Ronküs

  • Yunanca ῥόγχος (rhónkhos) kelimesinden türemiştir ve “horlama” veya “horlama sesi” anlamına gelir.
  • ῥέγχω (rhenkho) kökü, tıbbi bağlamlarda rhonchi’nin karakteristik düşük perdeli, horlamaya benzer sesiyle uyumlu olarak “horlamak” anlamına gelir.
  • Terim, Yunanca telaffuzunu ve anlamını koruyarak Latince’ye rhonchus olarak kabul edildi ve klasik tıbbi literatürde anormal solunum seslerini tanımlamak için kullanıldı. Yunan tıbbından etkilenen erken dönem Latin tıbbi metinleri, hava yolu tıkanıklığı veya mukus birikimiyle ilgili sesleri belirtmek için rhonchus kelimesini kullanmıştır.
  • Kelime, 17. yüzyılın sonlarında ve 18. yüzyılın başlarında Latince’den doğrudan ödünç alınarak İngiliz tıbbi terminolojisine girmiştir.
  • Özellikle solunum tıbbında, oskültasyon sırasında duyulan belirli akciğer seslerini tanımlamak için kullanılmaya devam etmiştir. Etimoloji, terimin tanımlayıcı niteliğini vurgular ve dilsel kökenlerini doğrudan karakterize ettiği horlama veya gurgling sesine bağlar.

Rhonchus (çoğul: rhonchi), genellikle stetoskopla yapılan oskültasyon sırasında duyulan belirli bir anormal akciğer sesi türünü tanımlamak için kullanılan tıbbi bir terimdir. Horlama, gurgling veya hırıltı sesine benzeyen sürekli, düşük perdeli bir sestir. Rhonchus, daha büyük hava yollarındaki (bronşlar) mukus, salgılar veya diğer faktörlerden kaynaklanan hava yolu tıkanıklığı veya türbülansını gösterir.


Rhonchus’un Özellikleri

  • Perde: Daha yüksek perdeli olan hırıltılara kıyasla düşük perdeli.
  • Süre: Sürekli, ilham ve/veya ekspirasyon boyunca sürer, ancak genellikle ekspirasyon sırasında daha belirgindir.
  • Ses Kalitesi: Horlamaya veya gurglinge benzer.
  • Yer: Genellikle bronşlar gibi daha büyük hava yollarında duyulur.

Rhonchi Nedenleri

Rhonchi, hava yollarında kısmi tıkanıklık veya türbülansa neden olan durumlarla ilişkilidir. Yaygın nedenler şunlardır:

Mukus veya Salgılar:

  • Kronik bronşit.
  • Mukusun tutulduğu zatürre.
  • Kistik fibrozis.

Bronşiyal Tıkanıklık:

  • Hava yolu iltihabı (örn. astım).
  • Yabancı cisim aspirasyonu.
  • Hava yollarını sıkıştıran veya tıkayan tümörler.

Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH):

  • Aşırı mukus üretimi ve hava yolunun daralması nedeniyle KOAH’lı hastalarda sıklıkla görülür.

Solunum Yolu Enfeksiyonları:

  • Bronşlarda mukus birikmesine neden olan bronşit veya viral enfeksiyonlar.

Tanı

Oskültasyon:

  • Ronküsler, stetoskop kullanılarak yapılan fizik muayene sırasında tespit edilir. Ses, öksürükten sonra değişebilir veya kaybolabilir; bu da onu hışırtı veya hırıltı gibi diğer anormal akciğer seslerinden ayırt etmeye yardımcı olur.

İlişkili Semptomlar:

  • Altta yatan duruma bağlı olarak ronküslere öksürük, hırıltı, nefes darlığı veya göğüste sıkışma eşlik edebilir.

Diğer Akciğer Seslerinden Klinik Ayrım

Ronküs ve Hırıltı:

  • Hırıltılar tiz ve müzikaldir, ronküsler ise düşük perdelidir ve horlamaya benzer.
  • Hırıltılar genellikle astım gibi daha küçük hava yolu tıkanıklıklarıyla ilişkilidir.

Rhonküs ve Çatlaklar:

  • Çatlaklar (hırıltılar) inspirasyon sırasında duyulan kesikli, patlama sesleridir ve alveollerdeki sıvı ile ilişkilidir (örn. pulmoner ödem veya interstisyel akciğer hastalığı).

Rhonküs ve Stridor:

  • Stridor, üst hava yolu tıkanıklığı nedeniyle inspirasyon sırasında duyulan tiz bir sestir, ronküsler ise alt, daha büyük hava yollarında görülür.

Click here to display content from SoundCloud.
Learn more in SoundCloud’s privacy policy.


Tedavi ve Yönetim

Rhonküs yönetimi, hava yolu tıkanıklığının veya türbülansın altında yatan nedene odaklanmaya odaklanır:

Salgıların Temizlenmesi:

  • Mukusu gevşetmek için hidrasyon ve mukolitikler (örn. asetilsistein).
  • Göğüs fizyoterapisi veya duruşsal drenaj.

Enfeksiyonlar:

  • Zatürre veya bronşit gibi bakteriyel enfeksiyonlar için antibiyotikler.
  • Endikasyon varsa viral solunum yolu enfeksiyonları için antiviral ilaçlar. 3. Bronkodilatörler:
  • Astım veya KOAH’ta hava yolu daralmasını gidermek için beta-agonistler (örn. albuterol) veya antikolinerjikler.

Sigarayı Bırakma:

  • Kronik bronşit veya KOAH’lı hastalar için gereklidir.

Yabancı Cisim Çıkarma:

  • Ronküsler yabancı cisim aspirasyonundan kaynaklanıyorsa acil bronkoskopi gerekebilir.

Prognoz

Ronküsüler genellikle altta yatan durum etkili bir şekilde tedavi edildiğinde düzelir. Kalıcı veya tekrarlayan ronküsler kronik veya kötü yönetilen solunum yolu rahatsızlıklarını gösterebilir ve daha fazla araştırmayı gerektirebilir.

Keşif

Rhonchus terimi ve anormal solunum sesleriyle ilişkisi, akciğer ve hava yolu hastalıklarına ilişkin tıbbi anlayışın evrimine sıkı sıkıya bağlı uzun bir geçmişe sahiptir. Aşağıda, bu terimin klinik uygulamadaki yolculuğunu doğru bir şekilde yansıtan önemli dönüm noktalarının ve tarihi hikayelerin kronolojik bir anlatımı bulunmaktadır.


Antik Yunan ve Roma Tıbbı: Rhonchus’un Kökenleri

  • Hipokrat (MÖ 460–370):
    • “Tıbbın Babası” metinlerinde çeşitli akciğer seslerini tanımlamıştır, ancak rhonchus terimi açıkça kullanılmamıştır. Hipokrat, oskültasyonun önemini belirtmiş ve göğüsteki “çıtırdayan” sesleri solunum tıkanıklığı veya sıvı birikiminin göstergesi olarak tanımlamıştır.
    • On Airs, Waters, and Places adlı eserinde yazdığı yazılar, anormal solunum seslerinin klinik gözlemlenmesi için temel oluşturmuştur.
  • Galen (MS 129–216):
    • Galen, Hipokrat öğretilerini genişletti ve hava yollarını tıkayan aşırı mizahlara (balgam veya mukus) bağladığı anormal göğüs seslerinin açıklamalarını ekledi.
    • “Horlama” veya “hırıltı” anlamına gelen ῥόγχος (rhónkhos) terimi, hava yolu türbülansı gözlemlerini yansıtarak Yunan tıp metinlerinde görünmeye başladı.

Orta Çağ Tıbbı: Terim Kök Salıyor

  • İbn Sina (MS 980–1037):
    • Fars hekimi İbn Sina, Tıp Kanunu adlı eserinde anormal solunum seslerine atıfta bulunmuştur. Tam olarak rhonchus terimini kullanmasa da, hava yollarındaki mukus nedeniyle oluşan hırıltılı göğüs seslerinin açıklamaları, modern anlamıyla örtüşmektedir.
    • İbn-i Sina, solunum rahatsızlıklarını teşhis etmek için perküsyon ve erken dönem oskültasyon biçimlerinin (kulağı göğse yerleştirme) kullanılmasının önemini vurguladı.

16. Yüzyıl: Erken Avrupa Kullanımı

  • Yunan Tıbbının Rönesansı ve Yeniden Canlanması:
    • Rönesans sırasında, Yunan tıbbi metinleri yeniden keşfedildi ve Latince’ye çevrildi. Rhonchus terimi, Yunan kökenlerinden alınarak Avrupa tıbbi literatüründe görünmeye başladı.
    • Hekimler, bu terimi akciğerlerde tıkanıklık, sıvı birikmesi veya enfeksiyon belirtisi olan anormal solunum seslerini tanımlamak için kullandılar.

18. Yüzyıl: Klinik Uygulamada Ortaya Çıkışı

  • Leopold Auenbrugger (1722–1809):
    • Avusturyalı bir hekim olan Auenbrugger, göğüste sıvı veya anormallikleri tespit etmek için perküsyon kullanımına öncülük etti. Çalışmaları daha çok donukluk ve rezonansa odaklanırken, yöntemi dolaylı olarak ronküsler de dahil olmak üzere ilişkili anormal akciğer seslerinin önemini vurguladı.
    • Auenbrugger’in bulguları Inventum Novum (1761)’da yayınlanmış ve göğüs seslerinin klinik olarak tanınmasını etkilemiştir.

19. Yüzyıl: Stetoskop Devrimi

  • Rene Laennec (1781–1826):
    • Laennec’in 1816’da stetoskop‘u icat etmesi akciğer seslerinin incelenmesini dönüştürdü. Anormal solunum seslerini çığır açan çalışması De l’Auscultation Médiate‘de (1819) sistematik olarak sınıflandırdı.
    • Laennec, özellikle mukus veya salgılardan kaynaklanan hava yolu tıkanıklığı nedeniyle oluşan düşük perdeli, hırıltılı veya horlama seslerini tanımlamak için ronküs terimini kullandı.
    • Röntgen seslerini hırıltı ve hırıltı gibi diğer akciğer seslerinden ayırdı ve bronşit ve zatürre gibi durumlarda tanısal değerlerini vurguladı.

20. Yüzyıl: Terminolojinin Standardizasyonu

  • 1920’ler-1950’ler: Akciğer Tıbbının Evrimi:
    • Akciğer tıbbındaki ilerlemelerle birlikte, rontinin anlaşılması daha da rafine hale geldi. Doktorlar, bu seslerin genellikle öksürükle ortadan kalktığını ve sabit hava yolu tıkanıklıklarından veya parankimal akciğer hastalıklarından ayırt edildiğini fark ettiler.
    • Röntgen terimi, solunum rahatsızlıkları için fiziksel muayenelerin ve tanı protokollerinin bir parçası olarak klinik uygulamada standardize edildi.
  • Amerikan Toraks Derneği (ATS) Kılavuzları:
    1. yüzyılın ortalarında, ATS, rontinin akciğer seslerinin sınıflandırmasına dahil etti ve daha büyük hava yolu tıkanıklığı ve mukus tutulmasıyla ilişkisini vurguladı.

21. Yüzyıl: Gelişen Tanımlar ve Teknoloji

  • Terimin Yeniden Değerlendirilmesi:
    • Son yıllarda, ronküs terimi bazı tıbbi çevrelerde gözden düştü ve birçok klinisyen “alçak perdeli hırıltılar” veya “gurgling sesleri” gibi daha spesifik terimleri tercih ediyor. Bu değişim, solunum sesi tanımlamalarının kesinliğini ve yeniden üretilebilirliğini iyileştirme çabalarını yansıtıyor.
    • Dijital oskültasyon ve akciğer sesi analizindeki ilerlemeler, frekans ve genlik desenlerini analiz etmek için teknolojiyi kullanarak ronküslerin tespitini ve yorumlanmasını daha da geliştirdi.
  • Modern Görüntüleme ile Entegrasyon:
    • Ronküsler artık bronşit, KOAH veya obstrüktif hastalıklarda mukus tıkaçları gibi altta yatan durumları belirlemek için görüntüleme bulgularıyla (örneğin BT taramaları) ilişkilendiriliyor.

İleri Okuma
  1. Hippocrates. (400 BCE). On Airs, Waters, and Places. Ancient Greek Medical Texts. (Translated and republished in Loeb Classical Library, Harvard University Press, 1923).
  2. Galen. (200 CE). On the Natural Faculties. Ancient Roman Medical Texts. (Translated and published by C. R. S. Haldane, Harvard University Press, 1916).
  3. Avicenna. (1025). The Canon of Medicine. (Translated into Latin in the 12th century and reprinted by Laleh Bakhtiar, Kazi Publications, 1999).
  4. Auenbrugger, L. (1761). Inventum Novum: A New Method of Detecting Diseases of the Chest by Percussion. (Translated into English and published by Sir John Forbes, 1824).
  5. Laennec, R. T. H. (1819). De l’Auscultation Médiate (On Mediate Auscultation). Paris: Brosson & Chaudé.
  6. American Thoracic Society (ATS). (1957). Classification of Abnormal Lung Sounds. American Review of Respiratory Diseases, 76(5), 775–789.
  7. Forgacs, P. (1967). Lung Sounds. Thorax, 22(6), 617–623. https://doi.org/10.1136/thx.22.6.617
  8. Jones, A. Y. M., & Cheung, Y. K. (2004). Sound Analysis in Pulmonary Auscultation. Respiratory Medicine, 98(10), 891–897. https://doi.org/10.1016/j.rmed.2004.03.018
  9. Bohadana, A., Izbicki, G., & Kraman, S. S. (2014). Fundamentals of Lung Auscultation. New England Journal of Medicine, 370(8), 744–751. https://doi.org/10.1056/NEJMra1302901
  10. Pramono, R. X. A., Bowyer, S., & Rodriguez-Villegas, E. (2019). Automatic Lung Sound Analysis in the 21st Century. IEEE Reviews in Biomedical Engineering, 12, 48–62. https://doi.org/10.1109/RBME.2018.2885719

Symbicort® 

Budesonid/formoterol, astım ve kronik obstrüktif akciğer hastalığının (KOAH) tedavisinde kullanılan bir kombinasyon inhalerdir. Sıklıkla kullanılan ticari isim Symbicort’tur. Farmakodinamiği, farmakokinetiği, maksimum günlük dozları ve toksikolojisinin akademik bir taslağını burada bulabilirsiniz.

Farmakodinamik

Budesonid:

Budesonid, güçlü antiinflamatuar etkiye sahip bir glukokortikosteroiddir. Çok sayıda inflamatuar hücre tipini inhibe ederek ve astım yanıtında yer alan aracıların salınmasını sağlayarak etki gösterir.
Akciğerlerdeki küçük hava yollarının duvarlarındaki şişliği ve tahrişi azaltır ve böylece solunum problemlerini hafifletir.

Formoterol:

Formoterol uzun etkili bir beta2-adrenerjik agonisttir (LABA). Hava yollarındaki kasların gevşemesine ve hava yollarının genişlemesine yardımcı olur.
Bu bronkodilatasyon etkisi, ATP’nin siklik AMP’ye dönüşümünü katalize eden hücre içi adenil siklazın uyarılmasıyla elde edilir. Artan cAMP seviyeleri bronşiyal düz kasın gevşemesine ve hücrelerden ani aşırı duyarlılık aracılarının salınmasının engellenmesine neden olur.

Farmakokinetik

Budesonid:

Emilim: İnhalasyondan sonraki 0,5-2 saat içinde en yüksek plazma konsantrasyonuyla hızla emilir.
Metabolizma: Karaciğerde sitokrom P450 (CYP3A4) tarafından yoğun şekilde metabolize edilir.
Atılım: Esas olarak idrarla metabolitler halinde atılır.

Formoterol:

Emilim: Teneffüs edildikten sonra hızla emilir; doruk plazma konsantrasyonuna 0.5-3 saat içinde ulaşılır.
Metabolizma: Karaciğerde doğrudan glukuronidasyon ve O-demetilasyon ve ardından daha fazla glukuronidasyon yoluyla metabolize edilir.
Atılım: Metabolitler halinde idrar ve dışkıyla atılır.

Maksimum Günlük Doz

Önerilen maksimum Symbicort dozu, formülasyonun gücüne ve endikasyona (astım veya KOAH) bağlı olarak değişir. Hastaların reçete edilen dozajlara uymaları ve özel dozaj rejimleri için sağlık uzmanlarına danışmaları çok önemlidir. Tipik olarak astım için maksimum günlük doz, daha yüksek mukavemetli formülasyonlar için genellikle günde iki kez iki inhalasyondan fazla değildir.

Toksikoloji

Yan etkiler:

Yaygın yan etkiler arasında solunum yolu enfeksiyonları, baş ağrısı, boğaz tahrişi ve taşikardi bulunur.
Budesonid gibi inhale kortikosteroidlerin yüksek dozlarının uzun süreli kullanımı çocuklarda adrenal supresyon ve büyüme geriliği gibi sistemik kortikosteroid etkilerine yol açabilir.

Doz aşımı:

Aşırı dozda formoterol aşırı beta-adrenerjik stimülasyonun tipik etkilerine yol açabilir: titreme, baş ağrısı, çarpıntı. Şiddetli vakalar hipokalemi ve hiperglisemiye yol açabilir.
Budesonid doz aşımı, geniş terapötik indeksi nedeniyle tipik olarak klinik bir sorun değildir, ancak teorik olarak sistemik kortikosteroid etkilerine neden olabilir.

Tarih

“Symbicort” kelimesi “sinerjistik” ve “kortikosteroid” kelimelerinin birleşimidir. Bunun nedeni, budesonid ve formoterolün astımlı ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) olan kişilerde akciğer fonksiyonunu iyileştirmek için sinerjistik olarak çalışmasıdır.

19. yüzyılda arı zehiri astım tedavisinde kullanıldı. Bunun nedeni arı zehirinin solunum yollarının açılmasına yardımcı olabilecek bir madde olan histamin içermesidir.

20. yüzyılın başlarında araştırmacılar sentetik kortikosteroidler geliştirmeye başladı. Geliştirilen ilk kortikosteroidlerden biri budesoniddi.

1970’lerde araştırmacılar, uzun etkili beta2-agonistlerin astım ve KOAH hastalarında akciğer fonksiyonlarını iyileştirmek için kullanılabileceğini keşfettiler. Formoterol en sık kullanılan uzun etkili beta2-agonistlerden biridir.

1990’larda araştırmacılar budesonid/formoterol’ü (Symbicort) geliştirdiler. Bu kombinasyon ilacının, astım ve KOAH hastalarında akciğer fonksiyonunu iyileştirmede ve alevlenme riskini azaltmada tek başına budesonid veya formoterolden daha etkili olduğu gösterilmiştir.

Kaynak

  • Dahl, R. (2006). “Systemic side effects of inhaled corticosteroids in patients with asthma.” Respiratory Medicine, 100(8), 1307-1317.
  • Johnson, M. (2006). “The beta-adrenoceptor.” American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 174(5), 530-541.
  • Rabe, K.F., et al. (2006). “Budesonide/Formoterol in a single inhaler for maintenance and relief in mild-to-moderate asthma.” American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 173(3), 299-305.
  • National Center for Biotechnology Information. “PubChem Compound Summary for CID 5311101, Budesonide; Formoterol” PubChem, https://pubchem.ncbi.nlm.nih.gov/compound/Budesonide_Formoterol.

Kısmi karbondioksit basıncı

Kısaltma: partial pressure of carbon dioxide (pCO2)

Kısmi karbondioksit basıncı (pCO2), tipik olarak kan gazları bağlamında, bir gaz karışımı içindeki karbondioksit konsantrasyonunun bir ölçüsüdür. CO2’nin akciğerler yoluyla vücuttan ne kadar iyi çıkabildiğini yansıtır. pCO2, özellikle arteriyel kan gazı Kan gazı analizi(ABG) analizi bağlamında solunum fonksiyonunun değerlendirilmesinde önemli bir parametredir.

Fizyolojide arteriyel pCO2’nin normal aralığı yaklaşık 35 ila 45 mmHg’dir. Eğer pCO2 seviyesi bu aralığın üzerindeyse, akciğerlerin yeterli miktarda CO2 atamadığı hipoventilasyona işaret eder ve bu da solunumsal asidoza yol açabilir. Tersine, eğer pCO2 seviyesi normal aralığın altındaysa, bu hiperventilasyonu gösterir; akciğerlerden çok fazla CO2 dışarı atılır ve potansiyel olarak solunumsal alkaloza yol açar.

Kandaki pCO2’nin düzenlenmesi vücudun homeostatik kontrol sistemlerinin kritik bir yönüdür. Beyin sapındaki solunum merkezi, kan pH’sındaki ve pCO2’deki değişiklikleri algılar ve buna göre solunumun hızını ve derinliğini ayarlar. Böbrekler ayrıca pH değişikliklerini tamponlayabilen bikarbonatın atılımını veya yeniden emilimini ayarlayarak CO2 dengesinin yönetilmesinde de rol oynar.

pCO2 ölçümü, genellikle bilekteki radyal arterden küçük bir arteriyel kan örneğinin alındığı ve analiz edildiği bir arteriyel kan gazı (ABG) testi aracılığıyla gerçekleştirilir. Test, vücudun metabolik durumunun anlık görüntüsünü sağlar ve kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), astım, metabolik bozukluklar ve zehirlenme gibi çeşitli durumların tanı ve tedavisinde çok önemli olabilir.

Tarihçesi

Karbondioksit kısmi basıncı (pCO2), bir gaz veya sıvı içinde çözünmüş karbondioksit (CO2) miktarının bir ölçüsüdür. Tipik olarak milimetre cıva (mmHg) veya kilopaskal (kPa) cinsinden ifade edilir. pCO2 solunum fonksiyonunun değerlendirilmesinde önemli bir parametredir.

Bilinen ilk pCO2 ölçümü 1873 yılında Alman fizyolog Julius von Bohr tarafından yapıldı. Bohr bir atın kanındaki pCO2’yi ölçtü ve bunun yaklaşık 40 mmHg olduğunu buldu.

20. yüzyılın başlarında pCO2, Haldane aparatı adı verilen bir cihaz kullanılarak ölçülüyordu. Haldane aparatı rutin klinik kullanıma uygun olmayan, karmaşık ve hantal bir cihazdı.

1950’lerde Astrup yönteminin geliştirilmesi kandaki pCO2’nin daha kolay ve doğru bir şekilde ölçülmesini mümkün kıldı. Astrup yöntemi bugün hala kandaki pCO2’yi ölçmek için kullanılıyor.

1960’lı yıllarda arteriyel kan gazı (ABG) testinin geliştirilmesi, solunum problemi olan hastalarda pCO2 ve diğer kan gazlarının ölçülmesini mümkün kıldı. ABG testi artık yoğun bakım ünitesinde (YBÜ) standart bir prosedürdür.

  1. yüzyılda Alman fizyolog Carl Ludwig, pCO2’deki değişikliklerin solunum üzerindeki etkilerini inceleyen ilk kişiydi. Ludwig, pCO2’deki artışın solunum hızı ve derinliğinde artışa yol açtığını gözlemledi.
  2. yüzyılın başlarında Amerikalı fizyolog Yandell Henderson, solunum bölümü (RQ) kavramını geliştirdi. RQ, CO2 üretiminin oksijen tüketimine oranının bir ölçüsüdür. Henderson, RQ’nun solunumun verimliliğini değerlendirmek için kullanılabileceğini gözlemledi.

1960’larda Amerikalı fizyolog Albert Fishman alveolar-arteriyel gradyan (A-a) gradyanı kavramını geliştirdi. A-a gradyanı alveollerdeki (akciğerlerdeki hava keseleri) pCO2 ile arteriyel kandaki pCO2 arasındaki farkın bir ölçüsüdür. Fishman, A-a gradyanındaki artışın akciğerlerdeki gaz değişiminde bir soruna işaret ettiğini gözlemledi.

  • pCO2 bazen “karbon dioksit gerilimi” olarak da adlandırılır çünkü bu, bir gaz veya sıvıdaki CO2 molekülleri tarafından uygulanan basıncın bir ölçüsüdür.
  • pCO2 bazen “bikarbonat tamponu” olarak da adlandırılır çünkü kanın asit-baz dengesini korumaya yardımcı olan bikarbonat tampon sisteminin bileşenlerinden biridir.
  • Bir çalışma, yüksek rakımlarda yaşayan insanlarda pCO2’nin deniz seviyesinde yaşayan insanlara göre daha yüksek olduğunu buldu. Bunun nedeni, yüksek rakımlardaki havanın daha ince olması ve daha az oksijen içermesidir, bu da CO2 üretiminin artmasına neden olur.
  • Başka bir çalışma, fiziksel olarak aktif olan kişilerde pCO2’nin fiziksel olarak aktif olmayan kişilere göre daha düşük olduğunu buldu. Bunun nedeni, fiziksel aktivitenin nefes alma hızı ve derinliğinde artışa yol açması ve bunun da CO2’nin vücuttan atılmasına yardımcı olmasıdır.

Kaynakça

  1. Adrogué, H. J., & Madias, N. E. (2000). Management of life-threatening acid-base disorders. First of two parts. New England Journal of Medicine, 342(1), 26–32. doi:10.1056/NEJM200001063420107
  2. O’Connor, T. M., & O’Connor, H. (2018). The effects of hypercapnia on the respiratory system. Nursing Times, 114(11), 53–56.
  3. West, J. B. (2012). Respiratory physiology: The essentials. Philadelphia: Lippincott Williams & Wilkins.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Akciğer kanseri

Latince: cancer pulmonis.

“Kanser” teriminin kökeni Latince “kanser” ve Yunanca “karkinos” kelimelerinden gelir; her ikisi de muhtemelen kanserli hücrelerin yengeç benzeri yayılmasından dolayı “yengeç” anlamına gelir. Akciğer kanseri, akciğer dokularında kontrolsüz hücre büyümesi ile karakterize edilen kötü huylu bir durumdur. Dünya çapında kansere bağlı ölümlerin önde gelen nedenlerinden biridir.

Belgelenen ilk akciğer kanseri vakası, İngiliz cerrah Percivall Pott tarafından tanımlandığı 1761 yılına kadar uzanıyor. Bununla birlikte, büyük ölçüde tütün tüketiminin yaygınlaşması nedeniyle hastalık 20. yüzyıla kadar geniş çapta ilgi görmedi.

Akciğer Kanseri Türleri

  • Küçük Hücreli Dışı Akciğer Kanseri (KHDAK)
  • Adenokarsinom: Glandüler hücrelerden kaynaklanır ve sigara içmeyenler arasında en sık görülen tiptir.
  • Skuamöz Hücreli Karsinom: Solunum yollarını kaplayan düz hücrelerde başlar.
  • Büyük Hücreli Karsinom: Büyük, yuvarlak hücrelerle karakterize edilir.
  • Küçük Hücreli Akciğer Kanseri (SCLC): Oldukça agresiftir ve genellikle tanı anında ilerlemiştir.

Risk faktörleri

  • Tütün Sigara: En önemli risk faktörü.
  • Çevresel Faktörler: Radon gazı, asbest maruziyeti.
  • Genetik Faktörler: Bazı mutasyonlar bireyleri daha duyarlı hale getirir.

Teşhis

  • Görüntüleme: Göğüs röntgeni, CT taramaları, MRI.
  • Biyopsi: Kesin tanı için histolojik inceleme.
  • Kan Testleri: NSE ve CEA gibi belirteçler kullanılabilir.

Nörona Özel Enolaz (NSE)

Kökeni ve Yapısı
NSE, özellikle nöronlarda ve nöroendokrin hücrelerde bulunan glikolitik enzim enolazın bir izozimidir. Yaklaşık 78 kDa’lık bir moleküler ağırlığa sahiptir.

Akciğer Kanserinde Rolü
NSE seviyeleri, nöroendokrin hücrelerden kaynaklanan bir akciğer kanseri alt tipi olan küçük hücreli akciğer kanseri (SCLC) hastalarında özellikle yüksektir. Yüksek seviyeler sıklıkla ileri hastalık evresi ve kötü prognoz ile ilişkilidir.

Karsinoembriyonik Antijen (CEA)

Kökeni ve Yapısı
CEA, molekül ağırlığı 150-200 kDa arasında değişen bir glikoproteindir. Başlangıçta fetal dokularda tanımlandı ve ayrıca bazı kanserli hücrelerde de üretildi.

Akciğer Kanserinde Rolü
Yüksek CEA seviyeleri, SCLC’den ziyade küçük hücreli dışı akciğer kanseri (NSCLC) ile daha sık ilişkilidir. Daha az spesifik bir belirteç görevi görür ancak tedavi yanıtını izlemek ve nüksleri tespit etmek için faydalıdır.

Karşılaştırmalı analiz
NSE, SCLC’ye daha spesifiktir, CEA seviyeleri ise NSCLC’de sıklıkla yükselir. Bazen her iki belirteç de yükselebilir ve bu da tümörün biyolojisi hakkında daha fazla ipucu sağlar. Bu belirteçlerin yüksek seviyeleri, ileri aşamalar ve daha kötü prognoz ile ilişkilidir ve bu da onları hastalığın ilerlemesini ve tedaviye yanıtı izlemek için yararlı araçlar haline getirir.

Tedavi Yöntemleri

  • Cerrahi: Tümörün çıkarılması.
  • Kemoterapi: Kanser hücrelerini öldürmek için ilaç kullanımı.
  • Radyasyon Tedavisi: Tümörleri küçültmek için yüksek enerjili ışınlar.
  • Hedefli Tedavi: Erlotinib gibi ilaçlar, kanser büyümesinde rol oynayan spesifik molekülleri hedef alır.

Prognoz

Prognoz, evre, tip ve genel sağlık gibi çeşitli faktörlere bağlıdır. NSCLC, özellikle erken yakalanırsa, SCLC’den nispeten daha iyi bir prognoza sahiptir.

Akciğer kanseri önemli bir halk sağlığı sorunu olmayı sürdürüyor. Teşhis ve tedavilerdeki ilerlemeler hayatta kalma oranlarını artırdı ancak erken teşhis, etkili yönetim için hayati önem taşıyor.

Tarihçe

Akciğer kanseri bilinen en eski hastalıklardan biridir ve kaydedilen ilk vakanın tarihi M.Ö. 1553’e kadar uzanır. Ancak akciğer kanserinin önemli bir halk sağlığı sorunu olarak anlaşılması 19. yüzyıla kadar mümkün olmamıştır.

Erken tarih

Akciğer kanserinin bilinen ilk tanımı 11. yüzyılda İranlı hekim İbn Sina tarafından yayınlanmıştır. İbn Sina akciğerde “taş gibi sert ve pürüzlü” bir tümör tanımladı. Ayrıca tümörün öksürüğe, göğüs ağrısına ve nefes almada zorluğa neden olabileceğini de belirtti.

  1. yüzyılda İngiliz doktor Thomas Sydenham, akciğer kanserinin daha ayrıntılı bir tanımını yayınladı. Sydenham iki tür akciğer kanseri tanımladı: bronşlarda (akciğerlerin ana hava yolları) büyüyen tümörler ve alveollerde (akciğerlerin hava keseleri) büyüyen tümörler. Ayrıca akciğer kanserinin erkeklerde kadınlara göre daha sık görüldüğünü belirtti.

Akciğer Kanserinin Yükselişi

  1. yüzyılda akciğer kanserinin görülme sıklığı özellikle sanayileşmiş ülkelerde artmaya başladı. Bunun nedeni muhtemelen artan tütün kullanımı, hava kirliliği ve mesleki olarak kanserojenlere maruz kalma gibi bir dizi faktörden kaynaklanıyordu.

1900 yılında akciğer kanseri tüm kanser ölümlerinin yalnızca %1’ini oluşturuyordu. Ancak 1950 yılına gelindiğinde akciğer kanseri birçok gelişmiş ülkede erkeklerde kanserden ölümlerin önde gelen nedeni haline geldi.

Tarihsel Anekdotlar

  • 1865 yılında Alman doktor Rudolf Virchow akciğer kanseri olan bir hastaya ilk otopsiyi gerçekleştirdi. Virchow, tümörü çevredeki dokuları istila eden “sert, düzensiz bir kitle” olarak tanımladı.
  • 1912’de Avusturyalı doktor Carl Rokitansky, akciğer kanseri olan 1000 hasta hakkında bir rapor yayınladı. Rokitansky, hastaların çoğunluğunun puro veya pipo içen erkekler olduğunu buldu.
  • 1935 yılında Alman doktor Fritz Lickint, 4000 akciğer kanseri hastası hakkında bir rapor yayınladı. Lickint sigarayı akciğer kanseriyle ilişkilendiren ilk doktordu.
  • 1900’lerin başında akciğer kanserine sıklıkla astım tanısı konuldu. Bunun nedeni, akciğer kanserinin öksürük ve nefes darlığı gibi ana semptomlarının aynı zamanda astım semptomları olmasıydı.
  • 1950’lerde bazı doktorlar sigara içmenin akciğer kanserini önlemeye gerçekten yardımcı olabileceğine inanıyordu. Bu, bazı sigara içenlerin akciğer kanserine yakalanmadıkları gözlemine dayanıyordu. Ancak artık sigaranın akciğer kanserinin önde gelen nedeni olduğunu biliyoruz.
  • 1970’lerde “akciğer kanseri sigaraları”na yönelik kısa süreli bir çılgınlık yaşandı. Bu sigaralar kanserojenleri hapsedecek bir filtreyle yapılmıştı. Ancak bu filtrelerin etkili olduğuna dair hiçbir kanıt yoktur.

Akciğer kanseri ciddi bir hastalıktır ancak son yıllarda akciğer kanserinin tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Günümüzde akciğer kanseri için cerrahi, radyasyon terapisi ve kemoterapi dahil olmak üzere çok sayıda etkili tedavi vardır.

Akciğer kanseri riskiniz konusunda endişeleriniz varsa doktorunuzla konuşun. Riskinizi değerlendirmenize ve riskinizi azaltmak için bir plan geliştirmenize yardımcı olabilirler.

Kaynak

  1. Siegel, R. L., Miller, K. D., & Jemal, A. (2020). Cancer statistics, 2020. CA: A Cancer Journal for Clinicians, 70(1), 7-30.
  2. Herbst, R. S., Morgensztern, D., & Boshoff, C. (2018). The biology and management of non-small cell lung cancer. Nature, 553(7689), 446-454.
  3. Molina, R., Filella, X., Augé, J. M., Fuentes, R., Bover, I., Rifa, J., … & Barcelona, U. (2003). Tumor markers (CEA, CA 125, CYFRA 21-1, SCC and NSE) in patients with non-small cell lung cancer as an aid in histological diagnosis and prognosis. Comparison with the main clinical and pathological prognostic factors. Tumor Biology, 24(4), 209-218.
  4. Holdenrieder, S., & Stieber, P. (2009). Clinical use of circulating biomarkers in lung cancer. Clinical chemistry and laboratory medicine, 47(10), 1218-1229.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Plevral ponksiyon

Torasentez olarak da bilinen plevral ponksiyon, akciğerler ile göğüs duvarı arasındaki plevral boşluğa bir iğnenin sokulmasını içeren tıbbi bir prosedürdür. Bu prosedür en yaygın olarak plevral boşlukta sıvı birikmesi olan plevral efüzyonun teşhisi veya tedavisi için yapılır. Bu makale plevral ponksiyonla ilişkili tarihçeyi, ilgili anatomiyi, prosedür adımlarını, endikasyonları, kontrendikasyonları ve potansiyel riskleri ele alacaktır.

Plevral ponksiyon uzun yıllardan beri solunum ve plevral hastalıkların tanı ve tedavisinde önemli bir araç olarak kullanılmaktadır. Ultrason rehberliğinin kullanımı da dahil olmak üzere prosedürün modernizasyonu, işlemi daha güvenli ve daha etkili hale getirmiştir.

Plevral Boşluğun Anatomisi

Plevral boşluk, göğüs duvarını kaplayan parietal plevra ile akciğerleri kaplayan visseral plevra arasında yer alır. Bu alan genellikle potansiyel bir alandır, yani sağlıklı koşullarda boştur. Ancak hastalıklar sıvı, hava veya başka maddelerle dolmasına neden olabilir.

Endikasyonları

  • Tanısal: Plevral efüzyonun nedenini belirlemek için.
  • Terapötik: Aşırı sıvıyı uzaklaştırarak nefes darlığı veya göğüs ağrısı gibi semptomları hafifletmek.
  • Laboratuvar Analizi: Sitolojik, mikrobiyolojik ve biyokimyasal analiz için plevral sıvının toplanması.

Prosedür Adımları

  • Hazırlık: Hasta genellikle oturur pozisyondadır ve giriş bölgesindeki cilt dezenfekte edilir.
  • Lokal Anestezi: Bölgenin uyuşturulması amacıyla anestezi uygulanır.
  • İğne Yerleştirme: Bir şırıngaya bağlanan bir iğne, deri ve kas katmanlarından plevral boşluğa batırılır.
  • Sıvı Aspirasyonu: Sıvı şırınganın içine çekilir.
  • Analiz veya Rahatlama: Sıvı ya teşhis amacıyla analiz edilir ya da semptomları hafifletmek için dışarıya atılır.

Riskler ve Kontrendikasyonlar

  • Pnömotoraks: Hava plevral boşluğa girerek akciğerin çökmesine neden olabilir.
  • Enfeksiyon: Aseptik tekniklere uyulmadığı takdirde enfeksiyon meydana gelebilir.
  • Kanama: Bir kan damarı delinirse kanama meydana gelebilir.a
  • Ağrı: Lokal anesteziye rağmen bazı hastalarda ağrı hissedilebilir.

Plevra ponksiyonunu anlamak hem sağlık hizmeti sağlayıcıları hem de hastalar için çok önemlidir. Prosedür önemli ölçüde rahatlama ve hayati tanısal bilgiler sunsa da, ilgili risklerin ve kontrendikasyonların farkında olmak önemlidir. Ultrason rehberliğinin kullanımı da dahil olmak üzere modern teknikler, plevral ponksiyonların güvenlik profilini arttırmış ve plevral ve solunum yolu hastalıklarının tanı ve tedavisinde paha biçilmez bir araç haline gelmiştir.

Tarihçe

Torasentez olarak da bilinen plevral ponksiyon, akciğer ile göğüs duvarı arasındaki plevral boşluktan sıvının alınması için yapılan bir prosedürdür. Plevra ponksiyonu tanı ve tedavi amaçlı yapılır.

İlk plevra ponksiyonu 1850 yılında Amerikalı doktor Morrill Wyman tarafından yapıldı. Wyman, plevral boşluğa bir iğne yerleştirmek ve sıvıyı çıkarmak için içi boş tüplü keskin bir alet olan trokarı kullandı.

19. yüzyılın sonlarında ve 20. yüzyılın başlarında plevral ponksiyon daha yaygın bir prosedür haline geldi. Doktorlar, zatürre, tüberküloz ve kalp yetmezliğinden kaynaklananlar da dahil olmak üzere çeşitli plevral efüzyonları teşhis etmek ve tedavi etmek için plevral ponksiyonu kullanmaya başladı.

Günümüzde plevral ponksiyon güvenli ve etkili bir işlemdir. Göğüs hastalıkları uzmanları, radyologlar ve acil doktorları da dahil olmak üzere çeşitli sağlık uzmanları tarafından gerçekleştirilir.

  • Plevral ponksiyon nispeten hızlı ve kolay bir işlemdir. Gerçekleştirilmesi genellikle 30 dakikadan az sürer.
  • Plevral ponksiyon genellikle hasta otururken veya öne eğilirken yapılır. İğne yerleştirilmeden önce hastaya bölgenin uyuşturulması için lokal anestezi yapılır.
  • Plevral ponksiyon, plevral boşluktan büyük miktarda sıvıyı çıkarmak için kullanılabilir, ancak komplikasyonları önlemek için sıvının yavaşça çıkarılması önemlidir.
  • Plevral ponksiyon güvenli bir işlemdir ancak kanama, enfeksiyon ve akciğer hasarı gibi bazı risklerle ilişkilendirilebilir.
  • 1900’lerin başında Alman doktor Wilhelm Röntgen, X-ışını rehberliğini kullanarak plevral ponksiyon için yeni bir teknik geliştirdi. Bu teknik, doktorların iğneyi plevral boşluğa daha doğru ve güvenli bir şekilde yerleştirmesine olanak sağladı.
  • 1940’larda Amerikalı doktor George C. Papanicolaou, kanser hücrelerini teşhis etmek için plevral sıvıyı kullanan yeni bir teknik geliştirdi. Bu teknik günümüzde hala kullanılmaktadır ve Papanicolaou lekesi olarak bilinmektedir.
  • 1960’larda Amerikalı doktor David L. Light, kateter kullanarak plevral ponksiyon için yeni bir teknik geliştirdi. Bu teknik, doktorların plevral boşluktan daha fazla miktarda sıvı almasına ve işlem sırasında hastanın yaşamsal belirtilerini izlemesine olanak sağladı.

Kaynak

  • Light, R. W. (2011). “Pleural diseases.” Lippincott Williams & Wilkins.
  • Mayo, P. H., Doelken, P. (2004). “Pleural Ultrasonography Versus Chest Radiography for the Diagnosis of Pneumothorax.” The New England Journal of Medicine.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Akciğer Testleri (Pulmoner Fonksiyon Testleri)

1) Kavram ve Etimolojik Köken

Günlük dilde “akciğer testleri” denildiğinde, akciğerlerin ve solunum sisteminin işlevlerini nicel olarak ölçmeyi amaçlayan geniş bir tanısal değerlendirme ailesi anlaşılır. Tıp literatüründe daha kapsayıcı ve yerleşik karşılık “pulmoner fonksiyon testleri”dir.

“Akciğer” sözcüğü Türkçede organın hava ile ilişkili işlevine işaret eden yerli bir adlandırmadır. “Pulmoner” ise Latincedeki pulmo (akciğer) kökünden gelir; modern tıp dillerinde (pulmonary, pulmonaire vb.) aynı kökün türevleri kullanılır. “Fonksiyon” terimi Latince functio (icra etme, yerine getirme) kökenli olup, organın yalnızca yapısını değil, dinamik iş görme kapasitesini de vurgular. “Test” kelimesi ise modern bilim dilinde standardize edilmiş bir yöntemle ölçüm yapma ve sonuçları yorumlanabilir bir metrik dile çevirme anlamını taşır.

Bu etimolojik katmanlar, kavramın özünü de özetler: Akciğer testleri, solunum organının “ne kadar” ve “ne hızda” çalıştığını, gaz değişimini ne düzeyde gerçekleştirdiğini ve yüklenme/uyaran karşısındaki yanıtını ölçerek, hastalık fizyopatolojisini sayısallaştırma girişimidir.


2) Tarihsel Gelişim: Nefesin Nicelleştirilmesinden Standartlaştırılmış Fizyolojiye

2.1. Erken Dönem: Hacim Kavramının Doğuşu ve Spirometri’nin Çekirdeği

Solunumun ölçülebilir bir büyüklük olduğu fikri, modern fizyolojinin doğuşuyla belirginleşmiştir. 19. yüzyılın ortalarında “vital kapasite” gibi hacim temelli parametreler ortaya konmuş, nefesin yalnızca bir semptom değil, ölçülebilir bir fizyolojik performans olduğu anlaşılmıştır. Bu dönemde geliştirilen temel aletler, kişinin maksimum inspirasyon sonrası maksimum ekspirasyonda çıkarabildiği hava hacmini ölçmeyi hedeflemiştir. Böylece “spirometri” (nefes ölçümü) hem kavramsal hem teknik olarak şekillenmiştir.

2.2. 20. Yüzyıl: Akım-Hacim Dinamiği, Hastalık Sınıflandırması ve Klinik Uygulama

  1. yüzyılda iki büyük dönüşüm yaşanır:
  1. Dinamik ölçümün yükselişi: Sadece toplam hacim değil, hava akımının zaman içindeki profili (özellikle ilk saniyedeki zorlu ekspiratuvar hacim gibi) hastalık ayrımında kritik hale gelir. Obstrüksiyonun “akım kısıtlılığı” ile, restriksiyonun ise daha çok “hacim azalması” ile ilişkili olduğu sistematik biçimde klinik dile yerleşir.
  2. Standardizasyon ve referans değerler: Ölçümlerin yaş, cinsiyet, boy, etnik-köken gibi değişkenlerle anlamlı biçimde değiştiği anlaşılınca, “beklenen değer” kavramı ve referans aralıkları önem kazanır. Bu, akciğer testlerini bir “mutlak sayı” okumaktan çıkarıp, “kişiye göre normalize edilmiş” bir değerlendirme çerçevesine taşır.

Aynı yüzyılda arteriyel kan gazı analizi klinik pratiğe oturur; böylece ventilasyonun ve gaz değişiminin yalnız mekanik değil, kimyasal/fizyolojik çıktıları da doğrudan ölçülebilir hale gelir.

2.3. 21. Yüzyıl: İnce Fenotipleme, Dijitalleşme ve Çok Boyutlu Solunum

Güncel dönemde akciğer testleri tek bir cihaz ya da tek bir sayıdan ziyade, “fizyolojik fenotip” üretmeye yönelmiştir. Dijital spirometreler, taşınabilir ev ölçüm cihazları, sürekli oksimetri ve klinik karar destek yazılımları ölçümlerin erişilebilirliğini artırır. Aynı zamanda difüzyon kapasitesi, küçük hava yolu işlevleri, osilometri gibi yöntemler; klasik spirometrinin yakalayamadığı erken veya heterojen patolojileri görünür kılmayı hedefler. Klinik araştırmalar, KOAH ve astım gibi başlıklarda “tek hastalık—tek mekanizma” yaklaşımının yetersiz olduğunu gösterdikçe, test paneli de çok boyutlu hale gelmiştir.


3) Evrimsel Biyolojik Bağlam: Solunum Sisteminin Tasarım Mantığı ve Testlerin Fizyolojik Temeli

Akciğer testlerini “evrimsel biyoloji” açısından ele almak, ölçtüğümüz parametrelerin neden bu şekilde organize olduğuna dair sezgisel bir çerçeve sağlar. İnsan akciğeri, atmosferik oksijeni kan dolaşımına aktarırken aynı zamanda karbondioksiti uzaklaştıran, yüksek yüzey alanlı ve ince bariyerli bir değişim organıdır. Bu tasarımın temel “ödünleşimleri” vardır:

  1. Yüzey alanı–bariyer inceliği dengesi: Gaz değişimi için bariyerin ince olması avantajdır; ancak bu incelik, inflamasyon, fibroz ve ödem gibi süreçlerde hızla dezavantaja dönüşür. Difüzyon kapasitesi testleri (DLCO gibi) tam da bu bariyerin etkinliğini dolaylı olarak ölçer.
  2. İletim yolları–direnç ilişkisi: Hava, alveole ulaşana dek iletim yollarından geçer. Bu yolların çapı, tonusu ve mukus yükü direnç üzerinde belirleyicidir. Obstrüktif hastalıklar (astım, KOAH) bu iletim ağının “direnç” tarafını bozar; spirometri bu nedenle özellikle akım-zaman ilişkisine duyarlıdır.
  3. Ventilasyon–perfüzyon eşleşmesi: En ideal durumda hava akımı ile kan akımı uyumlu dağılır. Bu eşleşme bozulduğunda oksijenlenme düşebilir; bazı bozukluklar spirometride sınırlı değişiklik yaparken oksimetri veya kan gazında belirgin bozulma görülebilir. Bu, testlerin neden birbirini tamamladığını açıklar.
  4. Bipedal yaşam, konuşma ve ince motor kontrol: İnsanda konuşma, nefesin son derece ince ayarlı kontrolünü gerektirir; diyafram ve göğüs duvarı mekaniği bu açıdan hassas bir düzenek haline gelmiştir. Nöromüsküler hastalıklarda ventilatuvar pompa zayıflığı erken dönemde efor dispnesiyle kendini gösterebilir; bu da spirometri, maksimal inspiratuvar/ekspiratuvar basınçlar ve bazen kan gazı ile izlenir.

Bu evrimsel çerçeve, testlerin “neye duyarlı” olduğunu anlamayı kolaylaştırır: Spirometri daha çok akım/direnç ve büyük-orta hava yolu dinamiğine; akciğer hacimleri göğüs duvarı–parankim kısıtlılığına; difüzyon testleri alveolokapiller ünitenin etkinliğine; oksimetri ve kan gazı ise sistem çıktısına (oksijenlenme/ventilasyon) duyarlıdır.


4) Akciğer Testlerinin Sınıflandırılması: Ölçtüğü Fizyolojik Boyuta Göre Sistematik Yaklaşım

Akciğer testlerini, ölçtükleri fizyolojik boyuta göre sınıflamak klinik yorumlamayı belirginleştirir.

4.1. Mekanik (Ventilatuvar) Fonksiyon Testleri

Spirometri bu başlığın omurgasıdır. Zorlu manevralarla akım ve hacim ilişkisini ölçer.

  • FVC (Zorlu Vital Kapasite): Maksimum inspirasyon sonrası zorlu ve tam ekspirasyonla çıkarılabilen toplam hacim.
  • FEV1: FVC manevrasının ilk saniyesinde çıkarılan hacim.
  • FEV1/FVC: Obstrüksiyonun nicel göstergesi olarak kullanılır; akım kısıtlılığı arttıkça oran düşme eğilimindedir.
  • PEF (Tepe Ekspiratuvar Akım): Zorlu ekspirasyon sırasında ulaşılan en yüksek akım.
  • FEF25–75 gibi orta akım parametreleri: Daha değişken olmakla birlikte, bazı durumlarda küçük hava yolu etkilenimi hakkında ipucu verebilir.

Spirometri, hastalığı “mekanik bir imza” ile yakalamaya çalışır: obstrüksiyonda özellikle erken faz akımlar azalır; restriksiyonda ise toplam hacimler düşer, oran göreli olarak korunabilir veya artabilir. Yine de restriksiyonu kesinlemek için genellikle akciğer hacim ölçümleri gerekir.

Akciğer hacimleri (TLC, RV, FRC vb.) restriktif paternin doğrulanması ve hiperinflasyon/hava hapsinin saptanması açısından kritiktir.

  • TLC (Total Akciğer Kapasitesi): Akciğerlerin ulaşabileceği toplam hacim.
  • RV (Rezidüel Hacim): Maksimum ekspirasyon sonrası akciğerde kalan hava.
  • Hava hapsi ve hiperinflasyon: Obstrüksiyonda RV artabilir; TLC de artarsa hiperinflasyon lehine yorumlanır.

Bu ölçümler plethysmography gibi yöntemlerle veya gaz dilüsyon teknikleriyle yapılabilir; yöntem seçimi, obstrüksiyonun şiddetine ve ölçüm amaçlarına göre önem kazanır.

4.2. Bronşiyal Yanıt ve Hava Yolu Hiperreaktivitesi Testleri

Bronş provokasyon (bronş mücadelesi) testleri, hava yollarının uyaran karşısındaki “aşırı duyarlılığını” ölçer. Temel mantık, bronkokonstriksiyon oluşturabilecek bir uyaranla (farmakolojik ya da fiziksel) FEV1’de belirli bir düşüş eşiğinin tetiklenip tetiklenmediğini saptamaktır.

  • Metakolin gibi direkt uyaranlar: Hava yolu düz kasını doğrudan etkileyerek hiperreaktiviteyi ortaya çıkarır.
  • Efor, soğuk hava, hiperventilasyon gibi indirekt uyaranlar: İnflamatuvar aracılar üzerinden yanıtı provoke edebilir.

Bu testler özellikle astım şüphesinde, semptomlar ile bazal spirometri arasında uyumsuzluk olduğunda değerlidir. Ancak negatiflik astımı tamamen dışlamayabilir; pozitiflik de klinik bağlamdan bağımsız tek başına tanı koydurucu kabul edilmez. Uygulama mutlaka güvenlik protokolleri ve geri döndürücü bronkodilatör hazırlığı ile yapılır.

4.3. Gaz Değişimi ve Oksijenlenme Testleri

Pulse oksimetri, periferik arteriyel oksijen satürasyonunu non-invaziv biçimde izler. Klinik avantajı hız ve erişilebilirliktir; sınırlılığı ise satürasyonun, oksijen parsiyel basıncı–hemoglobin eğrisi nedeniyle bazı aralıklarda değişiklikleri “maskeliyor” olabilmesidir. Ayrıca periferik perfüzyon bozukluğu, hareket artefaktı, bazı dishemoglobin durumları ve tırnak boyası gibi faktörler ölçümü etkileyebilir.

Arteriyel kan gazı (AKG), oksijenlenme ve ventilasyonun “altın standarda yakın” biyokimyasal çıktısını sunar:

  • PaO2: Oksijen parsiyel basıncı (oksijenlenme).
  • PaCO2: Karbondioksit parsiyel basıncı (alveoler ventilasyonun göstergesi).
  • pH ve bikarbonat: Asit–baz durumunu ve kronik solunum bozukluklarında renal kompansasyonu yansıtır.

AKG, özellikle hiperkapni şüphesi, ciddi dispne, akut solunum yetmezliği, ventilasyon desteği ayarı gibi durumlarda vazgeçilmezdir.

Difüzyon kapasitesi (DLCO gibi), alveolokapiller membranın gaz transfer etkinliğini yansıtır. İnterstisyel akciğer hastalıklarında, amfizemde, pulmoner vasküler hastalıklarda ve anemi gibi sistemik durumlarda değişebilir. Bu nedenle yorumlama hem pulmoner hem hematolojik bağlamı dikkate almalıdır.

4.4. Efor ve Fonksiyonel Kapasite Değerlendirmeleri

Klinikte “nefes darlığı” çoğu zaman istirahatte değil eforla sınırlayıcı hale gelir. Bu nedenle:

  • 6 dakika yürüme testi gibi submaksimal değerlendirmeler,
  • Kardiyopulmoner egzersiz testi gibi çok değişkenli (ventilasyon, oksijen tüketimi, karbondioksit üretimi, ventilatuvar eşdeğerler) analizler,
    solunum, dolaşım ve periferik kas kullanımını entegre biçimde değerlendirir.

Bu testler, aynı semptomun farklı fizyopatolojik kaynaklarını ayırmada (deconditioning, kalp yetmezliği, pulmoner vasküler hastalık, ventilatuvar limitasyon, disfonksiyonel solunum örüntüsü) güçlü araçlardır.

4.5. Uyku İlişkili Solunum Bozuklukları İçin Tarama ve Tanılama

Gece oksimetresi, uyku sırasında tekrarlayan desatürasyon paternleri açısından tarama sağlayabilir; ancak uyku apnesi tanısı için çoğu durumda polisomnografi veya poligrafi gerekir. Burada akciğer testleri, eşlik eden ventilatuvar bozuklukları veya KOAH–uyku apnesi birlikteliği gibi fenotipleri anlamada tamamlayıcı rol oynar.


5) Ölçüm Kalitesi, Standardizasyon ve Yorumlama Mantığı

Akciğer testleri, yüksek derecede “işbirliğine dayalı” ölçümlerdir; bu nedenle teknik kalite, klinik yorum kadar belirleyicidir.

5.1. Pre-analitik ve Analitik Değişkenler

  • Hastanın manevrayı doğru öğrenmesi, yeterli eforu sürdürmesi ve tekrarlanabilirlik kriterlerini sağlaması gerekir.
  • Bronkodilatör kullanımı, sigara, ağır egzersiz, akut enfeksiyon, yakın zamanlı cerrahi girişimler sonuçları etkileyebilir.
  • Cihaz kalibrasyonu, ağızlık sızıntısı, uygun pozisyon ve koçluk kalitesi hatayı azaltır.

5.2. Patern Tanıma: Obstrüksiyon, Restriksiyon ve Karışık Tip

  • Obstrüktif patern: FEV1 düşer, FEV1/FVC oranı düşme eğilimindedir; şiddet derecelendirmesi çoğunlukla FEV1’in beklenen değere göre yüzdesiyle ilişkilendirilir. Hiperinflasyon ve hava hapsi hacim ölçümleriyle desteklenebilir.
  • Restriktif patern: FVC düşebilir; ancak gerçek restriksiyon tanısı TLC düşüklüğü ile doğrulanır. İnterstisyel fibroz, plevral hastalıklar, göğüs duvarı deformiteleri, obezite veya nöromüsküler zayıflık gibi farklı mekanizmalar aynı “hacim azalması” sonucunu doğurabilir; ayrım klinik ve ek testlerle yapılır.
  • Karışık patern: Hem oran düşüklüğü hem hacim azalması birlikte olabilir; ileri KOAH’ta veya obstrüksiyona eşlik eden restriktif süreçlerde görülebilir.

5.3. Reversibilite ve Değişkenlik

Bronkodilatör sonrası anlamlı iyileşme, hava yolu düz kas tonusunun ve bronkospazm bileşeninin katkısını düşündürür. Bununla birlikte astım yalnız “reversibilite” ile, KOAH yalnız “irreversibilite” ile tanımlanamayacak kadar heterojendir; bu yüzden klinik öykü, maruziyet, alevlenme örüntüsü, görüntüleme ve biyobelirteçlerle birlikte değerlendirme esastır.


6) Endikasyonlar: Ne Zaman Akciğer Testi Yapılır?

Akciğer testleri iki ana amaçla istenir: tanı koydurmak ve hastalık seyrini/tedavi yanıtını izlemek.

  • Semptom temelli endikasyonlar: Kronik öksürük, nefes darlığı, hışıltı, efor kapasitesinde düşüş, göğüs sıkışması, tekrarlayan solunum yolu enfeksiyonları.
  • Risk temelli endikasyonlar: Sigara ve biyokütle maruziyeti, mesleki toz/kimyasal maruziyet, ailede erken başlangıçlı akciğer hastalığı, sistemik hastalıkların pulmoner tutulumu.
  • Preoperatif değerlendirme: Özellikle toraks/üst abdominal cerrahi veya belirgin kardiyopulmoner komorbidite varlığında risk sınıflaması ve postoperatif komplikasyon öngörüsü için.
  • Tedavi izleme: Astım kontrolü, KOAH progresyonu, interstisyel akciğer hastalıklarında fonksiyon kaybı hızı, pulmoner hipertansiyonda fonksiyonel kapasite değişimleri.
  • Halk sağlığı ve işyeri hekimliği: Maruziyete bağlı erken etkilenimin saptanması ve koruyucu önlemlerin planlanması.

7) Güvenlik, Riskler ve Klinik Önlemler

Çoğu akciğer testi non-invaziv ve düşük risklidir; ancak “düşük risk” sıfır risk demek değildir.

  • Spirometri ve provokasyon testleri: Zorlu manevra; senkop, bronkospazm tetiklenmesi, göğüs ağrısı veya ciddi dispne riskini teorik olarak artırabilir. Yakın dönem miyokard enfarktüsü, kontrolsüz aritmi, ciddi aort stenozu, yeni geçirilmiş göz/toraks/abdominal cerrahi, aktif hemoptizi gibi durumlarda dikkat gerekir.
  • Arteriyel kan gazı: Ağrı, hematom, nadiren arteriyel spazm veya enfeksiyon gibi komplikasyonlar görülebilir; uygun teknik ve kompresyonla risk azaltılır.
  • Oksimetri: Klinik olarak güvenlidir; ancak yanlış güven duygusu yaratabilecek artefaktlara açıktır. Bu nedenle ölçümün klinik tabloyla tutarlılığı kontrol edilir.

8) Hastalıklarla İlişki: Akciğer Testleri Hangi Klinik Sorulara Yanıt Verir?

8.1. Astım

Astımda temel problem değişken hava yolu daralması ve inflamasyondur. Spirometride obstrüktif patern görülebilir; bronkodilatör yanıtı ve/veya bronş provokasyon testleri hiperreaktiviteyi gösterebilir. Normal bazal spirometri astımı dışlamaz; özellikle semptomların dalgalandığı fenotiplerde provokasyon veya seri ölçüm daha bilgilendirici olabilir.

8.2. Kronik Obstrüktif Akciğer Hastalığı (KOAH)

KOAH’ta kronik akım kısıtlılığı ön plandadır. Spirometri obstrüksiyonu niceler; akciğer hacimleri hiperinflasyon ve hava hapsini ortaya koyar; difüzyon kapasitesi amfizem bileşenini yansıtabilir. AKG, özellikle ileri hastalıkta hiperkapni ve kronik solunum yetmezliği değerlendirmesinde önemlidir.

8.3. İnterstisyel Akciğer Hastalıkları ve Pulmoner Fibroz

Bu grupta restriktif ventilatuvar bozukluk ve gaz transferinde azalma tipiktir. TLC düşüklüğü restriksiyonu doğrular; DLCO sıklıkla erken etkilenebilir ve hastalık aktivitesi/ilerleme hakkında güçlü bir sinyal verebilir. Efor testleri, istirahatte normal oksimetriye rağmen efor desatürasyonunu yakalayabilir.

8.4. Bronşektazi

Bronşektazide patern değişken olmakla birlikte obstrüksiyon sık görülür; tekrarlayan enfeksiyonlar ve mukus yükü akım kısıtlılığına katkıda bulunur. Fonksiyon testleri hastalık şiddetini ve tedavi yanıtını izlemeye yardımcıdır; görüntüleme ile birlikte yorumlanır.

8.5. Pulmoner Hipertansiyon ve Pulmoner Vasküler Hastalıklar

Bu hastalıklarda spirometri bazen görece korunabilir; buna karşın difüzyon kapasitesi düşebilir ve efor kapasitesi belirgin azalabilir. Kardiyopulmoner egzersiz testi ve 6 dakika yürüme testi fonksiyonel sınıflamada önemli rol oynar.

8.6. Mesleki Akciğer Hastalıkları

Toz ve mineral maruziyetlerine bağlı hastalıklarda restriktif bozukluk, difüzyon kapasitesinde azalma veya karışık patern görülebilir. Seri ölçümler, maruziyet azaltma stratejilerinin etkinliğini ve hastalık progresyonunu izlemeye yarar.

8.7. Akciğer Kanseri

Akciğer fonksiyon testleri tek başına kanser tanısı koydurmaz; ancak ameliyat planlamasında rezeksiyon sonrası fonksiyon öngörüsü için kritik olabilir. Ayrıca açıklanamayan dispne veya obstrüksiyon paterninin hızlı kötüleşmesi gibi durumlarda ileri değerlendirmeyi tetikleyebilir.

8.8. Uyku Apnesi ve Hipoventilasyon Sendromları

Oksimetri taramada yardımcı olabilir; fakat tanı için uyku çalışmaları gerekir. Obezite hipoventilasyonu veya nöromüsküler zayıflık gibi durumlarda AKG ve solunum kas gücü ölçümleri yol göstericidir.

8.9. Kistik Fibrozis

Hava yolu obstrüksiyonu ve enfeksiyon/inflamasyon döngüsü spirometrik kayıplara yol açar. Seri FEV1 izlemi, klinik gidiş ve tedavi yanıtı açısından güçlü bir izlem aracıdır.

8.10. Zatürre ve Tüberküloz

Akut enfeksiyonlar sırasında spirometri genellikle tanı aracı olmaktan çok fonksiyonel etkilenimi değerlendiren yardımcı bir ölçümdür. Tanıda görüntüleme, mikrobiyoloji ve klinik bulgular esastır; fonksiyon testleri ise iyileşme sonrası kalıcı sekelleri nicelleyebilir.


9) Güncel Bilimsel Anlayış: Çok Boyutlu Fenotipleme ve Klinik Karar Mantığı

Günümüzde akciğer testleri, tek bir hastalık etiketini doğrulamaktan çok, şu tür sorulara yanıt üretmek üzere konumlanır:

  • Sorun esas olarak hava yolu direnci mi, parankimal kısıtlılık mı, pulmoner vasküler bileşen mi, yoksa ventilatuvar pompa mı?
  • Gaz değişimi bozukluğu var mı; varsa mekanizması difüzyon limitasyonu, ventilasyon–perfüzyon uyumsuzluğu veya hipoventilasyon ile mi açıklanıyor?
  • Hastalığın “sayısal izi” zaman içinde nasıl değişiyor; bu değişim tedaviyle modifiye edilebilir mi?
  • Aynı spirometrik patern altında farklı biyolojik alt tipler bulunuyor mu; kişiselleştirilmiş tedavi için hangi fizyolojik işaretler daha seçici?


Keşif

Resimde betimlenen sahne, erken modern döneme (17.–18. yüzyıl estetiği) ait ilkel spirometri / solunum ölçümü fikrini çağrıştıran, ancak fizyolojik ve fiziksel açıdan çok sayıda mantık ve yöntem hatası içeren bir tasviri yansıtmaktadır.


1. EKeşfin Hikâyesi: Akciğer Testlerinin Doğuşu ve Bilimsel Zihinle Büyüyen Bir Ölçüm Geleneği

Solunumun ölçülebilir bir olgu olduğu fikri, insanlığın “nefes”i yalnızca yaşamsal bir işaret değil, aynı zamanda doğanın yasalarına bağlı, sayısallaştırılabilir bir süreç olarak kavramaya başladığı anlarda filizlenir. Akciğer testlerinin keşif süreci bu yüzden tek bir buluşun tarihi değildir; yüzyıllar boyunca ilerleyen bir merakın, çok disiplinli bir mühendisliğin ve klinik gözlemi nicel fiziğe bağlayan entelektüel bir dönüşümün hikâyesidir. Bu hikâyede her kuşak, kendisinden öncekinin “nefes hakkında sorduğu soruları” biraz daha keskinleştirir; ölçüm araçları incelir, yorumlama stratejileri derinleşir ve sonunda solunum fizyolojisi, modern tıbbın en standartlaştırılmış sayısal dillerinden birine dönüşür.


1) İlk Gözlemler: Nefesin Dili, Bedensel İşaretler ve Akciğerin Amacı Üzerine Düşünmek

Antik Yunan: Gözlemden Kavrama

Antik hekimlikte akciğerin “fonksiyonu” bugünkü anlamda ölçülmez; ama klinik gözlem çok güçlüdür. Hipokrat geleneği, hastalığı sayılarla değil, düzenli ve tekrar eden işaretlerle okur: solunum sayısı, nefesin derinliği, hırıltı, öksürüğün karakteri, göğüs ağrısının nefesle ilişkisi, balgamın niteliği, ateşin ritmi. Burada doğan temel fikir şudur: Solunum değişiyorsa, bedende değişen bir “mekanizma” vardır; hekim bu mekanizmayı anlamalıdır.

Aristoteles ve onu izleyen düşünürler, akciğerin kalbi “serinletme” gibi kavramsal açıklamalarla işlevselleştirilmesine yönelir. Bu açıklamalar bugünkü biyolojiyle örtüşmez; fakat bir şeyi mümkün kılar: “Akciğerin bir amacı var ve bu amaç hakkında deney yapılabilir” düşüncesi.

Roma ve Geç Antikçağ: Deney Kıvılcımı

Galen’in döneminde, solunumun fiziksel bir süreç olduğuna ilişkin sezgiler güçlenir. Solunum havasının “yakalanması”, dışarı verilen havanın “madde” olarak düşünülmesi ve göğüs kafesinin mekanik rolünün tartışılması, daha sonra ölçüme dönüşecek bir zihinsel zemindir. Henüz spirometre yoktur; ama “hava” artık yalnız metafor değildir.


2) Mekaniğin Sahneye Çıkışı: Hava, Basınç, Hacim ve Solunumun Fizik Yasaları

Akciğer testlerinin gerçek keşif çizgisi, solunumu bir “miktar” ve “akış” olarak ele almayı sağlayan fiziksel kavrayışla hız kazanır.

17. yüzyıl: Havanın Keşfi ve Göğüs Mekaniği

Bu yüzyılda bilim, “hava”yı görünmeyen bir unsur olmaktan çıkarır; basıncı, elastikiyeti ve hacmi olan bir madde gibi ele alır. Bu dönüşüm, akciğerin de bir “basınç-hacim sistemi” olarak düşünülebilmesinin ön koşuludur.

  • Robert Boyle, gazların basınç-hacim ilişkisini formülleştirerek, ileride bütün akciğer hacim ölçümlerinin temelinde yer alacak düşünceyi doğurur: Kapalı bir sistemde gaz hacmi, basınçla düzenli bir ilişki içindedir.
  • Robert Hooke, hayvan deneylerinde göğüs hareketinin ve ventilasyonun ayrıştırılabileceğini gösteren gösterimlerle, “solunumun yalnız göğüs kaslarının hareketinden ibaret olmadığı” fikrini güçlendirir.
  • John Mayow, solunan havada “yaşamı sürdüren” bir bileşen bulunduğunu ileri sürerek, daha sonra oksijen kavramıyla birleşecek bir hattı açar. Bu hat, ileride yalnız akım ve hacmi değil, gaz değişimini de ölçme ihtiyacını doğuracaktır.

Bu dönemde ölçüm hâlâ ilkel olabilir; fakat soru artık nettir: “Bir nefeste kaç hacim hava hareket ediyor; bu hacim ne hızla ve hangi kuvvetle taşınıyor?”

18. yüzyıl: Kimyanın Solunuma Girişi

Akciğer testleri, yalnız mekanik değil, “kimyasal çıktı” sorusuyla da şekillenir.

  • Joseph Priestley ve Antoine Lavoisier, havanın bileşimi ve yanma/solunum ilişkisi üzerinde çalışarak, solunumun bir tür “iç yanma” gibi ele alınabileceğini gösterir. Böylece akciğerin işi yalnız hava alıp vermek değil, oksijenin bedene girişi ve karbondioksitin çıkışıdır.
  • Bu düşünce çizgisi, 20. yüzyılda kan gazı analizinin ve difüzyon testlerinin ortaya çıkacağı büyük hedefi belirler: “Akciğerin mekanik kapasitesi iyi görünebilir ama gaz değişimi bozulmuş olabilir; bunu ölçmek gerekir.”

3) Nicel Solunumun Doğumu: Vital Kapasite ve Modern Spirometrenin Ortaya Çıkışı

19. yüzyılın ortası: John Hutchinson ve “Vital Kapasite”nin Sahneye Çıkışı

Akciğer testleri tarihinin kırılma noktası, John Hutchinson’ın 1840’larda geliştirdiği su sızdırmaz düzenekli spirometre ve “vital kapasite” kavramıdır. Burada iki devrim aynı anda gerçekleşir:

  1. Araç devrimi: Nefes, ilk kez klinikte pratik biçimde ölçülebilir bir hacme dönüşür.
  2. Kavramsal devrim: Ölçülen değer yalnız “ne kadar nefes” değildir; kişinin sağlık, dayanıklılık ve hastalık riskiyle ilişkilendirilmeye aday bir biyolojik kapasitedir.

Hutchinson’un yaklaşımı, modern akciğer testlerinin temel mantığını kurar: Solunum fonksiyonunu yalnız tarif etmek değil, sayıya dökmek ve bu sayıyı bireyler arasında karşılaştırılabilir kılmak.

19. yüzyıl sonu: Standardizasyon ve klinik beklentinin doğması

Bu dönem, ölçümün “tek bir cihazın verdiği sayı” olmaktan çıkıp, bir normallik haritasına bağlanması gerektiğini fark eder. Yaş, boy ve cinsiyet gibi değişkenlerin akciğer hacimlerini etkilediği giderek daha net görülür. Böylece “referans değer” fikri doğar: Aynı sayı, farklı bir bedende farklı anlam taşır.


4) Akımın Keşfi: Zaman Boyutu, Obstrüksiyon ve Yeni Bir Fizyolojik İmza

20. yüzyılın ilk yarısı: Hacim yetmez, hız da gerekir

Hutchinson’un vital kapasitesi, akciğerin “ne kadar” hava hareket ettirebildiğini anlatır; fakat “ne kadar hızlı” sorusu, özellikle astım ve kronik obstrüktif hastalıkların anlaşılmasında kilittir. İşte burada spirometri, hacim ölçen bir alet olmaktan çıkıp akım-zaman dinamiğini yakalayan bir sisteme dönüşür.

  • Tiffeneau ve Pinelli, 1940’ların sonlarında zorlu ekspirasyonun ilk saniyesindeki hacmin (sonradan FEV1 olarak yerleşecek) klinik anlamını vurgular ve FEV1’in vital kapasiteye oranını tanımlayarak obstrüksiyonun nicel bir imzasını sunar.
  • Gaensler, 1950’lerde benzer biçimde zorlu ekspiratuvar parametreleri klinik yorumlamaya taşır ve spirometrinin çağdaş biçimini güçlendirir.

Bu gelişmeler, “obstrüksiyon” kavramını yalnız semptomlarla değil, akım kısıtlılığını sayısal olarak gösteren bir oranla tanımlanabilir hâle getirir. Akciğer testlerinin dili artık daha keskindir: “Hacim var ama akım yok; bu, hava yolu direncinin işaretidir.”


5) Akciğerin Görünmeyen Hacimleri: Rezidüel hacim, hiperinflasyon ve Plethysmography

1950’ler: Dubois ve beden plethysmografisi ile intratorasik gazın yakalanması

Spirometri, ağızdan çıkan havayı ölçer; oysa akciğerde daima içeride kalan bir hava vardır: rezidüel hacim. Obstrüktif hastalıklarda bu “içeride kalan” hava artar; akciğer şişer, göğüs duvarı mekaniği değişir, nefes darlığı yalnız akımdan değil, elastik yükten de doğar. Bu yüzden akciğer testleri, yalnız çıkan havayı değil, içeride kalan hacmi de ölçmek zorundadır.

  • A. B. DuBois ve çalışma arkadaşları, 1956’da beden plethysmografisi ile toraks içi gaz hacmini ve hava yolu direncini ölçmeye yönelik yöntemleri yayımlayarak, klinik fizyolojiye yeni bir pencere açar. Boyle yasası, burada doğrudan uygulamaya dönüşür: Basınç ve hacim, artık klinikte birlikte ölçülebilir.

Bu aşama, KOAH gibi hastalıklarda “hava hapsi” ve “hiperinflasyon” kavramlarının testle görünür olmasını sağlar. Hastalık, artık sadece FEV1 düşüklüğü değildir; akciğerin içeride biriken hacim nedeniyle nasıl çalıştığı da sayısal hale gelir.


6) Gaz Değişimini Ölçmek: Difüzyon, Alveol-Kapiller bariyer ve Kan gazlarının doğuşu

Difüzyon fikri: Akciğer yalnız bir körük değil, bir membran

Akciğerin en kritik işlevi, havayı içeri sokmak değil, oksijeni kana geçirmek ve karbondioksiti uzaklaştırmaktır. Bu farkındalık, “akım-hacim” testlerinin yanına “gaz transferi” testlerini yerleştirir.

Difüzyon kapasitesi testleri, alveol-kapiller bariyerin etkinliğini ve pulmoner kapiller kan hacmi gibi bileşenleri dolaylı biçimde yakalamaya çalışır. İnterstisyel akciğer hastalıkları ve amfizem gibi tablolar, mekanik testlerden önce veya onlardan bağımsız biçimde gaz transferini bozabildiği için, bu testlerin klinik değeri çok yüksektir.

Kan gazı analizi: Solunumun biyokimyasal çıktısı

Gaz değişimini en doğrudan gösteren veri, arteriyel kandaki oksijen ve karbondioksit parsiyel basınçlarıdır. Burada tarihsel hat, “kimyasal analizin zorluğu”ndan “elektrot teknolojisinin olgunlaşması”na uzanır:

  • Erken 20. yüzyılda manometrik ve kimyasal yöntemler, kan gazlarına yaklaşmayı sağlar; ancak hızlı, güvenilir ve klinikte rutin uygulanabilir ölçüm, elektrotların gelişmesiyle mümkün olur.
  • Severinghaus çizgisi, karbondioksit elektrodu ve oksijen elektrodu gibi bileşenlerin klinik cihazlara dönüşmesiyle, kan gazı analizinin modern şeklini kurar. Bu, yoğun bakım ve acil tıbbın gelişimiyle de eşzamanlıdır: Akciğer testleri yalnız poliklinikte değil, kritik hastanın başucunda da “anlık fizyoloji” sunmaya başlar.

Bu noktada akciğer testleri iki eksene ayrılır ama birlikte çalışır:

  • Mekanik eksen (hava akımı ve hacim)
  • Gaz değişimi ekseni (oksijenlenme ve ventilasyonun kimyasal çıktısı)

7) Taşınabilirlik ve Hastanın Evine Taşınan Ölçüm: Peak Flow ve Kişisel İzlem Kültürü

1950’ler–1960’lar: Wright ve tepe ekspiratuvar akımın (PEF) klinik devrimi

Spirometri güçlüdür ama tarihsel olarak hacimli cihazlar, eğitimli personel ve laboratuvar düzeni gerektirir. Astım gibi değişken seyirli hastalıklarda ise ihtiyaç şudur: Hasta gün gün değişen hava yolu daralmasını kendi hayatının içinde izleyebilmelidir.

  • Basil Martin Wright, 1950’lerin sonunda peak flow metreyi pratik ve taşınabilir bir izlem aracına dönüştürerek, solunum ölçümünü klinikten eve taşır. PEF ölçümü, hava yolu obstrüksiyonunun günlük dalgalanmalarını görünür kılar; tedavi yanıtı ve tetikleyici maruziyetlerin etkisi daha net izlenir.

Bu aşama, akciğer testlerinin toplumsal yüzünü değiştirir: Ölçüm, hekim merkezli bir ritüel olmaktan çıkıp hasta merkezli bir öz-izlem pratiğine dönüşür.


8) Standardizasyon Çağı: Aynı Manevra, Aynı Kalite, Aynı Dil

  1. yüzyılın ikinci yarısı ve 21. yüzyılın başı, akciğer testlerinin “bilimsel olgunlaşma” dönemidir. Çünkü ölçüm ne kadar iyi olursa olsun, farklı laboratuvarların farklı tekniklerle yaptığı ölçümler karşılaştırılamazsa bilim ilerlemez.

Bu nedenle uluslararası solunum toplulukları:

  • spirometri manevralarının kabul edilebilirlik ve tekrarlanabilirlik ölçütlerini,
  • cihaz kalibrasyon ilkelerini,
  • akciğer hacimleri ve difüzyon kapasitesinin standardize edilmesini,
  • yorumlamada kullanılacak istatistiksel stratejileri
    kurumsal belgelerle belirler.

Bu standardizasyon, akciğer testlerini modern tıbbın en güvenilir nicel araçları arasına yerleştirir: Aynı hasta farklı bir ülkede ölçülse bile benzer biyolojik gerçekliğe yaklaşmak hedeflenir.


9) Çağdaş Dönem: Fenotipleme, Adaletli Referanslar, Dijital İzlem ve Yapay Zekâ ile Yeni Solunum Bilimi

9.1. Referans denklemlerinde küresel yaklaşım ve 2022 sonrası dönüşüm

Akciğer testi sonuçlarının yorumlanması “beklenen değer”e dayanır. Ancak beklenen değerler tarihsel olarak bazı popülasyonlara aşırı ağırlık verebilir; bu da yanlış sınıflandırma riskini doğurur. Bu nedenle 2010’lardan itibaren küresel veriyle geliştirilen referans denklemleri yaygınlaşır. 2020’lerin başında ise özellikle “ırk temelli düzeltmeler”in klinik ve etik etkileri yoğun biçimde tartışılır.

Bu bağlamda GLI-2022 gibi daha “ırk-nötr” veya küresel temsiliyeti artırmayı hedefleyen yaklaşımlar, akciğer fonksiyonunun yorumlanmasında yeni bir döneme işaret eder. Bu geçiş, yalnız istatistiksel bir güncelleme değildir; klinik kararın kimler için nasıl şekillendiğini etkileyen bir paradigma değişimidir. Farklı popülasyonlarda uygulanabilirlik, sınıflandırma değişimleri ve uzunlamasına izlemde yüzdelik tahminlerin davranışı güncel araştırmaların yoğunlaştığı alanlardan biridir.

9.2. Küçük hava yolları ve yeni ölçüm stratejileri: Osilometri ve çoklu nefes yıkama

Klasik spirometri, özellikle büyük ve orta hava yollarındaki akım kısıtlılığına duyarlıdır. Oysa bazı hastalıklarda küçük hava yolu patolojisi erken dönemde baskın olabilir. Bu nedenle:

  • İmpuls osilometri gibi çaba bağımsız testler,
  • çoklu nefes yıkama ve LCI gibi ventilasyon heterojenliğini ölçen yöntemler,
    özellikle pediatrik popülasyonlarda ve kistik fibrozis gibi hastalıklarda daha görünür bir rol kazanır.

9.3. Ev spirometrisi, tele-tıp ve sürekli oksimetri: Ölçümün süreklileşmesi

Günümüzde ölçüm “an”dan “zaman serisi”ne dönüşür. Ev spirometrisi, giyilebilir oksimetri, akıllı inhalerler ve tele-izlem platformları; solunum fizyolojisini klinik ziyaretin dışına taşır. Bu, özellikle alevlenmelerin erken yakalanması, rehabilitasyon programlarının izlenmesi ve kronik hastalık yönetiminin kişiselleştirilmesi açısından önemlidir.

9.4. Yapay zekâ ve otomatik kalite kontrol: Yeni bir yorumlayıcı ortak

Akciğer testlerinin en kırılgan noktalarından biri, manevra kalitesi ve yorumlayıcı varyasyonudur. Çağdaş yaklaşımlar:

  • otomatik kalite denetimi,
  • patern tanıma,
  • klinik bağlamla entegre karar destek
    üzerine yoğunlaşır. Burada hedef, hekimin yerini almak değil; ölçüm hatalarını azaltmak, standardizasyonu güçlendirmek ve karmaşık veriyi klinik olarak daha okunur hale getirmektir.

10) Yanlış Atıfları Düzeltmek: Bilim Tarihinin İnceliği

Bazı popüler anlatılarda spirometrenin 17. yüzyılda John Evelyn tarafından icat edildiği veya Hipokrat’ın su tüpüne üfleme temelli bir “akciğer fonksiyon testi” tanımladığı gibi iddialar görülebilir. Bilim tarihinin daha güvenilir çizgisi ise modern spirometrenin ve “vital kapasite” kavramının 19. yüzyılda Hutchinson ile belirginleştiğini; antik dönemde ise daha çok klinik gözlem ve kavramsal fizyoloji tartışmalarının bulunduğunu gösterir. Bu ayrım önemlidir: Akciğer testlerinin tarihi, “eski çağlarda da ölçüm vardı” demekten çok, ölçümün hangi anda güvenilir, tekrarlanabilir ve klinik karar üretebilir hale geldiğini izlemeyi gerektirir.



İleri Okuma
  1. Hutchinson, J. (1846). On the capacity of the lungs, and on the respiratory functions, with a view of establishing a precise and easy method of detecting disease by the spirometer. Medico-Chirurgical Transactions, 29, 137–252.
  2. Cournand, A., Ranges, H. A. (1941). Pulmonary circulation and alveolar ventilation–perfusion relationships in health and disease. American Journal of Physiology ve ilişkili dönem yayınları (makale dizisi; bibliyografik ayrıntılar yayın bazında değişkendir).
  3. Tiffeneau, R., Pinelli, A. (1947). Air circulant et air captif dans l’exploration de la fonction ventilatrice pulmonaire. Paris Médical, 37, 624–628.
  4. Riley, R. L., Cournand, A. (1949). Ideal alveolar air and the analysis of ventilation-perfusion relationships. Journal of Applied Physiology, 1, 825–847.
  5. West, J. B. (1962). Ventilation-perfusion relationships. American Review of Respiratory Disease, 86, 1–21.
  6. Quanjer, P. H., Tammeling, G. J., Cotes, J. E., Pedersen, O. F., Peslin, R., Yernault, J.-C. (1993). Lung volumes and forced ventilatory flows. European Respiratory Journal, 6(Suppl. 16), 5–40.
  7. Celli, B. R., MacNee, W., ATS/ERS Task Force (2004). Standards for the diagnosis and treatment of patients with COPD. European Respiratory Journal, 23(6), 932–946.
  8. Miller, M. R., Hankinson, J., Brusasco, V., Burgos, F., Casaburi, R., Coates, A., Crapo, R., Enright, P., van der Grinten, C. P. M., Gustafsson, P., Jensen, R., Johnson, D. C., MacIntyre, N., McKay, R., Navajas, D., Pedersen, O. F., Pellegrino, R., Viegi, G., Wanger, J. (2005). Standardisation of spirometry. European Respiratory Journal, 26, 319–338.
  9. Wanger, J., Clausen, J. L., Coates, A., Pedersen, O. F., Brusasco, V., Burgos, F., Casaburi, R., Crapo, R., Enright, P., van der Grinten, C. P. M., Gustafsson, P., Hankinson, J., Jensen, R., Johnson, D. C., MacIntyre, N., McKay, R., Miller, M. R., Navajas, D., Pellegrino, R., Viegi, G. (2005). Standardisation of the measurement of lung volumes. European Respiratory Journal, 26, 511–522.
  10. MacIntyre, N., Crapo, R. O., Viegi, G., Johnson, D. C., van der Grinten, C. P. M., Brusasco, V., Burgos, F., Casaburi, R., Coates, A., Enright, P., Gustafsson, P., Hankinson, J., Jensen, R., McKay, R., Miller, M. R., Navajas, D., Pedersen, O. F., Pellegrino, R., Wanger, J. (2005). Standardisation of the single-breath determination of carbon monoxide uptake in the lung. European Respiratory Journal, 26, 720–735.
  11. Pellegrino, R., Viegi, G., Brusasco, V., Crapo, R. O., Burgos, F., Casaburi, R., Coates, A., van der Grinten, C. P. M., Gustafsson, P., Hankinson, J., Jensen, R., Johnson, D. C., MacIntyre, N., McKay, R., Miller, M. R., Navajas, D., Pedersen, O. F., Wanger, J. (2005). Interpretative strategies for lung function tests. European Respiratory Journal, 26(5), 948–968.
  12. Raghu, G., Collard, H. R., Egan, J. J., Martinez, F. J., Behr, J., Brown, K. K., Ancochea, J., ve çalışma grubu (ATS/ERS/JRS/ALAT) (2011). An official ATS/ERS/JRS/ALAT statement: idiopathic pulmonary fibrosis: evidence-based guidelines for diagnosis and management. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 183(6), 788–824.
  13. Lötvall, J., Akdis, C. A., Bacharier, L. B., Bjermer, L., Casale, T. B., Custovic, A., Lemanske, R. F., Jr., ve diğerleri (2011). Asthma endotypes: a new approach to classification of disease entities within the asthma syndrome. Journal of Allergy and Clinical Immunology, 127(2), 355–360.
  14. Quanjer, P. H., Stanojevic, S., Cole, T. J., Baur, X., Hall, G. L., Culver, B. H., Enright, P. L., Hankinson, J. L., Ip, M. S. M., Zheng, J., Stocks, J. (2012). Multi-ethnic reference values for spirometry for the 3–95-yr age range: the global lung function 2012 equations. European Respiratory Journal, 40, 1324–1343.
  15. Graham, B. L., Brusasco, V., Burgos, F., Cooper, B. G., Jensen, R., Kendrick, A., MacIntyre, N. R., Thompson, B. R., Wanger, J. (2017). 2017 ERS/ATS standards for single-breath carbon monoxide uptake in the lung. European Respiratory Journal, 49, 1600016.
  16. GOLD Scientific Committee (2025). Global Strategy for the Diagnosis, Management, and Prevention of Chronic Obstructive Pulmonary Disease. Global Initiative for Chronic Obstructive Lung Disease (GOLD) Report.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Ambroksol Hidroklorür

“Ambroksol” adı kimyasal yapısından gelir ve bileşiğin kendisi de mukolitik adı verilen ilaç sınıfına aittir. Ambroksol hidroklorür, bromheksinin bir türevi olarak geliştirildi. Piyasaya sürülmesinden bu yana, birçok ülkede artan mukusla ilişkili solunum yolu hastalıklarını tedavi etmek için yaygın olarak kullanılmaktadır.

Farmakolojik Detaylar:

Hareket mekanizması:

Ambroksol hidroklorür, akciğerlerdeki yüzey aktif madde üretimini artırarak çalışır. Sürfaktan, akciğer alveollerinin içindeki yüzey gerilimini azaltan, onların açık kalmasına yardımcı olan ve nefes almayı kolaylaştıran bir maddedir.
Aynı zamanda akciğerlerdeki mukus salgısını da etkileyerek onu daha az viskoz ve yapışkan hale getirir. Bu, öksürmeyi (balgam) kolaylaştırır ve hava yollarının temizlenmesine yardımcı olur.

Endikasyonlar:

Ambroksol öncelikle mukolitik bir ajan olarak kullanılır ve kronik bronşit, astım ve mukus oluşumunun endişe verici olduğu diğer akciğer hastalıkları gibi durumlarda mukusun temizlenmesine yardımcı olur.

Uygulama ve Dozaj:

Ambroksol hidroklorür, tabletler, şurup ve damlalar dahil olmak üzere çeşitli formülasyonlarda mevcuttur. Spesifik doz ve uygulama sıklığı, tedavi edilen duruma, hastanın yaşına ve spesifik ürün önerilerine göre değişir.

Yan etkiler:

Yaygın yan etkiler bulantı, kusma ve ishal gibi gastrointestinal semptomları içerir.
Daha az yaygın olarak alerjik reaksiyonlar, döküntü veya baş ağrısı meydana gelebilir.

Kontrendikasyonlar:

Ambroksol, ilaca karşı bilinen alerjisi veya aşırı duyarlılığı olan kişiler tarafından kullanılmamalıdır.
Şiddetli karaciğer veya böbrek yetmezliği olan hastalarda kullanımına dikkatle yaklaşılmalıdır.

Etkileşimler:

Ambroksol hidroklorür ile bildirilen önemli bir ilaç-ilaç etkileşimi yoktur, ancak sağlık hizmeti sağlayıcısını alınan tüm ilaçlar hakkında bilgilendirmek her zaman önemlidir.

Klinik uygulamalar:

Ambroksol hidroklorürün mukolitik etkisi, kalın mukus salgısının normal akciğer fonksiyonunu engellediği durumlarda faydalıdır. Ambroksol bu salgıları parçalayarak hastaların hava yollarını temizlemesini kolaylaştırır ve böylece solunum fonksiyonunu iyileştirir.

Ambroksol hidroklorür, mukus birikimiyle ilişkili solunum yolu hastalıklarının tedavisinde değerli bir ajandır. Hastalar ilacı sağlık uzmanının belirttiği şekilde kullanmalı ve yan etkileri konusunda bilgi sahibi olmalıdır.

Tarih

Ambroksol hidroklorür ilk olarak 1960’ların sonu ve 1970’lerin başında Boehringer-Ingelheim tarafından geliştirildi. İlk kez 1979’da piyasaya sürüldü ve şu anda birçok ülkede çeşitli marka isimleri altında satılıyor.

Ambroksol hidroklorür mukolitik bir maddedir, yani kalın mukusun parçalanmasına yardımcı olur. Bronşit, kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ve astım gibi yapışkan veya aşırı mukusla ilişkili solunum yolu hastalıklarını tedavi etmek için kullanılır.

Ambroksol hidroklorür, akciğerlerin içini kaplayan ve solunum yollarının açık tutulmasına yardımcı olan bir madde olan yüzey aktif maddenin üretimini uyararak çalışır. Ayrıca mukusu gevşetmeye ve öksürmeyi kolaylaştırmaya yardımcı olur.

Ambroksol hidroklorür genellikle güvenlidir ve iyi tolere edilir. Ancak mide bulantısı, kusma ve ishal gibi yan etkilere neden olabilir. Ayrıca diğer ilaçlarla da etkileşime girebilir, bu nedenle ambroksol hidroklorür almadan önce doktorunuzla konuşmanız önemlidir.

Ambroksol hidroklorür, solunum yolu hastalıklarının tedavisi için değerli bir ilaçtır. Güvenli ve etkilidir ve bu rahatsızlıklara sahip kişilerin yaşam kalitesinin iyileştirilmesine yardımcı olabilir.

Ambroksol hidroklorürün geliştirilmesindeki bazı önemli kilometre taşlarının kısa bir geçmişi:

1966: Ambroksol hidroklorürün patenti Boehringer-Ingelheim tarafından alındı.
1979: Ambroksol hidroklorür ilk kez Almanya’da pazarlandı.
1980’ler: Ambroksol hidroklorür diğer birçok ülkede tıbbi kullanım için onaylandı.
1990’lar: Ambroksol hidroklorürün çocuklarda kullanımı onaylandı.
2000’ler: Ambroksol hidroklorürün solunum sıkıntısı sendromlu bebeklerin tedavisinde etkili olduğu gösterildi.
2010’lar: Ambroksol hidroklorürün Parkinson hastalığı ve Alzheimer hastalığı gibi diğer durumların tedavisinde potansiyel faydalara sahip olduğu gösterildi.

Ambroksol hidroklorür, 40 yılı aşkın süredir solunum yolu hastalıklarını tedavi etmek için kullanılan çok yönlü ve etkili bir ilaçtır. Bu durumların yönetiminde önemli bir araç olmaya devam etmektedir.

Kaynak:

  1. Malerba, M., & Ragnoli, B. (2008). Ambroxol in the 21st century: pharmacological and clinical update. Expert opinion on drug metabolism & toxicology, 4(8), 1119-1129.
  2. Zanasi, A., Mazzolini, M., & Kantar, A. (2017). A reappraisal of the mucoactive activity and clinical efficacy of bromhexine. Multidisciplinary respiratory medicine, 12(1), 7.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Atelectasis platealis

Plaka benzeri atelektazi olarak da bilinen “atelektazi platealis”, genellikle akciğer tabanlarında olmak üzere lineer veya diskoid atelektatik (çökmüş) akciğer alanları ile karakterize yaygın bir atelektazi şeklidir. Tipik olarak göğüs röntgeni veya BT taramalarında görülür.

Atelektazi terimi, sırasıyla “eksik” ve “genişleme” anlamına gelen Yunanca “ateles” ve “ektasis” kelimelerinden gelir. Gaz değişiminin azalmasına veya hiç olmamasına neden olan bir akciğerin çökmesi veya kapanması anlamına gelir.

Plaka benzeri atelektazi hakkında daha fazlası:

Nedenleri:

Plaka benzeri atelektazi genellikle küçük plevral efüzyonlar, plevral kalınlaşma veya minimal akciğer fibrozu gibi plevral basınçta küçük, keskin değişikliklere yol açan durumlarla ilişkilidir. Uzun süreli yatak istirahati, karın ameliyatı ve yetersiz derin nefes alma nedeniyle de oluşabilir.

Semptomlar:

Çoğu durumda, plaka benzeri atelektazi, özellikle önemsiz bir durum olduğunda asemptomatik olabilir. Bununla birlikte, semptomlar nefes darlığı, hızlı nefes alma, göğüs ağrısı ve öksürüğü içerebilir.

Teşhis:

Plaka benzeri atelektazi genellikle görüntüleme çalışmaları ile teşhis edilir. Bir göğüs röntgeninde, akciğer tabanlarının yakınında doğrusal opasiteler olarak görünebilirken, BT taramaları çökmüş akciğer dokusunun ince, plaka benzeri yatay bantlarını gösterebilir.

Tedavi:

laka benzeri atelektazinin yönetimi öncelikle altta yatan nedenin tedavisini içerir. Örneğin, neden uzun süreli yatak istirahati ise, kişiyi hareket etmeye ve derin nefes almaya teşvik etmek yardımcı olabilir. Sebep plevral efüzyon ise, sıvının boşaltılması gerekebilir.

Prognoz:

Prognoz büyük ölçüde atelektazinin altında yatan nedene bağlıdır. Sebep belirlenip tedavi edilebilirse, plaka benzeri atelektazi genellikle kalıcı sorunlara neden olmadan düzelir.

Kaynak:

“Atelectasis: Causes, Symptoms, and Diagnosis.” Healthline. Link

Silikozis

Silikoz, kum, kaya ve kuvars gibi mineral cevherlerinin bir parçası olan bir mineral olan küçük silika parçacıklarının solunmasından kaynaklanan bir tür akciğer hastalığıdır. Zaman içinde silika partiküllerine maruz kalmak akciğer dokusunda fibrozise (sertleşme veya yara izi) neden olabilir.

Silikozis genellikle madencilik, kumlama, taş kesme ve taş ocaklarında çalışma gibi silikaya maruz kalınan mesleklerde görülür.

Üç tür silikozis vardır:

  1. Genellikle 10 yıl veya daha uzun süre düşük miktarda silika tozuna maruz kaldıktan sonra ortaya çıkan kronik silikoz.
  2. Yüksek düzeyde maruziyetten 5-10 yıl sonra ortaya çıkan hızlandırılmış silikozis.
  3. Çok yüksek seviyelerde silika tozuna maruz kalındıktan sadece birkaç hafta ila birkaç yıl sonra ortaya çıkabilen akut silikozis.

Hastalığın bu formu hızla ilerleyebilir.

Silikozun yaygın belirtileri şunlardır:

  • Fiziksel eforun ardından nefes darlığı
  • Şiddetli öksürük ve halsizlik
  • Göğüs ağrısı
  • Ateş
  • Kilo kaybı
  • Ağır vakalarda solunum yetmezliği

Koruyucu ekipman kullanmak ve silika tozuna maruz kalmayı sınırlandırmak için güvenlik düzenlemelerine uymak da dahil olmak üzere önleme çok önemlidir.

Tarih

Silikozis terimi, çakmaktaşı anlamına gelen Latince silex kelimesinden türemiştir ve ilk kez 1870 yılında İtalya’nın Milano kentindeki Ospedale Maggiore’de bir savcı olan Achille Visconti tarafından kullanılmıştır. Silikozis, kayalarda, kumda ve toprakta bulunan yaygın bir mineral olan silika partiküllerinin solunması sonucu ortaya çıkan bir akciğer hastalığıdır. Silikoz iltihaplanma, yara izi ve akciğer fonksiyonlarında azalmaya yol açabilir ve tüberküloz ve diğer solunum yolu enfeksiyonları riskini artırabilir. Silikozisin geçmişi, Yunanlıların ve Romalıların taş kesme, madencilik ve metal işçiliğinden kaynaklanan tozları solumanın zararlı etkilerini fark ettikleri antik çağlara kadar uzanmaktadır. Ancak silikozis, 19. ve 20. yüzyıllarda sanayileşme ve makineleşmenin artmasıyla birlikte, özellikle madencilik, taş ocakçılığı, inşaat ve seramik gibi sektörlerde daha yaygın ve şiddetli hale gelmiştir. İşçiler, doktorlar, sendikalar ve hükümetler bu mesleki tehlikeyi anlamaya, önlemeye ve telafi etmeye çalıştıkça silikozis de bilimsel araştırma, sosyal aktivizm ve yasal düzenleme konusu haline geldi. Silikozis tarihinde dönüm noktası olan olaylardan biri, 1930 yılında Güney Afrika’nın Johannesburg kentinde düzenlenen ve çeşitli ülkelerden uzmanların silikozisin ortak bir tanımı, teşhisi ve sınıflandırması üzerinde anlaştığı Uluslararası Silikozis Konferansı’dır. Silikozis hakkında bilgi edinme ve önleme konusundaki ilerlemelere rağmen, dünya çapında milyonlarca çalışanı ve toplumu etkileyen küresel bir halk sağlığı sorunu olmaya devam etmektedir.

Kaynak:

  • National Institute for Occupational Safety and Health (NIOSH). (2002). NIOSH Hazard Review: Health Effects of Occupational Exposure to Respirable Crystalline Silica. DHHS (NIOSH) Publication No. 2002-129.
  • Occupational Safety and Health Administration (OSHA). (2002). Crystalline Silica Exposure Health Hazard Information. OSHA Fact Sheet.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Platipne

Yunanca düz veya geniş anlamına gelen “platys” ve nefes anlamına gelen “pnoia” kelimelerinden türetilmiştir. Otururken veya ayakta dururken kötüleşen ve yatarken iyileşen nefes darlığı (dispne) ile karakterize nadir bir tıbbi durumdur. Bu, nefes darlığının yatar pozisyonda ortaya çıktığı ve otururken veya ayakta dururken düzeldiği daha yaygın ortopnenin tam tersidir.

Platipne, aşağıdakiler gibi altta yatan çeşitli tıbbi durumlarla ilişkili olabilir:

  • Hepatopulmoner sendrom (HPS): Bu, akciğerleri etkileyen bir durumdur ve karaciğer hastalığı, özellikle de sirozu olan bazı hastalarda görülür. HPS, akciğerlerdeki kan damarlarının genişlemesine yol açarak oksijenden fakir kanın normal gaz değişim sürecini atlamasına neden olabilir, bu da düşük kan oksijen seviyeleri ve nefes darlığı ile sonuçlanır.
  • Atriyal veya ventriküler septal defektler: Bunlar, kalbin odacıkları arasında anormal bir bağlantının olduğu ve oksijen bakımından zengin ve oksijen bakımından fakir kanın karışmasına yol açabilen doğuştan kalp kusurlarıdır. Bu karışım, özellikle kişi dik pozisyondayken platipneye neden olabilir.
  • Pnömonektomi: Platipne, bir akciğerin cerrahi olarak çıkarılmasından sonra bir komplikasyon olarak ortaya çıkabilir, çünkü kalan akciğer, kişi dik pozisyondayken artan iş yükünü telafi edemeyebilir.
  • Diyafram disfonksiyonu: Solunumdan sorumlu birincil kas olan diyaframı etkileyen durumlar da platipneye neden olabilir. Diyafram felci veya zayıflığı, kas akciğerleri genişletmek için etkili bir şekilde kasılamadığından otururken veya ayakta dururken nefes almada zorluğa yol açabilir.

Platipnenin teşhisi, fizik muayene, kan testleri ve göğüs röntgeni, ekokardiyografi ve solunum fonksiyon testleri gibi görüntüleme çalışmaları dahil olmak üzere kapsamlı bir tıbbi değerlendirmeyi içerir. Tedavi altta yatan nedene bağlıdır ve gerekirse ilaçları, oksijen tedavisini veya cerrahi müdahaleyi içerebilir.

Platipne veya diğer solunum sorunlarıyla ilgili endişeleriniz varsa, doğru bir değerlendirme ve teşhis için bir sağlık uzmanına danışmanız çok önemlidir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.