (2010). “Histamine synthesis and regulation in the brain.” Handbook of Experimental Pharmacology, 2010(197), 37-50.
  8. O’Mahony, L., Akdis, M., & Akdis, C. A. (2011). “Regulation of the immune response and inflammation by histamine and histamine receptors.” Journal of Allergy and Clinical Immunology, 128(6), 1153-1162.
  9. Academic References
  10. Panula, P., Chazot, P. L., Cowart, M., et al. (2015). “International Union of Basic and Clinical Pharmacology. XCVIII. Histamine Receptors.” Pharmacological Reviews, 67(3), 601-655.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Perikardiyum

Tanım ve Genel Bakış

Perikard, kalbi ve büyük damarların (aorta, truncus pulmonalis, vena cava superior–inferior, venae pulmonales) başlangıç kısımlarını saran çift katlı bir zardır. Embriyolojik olarak mezotelden türemiştir ve iki ana yapıdan oluşur: dışta pericardium fibrosum (fibröz perikard), içte pericardium serosum (seröz perikard). Seröz perikardın iki yaprağı vardır: lamina parietalis (parietal yaprak) ve lamina visceralis (visseral yaprak, epikard). Bu iki yaprak arasında, normalde epikarddan salgılanan yaklaşık 10–12 mL seröz sıvı (liquor pericardii) içeren cavitas pericardii bulunur. Sıvı, kalp atımı sırasında sürtünmeyi asgaride tutar ve serbest kaymayı sağlar.


Embriyoloji

Perikardın fibröz kısmı, embriyonik dönemde pleuroperikardiyal kıvrımların kaynaşmasıyla oluşur; bu kıvrımlar phrenic siniri ve kardinal venleri içerir. Seröz perikardın mezotelyal yüzeyi, tek katlı yassı hücrelerle döşenir ve kaydırıcı glikoprotein/fosfolipid salgısıyla yağlama işlevini üstlenir.


Makroanatomi ve Topografya

  • Pericardium fibrosum: Yoğun düzensiz bağ dokusundan oluşan, dayanıklı dış kılıftır. Kalbi göğüs boşluğunda stabilize eder.
    • Diyaframla ilişkisi: Ligamenta phrenicopericardiaca üzerinden diyaframın merkez tendonu ile sıkı bağlantı kurar; solunum hareketleri sırasında kalbin aşırı yer değiştirmesini engeller.
    • Ön duvar ilişkisi: Sternoperikardiyak ligamentler aracılığıyla sternuma uzanır.
    • Yanal komşuluk: Mediastinal plevra ile temas eder.
  • Pericardium serosum:
    • Lamina parietalis: Fibröz perikardın iç yüzünü örter ve onunla bütünleşir.
    • Lamina visceralis (epikard): Doğrudan kalp yüzeyini sarar, koroner damarların yüzeyini örter.

Lokalizasyon: Perikard mediastinum medium içinde, sternumun arkasında ve diyaframın üzerinde yer alır; kalp gibi sağdan sola doğru eğim gösterir.


Perikard Sinüsleri ve Resesusları

Seröz perikardın yansımaları, cerrahi ve görüntüleme açısından önemli iki ana sinüsü oluşturur:

  • Sinus transversus pericardii: Aort ve pulmoner gövdeyi (önde giden arteriyel çıkış) posteriorundaki sol ve sağ atriyumdan ayırır. Kardiyopulmoner bypass sırasında aorta ve truncus pulmonalisin turnike/klemp altına alınabildiği “doğal tünel”dir.
  • Sinus obliquus pericardii: Sol atriyumun arkasında, pulmoner venlerin arasında kör bir kese şeklinde uzanır.
    Bunlara ek olarak, aort ve pulmoner arter çevresinde superior/inferior aortik ve sağ/sol pulmonik resesuslar ile arka perikardiyal resesus gibi küçük boşluklar tanımlıdır; crux cordis çevresinde de küçük resesuslar görülebilir.

Mikroskopik Anatomi (Histoloji)

  • Mezotelyum: Tek katlı yassı hücreler; yüzey aktif fosfolipid ve glikoprotein salgısıyla sürtünmeyi azaltır.
  • Submezotelyal stromal tabaka: Kollajen ve elastik lifler ile az sayıda fibroblast içerir; fibröz perikarda doğru yoğunlaşır.
  • Epikard: Koroner damarları ve yağ dokusunu barındırır; miyokard ile süreklidir.

Damarlar, Lenfatikler ve Sinirler

  • Arteriyel beslenme: Başlıca a. pericardiacophrenica (a. thoracica interna dalı); ek katkılar a. musculophrenica, bronşiyal ve özofageal küçük dallar ile koroner arter çevresinden gelebilir.
  • Venöz dönüş: Eşlik eden venlerle v. pericardiacophrenica, v. azygos/hemi-azygos sistemine drene olur.
  • Lenfatik drenaj: Ön ve arka mediastinal, trakeobronşiyal ve parasternal lenf düğümlerine.
  • İnnervasyon:
    • Somatik duyusal (ağrı): Parietal perikardın ağrısı n. phrenicus (C3–C5) ile taşınır; bu nedenle omuz/boyun dermatomlarına yansıyan ağrı tipiktir.
    • Otonomik lifler: N. vagus ve sempatik trunk dalları; visseral perikard ağrıya görece duyarsızdır.

Biyomekanik ve Fizyoloji

Perikard mekanik kısıtlama ve yağlama görevlerini dengeler:

  • Konumlandırma ve süspansiyon: Diyaframa, sternuma ve çevre yapılara bağlantılar kalbin yerinde durmasını sağlar.
  • Aşırı genişlemeyi önleme: Özellikle akut hacim yüklenmelerinde ventrikülün hiperdistansiyonuna bariyer oluşturur.
  • Ventriküller arası karşılıklı etkileşim (interdependence): Perikardın gerilimi, sağ ve sol ventrikül doluş basınçlarının birbirini etkilemesine aracılık eder.
  • Düşük sürtünmeli kayma: Liquor pericardii, sistol ve diyastolde yüzeyler arası sürtünmeyi minimalize eder.

Varyasyonlar ve Doğumsal Anomaliler

  • Perikard kistleri ve divertikülleri: Mediastende ince duvarlı sıvı koleksiyonlarıdır. Divertikül, perikard boşluğuyla iletişimlidir; kist ise nonkomünikedir. Çoğu asemptomatiktir, büyük olanlar komşu yapılara bası yapabilir.
  • Perikardın konjenital yokluğu: Tam/parsiyel olabilir. Özellikle sol parsiyel yokluk, kalp dokusunun plevral boşluğa herniasyonuna eğilim yaratır; eforla artan atipik göğüs ağrısı yapabilir.

Görüntüleme

  • Ekokardiyografi: İlk basamak; efüzyonun varlığı/şiddeti, kalp tamponadı fizyolojisi (sağ kalp boşluklarında diastolik çökme), sol/sağ doluş varyasyonları.
  • Bilgisayarlı tomografi (BT): Kalsifikasyon, kalınlaşma, kist/divertikül ayrımı ve komşuluk analizi.
  • Kardiyak MR: Perikard kalınlığı, inflamasyon (geç gadolinyum tutulumu), konstriksiyon-fizyoloji ayrımı ve miyokard/perikard tutulumunun birlikte değerlendirilmesi.
  • Radyografi: Büyük efüzyonda “su şişesi kalp” silueti; sınırlı duyarlılık-spesifite.

Klinik: Sık Karşılaşılan Tablolar

1) Perikardiyal Efüzyon

Seröz sıvı, kan (hemoperikard), şilöz sıvı veya püy birikimidir. Nedenler: enflamasyon (viral/otoimmün), malignite, üremi, hipotiroidi, tüberküloz, travma, postoperatif durumlar, radyasyon.

  • Bulgular: Dispne, ortopne, göğüs ağrısı, kalp seslerinde boğukluk, juguler venöz dolgunluk.
  • Tamponad: Diyastolik doluşun mekanik olarak engellenmesiyle hipotansiyon, artmış JVP ve boğuk kalp sesleri (Beck triadı), pulsus paradoxus (inspirasyonda sistolik TA’da >10 mmHg düşüş).
  • Tanı: EKO esas; EKG’de elektriksel alternans büyük efüzyonda görülebilir.
  • Tedavi: Hemodinamik bozulma/tamponadda acil perikardiyosentez; altta yatan nedeni hedefleyen tedavi.

2) Akut Perikardit

Çoğu vakada neden viral olmakla birlikte bakteri (özellikle tüberküloz), üremi, otoimmün hastalıklar (SLE, RA, skleroderma), malignite, post-MI (Dressler sendromu), post-perikardiyotomi, ilaçlar ve radyasyon da etiyolojidedir.

  • Klinik: Pleuritik, pozisyonla değişen göğüs ağrısı (öne eğilmekle azalır), perikardiyal sürtünme sesi (trifazik olabilir), ateş.
  • EKG: Yaygın konkav ST yükselmesi ve PR segment depresyonu (erken evre).
  • Laboratuvar: Enflamasyon belirteçleri (CRP/ESR), troponin (miyoperikardit eşlik edebilir).
  • Tedavi: NSAİİ/aspirin ve kolşisin temel taşlardır; kortikosteroidler seçilmiş durumlarda/rekürren olgularda. Efüzyon-tamponad açısından yakın izlem.
  • Prognoz: Uygun tedavi ile çoğu hasta 2–12 hafta içinde iyileşir; rekürrens riski mevcuttur.

3) Konstriktif Perikardit

Perikardın kalınlaşıp fibrotik/kalsifik hale gelmesiyle diyastolik doluşun kutu-kök (square-root) işareti ve basınç eşitlenmesi ile karakterizedir. Nedenler: tüberküloz, radyasyon, cerrahi, hemoperikard, tekrarlayan enflamasyon; bazen idiyopatiktir.

  • Bulgular: Efor dispnesi, hepatomegali, asit, periferik ödem; muayenede Kussmaul belirtisi (inspirasyonda JVP artışı), belirgin y-inişi.
  • Tanı: EKO, BT/MR ile kalınlaşma ve septal “bounce”; kateterizasyonda basınç paternleri.
  • Tedavi: Medikal destek sınırlıdır; kalıcı/semptomatik olgularda perikardiyektomi küratif olabilir.

4) Piyoperikardiyum (Pürülan Perikardit)

Bakteriyel enfeksiyona bağlı püy birikimi; sepsis ve tamponad riski yüksektir. Acil drenaj ve hedefe yönelik antibiyotik gerekir.

5) Hemoperikard ve Travma

Penetran/künt toraks travması, aort rüptürü, postoperatif kanama veya antikoagülasyon ilişkili kanama akut tamponada yol açabilir. Acil tanı ve drenaj/cerrahi gerektirir.


Tanısal Yaklaşım (Özet)

  1. Klinik: Göğüs ağrısı karakteri, solunum/pozisyon ilişkisi, ateş, yansıyan omuz ağrısı.
  2. Fizik muayene: Sürtünme sesi, JVP, kalp sesleri.
  3. EKG: Diffüz ST-yükselmesi/PR-depresyonu; alternans.
  4. Ekokardiyografi: Efüzyon, tamponad fizyolojisi, konstriksiyon bulguları.
  5. BT/MR: Kalınlaşma, kalsifikasyon, kist/divertikül ve komşuluk.
  6. Laboratuvar: CRP/ESR, troponin, tiroid, üre/üreik durum, otoimmün panel, enfeksiyon taramaları; efüzyon sıvısının biyokimya/sitoloji/kültürü.

Tedavi İlkeleri

  • Akut perikardit: NSAİİ veya aspirin + kolşisin; kademeli doz azaltımı, aktivite kısıtlaması. Seçilmiş olgularda kısa süreli steroid.
  • Efüzyon/Tamponad: Perikardiyosentez (genellikle ekokardiyografi eşliğinde subksifoid, parasternal veya apikal yaklaşım); tekrarlayan/komplike efüzyonda cerrahi perikard penceresi.
  • Konstriktif perikardit: Diürez ile semptomatik kontrol; kalıcı semptom/ileri konstriksiyonda perikardiyektomi.
  • Pürülan/Tüberküloz perikardit: Erken ve agresif drenaj + uygun antimikrobiyal tedavi; yapışıklık gelişimini sınırlamak için yakın izlem.
  • Malign efüzyon: Sitoredüktif/onkolojik yaklaşım, tekrarlayan efüzyonda perikard penceresi veya perikardiyal kateter.

Cerrahi ve Girişimler

  • Perikardiyosentez: Tanısal ve/veya terapötik; komplikasyon riskleri arasında aritmi, koroner/epikard yaralanması, pnömotoraks ve infeksiyon yer alır.
  • Perikard penceresi (subksifoid/torakoskopik): Tekrarlayan efüzyonlarda kalıcı drenaj yolu.
  • Perikardiyektomi (total/parsiyel): Konstriktif perikarditte küratif olabilir; özellikle kalsifik ve kalın perikardda teknik zorluk ve sağ ventrikül hasarı riski göz önünde bulundurulur.

Prognoz ve Yaşam Kalitesi

  • Akut perikardit: Uygun tedavi ile çoğunlukla 2–12 hafta içinde iyileşir; rekürrens %20–50 arasında bildirilmiştir.
  • Efüzyon/tamponad: Altta yatan nedenin kontrolüyle iyi; malign ya da pürülan nedenlerde risk artar.
  • Konstriktif perikardit: Zamanında perikardiyektomi ile yaşam kalitesi ve hemodinamikler düzelebilir.
  • Perikardsız yaşam: Perikard normal kalp fonksiyonu için zorunlu değildir; kalıcı çıkarımı (perikardiyektomi) çoğu kişide kardiyak pompa fonksiyonunu sürdürmeye engel olmaz. Ancak sağ kalp yüklenmesi ve ventrikül etkileşimi dinamikleri değişebilir; egzersiz ve hacim durumunda dikkatli takip gerekir.

Sık Sorulan Kısa Yanıtlar

  • Perikard nerede? Göğüs içinde, mediastinumda; kalbi tamamen sarar ve cavitas pericardii’yi oluşturur.
  • Perikardın içinde ne var? Seröz sıvı (10–12 mL) ve büyük damar kökleri; duvarlar fibröz/parietal ve epikardiyal/visseral yapraklardan oluşur.
  • Katmanlar nelerdir? Fibröz perikard + seröz perikard (parietal ve visseral = epikard).
  • Damarlar/innervasyon? Ağırlıkla a. pericardiacophrenica; somatik ağrı n. phrenicus üzerinden; otonomik lifler vagus/sempatik.
  • Perikard ne işe yarar? Mekanik koruma, konum stabilizasyonu, aşırı genişlemeyi önleme ve düşük sürtünmeli kayma.
  • Perikardit tehlikeli mi? Hafiften yaşamı tehdit edene kadar spektrum; tamponad gelişirse acil tedavi gerekir.
  • Ameliyat gerekir mi? Rekürren efüzyon/konstriksiyonda pencere veya perikardiyektomi gündeme gelebilir.

Anahtar Noktalar

  • Perikard çift katlı, mezotel kökenli bir zardır; fibröz dış kılıf ve seröz iç zar ile kalbi çevreler.
  • Sinus transversus ve sinus obliquus, cerrahi ve görüntülemede kritik anatomik işaretlerdir.
  • Somatik ağrı parietal perikarddan phrenic sinir ile taşınır; visseral yaprak ağrıya neredeyse duyarsızdır.
  • Efüzyon ve tamponad, hemodinamik acil durumlardır; perikardiyosentez hayat kurtarıcıdır.
  • Konstriktif perikardit, kalınlaşmış/kalsifiye perikard ile diyastolik doluşu kısıtlar; perikardiyektomi küratif olabilir.
  • Perikard olmadan yaşamak mümkündür; ancak kardiyak doluş-dinamikleri değişeceğinden klinik takip önemlidir.

Keşif

Kalbin çevresindeki ince, parlak, çift yapraklı kılıfın—perikardın—hikâyesi, anatominin doğduğu günlerden, moleküler biyolojinin ışığının en derin boşluklara sızdığı günümüze dek uzanır. “Peri” ve “kardia” sözcüklerinin bir araya gelişi, bir yandan dilbilimsel bir sadelik taşırken, öte yandan iki bin yılı aşkın bir merakın izini de saklar: Kalbi koruyan bu kılıf tam olarak nedir, nereden gelir, ne işe yarar ve hastalandığında bize ne söyler?

Antik Çağ: Adlandırma, Gözlem ve İlk İşlev Tasarımları

Hippokrates geleneğinin metinlerinde kalbin çevresinde bir zarın varlığından söz edilmesi, hekimlerin nabız, ateş ve göğüs ağrısını aynı sahnede izlediği bir çağın yankısıdır. Aristoteles’in kalbi “yaşamsal ısının kaynağı” olarak konumlandıran tablolarında, onu saran zara atfedilen işlev; koruyucu, sınırlayıcı ve düzenleyici bir kabuktur. İskenderiye Okulu’nda Herophilos ve Erasistratos’un insan disseksiyonları, kalbin kurgusunu mekanik bir aygıt gibi çözmeye yönelirken, perikardın varlığı—kasılan bir organın sürtünmesiz kayması için gerek duyulan bir “teflonumsu” yüzey—gözlemin diliyle daha görünür olur. Bu erken çağın düşüncesinde perikard, hem mekân veren bir kılıf hem de ısının ve hareketin dengelenmesini sağlayan bir düzenek olarak yerini bulur.

Galenik Sentaks: Koruyucu Kese, Soğutucu Sıvı

İmparatorluk çağının büyük sistematikçisi Galen, kalbi ve onu saran kılıfı, “kullanım için yaratılmış parçalar”ın teleolojik ekonomisi içinde açıklar: Perikard bir “custodia”—yaralanmalara karşı kalkan—ve aynı zamanda kaydırıcı bir yüzeydir. Onun anlatısında perikard boşluğundaki az miktardaki sıvı, sürtünmeyi azaltma ve hareketi kolaylaştırma ile ilişkilendirilir; kalbin “ateşi” ile çevre dokular arasındaki hassas temas, zarın varlığıyla ölçülü hâle gelir. Galen’in sözcükleri, Orta Çağ boyunca Latince ve Arapça el yazmaları aracılığıyla Avrupa, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’da yankılanır.

İslam Tıbbının Kırılma Noktaları: Metnin Keskinleşmesi

Orta Çağ İslam dünyasında anatomi ve fizyoloji, çeviri hareketiyle başlayan ama eleştirel gözle süzen bir yeniden yazımdan geçer. Razi’nin klinik gözlemleri, Ali ibn el-Abbas’ın sistematik düzeni, İbn Sina’nın “Kanun”daki ayrıntılı anatomi ve patoloji anlatısı, perikardın kalp hareketine eşlik eden yağlayıcı işlevini ve koruyuculuğunu daha kesin bir terminolojiyle işler. İbn el-Nefis’in kardiyovasküler dolaşımı yeniden tarif eden eleştirel yorumu, kalbin odacıkları ve damar geçişleri kadar, onları saran kılıfın taşımak zorunda olduğu hemodinamik yüklerin de yeniden düşünülmesine kapı aralar.

Rönesans ve Erken Modernite: Görmenin Devrimi

Leonardo da Vinci’nin çizimleri, perikardın zarif kontinuitasını, kalbin yüzeyine yayılan epikard yağ dokusunu ve büyük damarların kılıfla kurduğu yansımaları gözle görünür kılar. Vesalius’un basılı levhaları, kadavra masasında doğrulanan ayrıntıyı—fibröz kılıf ile seröz yaprakların birlikteliğini—Galen’den miras alınan bazı şemaları bozarak yerli yerine oturtur. Harvey’in dolaşım kuramı, kalbin bir pompa olarak ritmik doluş ve boşalış döngüsünü gösterirken, perikard bu döngünün aşırılıklarını törpüleyen anatomik bir emniyet kemeri gibi tanımlanır: Aşırı genişlemeyi engelleyen, hareketi düzenleyen ve sürtünmeyi azaltan bir zarf.

Klinikleşen Anatomi: Steteskoptan Savaş Cerrahisine

On sekizinci yüzyılın klinik–patolojik korelasyonları, perikardın hastalıkla görünür olduğu sahneleri çoğaltır. Morgagni’nin otopsi salonundaki vakaları, kalınlaşmış yaprakları, seröz ve kanlı efüzyonları, kalbin yüzeyinde granüler enflamasyon izlerini kayda geçirir. Aynı yüzyılda perikardın yansımaları ve sinüsleri—özellikle arkada kör bir cep gibi uzanan oblik sinüs—ayrıntılı topografyanın parçası olur; kalbin arka yüzüne gizlenmiş bu boşluğun klinik değeri, yüzyıllar sonra cerrahi masasında kristalize olacaktır.

On dokuzuncu yüzyıl, göğsün dinlenmesiyle başlar: Laennec’in steteskobu, “perikardiyal sürtünme sesi”ni göğüs duvarından yükselen kuru bir fısıltı gibi tarif eder. Klinik tanı artık sadece ağrı ve ateşin diliyle değil, sesin de alfabesiyle yazılmaktadır. Savaş meydanlarının baş cerrahı Larrey, göğüs yaralanmalarında perikard boşluğunun acil drenajını tarif ederek hayatı, kalbe baskı yapan sıvıdan özgürleştirmeye çalışır; cerrahinin sahnesine “perikardiyosentez” bir kurtarma eylemi olarak çıkar. İspanya’da Francisco Romero, kalınlaşmış ve sıvıyla dolu keseyi açarak, göğsün sıkışmış kalbine yeniden hacim ve umut kazandıran ilk cesur girişimlerin raporlarını sunar. Bu erken müdahaleler, anatomik bilginin—perikard sinüsleri, yansımaları, frenik sinirin yolu—pratikte can kurtarmaya nasıl dönüştüğünü gösterir.

Aynı yüzyılda fizyolojinin dili de keskinleşir: Constrictio, yani perikardın kabuk gibi kalınlaşıp diyastolik doluşu kısıtlaması, muayene bulgularına adını veren işaretlerle konuşur. Kussmaul’un ilham verici gözlemi—inspirasyonda juguler dolgunluğun paradoksal artışı—“kıskaçtaki kalbin” dışavurumudur. Yirminci yüzyılın eşiğinde ve takip eden yıllarda, cerrahlar perikardın bu kabuğunu sıyırmayı, yani “perikardiyektomi”yi, ağırlaşmış olgularda bir kurtuluş kapısı hâline getirir.

Yirminci Yüzyıl: Görüntünün Devrimi, Fizyolojinin İncelmesi

Ultrasonun kalple tanışması, Edler ve Hertz’in yankıların içinden kalp odacıklarını seçmesiyle başlar. Ekokardiyografi, perikard boşluğundaki sıvıyı, odacık duvarlarının inspiryum ve ekspiryumda verdiği ince ipuçlarını, tamponad fizyolojisinde sağ odacıkların diastolik çöküşünü anlık ve yatak başında görünür kılar. Radyografi “su şişesi kalp” siluetiyle efüzyonu ima ederken, bilgisayarlı tomografi ve kardiyak MR, perikard kalınlığını, kalsifikasyonları ve enflamatuvar tutulumları milimetrelerin diline çevirir. Post–miyokard enfarktüsü perikarditi, göğüste yankılanan yeni bir öykü olarak tanımlanır; klinisyenler steteskopun sürtünme tınısını akut iskeminin yankısından ayırt etmeyi öğrenir.

Hemodinamik laboratuvarlarında, kateter uçları diyastolün içine eğildiğinde, konstriksiyonun kare-kök (square-root) eğrisi ve basınç eşitlenmesi, fizyolojinin sahne arkasını aydınlatır. Travmanın ve iatrojenik yaralanmaların çağında, Beck’in tamponad üçlemesi—hipotansiyon, kalp seslerinde boğukluk, juguler venöz dolgunluk—acil tıbbın hafızasına kazınır.

Biyotıptan Biyo–Mühendisliğe: Perikardın Malzeme Bilimi

Kalbin kapakları yeniden tasarlanırken, sığır perikardı gibi biyolojik malzemeler, mühendisliğin ve histolojinin buluştuğu bir sınır bölgesine dönüşür. Biyoprotez kapakların çağında perikard, yalnızca bir “kılıf” değil, biyouyumlu bir yapıtaşıdır: Çapraz bağlanmış kollajenin dayanıklılığı, kalsifikasyon eğilimleri ve hemodinamik profil, cerrahi inovasyonların gündelik dili hâline gelir.

Yirmi Birinci Yüzyıl: Enflamasyonun Haritalanması ve Hedefe Yönelik Tedavi

Modern çağ perikardı, inflamatuvaromun laboratuvarında yeniden yazar. Mezotel hücrelerinin yalnızca “kaydırıcı” değil, aynı zamanda sitokin üreten, tehlike sinyallerini algılayan aktif birer bağışıklık oyuncusu olduğu anlaşılır. NLRP3 inflammazomu, IL-1 ekseni ve tehlike ilişkili moleküler örüntüler, rekürren perikarditin “niçin ısrarla geri döndüğünü” açıklayan yeni bir sözlük sunar. Kolşisinin yeniden doğuşu—mikrotübül dinamiği ve inflamasyon modülasyonu üzerinden rekürrensleri azaltması—klinik pratiği dönüştürür. Bu zeminde, interlökin-1 hedefli tedaviler, nükslerin kırılmasında güçlü bir kaldıraç sağlar; ateş, CRP yükselişi, göğüs ağrısı ve sürtünme sesi ile gelip giden o inatçı tablo, biyoterapötiklerin çağıyla daha hızlı sönümlenebilir bir dalgaya dönüşür.

Görüntülemede kardiyak MR, perikard–miyokard arayüzünde geç gadolinyum tutulumuyla aktif enflamasyonu işaret eder; T2 ağırlıklı sekanslarda ödemin sessiz haritası çıkar. Ekoda doku Doppler ve solunumla değişen doluş paternleri, konstriksiyonla restriksiyonu ayıran bir klinik–mühendislik grameri hâline gelir. İşin girişimsel yüzü, yatak başında ekokardiyografi eşliğinde güvenli subksifoid ponksiyon teknikleri, tekrarlayıcı efüzyonlarda torakoskopik perikard pencereleri ve gerektiğinde kalıcı drenaj sistemleriyle rafine edilir.

Perikardın Dili: Sinüsler, Yansımalar ve Frenik Yol

Sinus transversus, aorta ile pulmoner gövdeyi arkadaki atriyal kitleten ayıran doğal bir tüneldir; kalp–akciğer makinesine bağlanırken cerrahın parmağı bu tünelden geçer. Sinus obliquus, sol atriyumun arkasında kör bir cep gibi uzanır; perikardın kılıf olarak damar köklerine yaptığı yansımanın geride bıraktığı bir niş. Bu mimarinin yanında, frenik sinirin perikardın yanından sessizce geçişi, cerrahi disiplin için “dokunulmaz bir yol”u tarif eder; ağrının omuza ve boyna yansıyan haritası, bu sinirin dermatomlarıyla yazılır.

Bugünün Ufku: Çok–Katmanlı Verinin Birleştiği Yer

Güncel araştırmalar, perikardiyal sıvının proteomik ve metabolomik analizlerini, hücresel bağışıklık profilleriyle eşleştirerek fenotipleri ayrıştırmaya yönelir: Otoinflamatuvar imza taşıyan rekürren olgular, viral tetiklenmeyle başlayan ama immün kalıcılıkla süren döngüler, malign efüzyonların sitolojik kırıntıları ve tüberkülozun granülomatöz parmak izleri. Yapay zekâ destekli ekokardiyografi, tamponadın erken hemodinamik ipuçlarını otomatik yakalamaya yaklaşırken; MR tabanlı doku haritaları, aktif enflamasyonla fibrotik kalınlaşmayı nesnelleştiren nicel eşiklere kavuşur. Tedavi, “herkese aynı NSAİİ ve kolşisin”den, biyobelirteç yönlendirmeli, nüks riski katmanlandırılmış ve gerektiğinde biyolojik ajanla erken hedeflenen kişiye özgü stratejilere evrilir.

Perikardın hikâyesi böylece bir “kese”nin ötesine taşar: Anatomik bir kılıf olarak başlayıp, fizyolojik bir sınırlayıcıya, cerrahi bir sahneye, biyomalzeme platformuna ve nihayet immün–enflamatuvar bir mikronișe dönüşen çok katmanlı bir karaktere… Kalbin her atımıyla birbiri içine kayan iki yaprak, bilginin iki yüzünü de taşır: koruma ve hareket, sınır ve özgürlük, sessizlik ve ses.



İleri Okuma
  1. Hippokrates. (MÖ 5.–4. yy). Corpus Hippocraticum. Kos Okulu El Yazmaları.
  2. Aristoteles. (MÖ 4. yy). Historia Animalium. Atina: Lykeion Koleksiyonu.
  3. Herophilos & Erasistratos. (MÖ 3. yy). Anatomik Fragmanlar. İskenderiye Tıp Arşivi (ikincil kaynak).
  4. Galenos. (2. yy). De Usu Partium; De Motu Musculorum. Pergamon: Codex Anatomicus.
  5. Razi, Ebu Bekir Muhammed ibn Zekeriya. (10. yy). El-Havi. Bağdat: Beytü’l-Hikme Yayınları.
  6. Ali ibn el-Abbas el-Mecusi. (10. yy). Kitab el-Maliki. Şam: El-Mansuri Nüshası.
  7. İbn Sina (Avicenna). (1025). El-Kanun fi’t-Tıbb. Buhara: Nizamiye Medresesi Yazmaları.
  8. İbn el-Nefis. (13. yy). Şerhu Teşrih el-Kanun. Kahire: Darü’l-İlm Kütüphanesi.
  9. Leonardo da Vinci. (15.–16. yy). Anatomik Defterler. Milano: Codex Atlanticus.
  10. Vesalius, Andreas. (1543). De Humani Corporis Fabrica. Basel: Oporinus.
  11. Harvey, William. (1628). Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus. Frankfurt: William Fitzer.
  12. Morgagni, Giovanni Battista. (1761). De Sedibus et Causis Morborum. Padova: Typographia Remondini.
  13. Haller, Albrecht von. (1757–1766). Elementa Physiologiae Corporis Humani. Lausanne: Bousquet.
  14. Larrey, Dominique Jean. (1812–1817). Mémoires de Chirurgie Militaire. Paris: Smith.
  15. Romero, Francisco. (1815). Perikardiyal Cerrahi Üzerine Sunumlar. Madrid: Kraliyet Akademisi Kayıtları.
  16. Laennec, René Théophile Hyacinthe. (1819). Traité de l’Auscultation Médiate. Paris: Brosson & Chaudé.
  17. Kussmaul, Adolph. (1873). Über schwielige Mediastino-Pericarditis. Würzburg: Physikalisch-Medizinische Gesellschaft.
  18. Beck, Claude S. (1935). Acute Cardiac Tamponade and Pericardial Compression. American Heart Journal.
  19. Edler, Inge & Hertz, Carl. (1953). The Use of Ultrasound in Cardiology. Acta Medica Scandinavica.
  20. Dressler, William. (1956). Post-Myocardial Infarction Syndrome. Archives of Internal Medicine.
  21. Imazio, Massimo et al. (2005). CORE/COPE Studies: Colchicine in Recurrent Pericarditis. Circulation.
  22. Imazio, Massimo et al. (2013). ICAP: Colchicine for Acute Pericarditis. New England Journal of Medicine.
  23. Brucato, Antonio et al. (2016). AIRTRIP: Anakinra in Recurrent Pericarditis. European Heart Journal.
  24. Klein, Allan L. et al. (2021). RHAPSODY: Rilonacept in Recurrent Pericarditis. New England Journal of Medicine.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Dispne

Epidemiyoloji

  • 9.484 katılımcının %27’si herhangi bir dispne bildirmiştir. Düşük riskli alt örneklemde (N=4.329), %16’sı bir miktar dispne bildirmiştir.
  • Çok değişkenli analizlerde, tüm ortak değişkenler dispne ile ilişkilendirilmiş, ancak dispne varyasyonunun yalnızca %13’ü açıklanmıştır.
  • Kadınlar erkeklere kıyasla daha fazla dispne bildirmiştir (odds oranı ≈ 2,1).

Sınıflandırma

Dispne fonksiyonel olarak aşağıdaki kategorilere ayrılabilir:

  • Fiziksel stres ile ilişkisi
    • Yüke bağlı (stres dispnesi)
    • Strese bağımlı olmayan (İstirahat Dispnesi)
  • Konumla ilişkisi
    • Pozisyona bağlı (ortopne, platypnea)
    • Pozisyona bağlı omayan
  • Başlangıç ​​tipi
    • Aniden (akut)
    • Yavaşça

New York Heart Association sınıflandırması:

nyha

1.sınıf⇒  Hastanın fiziksel aktivitelerinde kısıtlanma yoktur. dispne, angina pectoris, halsizlik ve Palpitasyon gözlemlenmez.

2.sınıf⇒  Hastanın fiziksel aktivitesinde az da olsa kısıtlama vardır.Sakin ve az yükün olduğu durumlarda şikayetsizdir. Yük artmaya başladıkça şikayetleri artar.

3.sınıf⇒  Hastanın gözle görülür şekilde fiziksel aktivitesi kısıtlıdır. Sakin dururken şikayetsizdir. Yükün artmasıyla kalp yetmezliği görülür.

4.sınıf⇒  Hastanın şikayetsiz hareket etmesi mümkün değildir.kalp yetmezliği ve angina pectoris sakinken bile belirtilerini gösterebilir.

Patofizyoloji

Akciğer kaynaklı;

  • Restriktif ventilasyon bozukluğu; Akciğer fibrozisi, Zatürre, Akciğer ödemi, Eritem, operasyon
    • obstruktif ventilasyon bozukluğu; 
    • Astım, Emfizem, KOAH,  Mukoviszidoz
    • Tümör
    • Akciğer damarı hastalıkları; Emboli, pulmonal Hipertoni
    • Plevra hastalıkları; Pnömotoraks, Plevra efüzyon.
    • Bronşiyal astım, Bronşiyal karsinom.
    • Atelektazi
    • Karsinomatoz lenfanjiyoz
    • Pulmoner amfizem
    • Pulmoner fibroz,
    • Kistik fibrozis
    • Plevral mezotelyoma
    • Akciğer iltihaplanması
    • Trakeal stenoz
  • Nefes alıp vermenin mekanik etki ile engellendiği hastalıklar;
    • Üst solunum yolunun daralması; yabancı cisim, stenoz, tümör, Glottis ödemi
    • Nöromusküler hastalıklar,
    • Göğüs duvarı hastalıkları,
    • Vücut ağırlığının fazla olması; obezite

Kalp hastalıkları;

  •  Koroner arter hastalığı,
  • kalp yetmezliği.
  • Kalp kapağı hastalıkları (örn. Mitral darlığı)
  • Kalp kası iltihabı
  • Miyokardiyal enfarktüs
  • Perikardiyal efüzyon

İskelet kaynaklı

  • Ankilozan spondilit
  • Kifoskolyoz
  • Toraks travması (örneğin kaburga kırığı veya çürük kaburga)

Nöromüsküler sebepler

  • Amyotrofik Lateral skleroz
  • Miyastenia Gravis
  • Çocuk felci
  • Nüks felci
  • Tümör kaşeksi

Psikosomatik nedenler,

  • Depresyon
  • Stres sendromu
  • Anksiyete bozuklukları
  • Hamilelik,
  • Kondisyonsuzluk.
  • Metabolizma hastalıkları.
  • Anemi,
  • Asidoz
  • Glottik ödem
  • Guatr
  • Sarkoidoz
  • Güçlü ağrı

Dispnenin en yaygın nedeni nedir?

Dispne vakalarının çoğu astım, kalp yetmezliği ve miyokardiyal iskemi, kronik obstrüktif akciğer hastalığı, interstisyel akciğer hastalığı, pnömoni veya psikojenik bozukluklardan kaynaklanır. Hastaların yaklaşık üçte birinde dispnenin etiyolojisi çok faktörlüdür.

Dispnenin 3 nedeni nedir?

Kısa süreli nefes darlığının en yaygın nedenleri şunlardır: Anksiyete bozuklukları. Astım. Akciğerlerinizde pulmoner emboli olarak bilinen bir kan pıhtısı.

Hangi hastalık dispneye neden olabilir?

Kronik dispne genellikle az sayıda nedenden birine bağlıdır: bronşiyal astım, KOAH, konjestif kalp yetmezliği, interstisyel akciğer hastalığı, pnömoni ve ruhsal bozukluklar (örn. anksiyete bozuklukları, panik bozukluklar, somatizasyon bozuklukları)

Nefes darlığının geçmesi ne kadar sürer?

Yorucu bir aktiviteden sonra 1 veya 2 dakika sürebilir. Ya da Ulusal Sağlık Servisi’ne göre daha uzun süre devam eden kronik bir semptom olabilir. Hafif vakalarda, ciğerlerinize yeterince hava girmiyormuş gibi hissedebilirsiniz

Klinik

Dispne subjektif bir semptom olduğundan, dispnenin şiddeti sadece hastanın katılımı ile değerlendirilebilir. Dispne sınıflandırması ile ilgilenen ölçek yöntemleri Borg ölçeği, ATS ölçeği ve UCSD-SOB’dir.

  • istirahatte nefes darlığı.
  • Azaltılmış bilinç,
  • ajitasyon
  • veya kafa karışıklığı
  • Göğüste rahatsızlık veya kalbinizin çarptığı, çarptığı veya bir anlığına durduğu hissi (çarpıntı)
  • Kilo kaybı.

Bir kişide nefes darlığı olduğunu nasıl anlarsınız?

Bir kişinin dispne yaşadığına dair işaretler şunları içerir:

  • efordan sonra nefes darlığı.
  • zor nefes alma.
  • göğüste sıkışma.
  • hızlı, sığ nefes alma.
  • Boğulma veya boğulma hissi.
  • kalp çarpıntısı.
  • hırıltılı solunum.
  • öksürme.

Teşhis

  1. Anamnez( Nerde, nasıl, ne zaman ve tetikleyen faktörler(vücüt etkinliği ve durumu v.b.), önceki hastalıklar, kullanılan ilaçlar.
  2. Fiziksel muayene: Nefes frekansı ve tipi, nefes sesleri, dolaşım sistemi(nabız, kan basıncı, solgunluk, zyanose), kalp(büyüklüğü, düzenliliği, sesi)
  3. EKG
  4. Thoraks röntgeni
  5. Kan sayımı; BB, CK, CK-MB, TNT, D-Dimer, İltihap parametreleri.
  6. Ekokardiografi
  7. Akciğer fonksiyonu bozukluğu: Kan gazı analizi, SpirometriBodyplethysmography
  8. Nabız oksimetresi
  9. Mediastinoskopi
  10. BT: (Spiral-, HR-BT)
  11. Bronkoskopi

Tedavi

Şiddetli ve uzun süreli nefes darlığınız varsa, bir masaya oturmalı ve üst bedeninizi üst üste yerleştirilmiş iki yastığın üzerine koymalısınız. Bir fizyoterapistin rehberliğinde spesifik astım eğitim kurslarında uygulanabilecek birçok başka nefes alma pozisyonu vardır.

Dispneyi ne rahatlatabilir?

Steroidler ve bronkodilatörler

Bunlar genellikle akciğerlerin hava yollarındaki iltihaplanmayı ve spazmı azaltmaya yardımcı olmak için kullanılan ilaç türleridir ve bu da nefes darlığını azaltmaya yardımcı olur.

Birisi nefes darlığı çektiğinde yapılması gereken ilk şey nedir?

Bir kişi nefes almakta güçlük çekiyorsa, hemen 112’i veya yerel acil durum numaranızı arayın, ardından: Kişinin hava yolunu, solunumunu ve nabzını kontrol edin. Gerekirse kalp masajına başlayın. Sıkı giysileri gevşetin.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.



Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

İnkontinans

Dışkı veya idrar tutamamak. (bkz: İnkontinans )

Tıpta inkontinans terimi, boşaltımların (dışkı, idrar) ve daha geniş anlamda diğer vücut sıvılarının ve gazlarının istemsiz olarak boşaltılmasını ifade eder.

İnkontinans, boşaltım organlarının fizyolojik olarak var olan devamlılığının tersidir. İnkontinans tipine göre bir ayrım yapılır:

  • İdrar kaçırma (incontinentia vesicae)
  • Fekal inkontinans (İnkontinentia alvi)
  • İnkontinans birçok hasta için tabu bir konudur ve çok nadiren doğrudan ele alınır. Tıbbi öyküde inkontinanstan şüphelenilmesi durumunda inkontinans sorusu her zaman sorulmalıdır. 8 milyon kadar kişinin idrar kaçırma sorunu yaşadığı tahmin edilmektedir.

Diğer inkontinans şekilleri

  • Süt inkontinansı (Incontinentia lactis)
  • Yellenme (incontinentia flati)
  • Duygusal inkontinans

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

İnkontinansa neden olan bir ilaç var mı?

Oral östrojenler, alfa blokerler, sedatif-hipnotikler, antidepresanlar, antipsikotikler, ACE inhibitörleri, loop diüretikler, nonsteroid anti-inflamatuar ilaçlar ve kalsiyum kanal blokerleri gibi farmakolojik ajanlar, idrar kaçırmanın başlangıcı veya alevlenmesiyle bir dereceye kadar ilişkilendirilmiştir.

Tedavi

İdrar kaçırma tedavi edilebilir mi?

Elektriksel sinir stimülasyonu, idrara çıkmayı ve mesanenizin reflekslerini kontrol etmeye yardımcı olan mesane çevresindeki sinirlere hafif elektrik akımları gönderir. İdrar kaçırma, mesanenin pozisyonundaki bir değişiklikten veya prostat büyümesine bağlı bir tıkanıklıktan kaynaklanıyorsa, ameliyat bazen idrar kaçırmayı iyileştirebilir veya tedavi edebilir.

En iyi inkontinans ilacı nedir?

Antikolinerjikler. Bu ilaçlar aşırı aktif mesaneyi sakinleştirebilir ve sıkışma inkontinansı için yararlı olabilir. Örnekler arasında oksibutinin (Ditropan XL), tolterodin (Detrol), darifenasin (Enablex), fesoterodin (Toviaz), solifenasin (Vesicare) ve trospiyum klorür bulunur.

İnkontinans için reçetesiz satılan en iyi ilaç hangisidir?

Kadınlar için Oxytrol reçetesiz satılan tek ilaçtır. Genel olarak, bu ilaçlar aşırı aktif mesane tedavisinde hemen hemen aynı etkiyi gösterir ve genellikle insanlar hepsini iyi tolere eder.

İnkontinans için yeni ilaç nedir?

Mirabegron (Myrbetriq); belirli idrar kaçırma türlerini tedavi etmek için onaylanmış bir ilaçtır. Mesane kasını gevşetir ve mesanenin ne kadar idrar tutabileceğini artırabilir. Aynı zamanda tek seferde idrar yapabilme miktarınızı da artırabilir.

İnkontinans ilacının etki etmesi ne kadar sürer?
Bu, mesanenizin tutabileceği çiş miktarını artırır ve sık sık veya acil olarak işeme ihtiyacınızı azaltır. Mirabegron, mesanenizi çevreleyen kası gevşetmek için yaklaşık 3 ila 4 saat sonra çalışmaya başlar. Bununla birlikte, belirtilerinizde herhangi bir iyileşme fark etmeniz 4 ila 8 hafta sürebilir.

İdrar kaçırma için 3 tedavi seçeneği nedir?

İlaçlar, Kegel egzersizleri ve mesane yeniden eğitimi gibi en yaygın idrar kaçırma tedavilerinin çoğunu zaten denemiş olabilirsiniz. Eğer hala aşırı aktif mesane ya da diğer idrar tutamama sorunları nedeniyle hayal kırıklığına uğruyorsanız, diğer ‘aşırı aktif mesane’ tedavi seçenekleri hakkında daha fazla bilgi edinmek isteyebilirsiniz.

İnkontinans ilacının etki etmesi ne kadar sürer?

Bu, mesanenizin tutabileceği çiş miktarını artırır ve sık sık veya acil olarak işeme ihtiyacınızı azaltır. Mirabegron, mesanenizi çevreleyen kası gevşetmek için yaklaşık 3 ila 4 saat sonra çalışmaya başlar. Bununla birlikte, belirtilerinizde herhangi bir iyileşme fark etmeniz 4 ila 8 hafta sürebilir.

Hangi vitamin mesane kontrolüne yardımcı olur?

Sonuçlar: Yüksek doz C vitamini ve kalsiyum alımı idrar depolama veya inkontinans ile pozitif ilişkili iken, yiyecek ve içeceklerden alınan C vitamini ve β-kriptoksantin işeme semptomları ile ters ilişkilidir.

İdrar kaçırmayı doğal yollarla nasıl tedavi edebilirim?

İdrar kaçıran birçok kişi için aşağıdaki kendi kendine yardım ipuçları ve yaşam tarzı değişiklikleri semptomları hafifletmek için yeterlidir.

  1. Günlük pelvik taban egzersizleri yapın. …
  2. Sigarayı bırakın. …
  3. Doğru egzersizleri yapın. …
  4. Ağırlık kaldırmaktan kaçının. …
  5. Fazla kilolarınızı verin. …
  6. Kabızlığı derhal tedavi edin. …
  7. Kafeini azaltın. …
  8. Alkolü azaltın.

İnkontinans için en iyi ev tedavisi nedir?

Kegel egzersizleri: Üriner inkontinansı tedavi etmek için etkili ev ilaçlarından biri kegel egzersizidir. Bu egzersizlerin idrar akışını durdurmak için kullanılan kasları esnettiği bilinmektedir. Sadece inkontinansın erken aşamalarını tedavi etmek için değil, aynı zamanda pelvik tabanı zaman içinde tonlamak için cerrahi bir onarımdan sonra da faydalıdırlar.

Disuri

  • İdrar torbası boşaltmada(miksiyon), ortaya çıkan herhangi bir sorunu ifade eder. (bkz: disuri)
  • Bu başlık altındaki bazı konular;
    1. Alguri
    2. Çıkarılan idrarın azalması
    3. İdrar çıkarmanın gecikmesi
    4. idrar çıkarmanın bölünmesi
    5. Geceleyin istemsiz idrar çıkarma
    6. İdrar torbası, idrar yolu çevresinde fonksiyon bozulması.

Belirleme;

  1. Anurie (<100 mL/24 s); idrar yok
  2. Oligurie (<400 mL/24 s); az idar
  3. Polyurie (>3000 mL/24 s); çok idrar
  4. Dysurie; idrar yapma esnasında acı çekmek
  5. Pollakisurie; idrar yapma dürtüsü, sıkça tuvalete gitmek
  6. incontinence; istenmeden idrar yapılması
  • ozmolalite<300 mmol (su diürezi)
  • ozmolalite>300 mmol (Elektrolit, şeker)
  • Normal idrar miktarı (< 3000 ml/ gün)
  • idrar muayenesi yapılır.

Sebebleri :

  1. Pyelonephritis
  2. Cystitis
  3. Prostatis
  4. Urethritis
  5. Böbrek taşı
  6. AİDS
  7. Doğuştan Megaureter
  8. Diabetes Mellitus
  9. Hamilelik
  10. Tümör Hastalıkları
  11. E. coli (endojen faktör)

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Fibrozis

Bir organda aşırı bağ doku oluşumu. (Bkz; Fibrozis)

Fibrozisin ana nedeni nedir?

Ahşap veya metal tozları veya asbest gibi belirli toz türlerine maruz kalmak. Kuş tüyü veya küf gibi havada taşınan alerjenlere maruz kalmak. Viral veya bakteriyel bir enfeksiyon. Bir ilacın veya tedavinin yan etkisi.

Fibrozis ciddi bir durum mudur?

Evet, sağlık hizmeti sağlayıcıları pulmoner fibrozisi genellikle ölümcül bir hastalık olarak kabul eder. Pulmoner fibroz ilerleyici bir hastalıktır (zamanla kötüleşir). Tedavisi yoktur ve sonunda ölüme yol açar. İnsanların pulmoner fibrozis ile ne kadar uzun ve iyi yaşayabileceklerini birçok şey etkiler.

Fibroz vücudunuza ne yapar?

Fibrozis, iltihaplı veya hasarlı dokunun içinde ve çevresinde kalıcı yara izine, organ işlev bozukluğuna ve son dönem karaciğer hastalığında görüldüğü gibi nihayetinde ölüme yol açabilen aşırı lifli bağ dokusu (kolajen ve fibronektin gibi hücre dışı matris (ECM) bileşenleri) birikimi ile tanımlanır,

Fibrozisin ilk belirtileri nelerdir?

Semptomlar

  • Nefes darlığı (dispne)
  • Kuru öksürük.
  • Yorgunluk.
  • Açıklanamayan kilo kaybı.
  • Ağrıyan kaslar ve eklemler.
  • El veya ayak parmaklarının uçlarında genişleme ve yuvarlaklaşma (çomaklaşma)

Hiperglisemi

ICD10 kodu: R73 – Kan şekerinde artış

“Hiperglisemi” terimi Yunanca aşırı ya da fazla anlamına gelen “hyper” ve tatlı ya da şeker anlamına gelen “glykys” sözcüklerinin kan anlamına gelen “haima” sözcüğü ile birleşmesinden oluşmuştur. Dolayısıyla hiperglisemi doğrudan “kanda aşırı şeker” anlamına gelir. Hipergliseminin anlaşılması ve tanımlanması yüzyıllar boyunca önemli ölçüde gelişmiştir, başlangıçta eski zamanlarda poliüri ve glukozüri gibi semptomlarla tanınmıştır. Biyokimyasal analizin 19. yüzyılda ortaya çıkmasıyla birlikte bilim insanları kan glikoz seviyelerini daha doğru bir şekilde ölçebilmiş ve hipergliseminin daha kesin bir tanımını yapabilmişlerdir.

Patofizyoloji

Kandaki glikoz seviyesinin yükselmesi olan hiperglisemi, öncelikle diabetes mellitus ile ilişkilidir, ancak çeşitli başka durumlardan da kaynaklanabilir. Hipergliseminin altında yatan mekanizmalar şunları içerir:

  • Periferik İnsülin Direnci: Hücrelerin insüline düzgün yanıt veremediği tip 2 diyabette yaygındır ve normal veya yüksek insülin seviyelerine rağmen yetersiz glikoz emilimine yol açar.
  • Yetersiz İnsülin Salgılanması: Pankreatik beta hücrelerinin yeterli insülin üretemediği, glikoz alımını önleyen ve kan glikozunun yükselmesine yol açan tip 1 diyabetin karakteristiği.
  • Artmış Hormonal Aktivite: Glukagon, adrenalin, noradrenalin ve somatotropin gibi hormonlar, karaciğer depolarından glukoz salınımını teşvik etmek ve insülin etkisini engellemek de dahil olmak üzere çeşitli mekanizmalarla kan glukoz seviyelerini artırabilir.
  • Hiperkortizolizm: Cushing sendromu gibi durumlarda, yüksek kortizol seviyeleri glukoneogenezi teşvik eder ve periferik glukoz alımını azaltarak hiperglisemiye yol açar.
  • Hipertiroidizm: Aşırı tiroid hormonları glikojen yıkımını ve glukoneogenezi artırarak hiperglisemiye katkıda bulunur.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Klinik Önem

Hiperglisemi, başta diyabet olmak üzere çeşitli hastalıklarda önemli bir klinik göstergedir:

  • Diabetes Mellitus: Kronik hiperglisemi diyabetin ayırt edici bir özelliğidir ve diyet alımı, ilaçlara bağlılık ve yaşam tarzı faktörlerinden etkilenir.
  • Endokrin Bozukluklar: Cushing sendromu, akromegali ve hipertiroidizm gibi durumlar genellikle glikoz metabolizmasında hormon kaynaklı bozulmalar nedeniyle hiperglisemi ile kendini gösterir.
  • Akut Tıbbi Durumlar: Kalp krizi, şok veya menenjit gibi ciddi enfeksiyonlarda görülenler gibi şiddetli stres tepkileri akut hiperglisemiyi hızlandırabilir.

Semptomlar

Kronik veya akut hiperglisemi aşağıdaki gibi semptomlara yol açar:

  • Glukozüri ve Poliüri: Kandaki fazla glukoz idrara dökülür, osmoz yoluyla suyu çeker ve idrar çıkışını artırır.
  • Dehidrasyon ve Susuzluk: Glikoz kaynaklı diürez vücut sıvılarını tüketirken, telafi edici mekanizmalar susuzluğu tetikler.
  • Kilo Kaybı: İdrarda glikoz kalori kaybı ve artan metabolizma nedeniyle.
  • Ketonüri: İdrarda keton varlığı, yetersiz glikoz kullanımı nedeniyle yağ yıkımını gösterir.
  • Nörolojik Etkiler: Yüksek kan glikoz seviyeleri bulanık görme, bilinç bozukluğu ve ciddi vakalarda komaya neden olabilir.

Hiperglisemi için Klinik Tanı Kriterleri

Hipergliseminin klinik tanısı tipik olarak çeşitli yöntemlerle kan glikoz seviyelerinin ölçülmesini içerir. Amerikan Diyabet Derneği (ADA) gibi büyük diyabet kuruluşları tarafından belirlenen başlıca kriterler şunlardır:

  • Açlık Plazma Glikozu (FPG): İki ayrı durumda 126 mg/dL (7.0 mmol/L) veya daha yüksek açlık glikoz seviyesi hiperglisemiyi gösterir.
  • Oral Glukoz Tolerans Testi (OGTT): 75 gram glikoz yüklemesi kullanılarak yapılan bir OGTT sırasında 2 saatlik plazma glikoz düzeyinin 200 mg/dL (11,1 mmol/L) veya daha yüksek olması hiperglisemiye işaret eder.
  • Rastgele Plazma Glikoz Testi: Klasik hiperglisemi semptomlarının varlığında rastgele plazma glukozunun 200 mg/dL (11,1 mmol/L) veya daha yüksek olması durumu doğrular.
  • Hemoglobin A1c (HbA1c): HbA1c düzeyinin %6,5 veya daha yüksek olması hipergliseminin göstergesidir ve diabetes mellitus için bir tanı kriteri olarak kullanılabilir.

Hipergliseminin Ayırıcı Tanısı için Algoritma

Hipergliseminin ayırıcı tanısına yönelik algoritmik bir yaklaşım, altta yatan nedeni belirlemeye ve farklı diyabet türleri ile yüksek kan şekerine neden olan diğer durumlar arasında ayrım yapmaya yardımcı olan birkaç adım içerir. Aşağıdaki adımlar kullanılabilir:

Adım 1: İlk Değerlendirme

  • Öykü Alma: Poliüri, polidipsi, kilo kaybı ve yorgunluk gibi semptomları değerlendirin. İlaç kullanım öyküsü, ailede diyabet öyküsü ve yakın zamanda geçirilen hastalıklar veya stresler.
  • Fiziksel Muayene: Nöropati, nefropati veya kötü yara iyileşmesi gibi komplikasyonların belirtilerini kontrol edin.

Adım 2: Laboratuvar Testleri

  • Hiperglisemiyi doğrulayın: Gerekirse kan glukoz seviyelerinin testini tekrarlayın.
  • C-Peptid ve İnsülin Seviyeleri: Düşük seviyeler tip 1 diyabete (insülin eksikliği) işaret ederken, normal veya yüksek seviyeler tip 2 diyabete (insülin direnci) işaret edebilir.
  • Otoantikor Testleri: Otoantikorların (örn. GAD, IA-2 ve ICA) varlığı tip 1 diyabet tanısını destekler.

Adım 3: Diğer Nedenleri Değerlendirin

  • Endokrin Fonksiyon Testleri: Cushing sendromu (yüksek kortizol) veya feokromositoma (katekolamin seviyeleri) gibi durumları değerlendirin.
  • Tiroid Fonksiyon Testleri: Hiperglisemiyi şiddetlendirebilen veya taklit edebilen hipertiroidizm açısından değerlendirin.
  • Keton Cisimleri: İdrar veya serum ölçümü, hipergliseminin kontrolsüz diyabette yaygın bir komplikasyon olan ketoasidoza yol açıp açmadığını gösterebilir.

Adım 4: Özel Testler

  • Oral Glikoz Tolerans Testi (OGTT): Diyabet türleri arasında ayrım yapılmasına ve glikoz toleransının değerlendirilmesine yardımcı olur.
  • Genetik Test: Klinik tablo atipikse MODY gibi monojenik diyabet formları için düşünülür.

Adım 5: Teşhis ve İzleme

  • Sürekli Glikoz İzleme (CGM): Özellikle dalgalı seviyeleri olan hastalarda günlük glikoz modellerini anlamada faydalıdır.
  • Düzenli Takip: Tedaviyi ayarlamak ve yönetim stratejilerinin etkinliğini değerlendirmek için HbA1c ve glikoz seviyelerini izleyin.

İleri Okuma

  1. American Diabetes Association. (2021). “2. Classification and Diagnosis of Diabetes: Standards of Medical Care in Diabetes—2021.” Diabetes Care, 44(Supplement 1), S15-S33.
  2. Kahn, C.R., Weir, G.C., King, G.L., Jacobson, A.M., Moses, A.C., & Smith, R.J. (eds.). (2014). Joslin’s Diabetes Mellitus. 14th ed. Wolters Kluwer Health.
  3. Ríos, M.S., & Grossman, S.P. (2017). “Mechanisms of Hyperglycemia in Cushing’s Syndrome.” Nature Reviews Endocrinology, 13(5), 287-293.
  4. Cryer, P.E. (2002). “Hypoglycemia, functional brain failure, and brain death.” Journal of Clinical Investigation, 111(6), 839-842.
  5. O’Brien, R.C., & Kibirige, M.S. (1998). “Hyperglycemia: Causes, Symptoms, and Treatments.” Endocrinology and Metabolism Clinics of North America, 27(3), 521-546.
  6. Sacks, D.B., Arnold, M., Bakris, G.L., et al. (2011). “Guidelines and recommendations for laboratory analysis in the diagnosis and management of diabetes mellitus.Clinical Chemistry, 57(6), e1-e47.
  7. McCulloch, D.K. (2020). “Clinical presentation and diagnosis of diabetes mellitus in adults.UpToDate.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Metabolik sendrom

Metabolik sendrom terimi, aşağıdakilerin kombinasyonunu ifade eder:

  • Bozulmuş karbonhidrat metabolizması (insülin direnci),
  • Hipertansiyon,
  • Dislipoproteinemi (HDL lipoproteinlerinde eşzamanlı azalma ile VLDL’de artış) ve abdominal (gövde ağırlıklı) obezite.

Epidemiyoloji

Muhtemelen metabolik sendromun altında yatan kusur, periferik insülin direnci ve bununla ilişkili kronik hiperinsülinemidir. Metabolik sendrom, tip 2 diabetes mellitus‘un (prediyabet) bir ön aşaması olarak kabul edilir.

Patofizyoloji

Bel-kalça oranı gibi çeşitli kriterler topluma bağlı olarak değiştiğinden metabolik sendrom prevalansını belirlemek zordur (WHO, International Diabetes Federation). 2015 yılında yapılan bir araştırmaya göre, çalışan Alman nüfusunun oranı bu nedenle % 0,9 ile 7,3 arasında dalgalandı.

Genetik

Risk faktörleri

  • stres
  • zihinsel bozukluklar, ör. şizofreni
  • fiziksel hareketsizlik
  • artan viseral yağ miktarı
  • Obstrüktif uyku apne sendromu
  • Kronik böbrek yetmezliği
  • Polikistik Yumurtalık Sendromu (kadınlar için)
  • Alkolsüz yağlı karaciğer

Teşhis

ATP-III kriterlerine göre, aşağıdaki beş bileşenden en az üçü mevcutsa metabolik sendrom tanısı konur:

  1. Android yağ dağılımı ile karın yağ dokusu proliferasyonu (bel çevresi erkeklerde 102 cm, kadınlarda 88cm)
  2. En az 150 mg / dl’lik açlık trigliseridleri
  3. Fraksiyonlu HDL sınırın altında ise;
    1. 50 mg / dl (kadınlar için)
    2. 40 mg / dl (erkekler için)
  4. En az 130/85 mmHg sistem arteriyel kan basıncı
  5. En az 110 mg / dl açlık kan şekeri

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Patogenez


1. Tanım ve Genel Yaklaşım

Patogenez, bir hastalığın nasıl başladığını, nasıl geliştiğini ve organizma üzerindeki etkilerini açıklayan süreçler bütünüdür. Yunanca kökenli olan bu terim, “pathos” (hastalık, ıstırap) ve “genesis” (oluşum) kelimelerinden türetilmiştir. Tıpta patogenez, bir hastalığın başlangıcından iyileşmesine kadar olan biyolojik olaylar zincirini tanımlamak için kullanılır.

Bu süreç; bir enfeksiyöz etkenin (örneğin bir virüs ya da bakteri) konağa girmesinden başlayarak, çoğalması, doku hasarına neden olması, konakta bağışıklık yanıtının oluşması ve nihayetinde hastalığın semptomatik ya da asemptomatik olarak seyretmesini içerir.


2. Patojen ve Patojenite

Patojen, konak organizmada hastalığa yol açabilen herhangi bir mikrobiyal ajandır. Bunlar taksonomik olarak çok çeşitlidir ve şunları içerir:

  • Virüsler (ör. SARS-CoV-2, HIV)
  • Bakteriler (ör. Mycobacterium tuberculosis)
  • Mantarlar (ör. Candida albicans)
  • Protozoa (ör. Plasmodium falciparum)
  • Helmintler (ör. Ascaris lumbricoides)

Patojenite, bir mikroorganizmanın hastalık yapabilme potansiyelini ifade eder. Patojenite kavramı genellikle bir organizmanın patojenik olup olmadığı sorusuna yanıt verirken kullanılırken, virülans, bu potansiyelin ne kadar güçlü olduğunu, yani hastalığın şiddet derecesini tanımlar.


3. Patogenez Aşamaları

Bir enfeksiyonun patogenezi, genellikle aşağıdaki beş temel aşamada incelenir:

  1. Maruziyet (exposure): Konak organizmanın patojenle karşılaşması.
  2. Yapışma (adhesion): Patojenin konak hücrelere spesifik moleküler mekanizmalarla tutunması.
  3. İstila (invasion): Patojenin dokuya penetrasyonu ve çoğalması.
  4. Enfeksiyon (infection): Patojenin konağın bağışıklık sistemine karşı başarı sağlayarak yayılması.
  5. Bulaşma (transmission): Enfekte konaktan yeni konaklara geçiş süreci.

4. Hastalığın Klinik Aşamaları

Hastalığın doğal seyrini izleyen süreç genellikle şu beş klinik dönemle tanımlanır:

  1. İnkübasyon dönemi: Patojenin vücuda girdiği ancak henüz semptomların oluşmadığı süre.
  2. Prodromal dönem: Hafif ve özgül olmayan semptomların başladığı dönem.
  3. Hastalık dönemi: En belirgin semptomların gözlendiği, patolojik süreçlerin en aktif olduğu dönem.
  4. Gerileme (decline): Bağışıklık sisteminin ya da tedavinin etkisiyle semptomların azaldığı dönem.
  5. İyileşme (convalescence): Hasar gören dokuların iyileştiği, normal fizyolojik durumun yeniden sağlandığı dönem.

5. Patogenezin Klinik ve Moleküler Örnekleri

a. Tüberküloz Patogenezi:

Mycobacterium tuberculosis, aerosol yoluyla bulaşır. Solunumla alınan damlacıklar alveollere ulaştığında alveoler makrofajlar tarafından fagosite edilir. Ancak bakteriler lizozomal yıkımdan kaçar ve hücre içinde çoğalır. Granülom formasyonu, hastalığın kronikleşmesini sağlar.

b. COVID-19 Patogenezi:

SARS-CoV-2, ACE2 reseptörüne bağlanarak hücreye girer. Viral replikasyonun ardından, alveoler hücrelerde yaygın hasar ve sitokin fırtınası (özellikle IL-6 gibi proinflamatuar sitokinler) görülür. Bu süreç akut solunum sıkıntısı sendromu (ARDS) ve çoklu organ yetmezliğine yol açabilir.


6. Mikrobiyal Patogenez ve Evreleri

Mikrobiyal patogenez, bir mikroorganizmanın konağı enfekte etme ve hastalığa yol açma kapasitesini ifade eder. Bu süreç, hem mikrobun invazyon kapasitesine hem de konağın bağışıklık sisteminin yanıtına bağlıdır. Bazı bakteriler toksin salgılayarak (ör. Clostridium tetani), bazıları ise konak hücre iskeletini manipüle ederek (ör. Listeria monocytogenes) patogenez oluştururlar.


7. Etiyoloji ve Patogenez Arasındaki Fark

  • Etiyoloji, bir hastalığın nedenini ifade eder (ör. viral enfeksiyon, genetik mutasyon, toksik ajan).
  • Patogenez ise bu nedenin organizmada ne tür biyolojik süreçlerle hastalığa yol açtığını açıklar. Yani etiyoloji hastalığın nedeni, patogenez ise nasıl oluştuğu ve geliştiği sorularına yanıt verir.

8. Patolojik Süreç ve Patojenik Mekanizmalar

Patolojik süreç, hücresel ve doku düzeyinde gerçekleşen ve organizmanın normal homeostatik işleyişini bozan olayları kapsar. Patojenik mekanizmalar arasında:

  • Hücre iskeletinin bozulması
  • Toksin üretimi
  • Apoptoz veya nekrozu tetikleyen faktörler
  • İnflamatuar yanıtların aşırı aktive olması (ör. sitokin fırtınası)
  • Konakçı hücre yüzey reseptörlerine bağlanma

gibi moleküler olaylar yer alır.


9. Patojenik Olmayan Etkenlerle Hastalık Oluşumu

Her hastalık patojenlere bağlı değildir. Örneğin:

  • Genetik bozukluklar (ör. kistik fibrozis)
  • Toksik maddeler (ör. kurşun zehirlenmesi)
  • Otoimmün reaksiyonlar (ör. sistemik lupus eritematozus)

da hastalık gelişiminde önemli yer tutar. Bu gibi durumlarda patogenez, mikrobiyal değil, endojen mekanizmalarla açıklanır.


Keşif

Patogenez” terimi modern tıpta hastalıkların gelişim süreçlerini tanımlamak için yaygın olarak kullanılırken, bu kavrama ilişkin düşünsel ve bilimsel temellerin tarihi oldukça derinlere uzanır.


Patogenez Kavramının Tarihsel Keşfi ve Gelişimi

1. Antik Dönem (Hipokrat ve Galen Yaklaşımları)

  • Hipokrat (M.Ö. 460–370), hastalıkları dört beden sıvısının (kan, balgam, sarı safra, kara safra) dengesizliğine dayandırarak açıklamaya çalıştı. Bu, humoral teori olarak bilinir.
  • Galen (M.S. 129–200) ise bu yaklaşımı daha sistematik hale getirdi. Bu dönemde “hastalıkların nedeni” kavramsallaştırılmış olsa da, mikroorganizmaların hastalığa neden olduğu bilgisi henüz mevcut değildi. Dolayısıyla gerçek anlamda bir etiyolojik veya patogenetik anlayış henüz yoktu.

2. Orta Çağ (Teolojik ve Miasma Kuramları)

  • Hastalıklar genellikle tanrısal cezalar ya da kötü hava (miasma) ile ilişkilendirilmekteydi.
  • Bu dönemde bireysel organizmaların hastalıkla ilişkilendirilebileceği fikri yaygın değildi.

3. 17. Yüzyıl: Mikroskobun İcadı ve Gözlemsel Dönem

  • Antonie van Leeuwenhoek (1632–1723), mikroskopla bakteriyel yapıları gözlemleyerek “küçük hayvancıklar”ın (animalcules) varlığını belgeledi. Bu keşif, hastalık etkenlerinin gözle görülemeyecek kadar küçük olabileceği fikrini doğurdu.

4. 19. Yüzyıl: Mikrobiyal Patogenezin Doğuşu

a. Louis Pasteur (1822–1895)

  • Mikrop teorisinin (germ theory of disease) kurucularındandır.
  • Fermentasyon ve çürümenin mikroorganizmalardan kaynaklandığını gösterdi.
  • Aşı geliştirme çalışmalarıyla (şarbon, kuduz) patogenezin deneysel zeminini oluşturdu.

b. Robert Koch (1843–1910)

  • Koch, belirli mikroorganizmaların belirli hastalıklara neden olduğunu kanıtlamak için Koch postülatlarını ortaya koydu (1876).
  • Bacillus anthracis (şarbon), Mycobacterium tuberculosis (verem) ve Vibrio cholerae (kolera) bakterilerini izole etti ve bunların hastalığa yol açtığını deneysel olarak kanıtladı.
  • Bu çalışmalar, mikrobiyal patogenez kavramının bilimsel olarak tanımlandığı ilk çalışmalardır.

5. 20. Yüzyıl: Patogenez ve İmmünoloji

  • 20. yüzyılda, patogenez yalnızca mikroorganizmanın varlığıyla değil, konak organizmanın bağışıklık sistemiyle olan etkileşimiyle birlikte ele alınmaya başlandı.
  • Metchnikoff fagositozu keşfederek immün sistemin patogenezdeki rolünü açıklamaya katkı sağladı.
  • Virüslerin keşfi (örn. 1935’te Wendell Stanley’nin tütün mozaik virüsünü kristalize etmesi) patogenez anlayışını genişletti.

6. 21. Yüzyıl: Moleküler Patogenez ve Sistem Biyolojisi

  • Patogenez, artık moleküler düzeyde, genetik ifadeler, sinyal yolları, konak-patojen etkileşimleri ve inflamasyon döngüleri bağlamında modellenmektedir.
  • Moleküler Koch postülatları gibi modern kriterlerle mikroorganizmaların patojenik özellikleri genetik düzeyde sorgulanmakta ve tanımlanmaktadır.
  • Özellikle COVID-19 pandemisi, patogenez araştırmalarının ne kadar hızlı ve çok yönlü gelişebileceğini göstermiştir.

Kavramın Bilimsel Adlandırılması

“Patogenez” kelimesi, bilimsel literatürde özellikle 19. yüzyılın sonlarından itibaren kullanılmaya başlamıştır. Tıbbi literatürde terimin sistematik kullanımı ise 20. yüzyıl başlarında netleşmiştir. Latince ve Yunanca tıbbi terimlerin standardizasyonu sürecinde terminolojiye dâhil olmuştur.




İleri Okuma
  1. Shapiro-Ilan, D. I., Gouge, D. H., Koppenhöfer, A. M., & Fife, J. P. (2005). Applications of entomopathogenic nematodes for control of insect pests above and below ground in North America. Biocontrol Science and Technology, 15(9), 835–850.
  2. Kumar, V., Abbas, A. K., & Aster, J. C. (2014). Robbins and Cotran Pathologic Basis of Disease (9th ed.). Philadelphia: Elsevier/Saunders.
  3. Casadevall, A., & Pirofski, L. A. (2015). What Is a Pathogen? A Question That Begs the Point. PLOS Pathogens, 11(5), e1004252.
  4. V’kovski, P., Kratzel, A., Steiner, S., Stalder, H., & Thiel, V. (2021). Coronavirus biology and replication: implications for SARS-CoV-2. Nature Reviews Microbiology, 19, 155–170.


Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Ketoasidoz

  • Ketoasidoz, bir metabolik asidoz şeklidir. En sık olarak, mutlak insülin eksikliği (tip I) ile tedavi edilmemiş diabetes mellitus’un bir komplikasyonu olarak ortaya çıkar. Bu, kanda aşırı bir keton cisimciği konsantrasyonuna yol açar.
  • Hiperketonemi veya asetonemi; kanda keton cisimciklerinin (aseton, aseto-asetik asit, beta hidroksi bütirik asit) kanda birikmesi sonucu gelişen bir metabolik durumdur. (Bkz; Keto-asid-oz)
  • Kanın pH değeri düşerek asidik olur.
  • Dokulara kan taşıyan damarlar bu durumdan etkileneceği gibi, organlara da tesir eder.
  • Hayati tehlike yaratabilecek bir durum olabilir; örneğin beyinde ödem oluşturarak serebral krize sebebiyet verebilir. 



Form

  • Diyabetik ketoasidoz (DKA)
  • Alkollü ketoasidoz (AKA)

Klinik

Belirtiler

  • Poliüri
  • Kussmaul’un tenefüsü
  • Nefesin aseton/ oje kokması
  • Psödoperitonit
  • Ketonuri
  • Ketonemi

Teşhis

  • Biyokimyasal;
    • pH <7,3,
    • Bikarbonat <15 mmol/l,
    • Hiperglikemi >200 mg/dl (>11 mmol/l),

Tedavi

  • Dolaşımın sabitlenmesi ve rehidrasyon,
  • DM II kaynaklı ketoasidoz için; yavaş şekilde İnsülin verilimi (Potasyum takviyesiyle)Vital parametrelerin takip edilmesi, Elektrolitlerin kontrol edilmesi gerekir.
Kaynak: http://canadiem.org/wp-content/uploads/2016/09/DKA-Treatment-Algorithm.jpg