I. Antik Çağ: Baş Parmağın İlahî Sembolizmi ve Erken Anatomik Seziler
İnsan elinin evrimsel ve fonksiyonel zirvesi olan baş parmağın (pollex) anatomik incelenmesi, tıbbın ve anatominin doğumuna dek uzanan bir geçmişe sahiptir. Antik Yunan’da Aristoteles, De partibus animalum adlı eserinde eli, “aklın en yetkin aracı” olarak nitelendirmiş; insanın en zeki varlık olduğu için elleriyle düşünebildiğini, ellerin de bu zekâya hizmet etmek üzere yaratıldığını öne sürmüştü. Bu düşünce, Galen’in (129–199) anatomik sisteminde de yer bulmuş; el, “Yaratıcı’nın en harika işlerinden biri” (miraculum naturae) olarak görülmüştü. Ancak Galen’in anatomik tanımlamaları, çoğunlukla maymun ve domuz diseksiyonlarına dayanıyordu; insan thenar kaslarının spesifik ayrımından ziyade, elin genel fonksiyonel önemine odaklanmıştı.
Roma İmparatorluğu’nda ise baş parmak, sadece anatomik bir yapı değil, aynı zamanda toplumsal ve politik bir semboldü. Latince pollex sözcüğü, polleo (“güçlü olmak, üstün olmak”) kökünden türemişti; bu, baş parmağın fiziksel gücünün ötesinde, toplumsal otoritenin ve hüküm verme yetkisinin metaforuydu. Gladyatör oyunlarında, seyircilerin mağlup savaşçının kaderini belirlemek için kullandığı pollice verso (“çevrilmiş baş parmak”) jesti, bu sembolizmin en çarpıcı örneğiydi. Şair Juvenal (Satirae), Vestal Bakireleri’nin mağlup gladyatörün öldürülmesini isteyerek “çevrilmiş parmak”la işaret ettiğini yazmıştı. Quintilianus infesto pollice (düşmanca baş parmak) deyişini kullanırken; Plinius Elder, pollices premere (baş parmakları bastırmak) ifadesiyle merhamet işaretini kastetmişti. Hristiyan şair Prudentius ise, Vestal Bakireleri’nin “her darbede ayağa kalkıp, zafer kazanan gladyatörü kendi evcil hayvanı olarak çağırarak, çevrilmiş baş parmağıyla düşmanının göğsünü delmesini emrettiğini” (converso pollice) betimlemişti. Bu metinler, baş parmağın kavrama ve hareketinden çok, toplumsal gücün ve ölüm/yaşam hükmünün bir aracı olarak algılandığını gösterir.
Antik tıbbın bu döneminde, kasların isimlendirilmesi henüz sistematik değildi. Galen, kasları hareketlerine göre tanımlıyordu (kambitör, düzeltici vb.), ancak thenar eminans’ın spesifik kaslarını ayrı ayrı adlandırmamıştı. Baş parmağın fleksiyonunu sağlayan kısa kas, yüzyıllar boyunca “baş parmağın kısa bükücü kası” olarak kavrandı; ancak bu yapının flexor pollicis brevis olarak tekil bir isimle anılması, Rönesans’ın sistematik anatomisiyle mümkün olacaktı.
II. Rönesans: De Fabrica’dan El Çizimlerine
1543 yılında, sadece 28 yaşında olan Andreas Vesalius (1514–1564), Padua Üniversitesi’nde De Humani Corporis Fabrica Libri Septem adlı eserini yayınladı. Bu eser, modern anatominin doğuşu olarak kabul edilir ve el anatomisinin de ilk doğru haritasını çizmiştir. Vesalius, kitabının önsözünde, elin “Yaratıcı’nın en harika işlerinden biri” olduğunu vurgulayarak, kendi portresini bir kadavranın üst ekstremitesini tutarken betimlemişti; bu, el anatomisine olan hayranlığının bir göstergesiydi. Ancak Vesalius’un Fabrica‘sındaki el çizimleri, daha çok iskelet, tendon ve damar sistemine odaklanmıştı; thenar kaslarının her birinin ayrı ayrı tanımlanması henüz gerçekleşmemişti. Hatta Vesalius, elin sinir ve damarlanmasında bazı hatalar yapmıştı; derin ve yüzeysel palmar arkusları çizmemiş, median ve ulnar sinirlerin duyu dağılımını simetrik ve düzensiz olarak betimlemişti.
Vesalius’un çağdaşı Leonardo da Vinci (1452–1519), anatomi bilimine sanatsal bir hassasiyet getirmişti. Yaklaşık 1508–1510 yılları arasında, Windsor Kütüphanesi’nde saklanan Folio A sayfalarında, elin kemikleri, kasları, tendonları ve damarlarını aşamalı olarak gösteren çizimler yaptı. Leonardo, “el üzerine sekiz ayrı gösterim” önermişti: kemikler, bağlar, kaslar, derin tendonlar, ikinci tendon aşaması, sinirler, damarlar ve son olarak deriyle kaplı el. Özellikle 32B sayfasındaki “elin diseksiyonu” çizimlerinde, fleksör tendonlarının falankslara yerleşimini, flexor digitorum profundus ve superficialis tendonlarının geçiş ilişkisini olağanüstü bir doğrulukla betimlemişti. Leonardo, kasların yerini ve gücünü göstermek için “kordon diyagramları” tasarlamış; omuz ve el için bu yöntemi kullanmıştı. Ancak Leonardo’nun çizimleri, thenar kaslarının her birinin ayrı ayrı isimlendirilmesini sağlamaktan ziyade, elin biyomekanik işleyişini anlamaya yönelikti. Yine de, 1474 tarihli Study of Hands (Ellerin Çalışması) adlı eserinde, “baş parmağın yastık kaslarından (muscles of thumb-pads) parmak eklemlerinin deri kırışıklıklarına dek her şeyi olağanüstü bir özenle” betimlemesi, thenar bölgenin incelenmesinin sanatsal kökenlerini ortaya koyar.
Rönesans döneminde el anatomisine katkıda bulunan bir diğer figür, İspanyol anatomist Juan Valverde de Amusco (1525–1588) idi. 1556’da yayınladığı Historia de la Composición del Cuero Humano adlı eserinde, Vesalius’un çizimlerini düzelterek, elin dış tendonlarının ve parmak kaslarının ilk ayrıntılı betimlemelerini yaptı. Eustachius (1500–1574) ise 1563’te yayınladığı Tabulae Anatomicae‘de elin kemikleri, kasları ve tendonları üzerine ciddi anatomik çalışmalar sunmuş; ancak thenar kaslarının spesifik ayrımı hâlâ tam olarak gerçekleşmemişti. Bu dönemde, kaslar hareketlerine göre adlandırılıyordu; “baş parmağı büken kısa kas” gibi tanımlamalar, flexor pollicis brevis teriminin yerini tutuyordu.
III. Aydınlanma Çağı: Tabulae ve Sistematik Anatominin Doğuşu
- yüzyıl, anatomik illüstrasyonun altın çağıydı. Leiden Üniversitesi’nde görev yapan Bernhard Siegfried Albinus (1697–1770), 1747’de Tabulae sceleti et musculorum corporis humani adlı devasa eserini yayınladı. Bu eser, kas ve iskelet sisteminin o güne kadar görülmüş en doğru ve en estetik betimlemelerini içeriyordu. Albinus, matematiksel ölçüm teknikleri kullanarak, kasların doğru orantılarla çizilmesini sağlamıştı. Day ve Napier’in 1961’deki çalışmasına göre, Albinus’un eserinde flexor pollicis brevis kasının literatürdeki en erken tanımı bulunmaktadır. Albinus, bu kası iki başlı olarak tanımlamıştı: outer head (dış baş) ve inner head (iç baş). Albinus’un “dış baş”ı (outer head), daha sonra Cruveilhier’in derin başı (caput profundum) olarak anılacak yapıya; “iç baş”ı (inner head) ise Wood Jones’un adductor pollicis oblik başı olarak yorumlayacağı yapıya karşılık geliyordu. Albinus’un bu tanımı, FPB’nin iki başlı doğasının ilk sistematik kabulüydü; ancak 18. yüzyılın anatomik terminolojisinde henüz standartlaşma sağlanmamıştı.
Aynı dönemde, İskoç anatomist Alexander Monro (primus, 1697–1767) ve oğlu Alexander Monro (secundus, 1733–1817), Edinburgh’da el anatomisi üzerine çalışmalar yürüttü. İngiliz cerrah John Hunter (1728–1793), tendonların fizyolojisi ve kas hareketleri üzerine yaptığı çalışmalarla, elin fonksiyonel anatomisine önemli katkılar sağladı. Ancak bu dönemde, thenar kaslarının sinirlenmesi ve kanlanması üzerine detaylı çalışmalar henüz yapılmamıştı. 18. yüzyılın sonlarına doğru, Fransız anatomist Jacques-Bénigne Winslow (1669–1760), Exposition anatomique de la structure du corps humain (1732) adlı eserinde elin kaslarını daha sistematik bir şekilde sınıflandırmaya başladı; ancak FPB’nin spesifik tanımı ve sinirlenme paternleri, 19. yüzyılın anatomik devrimine kadar netleşmedi.
IV. 19. Yüzyıl: Cruveilhier, Henle ve Anatomik İsimlendirme Tartışmaları
- yüzyıl, modern anatomik terminolojinin doğduğu yüzyıldı. 1834 yılında, Fransız anatomist Jean Cruveilhier (1791–1874), Traité d’Anatomie Descriptive adlı eserinin beşinci baskısında, flexor pollicis brevis kasını ilk kez modern anlamda iki başlı olarak tanımladı. Cruveilhier, kasın yüzeysel başının (caput superficiale) fleksör retinakulum ve trapezyum tüberkülünden; derin başının (caput profundum) ise distal karpal sıranın palmar bağlarından, trapezoideum ve kapitatum kemiklerinden başladığını betimledi. Cruveilhier’e göre, derin baş flexor pollicis longus tendonunun derininden geçerek, yüzeysel başla birleşiyor ve baş parmağın proksimal falanks bazasına tutunuyordu. Bu tanım, günümüzde hâlâ geçerli olan temel anatomik çerçeveyi oluşturdu; ancak Cruveilhier’in derin başı (deep head of Cruveilhier), sonraki yüzyıllarda en tartışmalı anatomik yapılardan biri haline gelecekti.
Cruveilhier’in tanımından kısa bir süre sonra, Alman anatomist Friedrich Gustav Jakob Henle (1809–1885), 1858’te ilk palmar interosseus kası (interosseus palmaris primus, günümüzde pollical palmar interosseous veya musculus Henle) tanımladı. Henle’nin bu kası, baş parmağın medial tarafında, birinci dorsal interosseus ve adductor pollicis oblik başı arasında yer alan, proksimal falanks bazasına tutunan bir yapıydı. Henle’nin bu tanımı, daha sonra Bischoff ve diğer anatomistler tarafından Cruveilhier’in derin başıyla ilişkilendirilecekti. 1870’te Alman anatomist Theodor Ludwig Wilhelm Bischoff (1807–1882), Beiträge zur Anatomie des Hylobates leuciscus adlı eserinde, Cruveilhier’in derin başının aslında Henle’nin birinci palmar interosseus kası olduğunu öne sürdü. Bu görüş, FPB’nin aslında tek başlı olduğunu; derin başın ayrı bir kas olduğunu savunuyordu.
Aynı dönemde, İngiliz anatomist Frederic Wood Jones (1879–1954), 1946’da yayınladığı The Principles of Anatomy as Seen in the Hand adlı eserinde, Cruveilhier’in derin başının aslında adductor pollicis oblik başının bir parçası olduğunu iddia etti. Wood Jones’a göre, bu yapı ayrı bir kas değil, adductor pollicis‘in bir slip’iydi. Bu üç farklı yorum—Cruveilhier’in iki başlı FPB, Bischoff’un Henle kası ve Wood Jones’un adductor pollicis parçası—19. yüzyılın sonlarından 20. yüzyılın ortalarına kadar süren bir anatomik tartışmanın temelini oluşturdu. Bu tartışma, sadece morfolojik bir anlaşmazlık değil, aynı zamanda sinirlenme paternlerinin yorumlanmasında derin klinik sonuçlara sahipti; zira her bir yapının farklı bir sinir tarafından innerve edildiği düşünülüyordu.
- yüzyılın ortalarında, Fransız fizyolog Guillaume-Benjamin-Amand Duchenne (1806–1875), 1867’de yayınladığı Physiologie des Mouvements adlı eserinde, kasların elektriksel stimülasyonu yöntemini geliştirerek, el kaslarının fonksiyonel anatomisine yeni bir boyut kazandırdı. Duchenne, thenar kaslarının yüzeysel elektriksel stimülasyonuyla, baş parmağın opozisyon ve fleksiyon hareketlerini inceleyerek, kas fonksiyonları ile sinirlenme arasındaki ilişkiyi gözlemledi. Bu çalışmalar, 20. yüzyılın elektromiyografi (EMG) tekniklerinin öncüsü oldu.
V. 19. Yüzyıl Sonu: Sinirlenme ve Anastomozların Keşfi
- yüzyılın sonlarında, elin sinir sistemi üzerine yapılan çalışmalar, FPB’nin sinirlenmesindeki karmaşıklığı ortaya çıkardı. 1870 yılında, Avusturyalı anatomist Johann Gruber, median ve ulnar sinirler arasındaki ön kol anastomozunu tanımladı; bu anastomoz, günümüzde Martin-Gruber anastomozu olarak bilinir. Bu keşif, median sinir hasarlarında beklenmedik ulnar sinir tutulumlarını ve bunun tersini açıklamada devrim niteliğindeydi. Kısa süre sonra, Fransız hekim André Riché ve arkadaşları, avucun derininde median ve ulnar sinirler arasındaki bir başka anastomozu tanımladı; bu anastomoz Cannieu-Riché anastomozu olarak anıldı. Bu anastomozların keşfi, FPB’nin sinirlenme paterninin neden bu kadar değişken olduğunu anlamada kritik bir adımdı; zira bu anastomozlar, median ve ulnar sinirler arasında motor lif alışverişine olanak tanıyordu.
1886 yılında, İngiliz anatomist Herbert Brooks, Journal of Anatomy and Physiology‘de yayınladığı makalede, FPB kasının sinirlenmesindeki varyasyonları sistematik olarak inceledi. Brooks, 31 el üzerinde yaptığı diseksiyonlarda, FPB’nin yüzeysel başının sinirlenmesinde median, ulnar ve çift sinirlenme paternleri saptadı. Bu çalışma, FPB sinirlenmesinin klasik “yüzeysel baş median, derin baş ulnar” öğretisinin ne kadar basit kaldığını gösteren ilk büyük seriydi. Brooks’un çalışması, daha sonraki tüm sinirlenme araştırmalarının temelini oluşturdu.
VI. 20. Yüzyıl: Elektrofizyoloji, Day & Napier ve Evrimsel Anatomi
- yüzyılın başlarında, elin sinir sıkışması sendromları üzerine yapılan çalışmalar, thenar kaslarının klinik önemini ortaya çıkardı. 1900’lerin başında, hekimler gece oluşan el uyuşması ve thenar eminans’ın radyal tarafında simetrik atrofi olan hastaları tanımladılar. Bu durum, önce “kısmi thenar atrofisi sendromu” (syndrome of partial thenar atrophy) olarak adlandırıldı. 1946’da, nörolog Walter Russell Brain, bu sendromun median sinirin karpal tüneldeki sıkışmasından kaynaklandığını göstererek, idiopatik karpal tünel sendromunu tanımladı. Brain’in bu keşfi, thenar kaslarının (özellikle abductor pollicis brevis ve FPB’nin yüzeysel başının) median sinir hasarına ne kadar duyarlı olduğunu gösterdi.
1943’te, Highet, thenar kaslarının sinirlenmesi üzerine bir çalışma yayınladı. 1946’da Sunderland ve Hughes, ulnar sinirin kas dallarının metrik ve non-metrik özelliklerini inceledi. Ancak FPB’nin sinirlenmesindeki varyasyonları en detaylı şekilde ele alan çalışma, 1961’de Michael Day ve John Napier’in Journal of Anatomy‘de yayınladığı “The two heads of flexor pollicis brevis” adlı makale oldu. Day ve Napier, 36 kadavradan elde edilen 65 el üzerinde yaptıkları diseksiyonlarda, FPB’nin derin başının varlığını ve anatomik varyasyonlarını detaylı bir şekilde incelediler. Onlara göre, derin baş 65 elin 62’sinde mevcuttu; üç elde ise tamamen eksikti. Day ve Napier, derin başın insersiyonunun ulnar sesamoide kemikten radyal sesamoide kemik kayması, antropoidlerde “gerçek opozabilite”nin (true opposability) evrimsel gelişimini açıkladığını öne sürdüler. Bu hipotez, FPB’nin sadece bir fleksör kas değil, aynı zamanda insan elinin evrimsel başarısının anahtarı olduğunu gösteriyordu. 1963’te, Day ve Napier, Folia Primatologica‘da yayınladıkları makalede, bu evrimsel tezi primatlar üzerinde genişlettiler.
1967’de, Forrest, Canadian Journal of Surgery‘de yayınladığı çalışmada, 25 el üzerinde elektromiyografi (EMG) ve perkütan sinir stimülasyonu kullanarak thenar ve hipotenar kasların motor sinirlenmesini inceledi. Forrest, FPB’de çift sinirlenme oranının %68 olduğunu saptadı; bu oran, kadavra çalışmalarından elde edilen bulgulardan çok daha yüksekti. Rowntree ise benzer bir çalışmada bu oranı %15,5 olarak bildirdi. Bu fark, EMG ve diseksiyon yöntemleri arasındaki metodolojik farklılıkların yanı sıra, FPB’nin iki başının ayrı ayrı değerlendirilmesindeki zorluktan kaynaklanıyordu.
1970’lerde, Çek embriyolog Radomír Čihák, el ve ayak intrinsik kaslarının ontogenezi ve filogenezi üzerine çalışmalar yaptı. Čihák, thenar kaslarının embriyolojik gelişiminde, FPB’nin iki başının da derin bir blastemadan (flexores breves profundi tabakası) köken aldığını; opponens pollicis ve FPB’nin her iki başının bu derin tabakadan diferansiye olduğunu gösterdi. Bu bulgu, Day ve Napier’in FPB derin başının adductor pollicis‘ten köken aldığı yönündeki tezini çürüttü; ancak Čihák, adductor pollicis‘in contrahentes tabakasından köken aldığını, dolayısıyla FPB derin başıyla aynı kökene sahip olmadığını vurguladı.
VII. 21. Yüzyıl: Görüntüleme, Modern Kadavra Çalışmaları ve Klinik Uygulama
- yüzyıl, FPB’nin anatomik ve klinik anlayışının en detaylı şekilde şekillendiği dönem oldu. 2011’de Morrison ve Hill, Clinical Anatomy‘de yayınladıkları çalışmada, insanlarda pollical palmar interosseous (PPIM) kasının %80’den fazla oranda mevcut olduğunu ve Henle’nin 1858’deki tanımını doğruladığını gösterdi. Bu çalışma, Bischoff’un yüzyıl önceki tezini modern diseksiyon verileriyle destekledi; ancak PPIM’in FPB derin başından ayrı bir kas mı yoksa bir varyasyon mu olduğu tartışması hâlâ devam etmektedir.
2012’de Diogo ve Wood, primat ve modern insan el-kas sisteminin evrimsel karşılaştırmalı anatomisini inceleyen kapsamlı bir çalışma yayınladı. Bu çalışma, Strepsirrhini, Platyrrhini ve Catarrhinae arasındaki FPB başlarındaki filogenetik farklılıkları ortaya koydu. Strepsirrhini ve Catarrhinae’de iki başlı FPB bulunurken; Platyrrhini’de (Yeni Dünya maymunları) sadece yüzeysel başın mevcut olduğu gösterildi. Bu bulgu, FPB derin başının Eski Dünya maymunları ve insanlarda evrimsel olarak seçilerek, hassas kavrama (precision grip) yeteneğinin gelişimine katkıda bulunduğunu destekledi.
2017 yılı, FPB’nin modern anlayışında iki önemli dönüm noktasına sahne oldu. Brezilyalı anatomist Caetano ve arkadaşları, 60 el üzerinde yaptıkları diseksiyon çalışmasında, FPB’nin yüzeysel başının %70’inde yalnızca median sinir, %30’unda çift sinirlenme (median ve ulnar) saptadı; derin başın ise %15’inde tamamen absent olduğunu, mevcut olduğu 51 preparatta %78,4’ünde çift sinirlenme gösterdiğini bildirdi. Aynı yıl, Dunlap, Aziz ve Ziermann, 80 el üzerinde yaptıkları çalışmada, Cruveilhier derin başının %100 oranında mevcut olduğunu (Day ve Napier’in %95’lik bulgusunun aksine), ancak insersiyon ve sinirlenme paternlerinde büyük varyasyonlar olduğunu gösterdi. Dunlap ve arkadaşları, derin başın adductor pollicis ve Henle kasından ilk kez empirik olarak ayrıldığını ve ligamentum carpi radiatum ile trapezoideum’un önemli anatomik referans noktaları olduğunu vurguladı. Bu çalışmalar, FPB’nin sinirlenme varyasyonlarının klinik pratikte (özellikle karpal tünel cerrahisi ve sinir transferlerinde) ne kadar kritik olduğunu gösterdi.
Modern görüntüleme teknikleri (manyetik rezonans, yüksek çözünürlüklü ultrason) ve intraoperatif sinir stimülasyon cihazları, FPB’nin preoperatif ve intraoperatif olarak değerlendirilmesini mümkün kıldı. Günümüzde, thenar eminans’ın korunması ve FPB’nin fonksiyonel bütünlüğü, karpal tünel dekompresyonu, baş parmak replantasyonu ve tendon transferleri gibi cerrahi girişimlerin başarısı için merkezi bir kriter haline gelmiştir.
VIII. Kültürel Bir Ek: Pollice Verso’dan Facebook Beğenisine
Baş parmağın anatomik keşif tarihi, onun kültürel sembolizminden asla tam olarak ayrılamaz. 1872’de, Fransız akademik ressam Jean-Léon Gérôme (1824–1904), Pollice Verso (Çevrilmiş Baş Parmak) adlı devasa tablosunu tamamladı. Tablo, Colosseum’da bir gladyatör dövüşünün son anlarını betimliyordu: zafer kazanan murmillo, yenilmiş retiarius’un boğazına ayağıyla basmış, seyirciler ve Vestal Bakireleri ise aşağıya doğru çevrilmiş baş parmaklarıyla gladyatörün ölümünü talep ediyordu. Gérôme, bu tabloyu Amerikan koleksiyoncu Alexander Turney Stewart için yapmış; tablo, 1873’te özel bir salonda sergilendikten sonra dünya çapında reprodüksiyonlar yayıldı. Adolphe Goupil’in dağıttığı fotoğraf gravürleri, “baş parmak aşağı” jestinin popüler kültürde ölüm ve reddetme sembolü olarak yerleşmesini sağladı.
Gérôme’nin tablosu, 2000 yılında Ridley Scott’un Gladiator filmine doğrudan ilham kaynağı oldu; yapımcılar senaryoyu okumadan önce Scott’a tablonun bir reprodüksiyonunu gösterdiler. Scott, “O görüntü bana Roma İmparatorluğu’nun tüm ihtişamı ve kötülüğüyle konuştu,” demişti. Filmde, İmparator Commodus’un Maximus’u bağışlamak için “baş parmak yukarı” kullanması, Gérôme’nin tersine çevrilmiş sembolizmini perçinledi. Ancak modern klasik bilim araştırmaları, antik Roma kaynaklarının aslında “baş parmak aşağı” yerine, baş parmağın yumruk içinde gizlenmesinin (pollices premere) merhamet, dışarı çıkarılmasının ise ölüm anlamına geldiğini gösteriyor. Antropolog Anthony Corbeill, “modern insanlar antik jestleri, çağdaş anlamları antik topluma uygulayarak yanlış yorumluyor” diyerek, Gérôme’nin aslında Roma pratiğini tersine çevirmiş olabileceğini öne sürdü.
Günümüzde, baş parmağın sembolik yolculuğu dijital çağa ulaşmıştır. Facebook’un 2009’da tanıttığı “Beğen” (Like) düğmesindeki baş parmak yukarı simgesi, onay, takdir ve sosyal bağın evrensel işareti haline geldi. Böylece, Hipokrat ve Galen’in “aklın en yetkin aracı” olarak nitelendirdiği, Vesalius ve Leonardo’nun çizimlerinde hayranlıkla incelediği, Cruveilhier ve Henle’nin tartışmalara yol açan tanımlamalarla anatomik literatüre kazandırdığı baş parmak—ve onun thenar eminans’ındaki sessiz mimarı flexor pollicis brevis—hem tıbbi bilginin, hem de insan kültürünün merkezindeki yerini korumaya devam etmektedir.