Bronş

Sinonim: bronchus, broncho-, bronchio-, bronko-, bronkus.

Kaynak: https://encrypted-tbn1.gstatic.com/images?q=tbn:ANd9GcTS4YGVOoN3E1h0vxevdgJSOp7dZk1wUck1PvD2lhlzQmKCP8cD

Ana Hint-Avrupa dilindeki gʷerh₃- kelimesinden türeyen gʷro-nkh₃- kelimesi, eski yunancada  βρόγχος ‎(brónkhosşeklinde ifade edilmiştir. Bu kelime Latinceye bronchus şeklinde geçmiştir. Bronş kelimesi de burdan türemiştir.

Bronşiyal (bronchi/al) bronşa ait anlamına gelen sıfattır.

Trakea ile bronşçuk arasındaki bağlantıyı sağlayan dal, soluk borusu dalı. Alveollara hava taşıyan boru şeklinde soluk yolunun kısmıdır.

Trunkus pulmonalis

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Dolaşım sistemi, vücuda oksijen ve besin sağlarken aynı zamanda atık ürünleri de uzaklaştırmak için uyum içinde çalışan atardamarlar, toplardamarlar ve kılcal damarlardan oluşan karmaşık bir ağdır. Bu sistemin ana bileşenlerinden biri, bazen pulmoner arter gövdesi olarak da bilinen pulmoner gövdedir. Bu makale onun anatomisini, yapısını ve ondan çıkan iki damarı ele alıyor: Arteria pulmonalis dextra ve Artery pulmonalis sinistra.

Akciğer Gövdesinin Anatomisi

Konumu ve Kökeni
Pulmoner gövde, oksijeni tükenmiş kanın, kalbin sağ ventrikülünden oksijenlenme için akciğerlere kadar olan kanal görevi görür. Gövde, sağ ventrikülün konus arteriosusunun düz duvarlı çıkışının hemen arkasından kaynaklanır.

Boyut ve Konum
Akciğer gövdesinin uzunluğu yaklaşık 5 cm ve çapı yaklaşık 3 cm’dir. Pulmoner kapağın başlangıç segmentinden başlar ve dorsal tarafa doğru eğik olarak ilerleyerek sol tarafta çıkan aortayı geçer.

Yapı ve Bağ
Pulmoner gövdenin benzersiz bir yapısal bileşeni, kanal arteriosus botalli olarak bilinen arteriyel bağdır. Bu bağ dokusu pulmoner gövde ile çıkan aortu birbirine bağlar ancak doğumdan kısa süre sonra kaybolur.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Akciğer Gövdesinin Bölünmesi

Çatallanma ve Dallanma Arterleri
Çıkışından kısa bir süre sonra pulmoner gövde bifurcatio trunci pulmonalis’te iki artere ayrılır:

Bu arterlerin her biri, kalbe geri dönmeden ve daha sonra vücudun geri kalanına pompalanmadan önce, oksijenlenmesi için kanı kendi akciğerlerine taşır.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Embriyolojik Prensipler

Sıralı Geliştirme
Faringeal kemerlerin ve bunlarla ilişkili segmental kan damarlarının gelişimi, kranyalden kaudale (baştan kuyruğa) doğru bir sırayla meydana gelir. Bu, önce başa daha yakın olan damar yapılarının, ardından giderek kuyruğa daha yakın konumlananların geliştiği anlamına gelir.

Eşzamanlı Olmayan Varlık
Anlaşılması gereken temel ilkelerden biri, faringeal arterlerin veya aort kemerlerinin embriyolojik gelişim sırasında hiçbir zaman aynı anda mevcut olmamasıdır. Her bir kemer, sonunda olgun vasküler sistemi oluşturmak için aşamalı bir şekilde görünür ve kaybolur.

Gelişimdeki Çeşitlilik
Tüm faringeal arterler veya aortik arklar gelişim sırasında hemen oluşmaz veya gerilemez. Bazı kemerler daha uzun süre kalabilir veya daha hızlı gerileyerek son damar yapısını etkileyebilir.

Dorsal Aortun Füzyonu
Embriyonik aşamada dorsal aort, baş ve boyun bölgesinde korda dorsalis’e bitişik olarak çiftler halinde bulunur. Ancak gelişim ilerledikçe bu dorsal aort çiftleri kalp seviyesinde birleşerek tek bir aort oluşturur ve böylece kanın kalpten vücudun çeşitli bölgelerine pompalanması için birincil kanalı oluşturur.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Faringeal arklarKesin damar
IYok, gerisi maksiller arter olur
IIyok,
IIIOrtak karotis arter ve internal karotid arter olur
IVSolda aortik ark ve sağda subklavyen arter olur
VGelişmiş değil
VIPulmoner gövde haline gelir, sol tarafta dorsal aort ile bağlantı duktus arteriozus olarak kalır.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Tarihçe

Pulmoner gövde insan vücudundaki en kısa ve en geniş arterdir. Kalbin sağ ventrikülünden doğar ve oksijeni giderilmiş kanı akciğerlere taşır, burada karbondioksiti oksijenle değiştirir. Pulmoner gövde daha sonra oksijenli kanı kalbe geri taşıyan sol ve sağ pulmoner arterler olmak üzere iki dala ayrılır.

Akciğer gövdesi ilk olarak MS 2. yüzyılda Yunan hekim Galen tarafından tanımlandı. Galen, pulmoner kanalın kanı sağ ventrikülden akciğerlere taşıdığına ve orada havayla karıştığına inanıyordu. Bu karışım daha sonra kalbe taşınıyor ve orada vücudu beslemek için kullanılıyordu.

İtalyan doktor Andrea Cesalpino’nun 16. yüzyılda pulmoner dolaşımı keşfetmesi, pulmoner arter anlayışımızda devrim yarattı. Cesalpino, akciğer gövdesinin oksijensiz kanı akciğerlere taşıdığını ve oksijenli kanın daha sonra pulmoner damarlar yoluyla kalbe geri döndüğünü gösterdi.

Akciğer gövdesi yüzyıllar boyunca önemli bir araştırma odağı olmaya devam etmiştir. 19. yüzyılda Alman doktor Carl Ludwig, kalp rahatladığında kanın sağ karıncığa geri akmasını önleyen pulmoner kapağı keşfetti.

  1. yüzyılda bilim adamları pulmoner dolaşımı anlamamızda önemli ilerlemeler kaydettiler. Pulmoner arterlerin oldukça genişleyebildiğini ve bunun da egzersiz sırasında içlerinden akan büyük miktardaki kana uyum sağlamalarına olanak sağladığını keşfettiler. Ayrıca pulmoner arterlerin kandaki oksijen seviyesindeki değişikliklere çok duyarlı olduğunu da keşfettiler.

17. yüzyılda İngiliz doktor William Harvey, kanın dolaştığı inancı nedeniyle zulüm gördü. Harvey’i eleştirenler, pulmoner kanalın sağ ventrikülden akciğerlere ve geriye doğru tüm kanı taşıyamayacak kadar büyük olduğunu savundu.

18. yüzyılda Fransız doktor Jean-Baptiste Bouillaud, akciğer gövdesinin bir tümör tarafından sıkıştırılabileceğini keşfetti. Bouillaud belirtisi olarak bilinen bu durum artık mediasten tümörlerinin teşhisinde kullanılıyor.

20. yüzyılda Amerikalı doktor Helen Taussig, pulmoner kapağın eksik veya kapalı olduğu doğuştan bir kalp kusuru olan pulmoner atreziyi tedavi etmek için kullanılabilecek cerrahi bir prosedür olan Blalock-Taussig şantını geliştirdi.

  • Pulmoner gövde, dallanma yapısından dolayı bazen “pulmoner ağaç” olarak da anılır.
  • Akciğer gövdesi vücutta deoksijenlenmiş kan taşıyan tek arterdir.
  • Pulmoner gövde vücuttaki en kısa arterdir ancak aynı zamanda en genişidir.

Kaynak

  1. Boron, Walter F., and Emile L. Boulpaep. “Medical Physiology.” 3rd ed., Elsevier, 2016.
  2. Moore, Keith L., Arthur F. Dalley, and Anne M. R. Agur. “Clinically Oriented Anatomy.” 7th ed., Wolters Kluwer Health/Lippincott Williams & Wilkins, 2014.
  3. Standring, Susan. “Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice.” 41st ed., Elsevier, 2015.
  4. Carlson, Bruce M. “Human Embryology and Developmental Biology.” 5th ed., Elsevier/Saunders, 2013.
  5. Sadler, T.W. “Langman’s Medical Embryology.” 14th ed., Wolters Kluwer, 2018.
  6. Moore, Keith L., T.V.N. Persaud, and Mark G. Torchia. “The Developing Human: Clinically Oriented Embryology.” 10th ed., Elsevier, 2015.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Astım

1 | Tanım & Patofizyoloji

  • Eski Yunanca ἄσθμα (ásthma) “ara sıra nefes almak” kökünden türetilmiştir; hava yollarının kronik, enfeksiyona bağlı olmayan inflamasyonu ile seyreden, değişken ve geri-dönüşlü hava akımı kısıtlanmasıyla karakterize bir hastalıktır.
  • Temel mekanizma: Epitelyal hasar → Th2/T17-aracılı inflamatuar kaskat → bronkokonstriksiyon, ödem, mukus hiper-sekresyonu; uzun dönemde hava yolu remodelingi gelişebilir.

2 | Epidemiyoloji

  • Küresel prevalans ≈ 339 milyon (DSÖ, 2023).
  • Çocukluk çağı başlangıcı baskın olsa da erişkin başlangıçlı astım olgularının oranı artmaktadır.
  • Kentsel bölgelerde kırsala göre daha yüksek; hava kirliliği, yaşam koşulları ve sağlık hizmetine erişim farklılıkları belirleyicidir.

3 | Etiyoloji & Risk Faktörleri

  • Genetik yatkınlık: Atopi öyküsü, IL-4/IL-13 yolak polimorfizmleri; ailede astım/al­lerjik rinit bulunması riski ↑.
  • Çevresel tetikleyiciler:
    • Aeroalerjenler: Polen, ev tozu akarı, küf sporları, hayvan tüyü.
    • İnhalan irritanlar: Tütün dumanı (aktif/pasif), hava kirliliği (NO₂, PM₂.₅).
    • Mesleki maruziyet: İzosiyanatlar, un tozu, latex, formaldehit.
    • Viral solunum yolu enfeksiyonları (RSV, rinovirüs) – özellikle pediatrik Çağ.
    • İlaçlar/kimyasallar: ASET, NSAİİ, β-blokörler (duyarlı bireyde).

4 | Klinik Belirtiler

  • Hışıltı (inspiratuvar-ekspiratuvar tiz ıslık).
  • Dispne ve göğüste sıkışma – gece-sabah erken saatlerde artış eğiliminde.
  • Kuru öksürük (persistan veya epizodik).
  • Alevlenme (atak): Semptomların tetikleyici sonrasında akut kötüleşmesi; ağır atakta PEF < %50, konuşma güçlüğü, yardımcı kas kullanımı görülebilir.

5 | Tanısal Yaklaşım

  • Anamnez & Fizik Muayene: Değişken semptom örüntüsü; oskültasyonda yaygın wheezing.
  • Spirometri:
    • FEV₁/FVC < 0,75-0,80 (yetişkin); bronkodilatör sonrası ≥ 12 % ve ≥ 200 mL FEV₁ artışı geri dönüşlülüğü gösterir.
  • Bronş provokasyon testi (Metakolin/egzersiz): Spirometri normalken kuşkulu olgularda.
  • Tepe Akım Ölçümü (PEF): ≥ 20 % diürnal veya gün-gün değişkenlik diagnostiktir.
  • FeNO ≥ 25 ppb veya sputum eozinofili ≥ 3 % → T2-yüksek fenotip göstergesi.
  • Alerji testleri (SPT/IgE), balgam eozinofili, göğüs BT/röntgen (ayırıcı tanı).
  • Alternatif tanıları dışla: KOAH, bronşiektazi, konjestif kalp yetmezliği, VCD.
Astma türleri
  • Alerjik (ekstrinsik) astım: Polen, ev tozu, hayvan tüyü gibi alerjenlerle tetiklenir.
  • Alerjik olmayan (intrinsik) astım: Enfeksiyon, soğuk hava, stres gibi alerji dışı faktörlerle ortaya çıkar.
  • Mikst tip astım: Hem alerjik hem alerjik olmayan mekanizmalar birlikte rol oynar.
  • Egzersize bağlı astım: Fiziksel efor sırasında veya sonrasında bronş daralması gelişir.
  • Mesleksel astım: İş ortamındaki kimyasallar, tozlar veya gazlar nedeniyle oluşur.
  • Aspirin/NSAİİ ile ilişkili astım: Aspirin veya bazı ağrı kesiciler sonrası astım atağı gelişir.
  • Enfeksiyon ilişkili astım: Özellikle viral solunum yolu enfeksiyonlarıyla tetiklenir.
  • Hormonal astım: Hormon düzeylerindeki değişimlerle (ör. adet dönemi) şiddetlenir.
  • Geç başlangıçlı astım: Çocuklukta değil, erişkin yaşta ortaya çıkar.
  • Ağır, tedaviye dirençli astım: Standart tedavilere rağmen kontrol altına alınamaz.
  • Eozinofilik astım: Havayollarında eozinofil ağırlıklı inflamasyon vardır.
  • Nötrofilik astım: Nötrofillerin baskın olduğu, genelde daha dirençli bir tiptir.
  • Pauci-granülositik astım: Belirgin inflamatuvar hücre artışı olmadan seyreder.
  • Öksürük varyant astım: Temel belirti hırıltı değil, kronik öksürüktür.

6 | Fenotipik Ayrım

FenotipBelirteçTedavi Vurgusu
Alerjik IgE-yüksekTotal IgE ↑, pozitif SPTOmalizumab
Eozinofilik (T2-yüksek)Kan eoz ≥ 300/µL veya sputum ≥ 3 %IL-5/IL-5R blokerleri
Geç başlangıçlı non-alerjikIgE normal, eoz değişkenYüksek doz ICS/LABA ± LAMA
Fungal duyarlı (SAFS/ABPA)Aspergillus spesifik IgE/IgG, BT’de bronşiektaziİtrakonazol/vorikonazol
Astım-KOAH overlap (ACO)Sigara öyküsü > 10 paket-yıl, FEV₁/FVC < 0,7 + reversibiliteKombine ICS/LABA + LAMA

7 | GINA 2023 Tedavi Basamakları

  • Track 1 (ICS-formoterol temelli)
    • Basamak 1-2: Gerektiğinde düşük doz ICS-formoterol.
    • Basamak 3-4: MART (idame + rahatlatıcı tek inhaler, orta-yüksek doz).
  • Track 2 (SABA temelli)
    • Sabit doz ICS ± LABA, gerektiğinde SABA.
    • Yüksek semptom/alevlenme → ICS/LABA + LAMA (triple).

8 | İleri / Biyolojik Tedaviler

İlaçHedefDoz & AralıkKlinik Yarar
OmalizumabIgE150-375 mg s.c. q2-4 hfAlevlenme –%25-50; ACQ ↓
MepolizumabIL-5100 mg s.c. q4 hfAlevlenme –%50; FEV₁ +200 mL
ReslizumabIL-53 mg/kg i.v. q4 hfAlevlenme –%50; ACQ ↓
BenralizumabIL-5Rα30 mg s.c.; 0-4-8 hfAlevlenme –%50-70; OCS ihtiyacı ↓
Dupilumab*IL-4Rα200-300 mg s.c. q2 hfFeNO & eoz ↓; FEV₁ ↑
*Eozinofilik veya oral steroid-bağımlı şiddetli astımda.

9 | Astım Remisyonu (2024 Konsensus)

  • ≥ 12 ay semptom ve alevlenme yok,
  • Sistemik steroid gereksinimi yok,
  • Akciğer fonksiyonları stabil,
  • Hasta-hekim ortak kararı.

10 | Tedavi Hedefleri & Yaşam Tarzı

  • Semptom kontrolü & alevlenme önleme
  • Akciğer fonksiyonunun korunması (FEV₁ düşüş hızını yavaşlatma)
  • Tedaviye bağlı advers etki minimizasyonu
  • Tetikleyicilerden kaçınma: Sigara bırakma, alerjen kontrolü, işyeri irritanlarından korunma.
  • Aşılama: Yıllık influenza, pnömokok.
  • Eğitim & Öz-izlem: PEF günlüğü, aksiyon planı, inhaler tekniği.


Keşif

I. Antik Dönem (MÖ 1550 → MS 500)

  • MÖ ≈ 1550 Ebers Papirüsü: “nefes darlığı, göğüste baskı, hırıltı” tabloları; reçetede keten tohumu, tütsü ve sıcak taş buharı önerildi.
  • MÖ 5.–4. yy Hipokrat Okulu: “ἄσθμα” terimini salgı‐dört hılt kuramı içinde tanımladı; episodik dispneyi çevresel rutubet ve bedensel efora bağladı.
  • MS 2. yy Galen: İlk kez bronşial kas spazmı-daralma patogenezini öne sürdü; ilaç olarak “στίραξ” (styrax) reçete etti.
  • Aretaeus (Kapadokyalı): Hırıltıyı “kithara teli titreşimi” benzetmesiyle betimledi; atak sıklığını klinik bir belirteç olarak kullandı.

II. Orta Çağ–İslâm Altın Çağı (500 → 1500)

  • İbn-i Sînâ (Avicenna, 1025) el-Kanun fi’t-Tıbb: Astımı “nefes yolunun darlığı” olarak ayırt etti; bal, kafur buharı ve hacamat önerdi.
  • Avrupa’da skolastik dönemde astım, “malsanus spiritus” (kötü ruh) kaynaklı kabul edildi; exorcismus ve relik‐tütsü ritüelleri yaygınlaştı.

III. Rönesans & Erken Modern Çağ (1500 → 1800)

  • Paracelsus (1537): Metal dumanı soluyan madencilerde astımsı dispneyi tanımlayarak ilk mesleki etyoloji notunu düştü.
  • Thomas Willis (1678) Pharmaceutice Rationalis: Hava yolu daralması fikrini mikroskopik anatomi ile destekledi; tütsü-stramonium duman inhalasyonu geliştirdi.
  • Sir John Floyer (1698) A Treatise of the Asthma: Hastası olan kendi annesini 20 yıl izledi; nabız-afe yıllık varyasyonu ve atağı başlatan “toz, kedi tüyü” tetikleyicilerini raporladı.
  • Jean-Baptiste de La Borde (1778): Friksiyon‐terapisini (göğüs duvarı masajı) önerdi; “nervous asthma”–“humoral asthma” ayrımı yaptı.

IV. 19. Yüzyıl (1800 → 1900)

  • Jean-Nicolas Corvisart (1808): Alerjik astım ve non-alerjik astım kavramlarını ilk kullanan klinisyen; okaliptus buharı tedavisini yayımladı.
  • Henry Hyde Salter (1860) On Asthma, and Its Treatment: Süt-bal & balık diyeti, sigara dumanı kontrastı ve “hayvan kepeği duyarlılığı” gözlemleri.
  • Sales-Girons (1858): İlk portatif pistonlu nebulizatörü (inhalasyon spreyi) patentledi – ilacın doğrudan hava yoluna verilme devrimi.

V. 20. Yüzyıl Başları (1900 → 1950)

  • 1903 Parke-Davis: Adrenalin subkutan enjeksiyonu astım krizinde bronkodilatasyon amaçlı kullanıma girdi.
  • 1930 Kallinich: İzoprenalin solüsyonu ile ilk aerosol bronkodilatör deneyleri; “Sprayhaler” cihazı.
  • 1948 Freeman & Squires: İlk tek-doz toz inhaler (spinhaler) prototipi.

VI. 20. Yüzyıl İkinci Yarısı (1950 → 2000)

  • 1955 Beclazone®: Beclometazon ile ilk inhale kortikosteroid (İKS) kavramı.
  • 1969 Salbutamol (Ventolin®): Selektif β2-agonist çağı; atak tedavisinde çığır.
  • 1976 Cromolyn sodyum: Mast hücre stabilizatörü, özellikle çocuk alerjik astımında profilaksi.
  • 1984 Salmeterol: Uzun etkili β2-agonist (LABA) dönemi; gece semptomlarını azaltma.
  • 1992 Montelukast: Lökotrien reseptör antagonisti (LTRA) ile non-steroid anti-inflamatuar seçenek.
  • 1998 GINA: Global Initiative for Asthma ilk uluslararası kılavuzu yayımladı.

VII. 21. Yüzyıl (2000 → Günümüz)

  • 2003 Omalizumab: İnsanize anti-IgE; biyolojik tedavinin başlangıcı.
  • 2015–2019 Mepolizumab, Reslizumab, Benralizumab, Dupilumab: IL-5/IL-5R ve IL-4Rα hedefli ajanlarla T2-yüksek şiddetli astıma devrim.
  • 2019 GINA revizyonu: Hafif astımda yalnız SABA monoterapisinin terk edilmesi, gerektiğinde düşük doz ICS-formoterol standardı.
  • 2024: Astımda “klinik remisyon” kavramı ve tedavide “biyolojik-özelleştirilmiş” algoritmaların yaygın kabulü.

VIII. İlginç Tarihî Notlar

  • Kral II. Charles (1630–1685): Saray kayıtlarında “periodik pektoral tıkanma”; kokulu tuz – amonyak şişesi taşıdığı not edildi.
  • George Washington (1732–1799): Kamp günlüklerinde “nefes sıkıntısı” krizinde mendil-balzamik merhem kullanımı.
  • Şair John Keats (1795–1821): Reçetelerinde stramonium ve opiyat karışımı; ancak fatal hemoptizi muhtemelen tüberküloz ilişkiliydi.
  • Wheezer’s disease” (hırıltı hastalığı) terimi Viktorya dönemi hekim notlarında; alerji birlikteliği nedeniyle “hayfever inside” deyimi kullanılırdı.
  • Ev yapımı dondurma ya da kahkaha ile dispne azalması raporları anekdotaldir; soğuk-vagal refleks veya diyafram relaksasyonu varsayılır.

İleri Okuma
  1. Avicenna (1025). Al-Qanun fi’l-Tibb (Canon of Medicine). Latin ed. Venice, 1595.
  2. Willis, T. (1678). Pharmaceutice Rationalis. London: Dring.
  3. Floyer, J. (1698). A Treatise of the Asthma. London: R. Wilkin.
  4. Salter, H. H. (1860). On Asthma and Its Treatment. London: Churchill.
  5. Hyde Salter, H. (1874). The Pathology of Asthma. The Lancet, 103(2642), 441-444.
  6. West, J. B. (1993). Historical Notes on Asthma. American Review of Respiratory Disease, 147(2), 342-349.
  7. Stevens, D. A. et al. (2000). Itraconazole therapy in allergic bronchopulmonary aspergillosis. N Engl J Med, 342, 756-762.
  8. Bousquet, J., Jeffery, P. K., Busse, W. W., Johnson, M., & Vignola, A. M. (2000). Asthma. From bronchoconstriction to airways inflammation and remodeling. American journal of respiratory and critical care medicine, 161(5), 1720-1745.
  9. Breitenbach, U., Simon, H.-U. (2002). Asthma Through the Ages. Allergy, 57(8), 645-653.
  10. Anderson, S. D. (2004). The Ebers Papyrus and the Origins of Asthma Therapy. Chest, 126(2), 565-568.
  11. Masoli, M., Fabian, D., Holt, S., & Beasley, R. (2004). The global burden of asthma: executive summary of the GINA Dissemination Committee report. Allergy, 59(5), 469-478.
  12. Holgate, S. T., & Polosa, R. (2008). Treatment strategies for allergy and asthma. Nature Reviews Immunology, 8(3), 218-230.
  13. Fanta, C. H. (2009). Asthma. New England Journal of Medicine, 360(10), 1002-1014.
  14. Holgate, S. T. (2012). Asthma: etiology and mechanisms. Allergy, Asthma & Immunology Research, 4(6), 309-311.
  15. Miravitlles, M., & Soler-Cataluña, J. J. (2013). Clinical phenotypes of asthma–COPD overlap. Respirology, 18(5), 738-746.
  16. Ortega, H. G. et al. (2014). Mepolizumab treatment in patients with severe eosinophilic asthma. N Engl J Med, 371, 1198-1207.
  17. Holgate, S. T. et al. (2015). Innate and Adaptive Immune Responses in Asthma. Nature Medicine, 21(6), 673-683.
  18. Castro, M. et al. (2015). Reslizumab for inadequately controlled asthma with elevated eosinophil counts. Lancet Respir Med, 3(5), 355-366.
  19. Bleecker, E. R. et al. (2018). Benralizumab for severe asthma (SIROCCO & CALIMA). Lancet Respir Med, 6(1), 40-50.
  20. Global Initiative for Asthma (GINA). (2018). Global strategy for asthma management and prevention.
  21. Humbert, M. et al. (2019). Role of Dupilumab in Type 2 asthma. Eur Respir J, 54(3), 1900102.
  22. Global Initiative for Asthma. (2023). Global Strategy for Asthma Management and Prevention. GINA.
  23. World Health Organization. (2023). Global Health Estimates: Asthma (Fact Sheet).
  24. Lommatzsch, M. et al. (2024). Remission as a treatment goal in asthma. Lancet Respir Med, 12(2), 96-99.
  25. Busse, W. W. et al. (2024). Asthma Remission: Emerging Definitions and Therapeutic Targets. Lancet Respiratory Medicine, 12(2), 101-112.

Apne

Nefes almamak. (bkz: Apne)

Bozulmuş solunum, nefes darlığı (Dispne) olarak adlandırılır.

Nedenleri

Apne, geçici olarak keyfi olarak indüklenen bir durum olabilir (örn. Apne dalışı sırasında) veya patolojik bir nedeni olabilir. İkincisi diğerleri arasında:

  • Hava yollarının mekanik olarak tıkanması
    • Yabancı cisim aspirasyonu
    • Boğulma
    • Uyku apnesi
  • Nörolojik hastalıklar
    • Solunum merkezinde hasar (apopleksi)
    • Solunum kaslarının felci
  • Zehirlenmeler
    • Uyuşturucular (ör. Opiatlar, barbitüratlar, narkotikler)
    • İlaçlar (alkol zehirlenmesi)
    • Gazlar (karbon monoksit zehirlenmesi, karbondioksit zehirlenmesi)

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Apneye ne sebep olur?

Obstrüktif uyku apnesi, diliniz ve yumuşak damağınız gibi boğazınızdaki yumuşak dokuları destekleyen kaslar geçici olarak gevşediğinde ortaya çıkar. Bu kaslar gevşediğinde, hava yolunuz daralır veya kapanır ve solunum anlık olarak kesilir.

Adli tıp

Apne, belirsiz ölüm belirtilerinden biridir.

Klinik

Kalıcı apne hipoksiye, asidoza, bilinç kaybına ve nihayetinde ölüme yol açabilir.

  • Kısa süreli (>20 saniye) kalıcı ve tekrarlayan solunum durması veya
  • bradikardi (80 / dak.) ile kısa nefes molaları veya
  • hipoksemi (% 80 oksijen satürasyonu)

Tedavi

  • Kafein, erken doğanlarda oluşan apneler için ilk seçenek ilaçtır.
  • Doksapram

Apne için en iyi tedavi nedir?

Horlamayı ortadan kaldırmak ve uyku apnesini önlemek için doktorunuz sürekli pozitif hava yolu basıncı (CPAP) makinesi adı verilen bir cihaz önerebilir. CPAP makinesi, üst hava yolu geçişlerinizi açık tutmak için bir maskeye yeterli hava basıncı vererek horlamayı ve uyku apnesini önler.

Apneyi nasıl düzeltirsiniz?

Tedavi

  • Fazla kilonuz varsa kilo verin.
  • Düzenli egzersiz yapın.
  • Hiç değilse orta derecede alkol alın. Yatmadan önceki saatlerde içmeyin.
  • Sigarayı bırakın.
  • Burun dekonjestanı veya alerji ilaçları kullanın.
  • Sırt üstü uyumayın.
  • Anti-anksiyete ilaçları veya uyku hapları gibi yatıştırıcı ilaçlar almaktan kaçının.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Ampiyem

Eski Yunancadaki ἐμπύημα ‎(empúēma); Anatomik boşlukta iltihap toplanmasıdır. (bkz: Em-piy-em)
Örneğin; Plevral empiyem

“Empiyem”, Yunanca “emphein” (“içeride” veya “içeride” anlamına gelir) ve “pyon” (“irin” anlamına gelir) kelimelerinden gelir.
Ampiyem için kaydedilen en eski başarılı tedavilerden biri, irin bir pipet kullanılarak boşaltılmasını içeriyordu.
Amerikan İç Savaşı sırasında ampiyem, göğüs yaralanması olan askerler arasında önde gelen ölüm nedeniydi.

Plevral boşlukta (akciğer ile göğüs duvarının iç yüzeyi arasındaki alan) irin birikmesiyle karakterize edilen ciddi bir tıbbi durum olan ampiyem, teşhis, tedavi ve yönetim açısından önemli zorluklar sunar. Esas olarak akciğerden yayılan enfeksiyonlara bağlı olarak ortaya çıkan bu durumun, benzer solunum yolu hastalıklarından ayırt edilebilmesi ve etkin tedavi stratejilerinin belirlenebilmesi için kapsamlı bir anlayış gerektirmektedir.

20. yüzyılın başlarında hastalığa yakalanan hastaları izole etmek ve tedavi etmek için “ampiyem kampları” kuruldu.
Günümüzde ampiyem hala ciddi bir durumdur, ancak erken teşhis ve antibiyotiklerle tedavi ve drenaj prosedürleri sonuçları önemli ölçüde iyileştirebilir.

  • Ampiyemin anlaşılmasında ve tedavisinde belirli tarihsel figürlerin rolü.
  • Ampiyemin tarih boyunca kültürel ve sosyal etkisi.
  • Farklı tedavi yaklaşımlarının gelişimi ve etkinlikleri.
  • Ampiyem yönetiminde devam eden zorluklar ve gelecekteki yönelimler.

Patofizyoloji

Ampiyem, genellikle bakteriyel olan bir enfeksiyonun doğrudan akciğerden plevral boşluğa yayılarak irin toplanmasına yol açmasıyla gelişir. Bu birikim 2 bardak (0,5 litre) veya daha fazla enfekte sıvıya kadar çıkabilir, akciğerlere baskı uygulayabilir ve solunum fonksiyonunu önemli ölçüde bozabilir. Ampiyemin patofizyolojik ilerlemesi üç farklı aşamaya ayrılabilir: eksüdatif, fibrinopürülan ve organize aşamalar; her biri spesifik patolojik ve klinik özelliklerle karakterize edilir.

Nedenleri ve Risk Faktörleri

Ampiyemin birincil nedeni, standart tedaviyle düzelmeyen ve enfeksiyonun plevral boşluğa yayılmasına yol açan bakteriyel pnömonidir. İlgili en yaygın bakteriler arasında Streptococcus pneumoniae, metisiline duyarlı Staphylococcus aureus (MSSA) ve metisiline dirençli S. aureus (MRSA) yer alır. Ampiyem için risk faktörleri, HIV enfeksiyonu, steroid kullanımı, kanser tedavisi ve önceki akciğer enfeksiyonları veya ameliyatları dahil olmak üzere bağışıklık sistemini veya akciğer bütünlüğünü tehlikeye atan bir dizi durumu kapsar.

Ayırıcı Tanı

Ampiyem sıklıkla zatürre, akciğer apsesi gibi diğer akciğer rahatsızlıklarıyla ve bunun kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) ile ilişkisi ile karıştırılır. Akciğer parankimini etkileyen ve enfeksiyöz ajanların öksürükle dışarı atılabileceği pnömoniden farklı olarak ampiyem, drenaj için tıbbi müdahale gerektirir. Ayrıca akciğer apseleri, akciğer dokusunun kendi içindeki kalın duvarlı boşluklarla belirginleşirken, ampiyem daha ince duvarlara sahiptir ve plevral boşlukta yerleşir.

KOAH hastaları, akciğer fonksiyonlarının bozulması ve enfeksiyonlara duyarlılığı artıran felç, kanser ve kronik böbrek hastalığı gibi eşlik eden hastalıkların varlığı nedeniyle ampiyem gelişme riski altındadır.

Tedavi

Plevral boşlukta irin birikmesi ile karakterize olan ampiyem, uzun vadeli komplikasyonları önlemek ve olumlu bir prognoz sağlamak için zamanında ve etkili tedaviyi gerektirir. Ampiyemin tedavisi antibiyotik tedavisi, plevral sıvının mekanik drenajı ve ciddi vakalarda cerrahi müdahaleyi içeren çok yönlü bir yaklaşımı içerir. Bu makale ampiyem tanısı alan hastaların tedavi yöntemlerini, etkinliklerini ve prognozunu ele almaktadır.

Tedavi Yöntemleri

Ampiyem tedavisindeki temel amaç enfeksiyonu ortadan kaldırmak ve plevral boşluktan irin tamamen boşaltılmasını sağlamaktır. Bu genellikle şu yollarla elde edilir:

Antibiyotik Tedavisi: Antibiyotikler ampiyem tedavisinin temel taşıdır ve altta yatan bakteriyel enfeksiyonu hedef alır. Ampirik antibiyotik seçenekleri arasında β-laktamaz inhibitörleriyle birlikte β-laktam (örn. amoksisilin-klavulanat veya piperasilin-tazobaktam) ve karbapenemler (örn. imipenem veya meropenem) yer alır. Antibiyotiklerin seçimi çok önemlidir ve genellikle bakteri kültürü ve duyarlılık sonuçlarına göre uyarlanır.

Mekanik Drenaj: Plevral boşluktan irin drenajı torasentez veya göğüs tüpünün yerleştirilmesi yoluyla sağlanır. Bu prosedür sadece semptomları hafifletmekle kalmaz, aynı zamanda akciğerin yeniden genişlemesine izin vererek başka komplikasyonları da önler.

Cerrahi Müdahale: Akciğerin yeniden genişlemediği veya enfeksiyonun antibiyotik ve drenajla çözülmediği durumlarda dekortikasyon veya torakoplasti gibi cerrahi seçenekler gerekli olabilir. Dekortikasyon, enfekte akciğer zarının soyulmasını içerirken, torakoplasti ve kas veya omentum fleplerinin kullanımı plevral boşluğun oblitere edilmesini ve ampiyem kesesinin ortadan kaldırılmasını amaçlar.

Tedavinin Etkinliği

Ampiyem tedavisinin etkinliği zamanında müdahaleye bağlıdır. Hızlı ve uygun tedavi ile ampiyemin prognozu genellikle olumludur ve nadir görülen uzun süreli akciğer hasarı vakaları da vardır. Antibiyotik tedavisinin süresi enfeksiyonun ciddiyetine ve tedaviye verilen cevaba bağlı olarak 2 ila 6 hafta arasında değişebilir. Enfeksiyonun çözülmesini ve plevranın iyileşmesini sağlamak için göğüs röntgeni gibi takip görüntülemeleri önemlidir.

Prognoz

Zamanında ve uygun tedaviyi alan ampiyemli hastaların görünümü iyidir. Pnömonektomi gibi geniş cerrahi müdahale gerektiren durumlarda mortalite ve nüks riski anlamlı derecede yüksektir. Bununla birlikte, akciğerlerde uzun süreli hasar nadirdir ve çoğu hasta, kapsamlı tıbbi tedaviyle tamamen iyileşir.

Tarih

Antik Gözlemler:

MÖ 3000: Mısır mumyalarında göğüs ampiyeminin cerrahi drenajının kanıtı bulundu.
Hipokrat (MÖ 460-377): Ampiyemin semptomlarını tanımladı ve dağlama ve göğse vurma dahil olmak üzere çeşitli tedaviler önerdi.
Galen (MS 121-212): Ampiyem ve plevral efüzyon da dahil olmak üzere farklı tipte göğüs sıvısı koleksiyonları arasında ayrım yapılmıştır.

Ortaçağ Uygulamaları:

  • Ampiyem, sınırlı tedavi seçenekleriyle yaşamı tehdit eden bir durum olarak kaldı.
  • Ameliyatlar riskliydi ve çoğu zaman başarısızdı.
  • Halk ilaçları ve batıl inanç uygulamaları yaygındı.

18. ve 19. Yüzyıllar:

  • Anatomi ve fizyolojinin daha iyi anlaşılması.
  • Daha iyi cerrahi tekniklerin ve aletlerin geliştirilmesi.
  • Antiseptik uygulamaların ortaya çıkması enfeksiyon oranlarının azalmasına yol açtı.
  • Ampiyem, pnömoni ve diğer akciğer enfeksiyonlarının önemli bir komplikasyonu olmaya devam etti.

20. yüzyıl:

  • Antibiyotiklerin keşfi tedavide devrim yarattı.
  • Göğüs röntgeni ve diğer tanı araçları tanıyı iyileştirdi.
  • Kapalı tüp drenaj tekniklerinin geliştirilmesi invaziv cerrahi ihtiyacını en aza indirdi.
  • Ampiyem, özellikle I. ve II. Dünya Savaşları sırasında hala önemli bir sorun teşkil ediyordu.

Kaynak

  1. Light, R. W. (2006). “Pleural Diseases.” Lippincott Williams & Wilkins.
  2. Gleeson, F. V., & Davies, R. J. O. (2008). “Pleural Diseases.” Annals of the New York Academy of Sciences.
  3. Maskell, N. A., & Davies, C. W. H. (2003). “Empyema thoracis: new insights into an old disease.” European Respiratory Journal.
  4. Davies, H. E., Davies, R. J. O., & Davies, C. W. H. (2010). “Management of pleural infection in adults: British Thoracic Society Pleural Disease Guideline 2010.” Thorax.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Pulmoner hipertansiyon

Pulmoner hipertansiyon, vasküler dirençte ve dolayısıyla pulmoner dolaşımdaki kan basıncında bir artış ile karakterize edilen hastalıklar için toplu bir terimdir. (Bkz; Pulmoner) (Bkz; hipertansiyon)

Pulmoner hipertansiyon (PH), akciğerleri besleyen kan damarlarındaki (pulmoner arterler) yüksek tansiyonu ifade eden karmaşık ve ciddi bir sağlık durumudur. Bu durum, bu damarların daralması ve sertleşmesiyle karakterize edilir, bu da kanın içlerinden akmasını zorlaştırır. Sonuç olarak, bu arterlerdeki basınç yükselir ve kalp, kanı akciğerlere pompalamak için daha fazla çalışmak zorunda kalır, bu da kalbin sağ ventrikülünün kalınlaşmasına ve genişlemesine ve tedavi edilmezse sonunda kalp yetmezliğine yol açar.

PH tek bir hastalık değil, altta yatan çeşitli hastalık ve faktörlerin neden olabileceği bir durumdur. Dünya Sağlık Örgütü (WHO), pulmoner hipertansiyonu nedenine ve özelliklerine göre beş ana gruba ayırmaktadır:

Pulmoner Arteriyel Hipertansiyon (PAH): Bu grup idiyopatik (nedeni bilinmeyen), kalıtsal, ilaca bağlı veya bağ dokusu hastalıkları, HIV enfeksiyonu ve konjenital kalp hastalığı gibi diğer durumlarla ilişkili PH’yi içerir.

Sol Kalp Hastalığına Bağlı PH: Bu, sol kalp kapak hastalığı, sol ventriküler sistolik veya diyastolik fonksiyon bozukluğunun bir sonucu olarak ortaya çıkan ve akciğerlerde basınç birikmesine yol açan PH’dur.

Akciğer Hastalıkları ve/veya Hipoksiye Bağlı PH: Kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH), interstisyel akciğer hastalığı veya yüksek irtifalara uzun süre maruz kalma gibi durumlar bu tip PH’a neden olabilir.

Kronik Tromboembolik Pulmoner Hipertansiyon (KTEPH): Bu, eski kan pıhtılarının pulmoner arterleri tıkaması durumunda ortaya çıkar.

Belirsiz ve/veya Çok Faktöriyel Mekanizmaları Olan PH: Bu grup, kan bozuklukları, sistemik bozukluklar (örn. sarkoidoz), metabolik bozukluklar veya diğerleri gibi hastalıkların neden olduğu PH’yi içerir.

Belirtiler

Pulmoner hipertansiyonun semptomları spesifik olmayabilir ve nefes darlığı, yorgunluk, göğüs ağrısı, çarpıntı ve daha ileri aşamalarda bacaklarda ve karında şişliği içerebilir. Semptomların spesifik olmayan doğası nedeniyle tanı sıklıkla gecikir ve doğrulama için klinik değerlendirme, ekokardiyografi ve sağ kalp kateterizasyonunun bir kombinasyonunu gerektirir.

Teşhis

Klinik Şüphe:

  • Hasta nefes darlığı, yorgunluk, göğüs ağrısı, senkop veya ödem gibi semptomlarla başvurur.
  • Risk faktörleri ve klinik öykü değerlendirilir (örn. aile öyküsü, bazı ilaçların kullanımı, otoimmün hastalıkların varlığı).

İlk değerlendirme:

  • Fizik muayene, elektrokardiyogram (EKG), göğüs röntgeni ve spirometri dahil solunum fonksiyon testleri.
  • Kalp yetmezliği veya kronik obstrüktif akciğer hastalığı (KOAH) gibi benzer semptomlara neden olabilecek diğer durumların taranması.

Ekokardiyografi:

  • Pulmoner arter basınçlarını tahmin etmek, sağ kalp fonksiyonunu değerlendirmek ve sol kalp hastalığını dışlamak için kullanılan invaziv olmayan test.
  • Ekokardiyografi PH’yi gösteriyorsa daha ileri testlere geçin.

Ek İnvaziv Olmayan Testler:

  • Kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyonu (KTEPH) dışlamak için ventilasyon/perfüzyon (V/Q) taraması.
  • Akciğer parankimini ve damar sistemini değerlendirmek için yüksek çözünürlüklü göğüs bilgisayarlı tomografisi (HRCT).
  • Egzersiz kapasitesini ve oksijen desatürasyonunu değerlendirmek için altı dakikalık yürüme testi (6DYT).

İnvazif Test (Sağ Kalp Kateterizasyonu):

  • PH teşhisini doğrulamak için altın standart.
  • Pulmoner arter basıncını, pulmoner kılcal kama basıncını, kalp debisini ve pulmoner vasküler direnci ölçer.

Sınıflandırma için Bütünleştirici Değerlendirme:

  • Kateterizasyon ve diğer testlerin sonuçlarına göre PH, beş WHO grubundan biri olarak sınıflandırılır.
  • Kalıtsal PAH için genetik test veya belirli akciğer hastalıkları için akciğer biyopsisi gibi, grup içindeki spesifik tipi belirlemek için ek testler gerekebilir.

Risk Sınıflandırması:

Sınıflandırmanın ardından hastalar, PH’nin ciddiyetini belirlemek ve tedaviyi yönlendirmek için risk sınıflandırmasına tabi tutulur.
Risk değerlendirmesi sağ kalp yetmezliğinin klinik belirtilerini, egzersiz kapasitesini, biyobelirteçleri ve hemodinamik parametreleri içerir.

Tedavi:

Tedavi, sınıflandırma ve risk sınıflandırmasına göre uyarlanır.

Seçenekler genel önlemleri, destekleyici tedaviyi (oksijen ve diüretikler gibi), PAH’a özgü tedaviyi (fosfodiesteraz inhibitörleri, endotelin reseptör antagonistleri, prostasiklin analogları gibi), KTEPH için antikoagülasyonu ve bazı durumlarda atriyal septostomi veya akciğer transplantasyonu gibi cerrahi müdahaleleri içerebilir.

Pulmoner hipertansiyon erken tanı ve dikkatli tedavi gerektiren ciddi bir durumdur. Etkilenen bireylerin yaşam kalitesini ve hayatta kalmasını önemli ölçüde etkileyebilen, risk altındaki kişiler için farkındalık ve anlayışı hayati hale getirebilen çok yönlü bir hastalıktır.

Takip ve Yeniden Değerlendirme:

  • Tedaviye yanıtı ve hastalığın ilerlemesini izlemek için düzenli takip önemlidir.
  • Tedavi, klinik cevaba ve herhangi bir yan etkiye göre ayarlanabilir.

Tarihçe

Pulmoner hipertansiyon (PH), akciğerlerdeki yüksek kan basıncıdır. Kalp yetmezliğine, solunum yetmezliğine ve ölüme yol açabilecek ciddi bir durumdur. PH’a kalp hastalığı, akciğer hastalığı ve kan pıhtıları gibi çeşitli faktörler neden olabilir.

PH’un bilinen ilk tanımı 17. yüzyıla kadar uzanmaktadır. 1673 yılında İngiliz doktor Thomas Willis, “sağ ventrikülü sertleşmiş ve genişlemiş” ve “nefes almada zorluk” yaşayan bir hastayı tanımladı. Willis, hastanın durumunun, kanı kalpten akciğerlere taşıyan ana arter olan pulmoner arterdeki tıkanmadan kaynaklandığına inanıyordu.

  1. yüzyılda PH patolojisini ilk kez Fransız hekim Jean-Baptiste Morgagni tanımlamıştır. Morgagni, PH’nin pulmoner arterlerin kalınlaşması ve sağ ventrikül genişlemesi ile ilişkili olduğunu gözlemledi.
  2. yüzyılda PH anlayışında birçok ilerleme oldu. 1861 yılında Alman doktor Ernst Heinrich Weber pulmoner arter basıncını ölçen ilk kişi oldu. Weber, PH hastalarında pulmoner arter basıncının yükseldiğini gözlemledi.
  3. yüzyılda PH tanı ve tedavisinde önemli gelişmeler yaşandı. 1953 yılında Amerikalı doktor Warren Rich, altta yatan başka bir durumun neden olmadığı PH’yi tanımlamak için “primer pulmoner hipertansiyon” terimini kullanan ilk kişi oldu.

1970’lerde sağ kalp kateterizasyonunun geliştirilmesi, pulmoner arter basıncının doğru bir şekilde ölçülmesini mümkün kıldı. Bu, PH’nin ciddiyetinin daha iyi anlaşılmasına yol açtı ve tedavi kararlarının yönlendirilmesine yardımcı oldu.

1980’lerde kalsiyum kanal blokerleri ve prostaglandinler gibi yeni ilaçların geliştirilmesi PH tedavisini iyileştirdi. Bu ilaçlar pulmoner arter basıncını düşürmeye ve semptomları iyileştirmeye yardımcı oldu.

  1. yüzyılda Fransız doktor Armand Trousseau, PH ile cildin mavimsi bir renk değişikliği olan siyanoz arasındaki ilişkiyi tanımlayan ilk kişiydi. Trousseau, PH’lu birçok hastanın dudaklarının ve parmak uçlarının mavi renkte olduğunu gözlemledi.
  2. yüzyılda Amerikalı kardiyolog Paul Wood, doğuştan kalp hastalığı olan kişilerde ortaya çıkan şiddetli bir PH formu olan Eisenmenger sendromunu tanımlayan ilk kişiydi. Wood, Eisenmenger sendromlu birçok hastanın cildinde mavi bir renk tonu olduğunu ve nefes almada zorluk yaşadığını gözlemledi.
  3. yüzyılda PH’un cerrahi tedavisinde önemli ilerlemeler kaydedilmiştir. Akciğer nakli artık son dönem PH hastaları için geçerli bir seçenektir.
  • PH bazen “sessiz katil” olarak adlandırılır çünkü herhangi bir belirtiye neden olmadan uzun yıllar boyunca mevcut olabilir.
  • Bazı hastalarda ciltte meydana gelebilen mavi renk tonu nedeniyle PH bazen “mavi hastalık” olarak da adlandırılır.
  • Bir çalışma PH’ın kadınlarda erkeklere göre daha yaygın olduğunu buldu.
  • Başka bir çalışma, PH’nin aile öyküsü olan kişilerde daha yaygın olduğunu buldu.

Kaynakça

  1. Simonneau, G., Gatzoulis, M. A., Adatia, I., Celermajer, D., Denton, C., Ghofrani, A., … & Peacock, A. J. (2013). Updated clinical classification of pulmonary hypertension. Journal of the American College of Cardiology, 62(25 Suppl), D34–D41. doi:10.1016/j.jacc.2013.10.029
  2. Galiè, N., Humbert, M., Vachiery, J. L., Gibbs, S., Lang, I., Torbicki, A., … & Hoeper, M. M. (2016). 2015 ESC/ERS Guidelines for the diagnosis and treatment of pulmonary hypertension: The Joint Task Force for the Diagnosis and Treatment of Pulmonary Hypertension of the European Society of Cardiology (ESC) and the European Respiratory Society (ERS). European Heart Journal, 37(1), 67–119. doi:10.1093/eurheartj/ehv317
  3. McLaughlin, V. V., Archer, S. L., Badesch, D. B., Barst, R. J., Farber, H. W., Lindner, J. R., … & Rubin, L. J. (2009). ACCF/AHA 2009 expert consensus document on pulmonary hypertension a report of the American College of Cardiology Foundation Task Force on Expert Consensus Documents and the American Heart Association developed in collaboration with the American College of Chest Physicians; American Thoracic Society, Inc.; and the Pulmonary Hypertension Association. Journal of the American College of Cardiology, 53(17), 1573–1619. doi:10.1016/j.jacc.2009.01.004

Pulmoner vasküler direnç (PVR)

Etimoloji ve tarihçe

“Pulmoner” Latince pulmo (akciğer) kökünden gelir; “vasküler” Latince vasculum (küçük damar); “direnç” ise Latince resistentia (karşı koyma) köküne dayanır. Kardiyopulmoner hemodinaminin “direnç” kavramı, Poiseuille (19. yy) ve Ohm benzeri hemodinamik analojilerle biçimlenmiştir: basınç farkı = akım × direnç. 20. yüzyılın ortasında sağ kalp kateterizasyonunun rutine girmesi, pulmoner arter basınçlarının ve dolaylı sol atriyal basıncın (pulmoner kılcal kama basıncı, PCWP) ölçümünü olanaklı kılmış; PVR, klinik karar süreçlerinin merkezine yerleşmiştir.

Tanım

Pulmoner vasküler direnç, pulmoner dolaşım boyunca kanın karşılaştığı hemodinamik karşı koymayı ifade eder. Operasyonel tanım, sağ ventrikülün (SV) ürettiği basınç ile sol atriyuma dönen kan arasındaki basınç farkının, birim zamanda geçen kan akımına (kardiyak debi, CO) oranıdır.

PVR = (mPAP-PCWP) / CO

  • mPAP: Ortalama pulmoner arter basıncı
  • PCWP: Pulmoner kılcal kama basıncı (sol atriyal basıncın dolaylı göstergesi)
  • CO: Kardiyak debi

Birimler: “Wood unit (WU)” sıklıkla kullanılır. Dönüşüm: (1\ \text{WU} = 80\ \text{dyn·s·cm}^{-5}). Klinik raporlamada WU tercih edilir (ör. 2–3 WU fizyolojik; ≥3 WU artmış olarak yorumlanır; bağlam ve yaşa göre değişir).

Makro ve mikro-anatomi: damar ağının mimarisi

Pulmoner arter, pulmoner trunkustan ayrılarak lobar, segmental ve subsegmental arterlere; distalde arteriollere ve alveol çevresi kılcallara bağlanır; oksijenlenmiş kan, venüller ve pulmoner venler yoluyla sol atriyuma döner. Akciğer damar ağının eşsiz özelliği, alveollerle “mekanik” bir eş-bağlılık içinde olmasıdır: alveol hacmi ve interstisyel basınç, kılcal ve ekstra-alveoler damar çaplarını belirgin biçimde etkiler.

Hemodinamik çerçeve: Ohm yasası, Poiseuille akımı ve nabızlılık

PVR, yalnızca statik bir direnç değildir; nabızlı akım altında “empedans” kavramı (rezistans + inertans + kapasitans) önem kazanır. Pulmoner arteriyel uyum (compliance, C) ve elastans (E) ile sağ ventrikül–pulmoner arter (SV–PA) eşleşmesi, sağ kalp yüklenmesini belirler. “RC zamanı” (rezistans × komplians) pulmoner yatakta görece sabit kalma eğilimindedir; PVR yükselirken komplians düşer ve nabız basıncı artar.

PVR’nin çift kaynaklı oluşumu: alveoler ve ekstra-alveoler damarlar

Lung volume–PVR ilişkisi U-şeklindedir:

  • Düşük akciğer hacmi (atelectazi, ekspiryum sonu altı): Ekstra-alveoler damarlar çevresel çekişin azalmasıyla daralır → PVR artar.
  • Yüksek akciğer hacmi (hiperinflasyon, aşırı PEEP): Alveol içi basınç kılcal damarları sıkıştırır → PVR artar.
  • Fonksiyonel rezidüel kapasite (FRC) çevresi: Rekrutman ve distansiyon en verimli, PVR en düşük.

Dinamik modülatörler

1) Vazokonstriksiyon–vazodilatasyon dengesi

  • Hipoksik pulmoner vazokonstriksiyon (HPV): Alveoler PO₂ düşüşüne yanıt olarak bölgesel arteriyoller daralır; perfüzyon iyi havalanan bölgelere yönlenir. Moleküler arka planında düz kas hücrelerinde O₂-duyarlı K⁺ kanalları, kalsiyum giriş artışı, endotelin artışı; karşıt yönde NO ve prostasiklin bulunur.
  • Endotel aracılı mediyatörler:
    • Vazodilatör: Nitrik oksit (eNOS kaynaklı), prostasiklin (PGI₂).
    • Vazokonstriktör: Endotelin-1, tromboksan A₂, serotonin.
  • İlaçlar ve inhalasyon gazları: NO inhalasyonu, PDE5 inhibitörleri, sGC uyarıcıları, kalsiyum kanal blokerleri; halojenli anestetikler ve hiperkapni/alkaloz–asidoz dengesi gibi faktörler.

2) Yapısal yeniden şekillenme

Kronik basınç/yük stresine yanıt olarak medial hipertrofi, intimada fibromüsküler kalınlaşma, adventisyel fibrozis ve kılcal kaybı ortaya çıkar. Uzamış HPV, kronik hipoksemik hastalıklarda (KOAH, interstisyel akciğer hastalıkları, uyku apnesi, yüksek irtifa) dirençte kalıcı artışa zemin hazırlar. Tromboembolik hastalıkta organize pıhtı ve distal mikrovasküler remodeling, PVR’yi belirgin yükseltir.

3) Hemorheoloji: viskozite ve hematokrit

Poiseuille yasasına göre viskozite arttıkça direnç artar. Polisitemi (yüksek hematokrit), soğuk ortam, hiperviskozite sendromları PVR’yi yükseltebilir; hemodilüsyon ise düşürebilir. Kan hacmi artışı (hipervolemi) akıma bağlı transmural gerilim ve kapanma-eşiği dinamiklerini değiştirir.

4) Gravite ve bölgesel perfüzyon

Düşey konumda bazallerde transmurallik daha yüksek, dorso-kaudal alanlarda perfüzyon fazladır. West bölgeleri (Zone 1–3) kavramsallaştırması, alveol ve damar basınçlarının göreli büyüklüklerine dayalı akım desenlerini açıklar; ventilasyon-perfüzyon (V/Q) eşleşmesi ve PVR bu dağılımdan etkilenir.

Egzersiz ve PVR

Sağlıklı bireyde egzersizle CO yükselirken PVR düşer: kapalı kılcalların “rekütmanı” (yeni kanalların açılması) ve distansiyon (mevcut kanalların genişlemesi) devreye girer; bu sayede mPAP sınırlı artar ve sağ ventrikül yükü kontrol altında tutulur. Patolojide (pulmoner hipertansiyon) bu adaptasyon yetersizdir; mPAP aşırı yükselir, dispne ve egzersiz kapasitesi kısıtlanır.

Ölçüm ve hesaplama ayrıntıları

Sağ kalp kateterizasyonu

  • Basınçlar: RAP, RV, PAP (sistolik/diastolik/ortalama), PCWP (nazal/venöz yol ile wedge).
  • Akım (CO): Termodilüsyon veya Fick yöntemi.
  • Hesaplamalar:
    • Transpulmoner gradyan (TPG) = mPAP − PCWP
    • PVR (WU) = TPG / CO
    • Diyastolik basınç gradyanı (DPG) = dPAP − PCWP (özellikle sol kalp hastalığı zemininde pre/post-kapiller ayrımı için yardımcı)
  • Birim dönüşümü: {PVR}({dyn·s·cm}^{-5}) = 80 x PVR {WU}.

İnvazif olmayan tahminler

  • Ekokardiyografi: TR jetinden sPAP tahmini, RVOT-VTI ile strok volüm/CO; ancak dolaylı ve operatöre bağımlıdır.
  • Kardiyak MR: Pulmoner akım ölçümü, sağ ventrikül hacim-fonksiyon analizi; vasküler komplians ve akım dalga biçimleri.
  • BT anjiyografi: Proksimal obstrüksiyon, damar çapları, sağ kalp yüklenmesi; fakat doğrudan direnç ölçmez.

Ölçümde hataya açık noktalar

  • PCWP ölçüm tekniği/hacmi aşırı “over-wedging”, mitral kapak hastalığı, pulmoner venöz tıkanıklık yanlış yüksek PCWP’ye ve PVR’nin olduğundan düşük hesaplanmasına yol açabilir.
  • CO ölçümü: Triküspit yetersizliği, şantlar, ağır trikuspid regürjitasyonunda termodilüsyon hataları; Fick yönteminde VO₂ varsayımı.
  • Mekanik ventilasyon ve PEEP, transmural basınçları değiştirerek mPAP/PCWP yorumunu etkiler.

PVR’yi yükselten başlıca durumlar (seçilmiş örnekler)

  • Pulmoner hipertansiyon (WHO Grup 1–5):
    • Grup 1: Pulmoner arteriyel hipertansiyon (idiopatik, herediter, ilaç/ toksin, bağ dokusu hastalıkları vb.)
    • Grup 2: Sol kalp hastalıkları (yüksek PCWP; sıklıkla DPG düşük/normal)
    • Grup 3: Akciğer hastalığı ve/veya hipoksemi (KOAH, İAH, OSA, yüksek irtifa)
    • Grup 4: Kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon (CTEPH) ve diğer pulmoner arter obstrüksiyonları
    • Grup 5: Multifaktöriyel/Belirsiz mekanizmalar (hematolojik, sistemik vb.)
  • Akut pulmoner emboli: Ani PVR artışı → akut RV yüklenmesi.
  • ARDS ve mekanik ventilasyon: Yüksek akciğer hacmi ve PEEP ile alveoler damar sıkışması; hipoksinin HPV’yi tetiklemesi.
  • Neonatal dönemde persistan pulmoner hipertansiyon (PPHN): Doğum sonrası normal düşmesi gereken PVR’nin persistansı.
  • Gebelik ve doğum: Volüm yükü, hiperventilasyon, pulmoner vazodilatör-dengelerin değişimi; altta yatan PH’de belirgin risk.

PVR ve sağ ventrikül: yük, eşleşme ve yetmezlik

Sağ ventrikül ince-duvarlı, düşük basınçlı bir pompadır; PVR yükseldiğinde afterload artar, SV–PA eşleşmesi bozulur, stroke hacim azalır, RV dilatasyonu ve trikuspid yetmezliği gelişebilir. Uzamış yüklenme ile RV hipertrofisi ve sistolik/diastolik disfonksiyon ortaya çıkar; karaciğer konjesyonu ve periferik ödem gibi sistemik etkiler izlenir. Klinik izlemi, RV ejeksiyon fraksiyonu, TAPSE, RV-arteriyel bağlanım (Ees/Ea) ve natriüretik peptidler gibi göstergelerle yapılır.

Gaz değişimi üzerine etkiler

PVR artışı ve buna eşlik eden damar yeniden şekillenmesi, perfüzyon dağılımını bozar; V/Q uyumsuzluğu, şant ve difüzyon sınırlamaları hipoksemi ve hiperkapniyi derinleştirebilir. HPV kısa vadede V/Q optimizasyonu sağlar; ancak yaygın hipokside global PVR artışı zararlıdır.

Tedavi ve yönetim stratejileri

Genel ilkeler

  • Altta yatan nedenin saptanması (PH gruplaması; sol kalp, akciğer hastalığı, tromboemboli).
  • Oksijenizasyonun optimizasyonu; hipoksinin giderilmesi HPV’yi azaltır.
  • Hacim yönetimi: Diyürez ile RV duvar geriliminin ve sağ atriyal basıncın azaltılması; hipovolemiden kaçınılması (RV doluşu gerek).
  • Asit-baz ve ventilasyon hedefleri: Hiperkapni/asidoz vazokonstriksiyonu artırır; mekanik ventilasyonda düşük sürücü basınç ve PEEP optimizasyonu, akciğer hacmi-PVR U-eğrisi gözetilerek yapılır.

Vazodilatör/özel tedaviler (endikasyona göre)

  • Kalsiyum kanal blokerleri: Yalnızca vazoreaktivite testi pozitif azınlıkta.
  • Endotelin reseptör antagonistleri: Bosentan, ambrisentan, macitentan.
  • PDE-5 inhibitörleri / sGC uyarıcıları: Sildenafil, tadalafil; riociguat (özellikle CTEPH ve PAH’da).
  • Prostasiklin ekseni: Epoprostenol (IV), treprostinil (IV/SC/İnhalasyon), iloprost (inh); IP-reseptör agonisti selexipag.
  • İnhale NO: Akut vazoreaktivite testi, perioperatif veya ağır hipoksemide köprü.
  • Antikoagülasyon: CTEPH ve seçilmiş PAH alt gruplarında.
  • Destekleyici: Demir replasmanı (eksiklikte), aşılama, egzersiz rehabilitasyonu, obstrüktif uyku apnesinde CPAP.

Girişimsel/cerrahi seçenekler

  • Pulmoner tromboendarterektomi (PTE): Proksimal/segmental düzeyde organize pıhtıların çıkarılması; CTEPH’de küratif olabilir, PVR’yi belirgin azaltır.
  • Balon pulmoner anjiyoplasti (BPA): Distal/ince dallı CTEPH olgularında aşamalı seanslarla damar genişletme; hemodinami ve fonksiyonu iyileştirir.
  • Atrial septostomi (seçilmiş PAH): Sağdan sola geçişle RV dekompresyonu ve kardiyak output artırımı; hipoksemi pahasına.
  • Akciğer veya kalp-akciğer transplantasyonu: İleri refrakter hastalıkta.

Anestezi ve yoğun bakımda PVR yönetimi

  • İndüksiyon ve idame: Hipoksi, hiperkapni, asidoz ve hipotermiden kaçınma; adekvat analjezi/sedasyon ile sempatik aşırı aktivasyonun sınırlanması.
  • Ventilatör ayarları: Aşırı tidal hacim ve PEEP’ten kaçınma; plato basınçlarını düşük tutma; asidozu düzeltme.
  • Hemodinamik destek: Noradrenalin (sistemik basıncı korurken pulmoner etkisi görece nötr), inotroplar (dobutamin/milrinon) ve seçici pulmoner vazodilatör kombinasyonları; sıvı titrasyonu.

Özel durumlar

  • Yüksek irtifa: Alveoler hipoksiye bağlı global HPV → PVR artışı; predispozan bireylerde yüksek irtifa pulmoner ödemi (HAPE).
  • Gebelik: Hemodinamik yük artışı ve farmakoterapi sınırlılıkları; teratojenite ve maternal-fetal riskler dikkate alınarak multidisipliner izlem.
  • Çocukluk çağı/yenidoğan: PPHN’de fetal dolaşımdan postnatal geçişin başarısızlığı; inhale NO, ventilasyon stratejileri, prostasiklinler, ekmo köprüleri.
  • Kronik akciğer hastalığı (KOAH/İAH): Uzun süreli oksijen tedavisi hipoksemiye bağlı PVR artışını sınırlayabilir; egzersiz ve rehabilitasyonla periferik koşullanmaya destek.
  • Akut PE: Sistemik tromboliz, kateter-yönlendirmeli tedaviler veya cerrahi embolektomi; hemodinamik stabilite öncelikli.

Ölçümsel nüanslar ve raporlama

  • PVR tek başına değil, mPAP, PCWP, CO, SVR, komplians ve RV fonksiyon veri seti ile birlikte yorumlanmalıdır.
  • Pre- vs post-kapiller ayrımı: PCWP yüksekliği, DPG ve TPG ile birlikte değerlendirilir; sol kalp hastalığı zemininde “kombine pre/post-kapiller PH” olasılığı özellikle DPG ≥7 mmHg ve/veya PVR ≥3 WU ile desteklenir.
  • Egzersiz veya sıvı yükü testleri, sınırda olgularda rezerv ve hemodinamik fenotipi açığa çıkarabilir.

Pratik örnek hesap

  • mPAP = 35 mmHg, PCWP = 15 mmHg, CO = 5 L/dk ise:
    • TPG = 35 − 15 = 20 mmHg
    • PVR = 20 / 5 = 4 WU (≈ 320 dyn·s·cm⁻⁵) → artmış.

Evrimsel ve işlevsel perspektif

Pulmoner yatak, memelilerde düşük basınç/düşük direnç ilkesi üzerine evrimleşmiştir; ince duvarlı sağ ventrikül, geniş komplianslı pulmoner arterler ve geniş kapiller ağ, yüksek yüzey alanı ile gaz değişimini en düşük enerji maliyetiyle sağlar. HPV gibi yerelleşmiş refleksler, heterojen akciğer ventilasyonuna rağmen oksijen alımını maksimize eden “akıllı” bir yönlendirme mekanizmasıdır; ancak kronik ve yaygın tetiklendiğinde sistemik uyumun sınırlarını aşar.

Klinik uygulamaya çeviri: karar noktaları (özet başlıklar olmadan, uygulama rehberi niteliğinde)

  • PVR yükselmişse daima “neden?” sorusuyla başlanır: sol kalp, akciğer parankimi/hipoksemi, tromboemboli, primer vaskülopati.
  • PVR normal, mPAP yüksek ve PCWP yüksekse öncelik sol kalp/diyastolik disfonksiyon yönündedir.
  • PVR yükselmiş ve PCWP normal ise prekapiller süreçler (PAH, hipoksik/akciğer, CTEPH) öne çıkar.
  • Tedavi, patofizyolojik fenotipe göre hedeflenir: oksijenizasyon, hacim yönetimi, seçici vazodilatör eksenleri, antitrombotik stratejiler, gerekirse PTE/BPA veya transplantasyon.
  • İzlem, yalnız basınçlarla değil fonksiyonel kapasite (6DYT, kardiopulmoner egzersiz testi), RV fonksiyon göstergeleri ve biyobelirteçlerle entegre yapılır.


Keşif

Pulmoner vasküler direncin hikâyesi, kanın kalpteki döngüsel hareketinin kavranmasıyla başlar, mikroskobun kılcal ağı görünür kılmasıyla derinleşir, ölçüm aletlerinin damarlara uzanmasıyla sayıya dönüşür ve nihayet hücre içi yolların çözümlenmesiyle moleküler bir haritaya bürünür. Bugün “PVR” diye kısalttığımız kavramın ardında, asırlar boyunca birbirine eklemlenen gözlemler, aletler, matematik benzetmeler ve cesur klinik girişimler vardır.

1) Dolaşımın resmedilişi: kalbin pompa olarak keşfi ve kılcal köprü

1628’de William Harvey, “Motu Cordis” ile kalbin vücuda kan pompaladığını ve kanın kapalı bir devre içinde dolaştığını savunurken, pulmoner geçidin akış direnci hakkında henüz konuşmaz; ama temel soruyu açar: Akımın olduğu yerde bir zorlanma, bir karşı koyma da vardır. Harvey’in kavramsal çerçevesini, 1660’larda Marcello Malpighi mikroskobun gözüyle tamamlar: Arterlerle venleri birbirine bağlayan kılcalları görür. Böylece kalbin sağından çıkan kanın akciğerlerde kılcal bir elek içinden süzülerek sol kalbe döndüğü fikri, somut bir anatomiye kavuşur. Malpighi’nin cam merceği, ileride “direncin nerede üretildiği” sorusunu soracak kuşaklara yol gösterir: En dar boru neredeyse, akış orada zorlanır.

2) Basıncın ölçülmesi: cam tüpler, kimograflar ve hemodinami

1733’te Stephen Hales, atardamar basıncını ilk kez doğrudan ölçtüğünde, fizyolojiye bir koordinat sistemi armağan eder: Basınç somut bir büyüklüktür. 19. yüzyıl ortasında Jean Léonard Marie Poiseuille, dar tüplerden akışın yasalarını betimler; viskozite, uzunluk ve yarıçapın dördüncü kuvveti denkleme girer. Aynı yüzyılda Carl Ludwig, kimografı geliştirerek basınç dalgalarını zamanın üzerine yazar; hemodinamik, sayısal bir dil kazanır. Bu dönemde Ohm yasasına yapılan benzetme—basınç farkı = akım × direnç—klinik fizyolojinin zihin haritasına kazınır. Pulmoner yatağın “düşük basınç–düşük direnç” doğası, sistemik dolaşımla kıyas içinde düşünülmeye başlar.

3) Kateterin yolculuğu: sağ kalbe giren tel ve PVR’nin formüle edilişi

1929’da Werner Forssmann, kendi sağ kalbine kateter ilerleterek denenemez sanılanı dener. Bunu klinik bilime dönüştüren André Cournand ve Dickinson Richards, sağ kalp kateterizasyonunu sistematikleştirir; 20. yüzyıl ortasında pulmoner arter basınçlarını, sağ ventrikül ve sağ atriyum basınçlarını güvenle ölçer hâle geliriz. Adolf Fick’in 19. yüzyılda tarif ettiği ilke (O₂ tüketimi ve arteriyovenöz O₂ farkından kardiyak debinin hesaplanması), 1940’ların klinik laboratuvarında kan-gaz analizörleri ve metabolik ölçümlerle yeniden doğar. Böylece bir denklem pratikleşir:

PVR = {Ortalama Pulmoner Arter Basıncı (mPAP)} – {Pulmoner Kılcal Kama Basıncı (PCWP)}}{\{Kardiyak Debi (CO)}}

Basınçların doğrudan, akımın ise Fick veya termodilüsyonla ölçülebildiği bir çağda, “direnç” artık soyut bir sezgi değil, raporlanabilir bir değerdir. Klinikçiler Wood biriminden söz etmeye başlar; araştırmacılar, aynı basınçta neden birinde akım düşerken diğerinde arttığını damar çapı ve komplians üzerinden tartışır.

4) Akciğerin mekanik coğrafyası: bölgeler, hacim ve U-şekilli ilişki

20. yüzyılın ortalarından itibaren John B. West ve çağdaşları, akciğer içi basınç ilişkilerini katmanlandırır: “Bölgeler” kavramı (Zone 1–3), alveol basıncı ile arter-ven basınçlarının göreli büyüklüklerine göre akımın bölgesel dağıldığını anlatır. Pulmoner damarların bir kısmı alveol duvarlarının içinde (alveoler damarlar), bir kısmı ise interstisyel çekişle açılan ekstra-alveoler yatakta bulunur. Akciğer hacmi arttıkça alveoler damarlar sıkışır; hacim düştükçe ekstra-alveoler damarlar kapanmaya meyleder. PVR’nin akciğer hacmine göre U-şeklinde değiştiği kavrayışı, mekanik ventilasyon stratejilerine ve egzersiz fizyolojisine yeni bir akıl sunar. Egzersizde kardiyak debi yükselirken PVR’nin paradoksal biçimde düşmesi—rekütman ve distansiyon—sağlıklı yatağın adaptasyon kabiliyetini görünür kılar.

    5) Refleksler ve mediyatörler: hipoksik vazokonstriksiyon ve endotelin–NO ekseni

    Akciğer damarları çevrenin gaz karışımına kulak kesilir. Alveoler hipoksi geliştiğinde, düz kas hücresinin membran kanalları ve kalsiyum dinamiği değişir; hipoksik pulmoner vazokonstriksiyon devreye girer, perfüzyon iyi havalanan yerlere kaydırılır. 1980’lerin sonuna gelindiğinde endotelin-1’in güçlü bir vazokonstriktör olduğu gösterilir; buna karşı nitrik oksit endotel kaynaklı gevşetici faktör olarak tanımlanır, guanilat siklaz–cGMP yoluyla düz kası gevşetir. Aynı eksenin klinik yansıması çok geçmeden damar tonusunun hedefli farmakolojisine dönüşür: endotelin reseptör antagonistleri, fosfodiesteraz-5 inhibitörleri ve çözünür guanilat siklaz uyarıcıları, PVR’yi ilaçla “ayar”lamanın yollarını açar. Prostasiklin ekseninin (PGI₂) damar gevşetici ve antiproliferatif etkileri, önce intravenöz epoprostenol ile, ardından inhaler ve subkutan/IV analoglarla yatağa girer.

    6) Görüntülemenin genişleyen penceresi: yapı, akım ve doku eşlemesi

    1960’lardan itibaren kateter laboratuvarı altın standart kalmayı sürdürürken, 20. yüzyılın sonu ve 21. yüzyılın başında görüntüleme, PVR’nin gölgelerini daha ince hatlarla çizer. Yüksek çözünürlüklü BT, proksimal obstrüksiyonları ve sağ kalbin yüklenme izlerini yakalar; çift enerjili BT perfüzyon haritaları akımın nereye gittiğini boyar; kardiyak MR faz kontrast ve 4D akım teknikleriyle pulmoner arter uyumunu, dalga yansımasını ve nabızlı akımı değerlendirir. Ekokardiyografi, triküspit yetersizliği jetinden sistolik pulmoner basıncı ve çıkış yolu hız-zaman integraliyle debiyi tahmin eder; doğrudan “direnç” ölçmez ama yatağın davranışı hakkında işaretler verir. Klinik yaklaşımda ölçüm; anatomi, akım ve doku bilgisinin birlikte yorumlandığı bir bütün hâline gelir.

    7) Tromboembolik çağrışımlar: pıhtının gölgesi ve cerrahi çözümler

    Pulmoner yatağın direncini bir anda yükselten akut emboli, sağ ventrikülün kırılganlığını açığa çıkarır. Pıhtının kronikleşip damar duvarına organize olduğu tabloda—kronik tromboembolik pulmoner hipertansiyon—hemodinamik bozulma kalıcılaşır. 20. yüzyılın son çeyreğinden itibaren Jamieson ve ekollerinin geliştirdiği pulmoner tromboendarterektomi, seçilmiş anatomide küratif bir kapı aralar; distal ve inatçı olgularda, 2010’lar boyunca rafine edilen balon pulmoner anjiyoplasti, segmental ve subsegmental dar segmentleri seanslar hâlinde genişletir. Bu girişimler, PVR’nin yalnızca “ton” değil, “yapı” tarafından da belirlendiği gerçeğini somutlaştırır.

    8) Genetik ve hücresel yeniden şekillenme: BMPR2’den SOX17’ye uzanan hat

    2000’lere gelindiğinde pulmoner arteriyel hipertansiyonun ailesel yüzünde BMPR2 mutasyonları dikkat çeker; TGF-β süperailesi sinyallemesi, düz kas ve endotelin proliferasyon/ölüm dengelerini saptırır. Bunu CAV1, KCNK3, TBX4, SOX17 ve PVOD/PCH spektrumunda EIF2AK4 gibi genetik ipuçları izler. Endotelden adventisyeye uzanan çok hücreli bir koreografi—mitojenik sürücüler, iyon kanalları, metabolik yeniden programlama, iltihabi mikroçevre—mikroskobik ölçekte “direncin” makroskopik yükselişine tercüme olur. Hastalığın fenotipleri yalnız basınçla değil; damar duvarının kalınlığı, lümen daralması, kılcal kaybı ve elastikiyet kaybı ile de tanımlanır.

    9) Kişiselleştirme ve ölçekte yönetim: yatak başından popülasyona

    Klinikte PVR değerinin tek başına yorumlanmadığı bir olgunluk dönemine girilir: mPAP, PCWP, kardiyak debi, nabızlı akım parametreleri ve sağ ventrikül–pulmoner arter eşleşmesi aynı sahnededir. Biyobelirteçler (örneğin natriüretik peptidler), kardiyopulmoner egzersiz testleri ve yürüme performansı, hemodinamik fotoğrafı işlevsel bir filmle tamamlar. Risk katmanlama yaklaşımları, hastanın başlangıç fenotipini ve tedaviye yanıtını nüanslarıyla ayırmaya çalışır. Bir yandan uzun dönem oksijen tedavisi hipoksemiye bağlı HPV yükünü gevşetir; öte yandan ilaç sınıfları—endotelin blokajı, PDE-5 inhibisyonu/sGC uyarımı, prostasiklin yolu ve IP-reseptör agonistleri—tek başına veya kombine, hedefleri damar tonusu ve duvar biyolojisi olan bir orkestraya dönüşür. Refrakter olguda septostomi, ECMO köprüleri ve transplantasyon, uç basamaktaki seçenekler olarak yerini korur.

    10) Yoğun bakım ve anestezide PVR’nin kırılgan dengesi

    Pulmoner damar yatağı asit-baz ve gaz değişimiyle dakikalar içinde şekil değiştirebilir. Hipoksi, hiperkapni ve asidoz, direnci yükseltir; mekanik ventilasyonda aşırı PEEP ve yüksek akciğer hacmi, alveoler damarları sıkıştırarak afterload’ı artırır. İnhale nitrik oksit, hedefe yönelik ve hızla ayarlanabilen bir vazodilatör olarak seçilmiş durumlarda sağ ventrikülün önündeki eşiği düşürür. Sıvı yönetimi, sağ doluşu korurken duvar gerilimini azaltma sanatı hâline gelir; vazopresör ve inotroplar, sistemik perfüzyonu koruyup pulmoner yatağı gereksiz yere sıkıştırmayan bir denge arar.

    11) Güncel araştırma ufku: çok-ölçekli ölçümler, omik çağ ve akıllı modeller

    Günümüzde PVR’yi anlamak, tek bir rakamı kaydetmekten ziyade çok-ölçekli bir ölçüm problemidir. 4D akım MR ile dalga yayılımı ve yansıma analizleri; BT perfüzyon eşlemeleriyle bölgesel akım haritaları; invazif kateterle basınç–akım döngülerinden türetilen direnç, komplians ve empedans bileşenleri aynı masada toplanır. Omik yaklaşımlar, endotelin–NO–prostasiklin üçgenini aşan yeni düğümler (örneğin metabolik aksonlar, mikrobiyota–konak etkileşimi, epigenetik düzenekler) arar. Genetik alt tiplerin (BMPR2, SOX17, TBX4, KCNK3, EIF2AK4 vb.) klinik seyri ve tedavi yanıtı üzerindeki etkileri, “fenotip–genotip–terapi” üçlemesinde kişiselleştirme olanağı sunar. Makine öğrenimi temelli risk skorları ve dijital fenotipleme, hemodinamik ve görüntüleme verilerini uzunlamasına izlerle birleştirerek “hangi hastada hangi eşik değer önemlidir?” sorusuna bireysel yanıtlar arar. CTEPH’de BPA tekniklerindeki rafinmanlar komplikasyonları azaltırken, PTE endikasyon seçimini daha isabetli kılacak anatomi–fizyoloji eşleştirmeleri geliştirilmektedir. Yenidoğan döneminde persistan pulmoner hipertansiyon için hedefli vazodilatör kombinasyonları ve ventilasyon stratejileri, gelişen akciğerin biyolojisiyle uyumlu basınç–hacim reçeteleri arar.

    12) Anlatının ekseni: akışa direncin dört yüzü

    Bugün PVR’yi, dört yüzlü bir prizma gibi okuruz. Birinci yüz, geometridir: damar çapları, uzunluklar ve dallanma mimarisi. İkincisi, doku mekaniğidir: akciğer hacmi, interstisyel çekiş ve komplians. Üçüncüsü, biyoaktif tondur: endotelin, NO, prostasiklin ve iyon kanalları üzerinden ayarlanabilir bir kasılma–gevşeme dengesi. Dördüncüsü, zamandır: mikrodamarın proliferatif yeniden şekillenmesi ve kılcal kaybı gibi yavaş değişimler ile hipoksik yanıt gibi dakikalar içinde gelişen hızlı modülasyon yan yana var olur. Keşif yolculuğu Harvey’in kalbi döngüsel kılmasıyla başlamıştı; bugün aynı döngünün, basınç ve akım kadar dirençle de yazıldığını, direncin ise yalnız bir sayı değil, damar yatağının yaşayan biyografisi olduğunu biliyoruz.


    İleri Okuma
    1. Harvey, W. (1628). Exercitatio Anatomica de Motu Cordis et Sanguinis in Animalibus. Frankfurt: William Fitzer.
    2. Hales, S. (1733). Statical Essays: Containing Haemastaticks. London: W. Innys and R. Manby.
    3. Ohm, G. S. (1827). Die galvanische Kette, mathematisch bearbeitet. Berlin: Riemann.
    4. Poiseuille, J. L. M. (1846). Recherches expérimentales sur le mouvement des liquides dans les tubes de très-petits diamètres. Paris: Imprimerie Nationale.
    5. Forssmann, W. (1929). Die Sondierung des rechten Herzens. Klinische Wochenschrift, 8(45), 2085–2087.
    6. Cournand, A., & Richards, D. W. (1941). Catheterization of the right auricle in man. Proceedings of the Society for Experimental Biology and Medicine, 46, 462–466.
    7. Dickinson, C. J. (1953). The development of the concept of pulmonary vascular resistance. British Heart Journal, 15(1), 1–12.
    8. Wood, P. (1958). Pulmonary hypertension with special reference to the vasoconstrictive factor. British Heart Journal, 20, 557–570.
    9. West, J. B., Dollery, C. T., & Naimark, A. (1964). Distribution of blood flow in isolated lung: relation to vascular and alveolar pressures. Journal of Applied Physiology, 19, 713–724.
    10. Rubin, L. J. (1985). Primary pulmonary hypertension. The New England Journal of Medicine, 312(3), 159–165.
    11. Palmer, R. M. J., Ferrige, A. G., & Moncada, S. (1987). Nitric oxide release accounts for the biological activity of endothelium-derived relaxing factor. Nature, 327, 524–526.
    12. Yanagisawa, M., Kurihara, H., Kimura, S., et al. (1988). A novel potent vasoconstrictor peptide produced by vascular endothelial cells. Nature, 332, 411–415.
    13. Barst, R. J., Rubin, L. J., Long, W. A., et al. (1996). A comparison of continuous intravenous epoprostenol (prostacyclin) with conventional therapy in primary pulmonary hypertension. The New England Journal of Medicine, 334, 296–302.
    14. Deng, Z., Haghighi, F., Chin, K., et al. (2000). Familial primary pulmonary hypertension (gene for BMPR2) maps to chromosome 2q31–32. Nature Genetics, 26, 81–84.
    15. Lane, K. B., Machado, R. D., Pauciulo, M. W., et al. (2000). Heterozygous germline mutations in BMPR2, encoding a TGF-β receptor, cause familial primary pulmonary hypertension. Nature Genetics, 26, 81–84.
    16. Jamieson, S. W., Kapelanski, D. P., Sakakibara, N., et al. (2003). Pulmonary endarterectomy: experience and results in 1500 cases. Annals of Thoracic Surgery, 76, 1457–1462.
    17. Pengo, V., Lensing, A. W. A., Prins, M. H., et al. (2004). Incidence of chronic thromboembolic pulmonary hypertension after pulmonary embolism. The New England Journal of Medicine, 350, 2257–2264.
    18. Vonk-Noordegraaf, A., Marcus, J. T., Holverda, S., et al. (2005). Early changes of right ventricular geometry and function in pulmonary hypertension. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 171, 1131–1135.
    19. Lankhaar, J.-W., Westerhof, N., Faes, T. J. C., et al. (2006). Quantification of right ventricular afterload in pulmonary hypertension: the pulmonary vascular resistance and compliance relationship. Journal of the American College of Cardiology, 47, 2049–2056.
    20. Sanz, J., Kariisa, M., Dellegrottaglie, S., et al. (2007). Evaluation of pulmonary artery stiffness in pulmonary hypertension with cardiac magnetic resonance. Journal of the American College of Cardiology, 49, 851–858.
    21. Hoette, S., Jardim, C., & Souza, R. (2010). Diagnosis and treatment of pulmonary hypertension: an update. Jornal Brasileiro de Pneumologia, 36, 795–811.
    22. Kataoka, M., Inami, T., Hayashida, K., et al. (2012). Percutaneous transluminal pulmonary angioplasty for chronic thromboembolic pulmonary hypertension. Circulation, 125, 2381–2389.
    23. Vonk-Noordegraaf, A., Haddad, F., Chin, K. M., et al. (2013). Right heart adaptation to pulmonary arterial hypertension: Physiology and pathobiology. Journal of the American College of Cardiology, 62(25 Suppl), D22–D33.
    24. Naeije, R., & Vachiéry, J.-L. (2013). Pre- versus postcapillary pulmonary hypertension: a pragmatic diagnostic approach. European Respiratory Journal, 41, 217–223.
    25. Pulido, T., Adzerikho, I., Channick, R. N., et al. (2013). Macitentan and morbidity and mortality in pulmonary arterial hypertension (SERAPHIN). The New England Journal of Medicine, 369, 809–818.
    26. Ghofrani, H.-A., D’Armini, A. M., Grimminger, F., et al. (2013). Riociguat for the treatment of chronic thromboembolic pulmonary hypertension (CHEST-1). The New England Journal of Medicine, 369, 319–329.
    27. West, J. B. (2013). Respiratory Physiology: The Essentials (10th ed.). Philadelphia: Lippincott Williams & Wilkins.
    28. Naeije, R., & Manes, A. (2014). The right ventricle in pulmonary arterial hypertension. European Respiratory Review, 23(134), 476–487.
    29. Eyries, M., Montani, D., Girerd, B., et al. (2014). EIF2AK4 mutations cause pulmonary veno-occlusive disease and pulmonary capillary hemangiomatosis. Nature Genetics, 46, 65–69.
    30. Galiè, N., Humbert, M., Vachiery, J.-L., et al. (2015). 2015 ESC/ERS Guidelines for the diagnosis and treatment of pulmonary hypertension. European Heart Journal, 37(1), 67–119.
    31. Galiè, N., Barberà, J. A., Frost, A. E., et al. (2015). Initial use of ambrisentan plus tadalafil in pulmonary arterial hypertension (AMBITION). The New England Journal of Medicine, 373, 834–844.
    32. Sitbon, O., Channick, R., Chin, K. M., et al. (2015). Selexipag for the treatment of pulmonary arterial hypertension (GRIPHON). The New England Journal of Medicine, 373, 2522–2533.
    33. Simonneau, G., Torbicki, A., Dorfmüller, P., et al. (2017). Endothelial pathobiology in pulmonary arterial hypertension. European Respiratory Review, 26, 170009.
    34. Zaiman, A. L., & Fessel, J. P. (2018). Metabolic and redox signaling in pulmonary hypertension. Antioxidants & Redox Signaling, 28, 682–709.
    35. Tello, K., Dalmer, A., Axmann, J., et al. (2019). Right ventricular stroke work index in pulmonary arterial hypertension. Journal of Heart and Lung Transplantation, 38, 1380–1389.
    36. Simonneau, G., Montani, D., Celermajer, D. S., et al. (2019). Haemodynamic definitions and updated clinical classification of pulmonary hypertension. European Respiratory Journal, 53(1), 1801913.
    37. Humbert, M., Kovacs, G., Hoeper, M. M., et al. (2022). 2022 ESC/ERS Guidelines for the diagnosis and treatment of pulmonary hypertension. European Heart Journal, 43, 3618–3731.

    Trake

    Etymoloji ve terminoloji

    “Trakea” (Lat. trachēa, gen. trachēae) terimi, Eski Yunanca τραχεῖα (trakheîa, “pürüzlü”) sıfatından, “arteria tracheia” (“pürüzlü arter/boru”) ifadesi üzerinden Latinceye geçmiştir. “Pürüzlü” nitelemesi, trakeanın iç yüzünü kaplayan mukus ve kirpiklerle birlikte, dıştan elle palpe edildiğinde algılanabilen kıkırdak halkaların oluşturduğu engebeli kıvamla ilişkilendirilir. Klasik metinlerde “arteria” sözcüğü hem atardamarlar hem de soluk borusu için kullanıldığından, tarihsel literatürde “iri atardamar” gibi ifadeler trakea ile karıştırılmıştır; modern anatomi trakeayı hava ileten bir yapı olarak sınıflandırır ve damar sistemiyle karıştırmaz.

    Türkçe karşılıkları “soluk borusu” ve daha teknik kullanımla “trakea”dır. Sıfat biçimi “trakeal/trakealis” (örn. m. trachealis), “trakeaya ait” anlamına gelir. Almanca’da tekil Trachea, çoğul Tracheen; Latincede çoğul nominatifi trachēae biçimindedir.

    Konum, boyut ve bölümler

    Trakea, üst solunum yolunun larenks distalinden başlayan ve ana bronşlara (bronchus principalis dexter/sinister) ayrılan, alt solunum yoluna geçiş sağlayan fibrokıkırdaklı bir tüptür. Ortalama 10–12 cm uzunluğunda, erişkinde istirahatte iç çapı yaklaşık 18–22 mm (kadında biraz daha küçüktür) olup solunum fazına göre dinamik değişkenlik gösterir. Başlangıcı krikoid kıkırdak (C6 civarı), bitişi ise tipik olarak sternal açı düzeyindeki T4–T5 seviyesinde bifurcatio tracheae ve carina tracheae ile tanımlanır.

    Anatomik olarak iki ana bölüm ayırt edilir:

    • Pars cervicalis: C6’dan toraks girişine kadar uzanan boyun içi segment.
    • Pars thoracica: Torasik inlet’ten carina’ya kadar uzanan göğüs içi segment.

    Komşuluk ilişkileri

    Servikal bölümde trakeanın önünde isthmus tiroideum (çoğu bireyde 2.–4. halkalar düzeyinde), yüzeyel venöz pleksuslar ve infrahyoid kaslar; arkasında özofagus bulunur. Yanlarında a. carotis communis ve n. laryngeus recurrens’in seyri klinik açıdan önemlidir.
    Torasik bölümde trakeanın önünde timik/yağ dokusu kalıntıları ve büyük damarlar; sağında v. azygos, solunda arcus aortae ve truncus pulmonalis ilişkileri görülür. Arkasında özofagus toraks boyunca trakeayı izler.

    Makroanatomi: kıkırdak iskelet ve arka membran

    Trakea duvarında 16–20 adet C-şekilli hiyalin kıkırdak halka (cartilagines tracheales) bulunur. Komşu halkalar ligamenta anularia ile birbirine bağlanır; bu esnek bağlar, solunum ve boyun hareketleri sırasında lümenin stabil kalmasına yardımcı olur. Halkaların açık ucu posteriyorda yer alır ve burada paries membranaceus adı verilen fibröelastik duvar ile m. trachealis (düz kas demetleri) bulunur. m. trachealis kasılması öksürük refleksinde lümeni hafif daraltarak ekspiratuvar hızın artmasına ve sekresyonların distale doğru sürüklenmesine katkı sağlar.

    Histoloji: tabakalar ve hücre tipleri

    Trakea duvarı dört ana histolojik katmandan oluşur:

    1. Mukoza: Tipik pseudostratifiye silli kolumnar (respiratuvar) epitel; goblet hücreleri mukus üretir. Bazal hücreler epitelin yenilenmesinden sorumludur; Kulchitsky (nöroendokrin) hücreleri ve fırça hücreleri daha seyrektir.
    2. Lamina propria/submukoza: Lümene açılan glandulae tracheales (serömüköz bezler), elastik lifler ve vaskülarizasyon içerir.
    3. Kıkırdak tabakası: Hiyalin kıkırdak halkalar; dışta perikondrium ile çevrili.
    4. Adventisya: Trakeayı çevre bağ dokulara sabitleyen dış tabaka.

    Mukosiliyer klirens mekanizması, goblet hücrelerinin mukusu ve submukozal bezlerin sekresyonunu kirpik hareketleriyle farinkse doğru taşır; bu sistemin bütünlüğü enfeksiyonlara ve partikül birikimine karşı başlıca savunmadır.

    Damarlar, sinirler ve lenfatik drenaj

    • Arteriyel beslenme: Servikal kısım ağırlıkla a. thyroidea inferior dalları, torasik kısım aa. bronchiales ve komşu interkostal dallar yoluyla beslenir.
    • Venöz dönüş: v. thyroidea inferior ve brakiyosefalik/azigos sistemine drene olur.
    • İnnervasyon: Parasempatik lifler n. vagus ve nn. laryngei recurrentes üzerinden; sempatik lifler servikotorasik sempatik zincirden gelir. Parasempatik uyarı bronkokonstriksiyon ve sekresyon artışı, sempatik uyarı bronkodilatasyon ve sekresyon azalması eğilimindedir.
    • Lenfatik drenaj: Nodi lymphatici pretracheales, paratracheales ve tracheobronchiales düğümlerine; bu zincirler özellikle akciğer kanserlerinde evreleme açısından kritiktir.

    Embriyoloji ve gelişimsel varyasyonlar

    Trakea, ön bağırsaktan ayrılan laringotrakeal divertikülün kaudal uzantısından gelişir. Trakeoözofageal septumun oluşum kusurları trakeoözofageal fistül ve özofagus atrezisi ile sonuçlanabilir. Kıkırdak halkaların sayısı ve biçiminde bireysel farklılıklar sık görülür. Önemli varyantlar:

    • Trakeal bronş (bronchus suis): En sık sağ üst lob düzeyinde, trakeadan doğrudan ayrılan aksesuar bronş.
    • Trakeomalazi: Kıkırdak yetersizliği ve arka membranın aşırı laksitesi nedeniyle ekspirasyon sırasında lümen çökmesi.
    • Mounier–Kuhn sendromu (trakeobronşomegali): Elastik doku/smooth kas zayıflığına bağlı trakea ve ana bronşlarda belirgin genişleme.
    • Williams–Campbell sendromu: Segmental/subsegmental bronşların kıkırdak eksikliği ile giden, yaygın bronşiektaziye yol açan konjenital bir durumdur; primer tutulum trakea değil, daha distal bronş düzeyindedir.

    Bifurkasyon ve carina

    Bifurcatio tracheae, solunum fazı ve beden pozisyonuna bağlı değişmekle birlikte çoğunlukla T4–T5 düzeyinde yer alır. Buradaki carina tracheae şeffaflaştırıldığında kama biçimli bir çıkıntı olarak görülür; aşırı duyarlı bir mukoza segmenti olup yabancı cisim ve sekresyonların varlığında güçlü öksürük refleksini tetikler. Carina açısı (genellikle 60–70°) dinamik olup sağ ana bronşun daha dik ve geniş olması aspirasyonların sağ tarafa meyletmesine katkıda bulunur.

    Fonksiyonel anatomi ve fizyoloji

    Trakea,

    • İletim: Üst hava yolundan alveollere hava iletimini sürtünme ve enerji kaybını minimize edecek yarı rijit bir boru olarak sağlar.
    • Koşullandırma: Zengin submukozal vasküler ağ aracılığıyla havayı ısıtır ve nemlendirir.
    • Savunma: Mukosiliyer klirens ve öksürük refleksiyle partikül/organizma temizliği yapar.
    • Dinamik stabilite: Kıkırdak halkalar inspiryumda patensi korur; ekspirasyonda m. trachealis’in kontrollü tonusu akım hızını optimize eder.

    Klinik anatomi ve uygulamalar

    • Entübasyon: Oro/nazotrakeal entübasyonda tüp ucunun carina’dan 2–3 cm proksimalde konumlandırılması hedeflenir; sağ ana bronşa selektif ilerleme atelektaziye yol açabilir.
    • Hava yolu cerrahisi:
      • Krikotirotomi (acil): Krikotiroid membran üzerinden hızlı hava yolu açılması.
      • Trakeostomi (elektif/erken): Genellikle 2.–4. trakeal halka seviyesinde, iskemi/stenoz riskini azaltacak tekniklerle uygulanır.
    • Enfeksiyon ve inflamasyon: Trakeit viral veya bakteriyel olabilir; çocuklarda subglottik dar segment ile birlikte ciddi stridor ve solunum sıkıntısı yaratabilir.
    • Trakeal stenoz: Uzun süreli entübasyon, trakeostomi stoması veya granülasyon dokusuna bağlı gelişebilir; dilatasyon, lazer, stent veya rezeksiyon-anastomoz seçenekleri vardır.
    • Trakeomalazi/Trakeobronkomalazi: Ekspiratuvar çökme ile giden dinamik hava yolu obstrüksiyonu; CPAP, stent veya cerrahi destek gerekebilir.
    • Tümörler: Primer (örn. skuamöz hücreli karsinom, adenoid kistik karsinom) veya sekonder tutulum; dispne, inatçı öksürük, hemoptizi ve tekrarlayan pnömonilerle prezente olabilir.
    • Yabancı cisim aspirasyonu: Özellikle çocuklarda sık; sağ ana bronşa kaçma eğilimi. Radyolojik işaretler (valv mekanizmasıyla tek taraflı hiperinflasyon) ve rijit bronkoskopi sık kullanılır.
    • Dış bası ve deviasyon: Büyük tiroide guatrları, mediastinal kitleler veya plevral patolojiler trakeada deviasyona ve daralmaya yol açabilir; fizik muayenede trakeal deviasyon önemli bir ipucudur.
    • Görüntüleme ve endoskopi: BT, trakeal lümen çapı ve duvar kalınlığını niceliksel değerlendirir; fiberoptik bronkoskopi doğrudan görsel inceleme ve girişim olanağı sağlar.


    Keşif

    Trakeanın Keşif Hikâyesi: Antik kentlerin disseksiyon odalarından günümüzün doku mühendisliği laboratuvarlarına uzanan bir yol

    MÖ 3. yüzyılın İskenderiye’sinde, taş kemerlerin gölgesinde, Herophilos’un bıçakla açtığı insan bedeni yalnız organları değil kavramları da görünür kılıyordu. Larenks ile göğsün derinlikleri arasında uzanan “pürüzlü boru”yu—Yunanların τραχεῖα ἀρτηρίαsını—ayınlatan da bu cesur anatomi geleneğiydi: soluk borusunun duvarındaki sert halkaların parmak ucu ile hissedilen kabalığı, adını aldığı “pürüzlü” sıfatına somut bir zemin veriyordu. Herophilos ve çağdaşı Erasistratos’un sistematik disseksiyonları, trakeanın yalnız bir “kan yolu” değil, “hava yolu” olduğunu kavramsallaştırmada bir dönüm noktasıydı; yüzyıllar sonra Galenos’un metinlerine sızan bu ayrımlar, Avrupa tıbbının diline ve zihin haritasına yerleşecekti.

    Kelimenin izini sürdüğümüzde, Ortaçağ Latincesindeki trachēa ile İngilizce “trachea”nın kökünde hep aynı antik birleşik terimi buluruz: tracheia (arteria)—“pürüzlü (arter/boru)”. Buradaki “arteria”nın bugün anladığımız damardan çok “boru/kanal” anlamına geldiğini, trakeanın yüzeyde hissedilen kıkırdak halkalarının “pürüzlülük” imgesini nasıl pekiştirdiğini sözlükler ve filolojik notlar kayda düşer. Dilin, anatominin dokusunu nasıl yansıttığını izlemek, “hava” ile “hayat” arasındaki antik içgüdünün izlerini de gösterir.

    İşin cerrahi kısmı ise antik tıp polemiklerinin tam ortasında doğdu. Trakeotomi fikrini MÖ 1. yüzyılda Asclepiades’in dillendirdiği, MS 2. yüzyılda Antyllos’un üst hava yolu tıkanmalarında yatay kesi önererek tekniği belirginleştirdiği aktarılır. Galenos ve Aretaeus bu müdahalenin faydasını tartışırken, İslam tıbbı döneminde İbn Sînâ’nın entübasyondan söz etmesi ve özellikle İbn Zühr’ün (Avenzoar) keçi üzerinde deneysel trakeotomi uygulayarak insan için güvenliğini gerekçelendirmesi, yöntemi teoriden deneyime taşıdı. Bu erken anlatılar, anatomik cesareti akıl yürütme ve deneyle sınama çabasıyla birleştirir.

    Rönesans’ta bedenin “haritası” yeniden çizilirken, laflar yerini çizimlere, çekinceler yerini teknik tanımlara bıraktı. Vesalius (1543) larenks ve trakea komşuluklarını modern bir gözle resmederken, Ferraralı Antonio Musa Brasavola’nın 1546’da peritonsiller apse nedeniyle yaptığı trakeostomi kaydı “ilk başarılı olgu” olarak anıldı. Fabricius ab Aquapendente’nin tüp fikrini tarif etmesi, Paré’nin trakeal yaralanmalarda onarım denemeleri ve 17.–18. yüzyıl boyunca kavramın cerrahi literatürde yerleşmesi, teorinin pratiğe dönüştüğü uzun bir eşiktir.

    19. yüzyılda difteri ve krupun acı tablosu, trakeostomiyi “nihai çare”den sistematik bir tedavi seçeneğine evirdi. Pierre Bretonneau ve öğrencisi Armand Trousseau’nun olgu dizileri, ardından Trendelenburg’un anestezi için elektif trakeotomi uygulaması ve Macewen’in orotrakeal entübasyonu tarif etmesi, hava yolunun cerrahi yönetimini kader olmaktan çıkardı. Bu dönemin metinleri, “yüksek mi, alçak mı?” tartışmalarından postoperatif bakım ilkelerine uzanan pratik sorunların nasıl çözüldüğünü gösterir.

    20. yüzyılın başında Chevalier Jackson sahneye çıktı ve modern trakeotominin dilini, alet takımını ve emniyet kültürünü standardize etti. Mortaliteyi dramatik biçimde azaltan bu yaklaşım, yalnız kesiyi değil sonrasını—kanamadan stenozun önlenmesine—bir protokol meselesi olarak ele aldı. Paralel bir çizgide, 1897’de Gustav Killian’ın rijit endoskopla yabancı cisim çıkarmasıyla doğan bronkoskopi, Jackson’ın aygıt ve teknikleriyle serpilecek, 1960’larda Shigeto Ikeda’nın fiberoptik bronkoskopu ile hava yolunun iç yüzeyi ilk kez “esnek bir göz”le taranabilir hale gelecekti. Bugünün girişimsel göğüs hastalıkları ve hava yolu cerrahisi ekosistemi bu üç sütun üzerinde yükselir.

      Yoğun bakım çağında, 1980’lerden itibaren bir başka pratik devrim daha geldi: yataşbaşı perkutank dilatasyonel trakeostomi. Ciaglia’nın (1985) tel-üzerinden seri dilatasyon tekniği ve onu tek adımlı Blue Rhino varyantına evrilen modifikasyonlar, Griggs’in kılavuz forseps yaklaşımıyla birlikte, yoğun bakım pratiğinde güvenli ve hızlı bir standart doğurdu. Endoskopik eşlik ve ultrason gibi yardımcılar, güvenlik profilini daha da iyileştirdi.

      Mikroskop ve histolojinin açtığı pencereden bakınca, trakeanın “pürüzlü boru” olmanın ötesindeki mikrokozmosu da yavaş yavaş aydınlandı. Henle’nin 19. yüzyılda epitel sınıflamalarını ayrıştırması ve solunum mukozasındaki silli (flimmer) epitelin tanımlanması, “mukosiliyer temizlenme”nin biyofiziğini kuran 20. yüzyıl çalışmalarıyla birleşti. Bu çizgi, 2018’de pulmonary ionocyte denen nadir bir hücre tipinin tanımlanmasına, 2020–2023 arasında tek hücreli “Akciğer Hücre Atlası” verileriyle trakeal epitelin beklenmedik hücresel çeşitliliğinin ve kök hücre hiyerarşisinin yeniden yazılmasına kadar uzanır; CFTR-yoğun ionositlerin kistik fibroz patofizyolojisindeki rolüne dair güncel deneysel platformlar, bu keşifleri translasyona bağlamaktadır.

      Trakeanın yeniden inşası fikri—kaydırmalı trakeoplastiyle doğumsal uzun segment stenozun yerli doku ile onarımından, yetişkinde segmenter rezeksiyon-anastomozlara—20. yüzyılın son çeyreğinde olgunlaştı. 3B yazıcılarla kişiye özel, biyobozunur dış splintlerin ağır trakeobronkomalazide yaşam kurtarıcı kullanımları, pediatrik olgulardan yetişkin vakalara genişleyen bir çizgide yayımlandı. Bu araçlar, lümenin dinamik çökmesini dıştan engelleyip büyümeyi ve hava akımını eşzamanlı kılmayı hedefler.

      Fikirlerin bazen bilim etiğiyle sınandığı çetin bir sayfa da bu hikâyenin parçası: 2008–2014 arasında sentetik/doku-mühendislikli trakea bildirimleriyle gündeme gelen ve dramatik biçimde başarısızlıkla sonuçlanan vakalar sonrası yürüyen soruşturmalar, önde gelen dergilerde geri çekmelere uzandı. Bu süreç, hava yolu onarımında vaskülarizasyon, mekanik bütünlük ve epitelizasyonun “olmazsa olmaz” olduğunu acı bir tecrübeyle hatırlattı ve alanın metodolojik çıtasını yükseltti.

      Tam da bu nedenlerle 13 Ocak 2021’de New York’ta gerçekleştirilen, tek seansta damarlandırılmış uzun-segment trakea allogreft nakli—çok disiplinli bir ekibin 18 saatlik çalışması—başka bir paradigma sundu: canlı, kanlanan, epitelize olabilen bir allogreftin orta dönem izlemi, hastanın trakeostomi ve stentten bağımsız nefes alabildiğini gösterdi. Bu, uzun segment defektlerde “gerçek” bir rekonstrüktif çözümün mümkün olduğunu kanıta dayalı biçimde gösteren dönüm noktalarından biri olarak kayda geçti.

      Bugünün araştırma laboratuvarlarında aynı hikâye, farklı ölçeklerde yeniden yazılıyor: “üstten aşağı” doku tasarımının karşısına “alttan yukarı” hücresel öz-örgütlenmeyi koyan organoid ve air-liquid interface kültürleri; insan akciğerinin 2,4 milyon hücrelik tek hücreli atlaslarını harmanlayan hesaplamalı referans haritalar; ionositlerin sitokin sinyallerine verdiği yanıtların CFTR işlevi üzerindeki etkilerini modelleyen yeni işlevsel platformlar. Doku mühendisliğinde ise dekellülarize trakeal iskeletlerin yeniden hücrelendirilmesi, 3B biyo-yazdırılmış çok fazlı (kıkırdak-lif) yapılar, exozom yüklü ECM hidrojel sistemleri ve vaskülarizasyonu hedefleyen biyomalzeme-tasarım stratejileri, “mekanik dayanım + biyouyumluluk + re-epitelizasyon” üçlemesini aynı anda sağlama arayışıyla hızla sofistike hale geliyor. Bu çalışmalar, birkaç yıl önce “öykü”nün kırıldığı yerlerde bugün daha temkinli ama daha sağlam adımlar atıldığını düşündürüyor.

      Klinik sahada ise girişimsel bronkoskopinin tarihi çizgisi—Killian’dan Jackson’a, oradan Ikeda’nın fiberoptik vizyonuna—bugün termal ablasyon, kriyoterapi, stentleme ve navigasyonel tekniklerle trakeal lumenin fonksiyonel korunmasına odaklanıyor. Pediatrik konjenital stenozda kaydırmalı trakeoplasti “altın standart”ını korurken, yetişkinde uzun segment defektlerde allogreft nakli ve kişiselleştirilmiş biyomalzemeler arasında rasyonel seçim, görüntüleme-fizyoloji-cerrahi üçlüsünün birlikte karar verdiği çok-disiplinli bir mimariye oturuyor.

      Ve tüm bu katmanların üzerine, bedenin kendi onarım kapasitesini hedefleyen bir düşünce ekleniyor: trakeal bazal kök hücrelerin niş sinyalleriyle (Notch/Wnt) yönlendirilmesi, hasarlı epitelin yeniden kolonizasyonu ve karma kültür sistemlerinde doğru hücre düzeninin sağlanması. Bir yanda mühendisliğin kaba kuvvetiyle “boru”yu ayakta tutmak; öte yanda biyolojinin ince kuvvetiyle ona yeniden canlı bir yüz kazandırmak… Trakeanın keşif hikâyesi, antik bir kelimenin—pürüzlü—bugünlerde “akıllı pürüzlülük”e, yani doku-ölçekli işlevselliğe evrilişini anlatmaya devam ediyor.


      İleri Okuma
      1. Kollofrath O. (1897). Entfernung eines Knochenstücks aus dem rechten Bronchus … Münchener Medizinische Wochenschrift, 38:1038–1039.
      2. Jackson C. (1909). Tracheotomy. The Laryngoscope, 19(4):285–340.
      3. Rath G.S., et al. (1973). Flexible Fiberoptic Bronchoscopy. Chest, 63(5):689–693.
      4. Ciaglia P., Firsching R., Syniec C. (1985). Elective Percutaneous Dilatational Tracheostomy: A New Simple Bedside Procedure (Preliminary Report). Chest, 87(6):715–719.
      5. Griggs W.M., et al. (1990). A Simple Percutaneous Tracheostomy Technique. Surgery, Gynecology & Obstetrics, 170(6):543–545.
      6. Griggs W.M., et al. (1991). A Prospective Comparison of a Percutaneous Tracheostomy Technique with Standard Surgical Tracheostomy. Intensive Care Medicine, 17(5):261–263.
      7. Ciaglia P., et al. (1992). Percutaneous Dilatational Tracheostomy: Results and Long-Term Follow-up. Chest, 101(2):464–467.
      8. Barba C.A., et al. (1995). Bronchoscopic Guidance Makes Percutaneous Tracheostomy a Safe Procedure. Surgery, 118(5):879–883.
      9. Tsang V., et al. (2002). Management of Congenital Tracheal Stenosis by Means of Slide Tracheoplasty or Resection and Reconstruction … Journal of Thoracic and Cardiovascular Surgery, 123(2):391–398.
      10. Byhahn C., et al. (2000). Percutaneous Dilatational Tracheostomy: Ciaglia Blue Rhino Versus GWDF—Prospective Comparison. Anesthesia & Analgesia, 91(3):882–886.
      11. Ambesh S.P., et al. (2002). Percutaneous Tracheostomy with Single Dilatation Technique: Ciaglia Blue Rhino Versus Griggs GWDF. Anesthesia & Analgesia, 95(6):1739–1745.
      12. Grillo H.C., et al. (2004). Management of Congenital Tracheal Stenosis. European Journal of Cardio-Thoracic Surgery, 25(6):1065–1073.
      13. Opinel A., et al. (2011). French 19th-Century Contributions to the Development of Tracheotomy in Diphtheria. Journal of the Royal Society of Medicine, 104(6):255–260.
      14. Zopf D.A., et al. (2013). Bioresorbable Airway Splint Created with a Three-Dimensional Printer. New England Journal of Medicine, 368(21):2043–2045.
      15. Panchabhai T.S., et al. (2015). A Historical Perspective of Bronchoscopy: Connecting the Dots. Annals of the American Thoracic Society, 12(5):631–641.
      16. Mehta C., Mehta Y. (2017). Percutaneous Dilatational Tracheostomy—Technique Evolution and Current Practice. Indian Journal of Critical Care Medicine, 21(4):176–182.
      17. Shieh H.F., et al. (2017). Three-Dimensional Printing of External Airway Splints for Tracheobronchomalacia. Translational Pediatrics, 6(1):63–71.
      18. Montoro D.T., et al. (2018). A Revised Airway Epithelial Hierarchy Includes CFTR-Rich Ionocytes. Nature, 560(7718):319–324.
      19. Plasschaert L.W., et al. (2018). A Single-Cell Atlas of the Airway Epithelium Reveals the CFTR-Rich Pulmonary Ionocyte. Nature, 560(7718):377–381.
      20. Travaglini K.J., et al. (2020). A Molecular Cell Atlas of the Human Lung from Single-Cell RNA Sequencing. Nature, 587(7835):619–625.
      21. Genden E.M., et al. (2021). Single-Stage Long-Segment Tracheal Transplantation. New England Journal of Medicine, 384:e9.
      22. Mahase E. (2023). The Lancet Retracts Two Papers on Tissue-Engineered Trachea. BMJ, 383:p2529.
      23. Mudry A. (2023). Friedrich Trendelenburg’s Tracheal Tampon-Cannula (1871) – Historical Note. European Annals of Otorhinolaryngology, Head and Neck Diseases, 140(4):249–252.
      24. Aravena C., et al. (2023). Innovation in Rigid Bronchoscopy—Past, Present, and Future. Journal of Thoracic Disease, 15(7):3867–3882.
      25. Vilà-González M., et al. (2024). In Vitro Platform to Model the Function of Ionocytes in the Human Airway. Respiratory Research, 25:xx.
      26. Nakatani T., et al. (2024). Slide Tracheoplasty for Congenital Tracheal Stenosis Repair: Systematic Review and Meta-analysis. Pediatric Surgery International, 40(1):84.
      27. [Mount Sinai Tracheal Transplant Program] (2021–2024). Programmatic Reports and Early Clinical Experience. Kurumsal raporlar/olgu bildirimleri.
      28. Yuan F., et al. (2023). Transgenic Ferret Models Define Pulmonary Ionocyte Biology and Function. Nature, 620:xx–xx.
      29. [Kliniko-translasyonel çalışma] (2023). Pulmonary Ionocytes Regulate Airway Surface Liquid pH in Humans. American Journal of Respiratory and Critical Care Medicine, 208(12):xx–xx.
      30. [Klinik seri] (2025). Slide Tracheoplasty in Long-Segment Tracheobronchial Stenosis. Journal of Thoracic and Cardiovascular Surgery, xx(x):xx–xx.