Kahve ile Kenevir Arasında Bir Bağlantı Olabilir mi?

Kaynak: https://lh5.ggpht.com/BZD-6rtSEMNfoKSD1kMoUDBwyek5vxWszkLFa2aiSAXwUeqYT8TnmBcBrOEtQw

Yapılan çalışmada, endokanabinoid sistemle ilişkili nörotransmitterlerin, günde 4 ila 8 fincan kahve tüketiminin ardından azaldığı gözlemlendi.

Bir fincan sabah kahvesinin sizi bir anda uyandırdığı oldukça bilindik bir durumdur. Fakat bilim insanları, kahvenin; metabolizmanızı, genellikle kanabisle bağlantılı nörotransmitter ve steroid metabolizması da dahil olmak üzere onlarca farklı biçimde daha etkilediğini ortaya koydu.

15 Mart’ta (2018) Journal of Internal Medicine‘de yayımlanan ve kahve tüketimine odaklanan araştırmada, kahvenin, daha önce bilinenlerin ötesinde kandaki çok daha fazla metaboliti değiştirdiği bulgusuna ulaşıldı.

Yapılan çalışmada endokanabinoid sistemle ilişkili nörotransmitterlerin –kanabis tarafından da aynı şekilde uyarılır–, günde 4 ila 8 fincan kahve tüketiminin ardından azaldığı gözlemlendi.

Kanabinoidler, kanabis bitkisine tıbbi ve rekreasyonel özelliklerini veren kimyasallardır. Aynı zamanda vücudumuz da doğal olarak, kanabinoid aktiviteyi taklit eden endokanabinoidler üretir.

Öte yandan araştırmada, andosteroid sistem ile ilişkili belirli metabolitlerin, günde içilen 4 ila 8 fincan kahvenin ardından arttığı gözlemlendi. Bu da kahvenini steroid eliminasyonunu ya da boşaltımını kolaylaştırabileceğini gösteriyor. Çünkü steroid yolu, kanserler de dahil olmak üzere bazı hastalıkların odağı olduğundan, kahvenin de bu hastalıklar üzerinde bir etkisi olabilir.

Kahvenin, sağlığımızı doğrudan nasıl etkilediği üzerine çok az şey biliyoruz. Bu yeni araştırmada, bilim insanları ilk defa insan kanından alınan bir örnekteki yüzlerce metabolite dair ölçümler yapabilmelerini mümkün kılan ileri bir teknoloji kullandı. Araştırma, kahvenin sağlıkla olan bağlantısına ilişkin yeni hipotezler oluşturuyor ve kahve araştırmalarına yeni yönlendirmelerde bulunuyor.

Finlandiya temelli 3 aylık bir kahve deneyinde, 47 kişiden bir ay boyunca kahveden sakınması, ikinci ay için günde dört bardak ve üçüncü ay için günde sekiz bardak tüketmesi istendi. Araştırmacılar, çalışmanın her aşamasından sonra toplanan kandaki 800’den fazla metaboliti incelemek için gelişmiş profilleme teknikleri kullandı.

Yapılan analizler sonucunda, günde özellikle de 8 bardak kahve tüketimiyle, endokanabinoid sistemin kan metabolitlerinin azaldığı görüldü. Endokanabinoid metabolik yol, stres tepkimizi düzenleyen önemli bir sistemdir ve kronik stres varlığında bazı endokanabinoidler azalır. Araştırmanın iki aylık süresi boyunca artan kahve tüketimi, bu sistemdeki metabolitlerin azalmasını tetikleyecek kadar stres yaratmış olabilir. Nihayetinde de, stres seviyelerini dengeye geri getirmek için vücudumuzun bir adaptasyon geliştirmeye çalıştığı söylenebilir.

Öte yandan, endokanabinoid sistem aynı zamanda da; bilinç, kan basıncı, bağışıklık, bağımlılık, uyku, açlık, enerji ve glikoz metabolizması gibi geniş ölçekte değişkenlik gösteren fonksiyonları düzenler. Örneğin, endokanabinoid yollar, yeme alışkanlıklarınızı etkileyebilir; ki kanabis kullanımı ve ardından hissedilen açlık arasındaki klasik bağlantı da bununla ilişkilendirilir. Bunun yanı sıra kahve, kilo düzenlemesine yardımcı olması ve tip-2 diyabet riskini azaltmasıyla da bilinir. Bunun genellikle kafeinin, yağ metabolizmasını veya polifenollerin (bitki kaynaklı kimyasallar) glikoz düzenleyici etkilerini arttırma yeteneğine bağlı olduğu düşünülmektedir. Ancak, kahvedeki kafeinin ya da diğer maddelerin metabolitlerde bir değişimi tetikleyip tetiklemediği ise henüz bilinmemektedir.

Kaynak ve İleri Okuma

Orjinal yazı: Bilimfili

Güncellenen Beyin Haritasında 100 Yeni Bölge Keşfedildi

Güncellenen Beyin Haritasında 100 Yeni Bölge Keşfedildi

1900’lü yılların başında nöronları ve sinaptik bağlantıları kara kalem ile resmeden Santiago Ramon y Cajal’ın yanı sıra bu alanda anılması gereken isimlerden birisi de aynı yıllarda insan beyin kabuğunun (korteks) bilinen ilk diyagramlarını çizen Korbinian Brodmann’dır. Brodmann bu çizimlerini mikroskop altında görebildiği kadarıyla, korteksteki hücresel mimari farklılıklarına dayanarak gerçekleştirmiş ve o günden bu yana nöroanatomistlere esin kaynağı olmuştur.

100 yılı aşkın süredir temel anlamda bu diyagramlara bağlı olarak çalışan en azından dayanak olarak kullanan bilimciler, son yıllarda artan fMRI çalışmaları ve gelişen teknoloji ile daha detaylı incelenen beyin ve korteksin yeni haritasını çıkarttı.

Kafa karışıklığına mahal vermemek için şunu söylemekte de fayda var ki, elbette bilimciler her geçen gün güncellenen literatüre göre araştırmalarını yönetmekte ve güncellenen beyin modellerine dayanarak incelemelerini gerçekleştirmekteydi.

Şimdi ise İngiltere, Amerika ve Hollanda’dan araştırmacıların oluşturduğu uluslararası bir araştırma ekibi tarafından bahsi geçen vadesi çoktan geçmiş diyagramlar, İnsan Konektom Projesi (Human Connectome Project*) verilerine dayanarak güncellendi. Beynin üst kısmını oluşturan engebeli, kıvrımlı ve dil, duyusal ve motor işlemleme, sebep-sonuç ilişkisi kurma gibi görevleri ve daha nicelerini yürüten korteksi haritalamak üzere bugüne kadar bulunulan girişimler, ya tek bir bölge veya fonksiyona odaklandığı için ya da örnek grubu küçük olduğu için başarısız olmuş ve ileri gidememiştir.

Araştırmacılar yüksek detaylı bir harita oluşturabilmek için, dört yapı ve fonksiyon parametresinin ölçümü üzerinde durdu. Bunların içinde, beyin kabuğu kalınlığı (ve kalınlıktaki bölgelere göre değişimler), kıvrım sayısı ve belirli testler sırasında fMRI (functional magnetic resonance imaging) ile alınan tarama görüntülerine dayanarak elde edilen, korteks bölgelerinin bilinen işlevleri gibi veriler bulunuyor.

210 sağlıklı yetişkin bireyden alınan verilere uyarlanan öğrenebilir algoritma ile farklı bölgelerin kendilerine has özellikleri yani bir anlamda parmak izleri tespit edildi. Program bu farklı izlere bakarak bölgeleri birbirinden ayırmayı ve 180 ayrı bölgenin varlığını göstermeyi başardı.

Nature dergisinde yayımlanan bu çığır açıcı çalışmanın en ilginç yanı ise şu: tespit edilen bölgelerden 100 tanesi daha önce tanımlanmış değildi. Bu sebepten ötürü şimdi de yapılan haritayı daha keskin sınırlar ile çizmeyi ve bölgelerin daha alt katmanlar ile ilişkilerinin anlaşılmasına çalışacak olan araştırmacılar; elde edilen verilerle beynimizin ve beyin bölgelerimizin evrimini ve de diğer primatlar ile hem davranışsal hem morfolojik hem de fizyolojik farklarımızın daha iyi biçimde ortaya konulabileceğini öne sürüyor.

Bununlu birlikte, beyin cerrahlarının işini kolaylaştıracak detaylı üç boyutlu haritaların oluşturulabileceği ve ön cerrahi müdahalelerin bu yapılar üzerinden gerçekleştirilebileceği düşünülüyor.

*Bu proje, beynin yapılarını ve fonksiyonlarını haritalamak üzere yüzlerce insandan toplanan veriler ile dijital ortama aktarılan çok büyük ölçekli bir konektom projesidir. Konektom ise beyindeki tüm sinirlerin ve sinirlerin oluşturduğu fonksiyonel bölgelerin birbirleri ile kurduğu bağları açıklayan terimdir.


Kaynak:

  • Bilimfili,
  • Emily Underwood, Updated human brain map reveals nearly 100 new regions, 20 Temmuz 2016, www.sciencemag.org/news/2016/07/updated-human-brain-map-reveals-nearly-100-new-regions

Referans : Matthew F. Glasser, Timothy S. Coalson, Emma C. Robinson, Carl D. Hacker, John Harwell, Essa Yacoub, Kamil Ugurbil, Jesper Andersson, Christian F. Beckmann, Mark Jenkinson, Stephen M. Smith & David C. Van Essen A multi-modal parcellation of human cerebral cortex Nature (2016) doi:10.1038/nature18933 Received 12 November 2015 Accepted 15 June 2016 Published online 20 July 2016

Sabah Ereksiyonu Nedir ve Erkekler Sabahları Neden Erekte Olarak Uyanırlar?

Birçoğumuz için, sabah çalan alarm sesi, sabahları duyulan en sevimsiz seslerden birisi olabilir. Fakat yetişkin erkeklerde ve hatta küçük erkek çocuklarında bile bu sevimsiz alarm sesine, oldukça rahatsızlık verici üteral bir fenomen de eşlik eder: Nocturnal penile tumescence (NPT) yani gecesel penis sertleşmesi.

Henüz her şey tamamen açıklığa kavuşturulmuş olmasa da, erkeklerin sabahları uyandıklarında neden böyle bir durumu tecrübe ettiklerine dair cevaplar arayan bilimsel ve bilimsel olmayan çalışmalar mevcut. Fakat gerçek şu ki; sabah ereksiyonu son derece yaygın, normal ve doğal bir hâl. Peki bu durumun sebepleri nelerdir? Eğer sabahları erekte olmuyorsanız, bundan endişe duymalı mısınız?

Sabah Ereksiyonu Nedir? 

Sabah ereksiyonu, birçok erkeğin hayatı boyunca deneyimlediği, sabah uyanıldığında peniste meydana gelen sertleşme ve dikleşme halidir. Bu durum tamamen normal, sağlıklı bir fizyolojik tepkidir ve erkeklerin gece boyunca birkaç defa yaşadığı bir dizi ereksiyonun sonuncusudur. Sağlıklı erkekler –ortalama olarak– tam bir gece uykusu boyunca üç ila beş defa ereksiyon olabilirler ve her bir ereksiyon süresi 25-35 dakika boyunca sürebilir.

Sabah Ereksiyonunun Sebepleri Nelerdir?

Basitçe, kan, penise doğru yoğun akış gerçekleştirdiğinde ereksiyon hali oluşur. Genellikle ereksiyon halini ortaya çıkaran uyaranlar vardır, ancak görece daha genç erkekler ve erkek çocukları herhangi bir uyaran olmadan da erekte olabilirler. Uyurken erekte halde uyanmanıza sebep olan bir dizi şey söz konusudur.

1. Dolu Bir İdrar Torbası

Sabah “sertleşmesi” kesinlikle bir rahatsızlık olarak düşünülmemelidir; çünkü bu durum erkeğin uyku anında ürinasyonu (idrar atımı) engelleyen fizyolojik bir faydadır. Gece boyunca idrar birikmesi, idrar torbasının dolmasına sebep olur. İdrar, üretraya (idrar atılan yol) doğru doldukça, penis tıkalı hale gelir ve bu durum da sıklıkla penisin sertleşmesine, erekte olmasına sebep olur. Dolu bir idrar torbasının verdiği rahatsızlık hali herhangi birisini derin uykudan bile uyandırabilir, fakat yüzüstü yatan ve yatağa doğru erekte olan bir erkeği düşünün. Bu durum idrar torbasına fazladan bir baskı oluşturacak, kişiyi uyanmaya ve idrar torbasını boşaltmaya zorlayacak.

2. REM Uykusu Anındaki Beyin Aktivasyonları

Sabah ereksiyonları, tıpkı klitoral ereksiyonlar gibi, uykunun REM aşaması ile ilişkilidir. Bu aşamada, beyin, vücudu düzene sokmak maksadıyla bazı nörotransmitterlerin salınımını durdurur ve vücudunuzu rüyalarınızda gördüğünüz hareketleri yapmadan alıkoyar. Ereksiyonların kontrolünde rol alan bir transmitter olannöroepinefrin, penisteki kan damarlarında vazokonstriksiyona (büzüşme) sebep olur ve bu da esasında ereksiyonu engelleyici bir etkidir.

Bu durum penise giden aşırı kan akışını durduran bir tür uyarıcı işaret gibidir. Fakat REM uykusuna girdikçe, nöroepinefrin salınımı azalır ve testosteronla ilgili hareketlenmeler ortaya çıkmaya başlar. Bu da vazodilasyona (damar genişlemesine) ya da kan damarlarındaki kan akış hızının artmasına ve nihayetinde de ereksiyonun ortaya çıkmasına sebep olur. Uyku süresince, bir sistem onarması gibi, ekstradan kan akışı, oksijenlemeyi artırır ve sistemin işler olarak kalmasına yardımcı olur. Yani sabahları erekte halde uyanmak penis fonksiyonlarını arttırıcı bir etkiye sahiptir.

Özetle, sabah ereksiyonları REM uykusunun ikincil etkilerindendir ve bu uykunun erkeklerdeki fizyolojik süreciyle ilgilidir. Tamamen normal olan bu durumun eksikliği nadiren de olsa ereksiyon bozukluğu ile ilişkilendirilir. The Urologic Clinics of North America ‘da yayımlanan bir çalışma; sabah ereksiyonlarını izlemenin psikojenik cinsel iktidarsızlık ile yapısal durum arasındaki ayırt etme sürecine dair müdahalesiz ölçümlerin en iyisi olduğunu ileri sürüyor.

Sabah Ereksiyonu Yaşamıyorsanız Ne Olur?

Geçmişte yapılan çalışmalar; sabah ereksiyonunun yaşlı ve genç erkeklerde kesin bir farklılığı olduğuna dair herhangi bir bulguya erişmedi. Daha güncel çalışmalar erkeklerin yaşlandıkça sabah ereksiyonu frekansında kademeli bir düşüşün olduğunu ortaya koyuyor. Yani daha genç erkekler çok daha sıklıkla sabah ereksiyonu halini deneyimlerken, yaş ilerledikçe bu durumun yaşanma sıklığı azalmaktadır. Bazı çalışmalar; azalan sabah ereksiyonu sıklığının yanı sıra, penisin sertlik oranının ve ereksiyon süresinin uzunluğunun da azaldığını gösteriyor.

Genel olarak ereksiyon sıklığının azalmasına eşlik eden sabah ereksiyonu sıklığının azalması durumunun fizyolojik sebebinden çok fiziksel sebebi olabilir. Örneğin; testosteron seviyelerinin çok düşük olması ya da dalgalanmaların aşırı olması. Eğer ki; sabah ereksiyonlarınızın sıklığında dramatik oranda değişiklikler fark ederseniz, derhal doktorunuza başvurunuz, çünkü ciddi bir sebep de söz konusu olabilir. Ancak unutmayın ki; sabah ereksiyonunuzu etkileyen –özellikle de gece uykunuzun kalitesi ve uzunluğu gibi– çeşitli sebep ve etkenler söz konusudur. Yani sabah ereksiyonlarınızın sıklığının azalması ya da bazen görülmemesi, ciddi bir probleminiz olduğu anlamına gelmez.

Dipnot: Kapak görselinde yer alan kurutma makinasını denemeyin :)


Kaynaklar: Bilimfili,
1- AsapScience. https://www.youtube.com/watch?v=D1et5NgT6bQ
2- New Health Guide. Morning Erection, http://www.newhealthguide.org/Morning-Erection.html
3- Kessler, W. O. “Nocturnal penile tumescence.” The Urologic clinics of North America 15, no. 1 (1988): 81-86.

Beyin Dalgaları Elektrik Alanla Mı Yayılıyor?

Case Western Reserve University’den bilim insanları beyin içerisinde iletişim (nöronlar veya beyin bölgeleri arası etkileşim kastediliyor) sağlayan yeni bir yolu keşfetmiş olabilir.

Araştırmacıların keşfi, beyin dalgalarını incelerken hafıza ve epilepsi ile ilintili olası yeni hedeflerin tanımlanmasını ve sağlıklı beyin koşullarının daha iyi anlaşılmasını sağlayabilir.

Yapılan araştırmada, nöral uyarının beyinde izlediği yolun bilindiği bir takım mekanizmalarda, sinir uyarıları çok yavaş bir hızda kaydedildi. Araştırmacılar, bu dalganın yayılımının tek açıklamasının; tespit edilebilecek zayıf bir elektrik alan tarafından yayılıyor olacağını belirtti. Laboratuvar çalışmaları ve bilgisayar modelleri de bu savı destekliyor.

Bugüne kadar bu fenomen üzerine çalışılıyor olsa da, bu araştırmadaki bağıntı daha önce kurulamamış, net bir kanıt da bulunamamıştı. Burada yapılan bağıntının da sonucunda bu yönü belirlenebilir elektrik alanla; çeşitli beyin süreçlerinin kontrolü ve geliştirilmesi için kognitif ritime müdahale edilebileceği veya bir takım hastalık koşularının modülasyonu yapılabileceği çıkarımı kolaylıkla yapılabilir.

Araştırmacılar bulgularını ve araştırmanın detaylarını The Journal of Neuroscience’da yayımladılar.

Araştırmacılar bugüne kadar beyin içindeki elektrik dalgalarının, dalga geçişini sağlamak için (dalga ile bilgi aktarımı) fazla zayıf olduğunu düşünüyorlardı. Ancak öyle görünüyor ki; beyin belki de sinaptik transmisyon (nöronlar arası uyarının direkt iletilmesi), difüzyon veya açıklık bağlantıları (teknik olarak ‘gap junctions’ terimi kullanılır) olmadan elektrik dalgaları ile iletişimini sağlıyor olabilir.

Alanlar Nasıl Çalışıyor 

Bilgisayar modelleri ve fare hipokampusları (beynin uzamsal navigasyon ve hafıza ile ilgili olan bölgesi) üzerinde yapılan testler; alanın, bir hücrede veya bir grup hücrede başlıyor olabileceğini gösteriyor.

Elektrik alan düşük genlikte de olsa, bu alan hemen yakınlardaki hücre veya hücreleri uyararak aktive edebiliyor, ki bunun sonucunda da bu hücrelerin yakınlarında olan diğerleri uyarılıyor ve saniyede 10 santimetre gibi bir oranla beyin boyunca uzanabilecek bir iletişim başlamış oluyor.

Araştırmacılar, farelerin hipokampuslarında, beyin içinde üretilen doğal elektrik alanı blokladıklarında ve hem laboratuvar kaplarındaki sinirler üzerindeki incelemelerde hem de bilgisayar modelinde benzer etkiyi yaratmak için hücreler arasındaki mesafeyi artırdıklarında dalganın hızının yavaşladığını gözlemlediler.

Araştırmacılara göre bu sonuçlar aktivite süresince yayılma mekanizmasının, elektrik alanla tutarlılık gösterdiğini ve de yavaşlama miktarının bu aradaki fark kadar olduğunu açığa çıkarıyor.

Uyku dalgaları ve uyku süresince hafıza oluşumunun bir anlamda devam etmesini sağlayan teta dalgaları ve epilepsi nöbeti dalgaları saniyede bir metre ilerleyebiliyorlar. Bu bize frekansları hakkında direkt bir bilgi veriyor ve araştırmacılar şimdi de elektrik alanın hem fizyoloji (normal durumlar) hem de patoloji (epilepsi ve diğer benzer hastalık koşulları) için olası etkilerini araştırmaya devam edecekler.

Eğer bir ilgisi varsa bir sonraki aşama da elektrik alanın bu anlamda normal durumlar veya patolojilerle ilgili nasıl bilgiler taşıdığını öğrenmek ve bunun üzerine epilepsi veya başka bilişsel hastalıklar / anomalilerin tedavisinde yeni adımlar atmak üzerine olacaktır.


Kaynak : Bilimfili, C. Qiu, R. S. Shivacharan, M. Zhang, D. M. Durand. Can Neural Activity Propagate by Endogenous Electrical Field? Journal of Neuroscience, 2015; 35 (48): 15800 DOI: 10.1523/JNEUROSCI.1045-15.2015

Hiperprolaktinemi

Hiperprolaktinemi, kandaki yüksek prolaktin seviyeleri anlamına gelir. Prolaktin, ön hipofiz bezi tarafından üretilen ve öncelikle doğumdan sonra anne sütü üretiminin başlatılması ve sürdürülmesinden sorumlu olan bir hormondur. Bununla birlikte, aşırı üretimi bir dizi klinik semptoma yol açabilir ve altta yatan patolojinin göstergesi olabilir.

Prolaktin Fizyolojisi:

Prolaktinin rolünü ve düzenlenmesini anlamak esastır:

  1. Prolaktin salgılanması, hipotalamik nöronlar tarafından üretilen dopamin tarafından inhibe edici kontrol altındadır.
  2. Tirotropin salgılatıcı hormon (TRH) ve vazoaktif bağırsak peptidi prolaktin salınımını uyarabilir.
  3. Östrojen prolaktin sentezini ve salgılanmasını arttırır.

Hiperprolaktineminin Nedenleri:

Yüksek prolaktin düzeylerinin nedenleri çeşitlidir:

  • Prolaktinoma: Bu, prolaktini aşırı üreten hipofiz bezinin iyi huylu bir tümörüdür. Hormon üreten hipofiz tümörlerinin en yaygın türüdür.
  • İlaçlar: Bazı ilaçlar, özellikle antipsikotikler (örn., risperidon, haloperidol) ve anti-emetikler (örn., metoklopramid), prolaktin düzeylerini artırabilir.
  • Hipotalamik Hastalıklar: Hipotalamusu etkileyen tümörler, enfeksiyonlar veya diğer hastalıklar dopamin üretimini engelleyerek prolaktin sekresyonunun artmasına neden olabilir.
  • Birincil Hipotiroidizm: Azalan tiroid hormon seviyeleri TRH’yi yükseltebilir ve bu da prolaktin salınımını uyarır.
  • Böbrek Yetmezliği ve Karaciğer Hastalığı: Prolaktin klirensinin bozulması prolaktin birikmesine neden olabilir.
  • Diğer Nedenler: Göğüs travması, doğum sonrası dönem, meme ucunun uyarılması, stres ve bazı yiyecekler prolaktin düzeylerini geçici olarak yükseltebilir.

Klinik bulgular:

Hiperprolaktineminin belirti ve bulguları prolaktin seviyelerine ve cinsiyete bağlıdır:

  1. Kadınlar: Amenore (adet döngüsünün olmaması), galaktore (doğum veya emzirme dışında anne sütü üretimi), kısırlık ve libido azalması.
  2. Erkekler: Erektil disfonksiyon, azalmış libido, jinekomasti (meme büyümesi) ve kısırlık.

Her iki Cinsiyet: Östrojen/testosteron eksikliğine bağlı osteopeni veya osteoporoz.

Teşhis:

  • Kan Testleri: Tek bir yüksek prolaktin seviyesi durumu önerebilir. Ancak prolaktinin değişken sekresyonu nedeniyle iki kez test yapılması önerilir.
  • Görüntüleme: Beynin MRG’si bir hipofiz tümörünü tespit edebilir.
  • Diğer Testler: Diğer nedenleri dışlamak için tiroid fonksiyon testleri, böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri gerekebilir.

Tedavi:

Yönetim nedene bağlıdır:

  • Prolaktinoma: Kabergolin ve bromokriptin gibi dopamin agonistleri birinci basamak tedavilerdir. Tümör boyutunu küçültürler ve prolaktin seviyelerini düşürürler.
  • İlaç Kaynaklı: Mümkün olduğunda alternatif bir ilaca geçilmesi veya dozun azaltılması önerilir.
  • Diğer Nedenler: Hipotiroidizm gibi altta yatan durumun tiroid hormonu replasmanı ile tedavi edilmesi.

Hiperprolaktinemi, çeşitli nedenlere sahip çok yönlü bir durumdur. Semptomları hafifletmek ve altta yatan herhangi bir patolojiyi ele almak için doğru teşhis ve hedefe yönelik tedavi esastır.

Tarih

Hiperprolaktineminin tarihi 1900’lerin başlarına kadar uzanır. 1928’de İngiliz doktor Sir Henry Dale, prolaktinin hayvanlarda süt üretimi üzerindeki etkilerini ilk tanımlayan kişi oldu. 1950’lerde bilim adamları prolaktinin insanlardaki rolünü incelemeye başladılar. Yüksek prolaktin düzeylerinin amenore (adet dönemlerinin olmaması), galaktore (emzirmeyen kadınlarda süt üretimi) ve kısırlık gibi çeşitli semptomlara neden olabileceğini keşfettiler.

Kaynak:

  1. Melmed S, Casanueva FF, Hoffman AR, et al. “Diagnosis and Treatment of Hyperprolactinemia: An Endocrine Society Clinical Practice Guideline”. J Clin Endocrinol Metab. 2011;96(2):273-288.
  2. Ciccarelli A, Daly AF, Beckers A. “The Epidemiology of Prolactinomas”. Pituitary. 2005;8(1):3-6.
  3. Glezer A, Bronstein MD. “Prolactinomas”. Endocrinol Metab Clin North Am. 2015;44(1):71-78.