Laktasyon

Öncelikle, vücudun tipik olarak bebeğin doğumundan sonrasına kadar süt üretmeye başlamadığını belirtmek önemlidir. Doğumdan sonra meydana gelen hormonal değişiklikler süt üretimini tetikler. Bu, laktasyon adı verilen bir süreçtir. Bununla birlikte, hamilelik sırasında vücut bu sürece hazırlanır ve meme uçlarınızdan kolostrum adı verilen sarımsı bir sıvı sızdığını fark edebilirsiniz. Kolostrum, üretilen sütün ilk şeklidir ve yeni doğanlar için oldukça besleyicidir.

Bebek doğduktan ve emzirme başladıktan sonra, süt üretimini artırmaya potansiyel olarak yardımcı olduğuna inanılan bazı yiyecekler vardır. Bunlar genellikle galaktagog olarak adlandırılır. İşte yardımcı olabilecek bazı yiyecekler:

  • Çemen otu tohumu: Çemen otu genellikle emziren annelere tavsiye edilir. Bunu doğrulamak için daha fazla araştırmaya ihtiyaç duyulmasına rağmen, süt arzını artırmaya yardımcı olduğu düşünülmektedir.
  • Yulaf: Yulaf demir ve lif bakımından yüksektir ve emziren anneler arasında süt arzını artırmak için popüler bir seçimdir.
  • Bira mayası: Bira üretiminde ve fırıncılıkta kullanılan bu maya türü, süt arzını artırmak için sıklıkla tavsiye edilir.
  • Rezene ve rezene tohumu: Rezene ve tohumları, süt arzını artırdığı düşünülen bitki östrojenleri içerir.
  • Sarımsak: Sarımsağın süt üretimini artırmaya yardımcı olduğuna ve ayrıca anne sütünün tadını değiştirdiğine inanılmaktadır, bu da bazılarının bebeğin daha iyi yapışmasına ve beslenmesine yardımcı olabileceğine inanmaktadır.
  • Yeşil yapraklı sebzeler: Ispanak, lahana ve brokoli gibi gıdalar, emziren anneler için önemli olan kalsiyum, demir ve folat bakımından yüksektir.
  • Badem: Badem, emziren anneler için faydalı olabilecek kalsiyum ve E vitamini açısından zengindir.
  • Somon balığı: Somon, hem anne hem de bebeğin sağlığı için iyi olan omega-3 yağ asitleri bakımından yüksektir ve süt üretimini artırmaya yardımcı olabilir.

Unutmayın, süt arzını artırmanın en iyi yolu genellikle emzirmek veya daha sık pompalamaktır. Süt üretimiyle ilgili sorun yaşıyorsanız, bir emzirme danışmanına veya sağlık uzmanınıza ulaşmanız iyi bir fikirdir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Hamilelikte Saç Kesimi Hakkındaki Gerçekler

  • Saçınızı kestirmek bebeğinizin ince telli saçlara sahip olmasına neden olur. Bu doğru değildir. Bebeğinizin saçının kalınlığı, hamilelik sırasında saçınızı kestirip kestirmemenize göre değil, genetiğe göre belirlenir.
  • Saçınızı kestirmek bebeğinizin daha az saça sahip olmasına neden olur. Bu da doğru değildir. Bebeğinizin saç miktarı da genetik olarak belirlenir, hamilelik sırasında saçınızı kesip kesmemenize göre değil.
  • Saçınızı kestirmek bebeğinizin saçının daha yavaş uzamasına neden olur. Bu doğru değildir. Saç büyümesi genetik, hormonlar ve beslenme dahil olmak üzere bir dizi faktör tarafından belirlenir. Saçınızı kestirmeniz bebeğinizin saçının uzama hızını etkilemeyecektir.
  • Saçınızı kestirmek bebeğinizi hasta eder. Bu doğru değildir. Hamilelik sırasında saçınızı kesmenin bebeğinizi hasta edebileceği iddiasını destekleyen hiçbir kanıt yoktur.

Bunların sadece efsane olduğunu unutmamak önemlidir. Hiçbirini destekleyen bilimsel bir kanıt yoktur. Hamilelik sırasında saçınızı kestirmek istiyorsanız, bunu yapmamanız için hiçbir neden yoktur. Bebeğinize zarar vermeyecektir.

İşte hamilelik sırasında güvenli ve rahat bir saç kesimi için bazı ipuçları:

  • Saygın bir salon seçin. Seçtiğiniz salonun temiz ve bakımlı olduğundan emin olun.
  • Kuaförünüze hamile olduğunuzu söyleyin. Bu, saçınızı yıkarken, keserken ve şekillendirirken özel bir özen göstermelerini sağlayacaktır.
  • Sert kimyasallardan kaçının. Saçınızı boyatmayı planlıyorsanız, amonyak veya diğer sert kimyasallar içermeyen doğal veya yarı kalıcı bir boya seçin.
  • Biraz rahatsızlığa hazırlıklı olun. Saçlarınız hamilelik sırasında ısıya ve şekillendirici aletlere karşı daha hassas olabilir. Herhangi bir rahatsızlık hissederseniz, stilistinize bildirin; sıcaklığı veya tekniği ayarlayabilir.
  • Hamilelik sırasında saçınızı kestirmek kendinizi yenilenmiş ve özgüvenli hissetmeniz için harika bir yol olabilir. Bu ipuçlarını takip ederek güvenli ve keyifli bir deneyim yaşamanızı sağlayabilirsiniz.

Hamilelik sırasında saç kesimi ile ilgili mitlerin toplumda oluşmasının birkaç nedeni vardır.

  • Bilimin yanlış anlaşılması. Geçmişte insanlar vücudun nasıl çalıştığına dair iyi bir anlayışa sahip değildi. Bu durum, hamilelik sırasında saç kesmenin bebeğe zarar verebileceği efsanesi de dahil olmak üzere hamilelikle ilgili birçok efsanenin gelişmesine yol açmıştır.
  • Kültürel inançlar. Bazı kültürlerde saç, güç ve kudretin sembolü olarak görülür. Hamilelik sırasında saç kesmek zayıflık veya kırılganlık işareti olarak görülebilir.
  • Batıl inançlar. Bazı insanlar saç kesmek gibi belirli şeylerin kötü şans getirebileceğine inanır. Bu inanç, hamilelik sırasında saç kesmenin bebeğe zarar verebileceği efsanesinin gelişmesine yol açmış olabilir.

Bunların sadece efsane olduğunu unutmamak önemlidir. Hiçbirini destekleyen bilimsel bir kanıt yoktur. Hamilelik sırasında saçınızı kestirmek istiyorsanız, bunu yapmamanız için hiçbir neden yoktur. Bebeğinize zarar vermeyecektir.

İşte hamilelik ve doğumla ilgili efsanelerin bu kadar ısrarcı olmasının nedenlerinden bazıları:

  • Genellikle nesilden nesile aktarılırlar. Anneler, büyükanneler ve diğer kadın akrabalar genellikle kızları ve torunları ile hamilelik ve doğum hakkında hikayeler ve tavsiyeler paylaşırlar. Bu hikayeler uzun yıllar boyunca aktarılan efsaneler ve yanlış anlamalar içerebilir.
  • Bunlar rahatlatıcı olabilir. Bazı insanlar hamilelik ve doğumla ilgili mitlere inanarak teselli bulurlar. Örneğin, bazı insanlar hamilelik sırasında turşu ve dondurma yemekle ilgili kocakarı masalının sağlıklı bir bebek sahibi olmaya yardımcı olacağına inanmaktadır. Bu inancı destekleyen hiçbir bilimsel kanıt olmasa da, sağlıklı bir hamilelik geçirmeye yardımcı olmak için yapabileceğiniz bir şey olduğuna inanmak rahatlatıcı olabilir.
  • Çürütülmeleri zor olabilir. Hamilelik ve doğumla ilgili birçok efsaneyi çürütmek zordur. Örneğin, hamilelik sırasında saçınızı kesmenin bebeğinizin saç kalınlığını veya miktarını etkileyip etkilemeyeceğini kesin olarak bilmenin bir yolu yoktur. Bu durum, aksi yöndeki bilimsel kanıtlar karşısında bile insanların bu mitlere inanmaya devam etmesini kolaylaştırmaktadır.
  • Bakımınız hakkında bilinçli kararlar verebilmeniz için hamilelik ve doğum hakkındaki mitlerin farkında olmanız önemlidir. Herhangi bir sorunuz veya endişeniz varsa, doktorunuzla konuştuğunuzdan emin olun.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Hamilelik sırasında depresyon

Hamilelik, bir kadın için önemli fiziksel, hormonal ve duygusal değişikliklerin yaşandığı bir dönemdir. Neşeli ve heyecan verici bir dönem olsa da, bazı kadınlar hamilelik sırasında depresyon yaşayabilir. Bu durum antenatal depresyon veya prenatal depresyon olarak bilinir. Hamilelik sırasında depresyonun nedenlerini, belirtilerini ve tedavi seçeneklerini anlamak, hem annenin hem de bebeğin sağlığını sağlamak için çok önemlidir.

Epidemiyoloji

Hamilelik sırasında depresyon nispeten yaygındır ve hamile kadınların yaklaşık %10-20’sini etkiler. Doğum öncesi depresyonun yaygınlığının farklı toplumlar arasında değişiklik gösterdiğini ve sosyoekonomik durum, sağlık hizmetlerine erişim ve semptomları tanıma ve bildirme konusundaki kültürel farklılıklar gibi faktörlerden etkilenebileceğini unutmamak önemlidir.

Hamilelikte Depresyonun Nedenleri

Hamilelik sırasında depresyonun tek bir nedeni yoktur; bunun yerine, aşağıdakiler de dahil olmak üzere faktörlerin bir kombinasyonunun bir sonucu olması muhtemeldir:

Hormonal Değişiklikler

Hamilelik, östrojen ve progesteron seviyelerindeki dalgalanmalar gibi vücutta önemli hormonal değişiklikleri tetikler. Bu hormonal değişimler ruh halini etkileyebilir ve potansiyel olarak depresyon gelişimine katkıda bulunabilir.

Genetik Faktörler

Ailesinde depresyon veya kişisel ruh sağlığı bozukluğu öyküsü olan kadınların hamilelik sırasında depresyon geliştirme riski daha yüksek olabilir.

Yaşam Stresörleri

İlişki zorlukları, mali sıkıntılar veya sosyal destek eksikliği gibi stresli yaşam olayları, hamilelik sırasında depresyon gelişimine katkıda bulunabilir.

Önceki Gebelik Kaybı veya Komplikasyonları

Daha önce hamilelik kaybı veya komplikasyonu yaşamış kadınlar, sonraki hamileliklerinde depresyona daha yatkın olabilirler.

Hamilelikte Depresyon Belirtileri

Hamilelik sırasında depresyon, aşağıdakiler de dahil olmak üzere çeşitli semptomlarla ortaya çıkabilir:

  • Sürekli üzüntü veya umutsuzluk hissi
  • Daha önce keyif alınan aktivitelere karşı ilgi kaybı
  • Yorgunluk ve düşük enerji seviyeleri
  • Uykusuzluk veya aşırı uyku
  • İştah veya kilo değişiklikleri
  • Konsantre olma veya karar verme güçlüğü
  • Suçluluk veya değersizlik duyguları
  • Sinirlilik veya ruh hali değişimleri
  • Kendine zarar verme veya intihar düşünceleri

Hamilelik sırasında depresyonun teşhis ve tedavisi, bu dönemle ilişkili benzersiz zorluklar ve potansiyel riskler nedeniyle dikkatli bir değerlendirme gerektirir. Burada, hamilelik sırasında depresyonu yönetmek için tanı kriterleri ve tedavi algoritmasının daha ayrıntılı bir taslağını bulabilirsiniz:

Teşhis

Bazı belirtiler hamilelikle ilgili tipik değişikliklerle örtüşebileceğinden, hamilelik sırasında depresyon teşhisi koymak zor olabilir. Bununla birlikte, bir kadın iki hafta veya daha uzun süre devam eden depresyon belirtileri yaşarsa, değerlendirme ve destek için bir sağlık uzmanına danışmak önemlidir.

Tanı Kriterleri

Hamilelik sırasında depresyon teşhisi koymak için sağlık hizmeti sağlayıcıları genellikle Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nda (DSM-5) belirtilen kriterleri kullanır. Bu kriterler, aynı iki haftalık dönemde aşağıdaki semptomlardan en az beşinin varlığını ve semptomlardan en az birinin (a) depresif ruh hali veya (b) ilgi veya zevk kaybı olmasını içerir:

a) Neredeyse her gün, günün çoğunda depresif ruh hali
b) Tüm ya da neredeyse tüm faaliyetlere karşı ilgi ya da zevkte belirgin azalma
c) Diyet yapılmadığında belirgin kilo kaybı veya kilo alımı ya da iştahta azalma veya artış
d) Neredeyse her gün uykusuzluk veya aşırı uykusuzluk
e) Neredeyse her gün psikomotor ajitasyon veya retardasyon
f) Neredeyse her gün yorgunluk veya enerji kaybı
g) Değersizlik veya aşırı ya da uygunsuz suçluluk duyguları
h) Düşünme veya konsantre olma yeteneğinde azalma veya kararsızlık
i) Tekrarlayan ölüm düşünceleri, tekrarlayan intihar düşüncesi veya intihar girişimi

Hamilelikte Depresyon Tedavisi

Hamilelik sırasında depresyon tedavisi, durumun ciddiyetine ve bireyin tercihlerine bağlı olarak psikoterapi, ilaç tedavisi ve yaşam tarzı değişikliklerinin bir kombinasyonunu içerebilir.

Psikoterapi

Bilişsel-davranışçı terapi (BDT) veya kişilerarası terapi gibi psikoterapi, olumsuz düşünce kalıplarını belirleyip ele alarak ve sağlıklı başa çıkma stratejileri geliştirerek hamile kadınların depresyon semptomlarını yönetmelerine yardımcı olabilir.

İlaç Tedavisi

Bazı durumlarda, hamilelik sırasında depresyon tedavisi için antidepresan ilaçlar reçete edilebilir. Hamilelik sırasında ilaç kullanmanın potansiyel yararları ve riskleri, gelişmekte olan fetüs üzerindeki potansiyel etki göz önünde bulundurularak dikkatlice tartılmalıdır.

Her bireyin koşulları ve risk faktörleri farklılık gösterebileceğinden, hamilelik sırasında antidepresanların ve bitkisel ilaçların kullanımı her zaman bir sağlık uzmanıyla görüşülmelidir. Burada, hamilelik sırasında dikkate alınabilecek yaygın olarak kullanılan bazı antidepresanlara ve bitkisel ilaçlara genel bir bakış sunulmaktadır:

Antidepresanlar:

Seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI’lar): SSRI’lar hamilelik sırasında depresyon ve anksiyete için yaygın olarak reçete edilir. Bunlar arasında fluoksetin (Prozac), sertralin (Zoloft), sitalopram (Celexa) ve essitalopram (Lexapro) bulunur. Bazı çalışmalar SSRI’larla bazı doğum kusurları riskinde küçük bir artış olduğunu öne sürmüştür, ancak genel kanıtlar karışıktır. Hamilelik sırasında SSRI’larla tedavinin faydaları potansiyel risklere karşı tartılmalıdır.

Serotonin ve norepinefrin geri alım inhibitörleri (SNRI’lar): Venlafaksin (Effexor) ve duloksetin (Cymbalta) gibi bir başka antidepresan sınıfı olan SNRI’lar hamilelik sırasında reçete edilebilir. Bununla birlikte, SSRI’larda olduğu gibi, tedavinin faydaları potansiyel risklere karşı tartılmalıdır.

Bupropion (Wellbutrin): Bupropion, hamilelik sırasında kullanılabilen atipik bir antidepresandır. Bazı çalışmalar, bupropion ile bazı doğum kusurları riskinde küçük bir artış olduğunu öne sürmüştür, ancak genel kanıtlar sınırlıdır.

Trisiklik antidepresanlar (TCA’lar): Amitriptilin (Elavil) ve nortriptilin (Pamelor) gibi TCA’lar hamilelik sırasında kullanılmıştır, ancak potansiyel yan etkileri ve hamilelik sırasında güvenliklerine ilişkin sınırlı veriler nedeniyle genellikle ilk basamak tedavi seçenekleri olarak kabul edilmezler.

Hamilelik sırasında, antidepresanlar da dahil olmak üzere herhangi bir ilacı kullanmanın potansiyel risklerini ve faydalarını dikkatlice değerlendirmek çok önemlidir.

Seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI’lar) genellikle hamilelik sırasında depresyon tedavisi için ilk tercihtir çünkü genellikle daha az yan etkiye ve gelişmekte olan fetüs için daha düşük riske sahip oldukları düşünülmektedir. Bazı SSRI’ların kilo alımına neden olma olasılığı daha düşüktür:

Fluoksetin (Prozac): Çalışmalar, fluoksetinin diğer antidepresanlara kıyasla önemli kilo alımına neden olma olasılığının daha düşük olduğunu göstermiştir. Genellikle hamilelik sırasında daha güvenli seçeneklerden biri olarak kabul edilir, ancak potansiyel riskleri ve faydaları sağlık uzmanınızla görüşmeniz çok önemlidir.

Sertralin (Zoloft): Bu SSRI, diğer antidepresanlara kıyasla nispeten daha düşük kilo alma riskine sahiptir. Ayrıca hamilelik sırasında daha güvenli bir seçenek olarak kabul edilir, ancak her ilaçta olduğu gibi, potansiyel riskler ve faydalar bir sağlık uzmanıyla tartışılmalıdır.

İlaçlara verilen bireysel tepkilerin değişebileceğini ve bir kişi için işe yarayanın bir başkası için işe yaramayabileceğini unutmamak önemlidir. Bu nedenle, hamilelik sırasında özel ihtiyaçlarınıza en uygun tedaviyi bulmak için sağlık uzmanınızla yakın bir şekilde çalışmak çok önemlidir.

Antidepresan ilaçlara ek olarak, psikoterapi gibi farmakolojik olmayan tedaviler de hamilelik sırasında depresyonu yönetmenin önemli bir bileşeni olabilir. Bilişsel-davranışçı terapi (BDT) ve diğer terapi türlerinin depresyon tedavisinde etkili olduğu ve ilaçlarla aynı riskleri taşımadığı gösterilmiştir.

Bitkisel ilaçlar:

  • Sarı kantaron: Sarı kantaron depresyon için popüler bir bitkisel ilaçtır. Bununla birlikte, hamilelik sırasında güvenliği iyi belirlenmemiştir ve antidepresanlar da dahil olmak üzere çeşitli ilaçlarla etkileşime girebilir. Hamile kadınlar sarı kantaron kullanmadan önce sağlık uzmanlarına danışmalıdır.
  • Omega-3 yağ asitleri: Bazı çalışmalar, omega-3 yağ asidi takviyelerinin, özellikle eikosapentaenoik asit (EPA) ve dokosaheksaenoik asit (DHA) içerenlerin, hamilelik sırasında depresyon için potansiyel faydaları olabileceğini öne sürmüştür. Balık yağından elde edilen Omega-3 takviyeleri genellikle hamilelik sırasında güvenli kabul edilir, ancak cıva gibi kirletici maddelerden kaçınmak için yüksek kaliteli takviyeleri seçmek önemlidir.
  • Folat ve B-vitaminleri: Düşük folat ve diğer B-vitaminleri seviyeleri depresyon riskinin artmasıyla ilişkilendirilmiştir. Folik asit ve diğer B-vitaminlerini içeren doğum öncesi vitaminler hamilelik sırasında ruh sağlığını desteklemeye yardımcı olabilir.

Lütfen bu bilgilerin yalnızca genel rehberlik amaçlı olduğunu ve tıbbi tavsiye olarak değerlendirilmemesi gerektiğini unutmayın. Hamilelik sırasında herhangi bir ilaca veya bitkisel ilaca başlamadan, bırakmadan veya değiştirmeden önce her zaman bir sağlık uzmanına danışın.

Yaşam Tarzı Değişiklikleri

Düzenli egzersiz, dengeli beslenme ve yeterli uyku gibi sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıklarını benimsemek, hamilelik sırasında ruh halini ve genel refahı iyileştirmeye yardımcı olabilir. Ayrıca, meditasyon veya yoga gibi rahatlama tekniklerini uygulamak, stresi yönetmeye ve depresyon belirtilerini azaltmaya yardımcı olabilir.

Hamilelik sırasında depresyon, hem anne hem de bebek üzerinde olumsuz etkileri olabilen önemli bir sorundur. Doğum öncesi depresyonun erken tanınması ve tedavisi, hem annenin hem de gelişmekte olan çocuğun refahını sağlamak için çok önemlidir. Depresyon belirtileri yaşayan hamile kadınlar, endişelerini tartışmak ve uygun bir tedavi planı geliştirmek için bir sağlık uzmanından yardım almalıdır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Tedavi Algoritması

Hamilelik sırasında depresyon tedavisi söz konusu olduğunda, hem annenin hem de gelişmekte olan fetüsün güvenliğini sağlamak için genellikle adım adım bir yaklaşım uygulanır. Tedavi algoritması aşağıdaki adımları içerebilir:

1. Adım: Psikoterapi

Hafif ve orta dereceli depresyon için, psikoterapi gibi farmakolojik olmayan müdahaleler genellikle tedavinin ilk basamağıdır. Bilişsel-davranışçı terapi (BDT) ve kişilerarası terapinin (IPT) hamilelik sırasında depresyon tedavisinde etkili olduğu gösterilmiştir.

Adım 2: Antidepresan İlaçların Kullanımını Değerlendirin

Psikoterapi tek başına yeterli değilse veya depresyon şiddetliyse, sağlık hizmeti sağlayıcıları antidepresan ilaçları reçete etmeyi düşünebilir. Hamilelik sırasında ilaç kullanma kararı, depresyonun şiddeti, gelişmekte olan fetüs üzerindeki potansiyel etkisi ve annenin ilaçlara daha önce verdiği yanıt gibi faktörler göz önünde bulundurularak potansiyel fayda ve risklerin kapsamlı bir değerlendirmesine dayanmalıdır.

3. Adım: Yakın İzleme ve Takip

Depresyon tedavisi gören hamile kadınlar, tedavinin etkinliğini değerlendirmek ve olası yan etkileri veya komplikasyonları belirlemek için hamilelikleri boyunca yakından izlenmelidir. Sağlık hizmeti sağlayıcılarıyla düzenli takip randevuları, hem annenin hem de bebeğin refahını sağlamak için çok önemlidir.

Adım 4: Doğum Sonrası Bakım

Hamilelik sırasında depresyon öyküsü olan kadınların doğum sonrası depresyon yaşama riski artmaktadır. Devam eden ruh sağlığı desteği de dahil olmak üzere uygun doğum sonrası bakım, potansiyel doğum sonrası komplikasyonların önlenmesine ve yönetilmesine yardımcı olmak için gereklidir.

Sonuç olarak, hamilelikte depresyonun teşhis ve tedavisine, bu döneme özgü ihtiyaçlar ve riskler göz önünde bulundurularak büyük bir dikkatle yaklaşılmalıdır. Psikoterapi, ilaç tedavisi (gerekirse) ve yakın takibi içeren adım adım bir tedavi algoritması, hem annenin hem de gelişmekte olan çocuğun refahının sağlanmasına yardımcı olabilir.

Deksibuprofen

  • Deksibuprofen, analjezik, antipiretik ve antienflamatuar özelliklere sahip non-steroid antienflamatuar ilaçlar grubundan bir aktif maddedir.
  • İbuprofenin aktif S-enantiyomeridir.
  • Etkileri prostaglandin sentezinin inhibisyonuna dayanmaktadır.
  • Deksibuprofen ağrı, ateş ve çeşitli nedenlere bağlı iltihabi durumların tedavisinde kullanılır.
  • İlaç genellikle günde üç ila dört kez alınır.
  • En yaygın olası yan etkiler sindirim problemlerini içerir.
  • Tüm NSAİİ’lerde olduğu gibi, uzun süreli kullanımda ciddi yan etkiler ortaya çıkabilir.

Ürünler

Deksibuprofen film kaplı tabletler şeklinde ve oral süspansiyon için toz olarak mevcuttur (Seractil®, jenerik). 1997 yılında onaylanmıştır.

Kimyasal

Yapı ve özellikler

(2S)-2-[4-(2-methylpropyl)phenyl]propanoic acid

Deksibuprofen (C13H18O2, Mr = 206,3 g/mol) ibuprofenin S-enantiyomeridir. Suda pratik olarak çözünmeyen beyaz kristal toz halinde bulunur. İbuprofen, eşit miktarda S(+) ve R(-) enantiyomerden oluşan bir rasemattır. S(+) enantiyomer deksibuprofen esas olarak farmakolojik olarak aktiftir ve bu nedenle ayrı olarak pazarlanmaktadır.

Etkileri

Analjezik, anti-enflamatuar ve antipiretik özelliklere sahiptir. Etkileri siklooksijenaz inhibisyonuna ve dolayısıyla prostaglandin sentezinin engellenmesine dayanır.

Endikasyonlar

Artrit, artroz, kas ve eklem ağrıları, gut, ameliyat sonrası ve adet krampları gibi çeşitli nedenlerden kaynaklanan ağrı ve iltihap durumlarının tedavisi ve ateş tedavisi için.

Ürün bilgilerine göre dozajlanır. İlaçlar genellikle günde üç ila dört kez alınır. Yetişkinler için maksimum tek doz 400 mg, maksimum günlük doz 1200 mg’dır (ibuprofenden daha düşük). Hızlı bir etki başlangıcı isteniyorsa, ilaç açken alınabilir. Sindirim problemleri durumunda yemeklerle birlikte alınması tavsiye edilir.

Kontrendikasyonlar

Steroid olmayan anti-enflamatuar ilaçlar uygulanırken çok sayıda önlem alınmalıdır. Tüm önlemler ilaç bilgi broşüründe bulunabilir.

Bununla birlikte, Dexibuprofen de dahil olmak üzere NSAİİ’lerin kullanımının, potansiyel faydaları fetüse yönelik potansiyel risklerden daha ağır basmadığı sürece genellikle hamilelik sırasında önerilmediğini belirtmek önemlidir. Özellikle, NSAİİ’ler fetüse zarar verebileceği veya doğum sırasında komplikasyonlara yol açabileceği için gebeliğin üçüncü üç aylık döneminde kullanılmamalıdır. Amniyotik sıvı miktarında azalmaya ve fetüse besin sağlayan kan damarının (ductus arteriosus) erken kapanmasına neden olabilirler.

Doğum sonrası dönemde, Deksibuprofen doğum sonrası ağrı veya mastit gibi ağrıların giderilmesi için kullanılabilir, ancak özellikle anne emziriyorsa, potansiyel faydalar potansiyel risklerden daha ağır basmalıdır. Bir miktar Deksibuprofen anne sütüne geçebilir, ancak emzirilen bebek üzerindeki etkisi bilinmemektedir.

Hamilelik sırasında ve emzirme döneminde herhangi bir ilaç kullanırken bir sağlık uzmanının rehberliğine başvurmak çok önemlidir. Potansiyel faydaları ve riskleri göz önünde bulunduracak ve sizin özel durumunuza göre tavsiyelerde bulunacaklardır.

Olumsuz etkiler

En yaygın olası yan etkiler mide bulantısı, şişkinlik, mide yanması, mide ağrısı, iştahsızlık, ishal, kabızlık, kusma, gastrit ve dışkı ile kan kaybı (anemiye kadar) gibi sindirim semptomlarını içerir. Tüm NSAİİ’lerde olduğu gibi, uzun süreli kullanımda ciddi yan etkiler ortaya çıkabilir.

Kaynak:

  1. British National Formulary (BNF) 81: March-September 2021. British Medical Association and Royal Pharmaceutical Society of Great Britain. London.
  2. Drugs and Lactation Database (LactMed). National Library of Medicine (US). 2006.
  3. Medications and Mothers’ Milk. Hale, T.W., Rowe, H.E. (2021).
  4. Moigis B, et al. [Transfer of ibuprofen and its metabolites into human milk]. Z Geburtshilfe Neonatol. 1995 Aug;199(4):182-7. German. PubMed PMID: 7479521.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Anne karnındaki bebekler için yeni icat: Vajina Hoparlörü

babypod vajinada calan hoparlor fetus anne karni muzik 1

Doğmamış çocuğa don biçilmez belki ama playlist hazırlanabilir!

İspanyol girişim “Babypod”, anne karnındaki insan evladının müziğe erkenden kavuşabilmesi için “bi’ değişik” hoparlör geliştirdi. Firmanın iddiasına göre annesinin vajinasından içeri uzattığı bu hoparlör yardımıyla içerideki ufak arkadaş rahat duyabileceği bir desibelde müzik dinleyebilecek.

babypod vajinada calan hoparlor fetus anne karni muzik 3

İyi de annenin karnına yaklaşıp bir türkü patlatsak olmuyor mu?

Olmuyormuş. Annenin karnına dışarıdan mırıldanan şarkı fazlaca engele takıldığından içeriden pek duyulmuyormuş. Firmanın iddiasına göre vajina, sesin kaliteli bir şekilde duyulması için ideal bir ortam sağlıyormuş.

babypod vajinada calan hoparlor fetus anne karni muzik 4

Hamileliğinin en az 16. haftasındaki anne adaylarına önerilen cihaz işe yarar mı, yaramaz mı ayrı bir tartışma konusu. Çünkü halen bilim insanları (ister anne karnının dışından, ister vajinanın orta yerinden) fetüse dinletilen müziğin bir işe yarayıp yaramadığı konusunda fikir birliğine varabilmiş değil.

Kaynak:

İnsan neden toprak yer?

Jeofaji veya toprak yeme uygulaması, insanlık tarihinde derin kökleri olan ve çeşitli kültürel, beslenme ve tıbbi perspektiflere sahip bir olgudur. “Jeofaji” terimi Yunanca “geo” (toprak) ve “phagein” (yemek) kelimelerinden türemiştir ve kelimenin tam anlamıyla “toprak yemek” anlamına gelmektedir. Bu uygulama, tropikal bölgelerde, özellikle de çocuklar ve hamile kadınlar gibi belirli demografik gruplar arasında önemli bir yaygınlığa sahip olmakla birlikte, küresel olarak belgelenmiştir.

Tarihsel olarak, jeofaji çeşitli kültürlerde ve kıtalarda gözlemlenmiştir. Kamerun ve Tanzanya gibi birçok Afrika ülkesinde toprak tüketimi kültürel olarak kabul görmekte ve anormal olarak görülmemektedir. Buna karşılık, Batı bağlamlarında, genellikle gıda dışı maddelere yönelik anormal istek altında kategorize edilen bir bozukluk olan pika alanı içinde sınıflandırılır. Bu ikilem, diyet uygulamalarının kültürel göreceliliğini ve çevresel faktörlerin diyet alışkanlıkları üzerindeki etkisini vurgulamaktadır.

Beslenme ve Tıbbi Perspektifler

Bazı kil türlerinin, özellikle de kaolinin, mineral içeriği ve toksinleri bağlama kabiliyeti nedeniyle tıbbi faydalar sağladığı varsayılmıştır. Bu uygulama hem insan hem de hayvan davranışlarında görülmektedir; çeşitli türlerin toksinlere karşı koymak veya mineral alımını desteklemek için toprak tükettiği gözlemlenmiştir. İnsanlarda jeofaji bazen demir eksikliği ve anemi ile ilişkilendirilir; demir açısından zengin killerin tüketimi ek bir mineral kaynağı olarak işlev görür.

Bilimsel Araştırma ve Gözlemler

Sera Young’ın yirmi yılı aşkın bir süreyi kapsayan araştırması, Arjantin’den İran ve Namibya’ya kadar farklı coğrafyalarda jeofajinin yaygınlığının altını çiziyor ve tropik bölgelerdeki yaygınlığını vurguluyor. Young’ın bulguları, bu uygulamanın, özellikle ek minerallerin hastalıklara karşı koruyucu faydalar sağlayabileceği patojen bakımından zengin ortamlara sahip bölgelerde beslenme motivasyonlarına sahip olabileceğini düşündürmektedir.

Tartışmalar ve Zorluklar

Bazı potansiyel faydalarına rağmen, toprak yeme uygulaması zararlı patojenlerin veya kirleticilerin yutulması da dahil olmak üzere risksiz değildir. Jeofajinin kültürel bir uygulama ya da tıbbi bir hastalık olarak sınıflandırılması farklılık göstermekte ve bu davranışın küresel olarak anlaşılmasını ve kabul edilmesini zorlaştırmaktadır.

İleri Okuma

Toprak veya toprak benzeri maddeleri yeme pratiği olan jeofaji, kültürler, bölgeler ve zaman dilimlerine yayılan zengin ve karmaşık bir tarihe sahiptir. Besin takviyesi, tıbbi amaçlar ve kültürel ritüeller de dahil olmak üzere çeşitli nedenlerle uygulanmıştır.

1. Antik Başlangıçlar: Jeofajinin Erken Dönem Kanıtları

  • Hayvanlar ve İnsanlarda Tarihsel Kanıtlar (Tarih Öncesi Zamanlar)**:
    Jeofajinin kanıtları eski çağlara kadar uzanmaktadır; arkeolojik buluntular ilk insanların ve hatta hayvanların toprak tükettiğini göstermektedir. Eski hominidler beslenme nedenleriyle jeofaji uygulamış, kil veya topraktaki mineralleri doğal bir besin takviyesi olarak tüketmiş olabilir. Afrika’daki fosil kayıtları, kil tüketiminin izlerini ortaya çıkarmıştır; bu da kilin detoksifikasyon veya bitki bazlı diyetlerin sindirimine yardımcı olmak için kullanılmış olabileceğini düşündürmektedir.
  • Erken Kültürel Uygulamalar (MÖ 1000 – MS 500)**:
    Jeofaji birçok eski uygarlık tarafından uygulanmıştır. Eski Mısır’da jeofaji tedavi edici bir yöntem olarak belgelenmiştir. Mısırlılar belirli kil türlerini tüketmenin hastalıkları iyileştirebileceğine inanıyorlardı. Mide rahatsızlıklarını tedavi etmek için kilin tıbbi kullanımı Yunanlılar ve Romalılar arasında da iyi belgelenmiştir. Genellikle tıbbın babası olarak anılan Hipokrat, toprağın terapötik tüketimi hakkında yazmıştır.

2. 16. ve 17. Yüzyıllar: Keşif ve Küreselleşme

  • Yerli Halklar Arasında Jeofaji**:
    Avrupalı kaşifler ve misyonerler 16. yüzyılda Afrika ve Amerika’ya geldiklerinde, yerli halkların toprak ve kil tükettiğini gözlemlediler. Örneğin Batı Afrika’da jeofaji, sabah bulantılarını hafifletmek ve mineral alımını desteklemek için toprak tüketen özellikle hamile kadınlar arasında olmak üzere çeşitli kabileler arasında yaygındı. Bu uygulamalar Avrupalılar tarafından genellikle medeniyetsiz veya tuhaf olarak yanlış yorumlanmıştır.
  • Sömürge Amerikası ve Köleleştirilmiş Nüfus**:
    1. ve 18. yüzyıllarda Amerika’ya getirilen köleleştirilmiş Afrikalılar jeofaji uygulamasına devam etmiştir. Bu uygulama özellikle köleleştirilmiş insanların kil ve toprak tükettiği güney Amerika Birleşik Devletleri’nde yaygınlaşmıştır. Bazı tarihçiler bu bağlamda jeofajinin, gıda kıtlığı zamanlarında bir tür besin takviyesi ve Afrika geleneklerinden aktarılan kültürel bir uygulama olarak hizmet ettiğini savunmaktadır. Ayrıca köleleştirilmiş bireylerin jeofajiyi bir direniş biçimi olarak kullandıklarına, hastalık yaratmak ve zorla çalıştırılmaktan kaçınmak için toprak yuttuklarına dair anlatılar da vardır.

3. 19. Yüzyılda Bilimsel Söylemde Jeofaji

  • Jeofajiye Avrupa’da Bilimsel İlgi (1800’ler)**:
    1. yüzyıla gelindiğinde Avrupalı doğa bilimciler ve kaşifler jeofajiye daha bilimsel bir ilgi duymaya başladı. Alman coğrafyacı ve doğa bilimci Alexander von Humboldt, Güney Amerika’nın yerli halkı arasında, özellikle de kıtlık zamanlarında kil tüketiminin uygulandığı Amazon havzasında jeofajiyi belgelemiştir. Humboldt’un gözlemleri bu konudaki bilgi birikiminin artmasına katkıda bulunmuş olsa da, pek çok Avrupalı hala bu konuya şüpheci bir gözle bakıyordu.
  • Charles Darwin ve Hayvan Davranışında Jeofaji**:
    1830’larda Charles Darwin, HMS *Beagle* gemisiyle yaptığı yolculuklar sırasında hayvanlar arasında jeofajiyi gözlemledi. Amazon’daki papağanların ve diğer hayvanların, muhtemelen beslenmelerindeki toksinleri nötralize etmek için kil tükettiklerini fark etti. Bu gözlem, jeofajinin hem hayvanlarda hem de insanlarda doğal bir temeli olduğu, potansiyel olarak sindirime yardımcı olduğu veya detoksifiye edici bir işlev gördüğü fikrini güçlendirdi.

4. 20. Yüzyılın Başları: Amerika Birleşik Devletleri’nde Jeofaji ve Tıbbi Çalışmalar

  • Güney Amerika Birleşik Devletleri’nde Jeofaji (1900’ler – 1940’lar):
    1. yüzyılın başlarında, kil yeme uygulaması Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyinde, özellikle de kırsal ve yoksul Afro-Amerikan topluluklarda yaygındı. “Kaolin” adı verilen özel bir beyaz kil türü sıklıkla tüketiliyordu. Kaolin aynı zamanda gastrointestinal sorunları tedavi etmek için kullanılan tıbbi bir ürün olarak da pazarlanıyordu. İnsanlar bu kili genellikle mide rahatsızlıklarını hafifletmek için ya da demir ve kalsiyum gibi besinlerin kaynağı olarak tüketiyordu.
  • Jeofaji Üzerine Bilimsel Çalışmalar (1930’lar – 1940’lar)**:
    Tıbbi araştırmalar bu dönemde jeofajinin potansiyel nedenlerini ve sağlık üzerindeki etkilerini ciddi bir şekilde incelemeye başladı. Araştırmacılar, özellikle demir, kalsiyum ve diğer eser minerallerdeki beslenme eksiklikleriyle bağlantısını araştırdılar. Bazı çalışmalar jeofaji yapan insanların demir eksikliği anemisi gibi altta yatan sağlık ihtiyaçlarına yanıt verdiğini öne sürerken, diğerleri toprak kaynaklı hastalıkların potansiyel risklerini vurgulamıştır.

5. 20. Yüzyılın Sonları: Jeofaji ve Beslenme Eksiklikleri

  • Jeofaji ve Hamilelik (1970’ler – 1990’lar)**:
    Yirminci yüzyılın ikinci yarısında önemli bir araştırma alanı hamile kadınlar arasındaki jeofajiye odaklanmıştır. Sahra altı Afrika, Amerika Birleşik Devletleri ve Latin Amerika’da yapılan çalışmalar, birçok hamile kadının mide bulantısı, mide ekşimesi ve mineral eksiklikleriyle başa çıkmak için toprak tükettiğini ortaya koymuştur. Araştırmacılar, jeofaji ve pika (gıda dışı maddelere duyulan istekle karakterize edilen bir durum) arasındaki bağlantıları araştırmış ve bunun anne ve fetüs sağlığı üzerindeki etkilerini incelemiştir.
  • Halk Sağlığı Endişelerinin Yükselişi (1990’lar)**:
    1990’lara gelindiğinde, halk sağlığı yetkilileri jeofajinin potansiyel sağlık riskleri, özellikle de kirlenmiş topraktan zararlı patojenlerin veya toksinlerin alınması riski konusunda endişelerini dile getirmiştir. Bazı araştırmacılar jeofajinin kültürel ve tarihi önemini kabul ederken, diğerleri toprak kaynaklı hastalıkları önlemeye yönelik müdahalelere duyulan ihtiyacı vurgulamıştır. Çalışmalar ayrıca jeofaji yapan popülasyonlarda toksikolojik yönlere, özellikle de ağır metal zehirlenmesine (kurşun, arsenik) odaklanmaya başladı.

6. 21. Yüzyıl: Kültürel, Tıbbi ve Bilimsel Yeniden Değerlendirme

  • Kültürel Süreklilik ve Yeniden Değerlendirme (2000’ler – Günümüz):
    1. yüzyılda jeofaji, dünyanın birçok yerinde, genellikle kültürel geleneklerin bir parçası olarak veya beslenme ihtiyaçlarını karşılamak için uygulanmaya devam etmektedir. Uygulama bazen damgalanmış olsa da, giderek artan sayıda antropolog, tıp araştırmacısı ve halk sağlığı uzmanı, jeofajiyi potansiyel sağlık yararlarının yanı sıra riskleri ışığında yeniden incelemektedir. Bazı durumlarda kil tabletleri sağlık takviyesi olarak satılmaktadır ve kilin gastrointestinal sağlık için terapötik kullanımına olan ilgi yenilenmiştir.
  • Modern Tıbbi Araştırma**:
    Mevcut çalışmalar, jeofajide tüketilen toprakların biyokimyasal özelliklerine odaklanmakta, mineral içeriğine ve insan beslenmesindeki rolüne bakmaktadır. Bazı araştırmacılar, 19. yüzyılda Darwin ve diğerleri tarafından yapılan gözlemleri yineleyerek, bazı killerin detoksifiye edici özelliklere sahip olduğunu ve diyetteki toksinleri nötralize etmeye yardımcı olabileceğini savunmuşlardır. Bununla birlikte, kirlenme potansiyeline ilişkin endişeler devam etmekte ve halk sağlığı müdahaleleri, yaygın olduğu yerlerde insanları jeofajinin güvenli bir şekilde uygulanması konusunda eğitmeyi amaçlamaktadır.

İleri Okuma
  1. BBC
  2. Royal Anthropological Institute of Great Britain and Ireland Notes on the People of Batanga. Notes on the People of Batanga. The Journal of the Anthropological Institute of Great Britain and Ireland Vol. 10 (1881), pp. 463-470 DOI: 10.2307/2841552 Stable URL: http://www.jstor.org/stable/2841552 Page Count: 8
  3. Hunter, J.M. (1973). “Geophagy in Africa and in the United States: A Culture-Nutrition Hypothesis.” Geographical Review, 63(2), 170-195.
  4. Denis Mitchell, Claudia Wells, Neil Hoch, Karen Lind, Stephen C. Woods, Linda K. Mitchell Poison induced pica in rats Physiology & Behavior Volume 17, Issue 4, October 1976, Pages 691–697 doi:10.1016/0031-9384(76)90171-2
  5. Timothy Johns Detoxification function of geophagy and domestication of the potato Journal of Chemical Ecology March 1986, Volume 12, Issue 3, pp 635-646
  6. Johns, T., & Duquette, M. (1991). “Detoxification and Mineral Supplementation as Functions of Geophagy.” American Journal of Clinical Nutrition, 53(2), 448-456.
  7. Aufreiter, S., Hancock, R.G.V., & Mahaney, W.C. (1997). “Mineralogical and Geochemical Aspects of Geophagy with Special Reference to East Africa.” Environmental Geochemistry and Health, 19(1), 19-34.
  8. Thomas T. Struhsaker, David O. Cooney, Kirstin S. Siex Charcoal Consumption by Zanzibar Red Colobus Monkeys: Its Function and Its Ecological and Demographic Consequences International Journal of Primatology February 1997, Volume 18, Issue 1, pp 61-72 DOI10.1023/A:1026341207045
  9. William C. Mahaney, Maximiliano Bezada, R. G. V. Hancock, Susan Aufreiter and Francisco L. Pérez Geophagy of Holstein Hybrid Cattle in the Northern Andes, Venezuela Mountain Research and Development Vol. 16, No. 2 (May, 1996), pp. 177-180 Published by: International Mountain Society DOI: 10.2307/3674011 Stable URL: http://www.jstor.org/stable/3674011 Page Count: 4
  10. Geissler PW, Mwaniki D, Thiong F, Friis H. Geophagy as a risk factor for geohelminth infections: a longitudinal study of Kenyan primary schoolchildren. Trans R Soc Trop Med Hyg. 1998 Jan-Feb;92(1):7-11. PMID: 9692137
  11. Geissler PW, Prince RJ, Levene M, Poda C, Beckerleg SE, Mutemi W, Shulman CE. Perceptions of soil-eating and anaemia among pregnant women on the Kenyan coast. Soc Sci Med. 1999 Apr;48(8):1069-79. PMID: 10390045
  12. Geissler, P. W., et al. (1999). “The role of earth eating in protecting the body and improving fertility among the Luo of Kenya.” East African Medical Journal, 76(6), 346-350.
  13. R. Krishnamani, William C. Mahaney Geophagy among primates: adaptive significance and ecological consequences Animal Behaviour Volume 59, Issue 5, May 2000, Pages 899–915 doi:10.1006/anbe.1999.1376
  14. Ricardo M. Holdø, Joseph P. Dudley and Lee R. McDowell Geophagy in the African Elephant in Relation to Availability of Dietary Sodium Journal of Mammalogy Vol. 83, No. 3 (Aug., 2002), pp. 652-664 Published by: American Society of Mammalogists Stable URL: http://www.jstor.org/stable/1383529 Page Count: 13
  15. Callahan, G. N. (2003). “Eating Dirt.” Emerging Infectious Diseases, 9(8), 1016-1021. DOI: 10.3201/eid0908.030033
  16. Hooda PS, Henry CJ, Seyoum TA, Armstrong LD, Fowler MB. The potential impact of soil ingestion on human mineral nutrition. Sci Total Environ. 2004 Oct 15;333(1-3):75-87. PMID: 15364520
  17. Allan MeeI; Rebecca DennyII; Keith FaircloughIII; Dave M. PullanIV; Will Boyd-Wallis Observations of parrots at a geophagy site in Bolivia Biota Neotrop. vol.5 no.2 Campinas 2005 http://dx.doi.org/10.1590/S1676-06032005000300023
  18. Voigt CC, Capps KA, Dechmann DKN, Michener RH, Kunz TH (2008) Nutrition or Detoxification: Why Bats Visit Mineral Licks of the Amazonian Rainforest. PLoS ONE 3(4): e2011. doi:10.1371/journal.pone.0002011
  19. Kawai K, Saathoff E, Antelman G, Msamanga G, Fawzi WW. Geophagy (Soil-eating) in relation to Anemia and Helminth infection among HIV-infected pregnant women in Tanzania. Am J Trop Med Hyg. 2009 Jan;80(1):36-43. PMID: 19141837
  20. Sera L. Young Pica in Pregnancy: New Ideas About an Old Condition Annual Review of Nutrition Vol. 30: 403-422 (Volume publication date August 2010) First published online as a Review in Advance on April 26, 2010 DOI: 10.1146/annurev.nutr.012809.104713
  21. Sera L. Young, Paul W. Sherman, Julius B. Lucks and Gretel H. Pelto Why On Earth?: Evaluating Hypotheses About The Physiological Functions Of Human Geophagy The Quarterly Review of Biology Vol. 86, No. 2 (June 2011), pp. 97-120 Published by: The University of Chicago Press DOI: 10.1086/659884 Stable URL: http://www.jstor.org/stable/10.1086/659884 Page Count: 24
  22. Young, S. L. (2011). “Craving Earth: Understanding Pica—the Urge to Eat Clay, Starch, Ice, and Chalk.” Columbia University Press.
  23. J.N. Bonglaisin, C.M.F. Mbofung and D.N. Lantum, 2011. Intake of Lead, Cadmium and Mercury in Kaolin-eating: A Quality Assessment. Journal of Medical Sciences, 11: 267-273. DOI: 10.3923/jms.2011.267.273 URL: http://scialert.net/abstract/?doi=jms.2011.267.273
  24. Abrahams, P.W. (2012). “Soil, Food, and Health: The Role of Earth-Eating (Geophagy) in Human Nutrition and Health.” Environmental Geochemistry and Health, 34(6), 609-623.
  25. Natalia C. Orloff and Julia M. Hormes Pickles and ice cream! Food cravings in pregnancy: hypotheses, preliminary evidence, and directions for future research Front Psychol. 2014; 5: 1076. Published online 2014 Sep 23. Prepublished online 2014 Aug 6. doi: 10.3389/fpsyg.2014.01076
  26. Young, S.L., & Wilson, M.J. (2021). “Clay Consumption and Geophagy: A Biocultural Perspective.” The Quarterly Review of Biology, 96(3), 241-264.

Modern Gebelik Testlerinin İcadından Önce Hekimlerin Kullandığı Korkunç Yöntemler!

Diyelim ki hamile olabileceğinizi düşünüyorsunuz. Doğal olarak eczaneye gider, bir idrar testi alırsınız; ve sonuç: İçinizde büyüyen bir insan olup olmadığını hemen öğrenebilirsiniz.
Ancak, şu anda aklınızdan geçen gebelik testleri görece yeni buluşlardır. Peki, daha önceleri kadınlar bebek beklediklerini nasıl öğreniyorlardı? Görünen o ki, eski “gebelik testleri” hayal ettiğinizden çok daha garip ve gerçek dışılardı. Eğer şu an yemek yiyorsanız biraz ara vermek isteyebilirsiniz, az sonra işler biraz tuhaflaşacak.
“Küçük”ten Al Haberi
Önce biraz temel bilgilere göz atalım. Bir kadın hamile kaldığında vücudundaki hormon düzeyleri değişir. Gebeliğin başlangıcında, plasentanın bir bölümü tarafından insan koryonik gonadotropin hormonu (hCG) salgılanır. Bu hormon vücudun diğer parçaları ile birlikte çalışarak, her menstrual döngünün başında oluşan korpus luteumun varlığını sürdürmesini sağlar. Ayrıca, özellikle ilk zamanlarında gebeliğin sürdürülmesine katkı sağlayan çok amaçlı bir hormon olan progesteronun üretimini tetikler.
Çağdaş bir gebelik testi, döllenmeden altı gün sonrasından itibaren yüksek hCG düzeyine ait belirtileri kadının idrarında bulabilir. Bu testler çok az “yalancı pozitif” sonuç üretir ve inanılmaz derecede doğru sonuç verirler (%99). Bazı türleri ise salt hCG yerine, gebelikte üretilen birden fazla hormonu kontrol ederler.
İdrar Kahinleri
Bir zamanlar, hamile olduğu düşünülen kadınların idrarları hekimler veya ileri teknoloji ürünü gebelik testleri yerine, “kahinler” tarafından incelenirdi. 16. yüzyılda Avrupalı kadınlar; iğrenç sarı akıntılarına dikkatle bakıp idrarın rengi, tonu ve kokusunu değerlendirerek bebek bekleyip beklemediklerini saptayabildiğini iddia eden “uzmanlar” tarafından kandırılırlardı.
Bu uygulamalı yöntemin bir parçası olarak, daha ileri düzey kahinler idrarı şarap ile karıştırırlardı. Muhtemelen nasıl olduğunu bilmemelerine rağmen, bu yaptıklarının arkasında bilimsel bir gerçek vardı: Alkol gebelik sırasında üretilen bazı özel proteinlerle tepkimeye girdiğinden idrarın kıvamı değişiyordu.
“Üroskopi” olarak da adlandırılabilecek bu idrar inceleme tekniği antik Babil’e dayanır ve Doğu Roma İmparatorluğu’nun 5. yüzyıldan 15. yüzyılın ortalarına kadar süren ilerlemesi sayesinde Bizans tıbbına da aktarılmıştır.
Mısırlı Gibi İşe
Aslında, idrar testleri Protestan Reformu’ndan ve Kopernik’ten çok daha önceleri ortaya çıkmıştır. MÖ 14. yüzyılda, yani günümüzden yaklaşık 3.350 yıl önce yaşamış olan antik Mısırlıların da kendilerine has bir yöntemleri vardı.
Kötü şöhretli Kraliçe Nefertiti’nin kocası Firavun Akhenaten’in saltanatı sırasında, Mısırlılar kadının idrarını buğday ve arpa tohumlarının üzerine serperlerdi. Eğer tohumlar çimlenirse, kadının hamile olduğu söylenirdi. Eğer buğdaylar çimlendiyse kızı, arpalar çimlendiyse oğlu olacak demekti.
Dikkate değer bir şekilde, en azından genel bir gebelik testi olarak, bu yöntemin gerçekten işe yaradığı gösterilmiştir. O dönemde muhtemelen bilinmiyor olmakla birlikte, gebelik sırasında üretilen hormonlar bu tohumların çimlenmesine neden oluyordu.
Rüzgar Tüneli
“Modern” tıbbın babası olarak bildiğimiz Hipokrat, gebeliğin kadın vajinasına soğan yerleştirilerek saptanabileceği şeklinde yanlış bir varsayımda bulunmuştu. Eğer ertesi sabah kadının nefesi soğan kokuyorsa, hamile değildi: Bu fikir, içinde büyüyen bir bebek olmadığında kadın rahminin açık olacağı ve rektumdan ağza uzanan bir rüzgar tüneli oluşturacağı düşüncesine dayalıydı. Eğer rahimde bebek şeklinde bir engel varsa, kadının nefesi soğan kokmayacaktı.
Bunun tıbbi olarak doğru olmadığını söylemek yeterli olacaktır.
Yaşam Döngüsü
hCG hormonu tıbbi araştırmacılar tarafından ilk defa 1920’lerde tanımlanmıştır ve bu buluş gebeliğin hCG araştırılarak saptanabilmesi fırsatını doğurmuştur. Bugün sahip olduğumuz ileri teknoloji idrar çubukları o zamanlar henüz yoktu, öyleyse yerine ne kullandılar? Ne yazık ki hayvanlar aleminin bazı üyeleri, bu iş için biraz zalimce bir test aygıtı olarak kullanılacaklardı.
Kadından alınan idrar örneği henüz tam gelişmemiş bir dişi fareye enjekte edilirdi. Eğer idrarda hCG hormonu varsa, fare kızışıp cinsel olarak aktifleşir ve çiftleşmeye hazır hale gelirdi. Başlangıçta sadece fareler kullanıldı, enjeksiyon sonrasında yumurtalıkları incelenmek üzere kesilip açıldı. Birkaç yıl içinde ise fareler yerini tavşanlara bıraktı. Bu teste baş araştırmacıların isimleri olan Aschheim-Zondek testi, diğer bir ismiyle A-Z testi adı verildi.
Test inanılmaz bir şekilde yüzde 98 doğru sonuç veriyordu. Ancak, sonuçların çıkması birkaç gün sürüyordu ve test koryoepitelyom adı verilen hızlı büyüyen bir kanser türü ile hCG’yi birbirinden ayırt edemiyordu. Böylece bu test, bilmeyerek de olsa, kanser teşhis yöntemi olarak da kullanılmış oldu; hasta hamile değilse kanser de değildi.
Herkesin Gözü Önünde
Yöntemi biraz daha geliştiren Lancelot Hogben adlı Cape Town, Güney Afrikalı bir bilim insanı, zamanını pençeli kurbağalar üzerinde insan ve diğer canlıların hormonları ile deneyler yaparak geçirdi. Amfibiler, yumurtaları çok daha kolay incelenebildiğinden fare ve tavşanlara göre daha avantajlı olduklarını gösterdiler.
Sonunda, bilimsel adı Xenopus laevis olan Güney Afrika pençeli kurbağasının insan gebelik testleri için özellikle elverişli olduğu ortaya çıktı. Dişi kurbağaya gebe bir kadının idrarı enjekte edildiğinde, kurbağa gün bitmeden yumurtluyordu. Buna karşılık erkek kurbağa ise enjeksiyona sperm üreterek yanıt veriyordu. Bu çok daha hızlı ve başarılı test 1930’larda Avrupa’ya yayıldı ve kurbağalar standart taşıyıcı konumuna geldiler.
Radyoaktif Hedefler
1976 yılında Warner-Chilcott adlı bir ilaç şirketi; kadınların 10 dolara alabilecekleri, kendi evlerinin rahatlığında uygulayabilecekleri, 2 saat içerisinde sonuçlanan ve en önemlisi de kurbağa gerektirmeyen bir test geliştirdi. Test, pozitif sonuçlarda yüzde 97 oranında doğru sonuç veriyordu, ucuzdu ve kullanımı kolaydı. Bu, sektör için devrim niteliğinde bir gelişmeydi ve şu an dünyanın her yerinde kullanılan gebelik testleri için de bir temel oluşturdu. Bu testin üretilmesi, hCG hormonunu saptamak için radyoaktif işaretleme yöntemi kullanılan 1970’lerin başlarına göre önemli bir gelişmedir.
Sonuç olarak, teknoloji Kraliçe Nefertiti döneminden günümüze önemli bir mesafe katetmiş olsa da, gebeliği hala bir şeylerin üzerine işeyerek tespit ediyoruz.
 
Düzenleyen: Mert Karagözoğlu – Şule Ölez (Evrim Ağacı)
Kaynak: IFLS

Annenin Mikrobiyomu Yavrunun Bağışıklık Sistemini Etkiliyor

Gebelik süresince, bir annenin vücut mikrobiyomu (vücudunda barındırdığı tüm mikrobik canlılar ve genetik bilgileri), yavrunun bağışıklık sistemini şekillendiriyor. Bu tahmin edilebilir bilgi, yeni yayımlanan bir fare çalışması sonucu ileri sürüldü. Yeni doğanların, sindirim sistemi içerisindeki mikrobiyotanın kendi bağışıklık sistemini etkileyebildiği bilinirken, daha önce annenin mikrobiyotasının yavrusu üzerindeki etkisi detaylı biçimde incelenmemişti.

Bu yeni araştırmada Mercedes Gomez de Agüero ve çalışmada emeği geçen diğer bilimciler, hamile farelerin sindirim sistemlerini, genetik olarak zamanla sayıları azalmaya programlanmış E. coli bakterileri ile enfekte etti ve böylelikle doğum zamanı geldiğinde yine bakterilerden kurtulmuş olmalarını sağladılar. Bunun yapılmasının sebebi ise, yalnızca hamilelik sırasındaki mikrobiyomun yavrunun bağışıklık sistemi üzerindeki etkisinin araştırılmak istenmesiydi.

Annedeki bu geçici E. coli kolonizasyonunun, doğumdan sonra yavrudaki doğuştan gelen lenfoidlerin ve bağırsaklarındaki tek çekirdekli miktarına  bakıldığında mikropsuz anneden doğan fare yavrularına göre daha fazlasını barındırdıklarına dayanarak, bağışıklık sistemlerini birinci derecen etkilediği tespit edildi. Benzer sonuçlar, sekiz farklı mikrop çeşidi ile enfekte edilen annelerden doğan yavrularda da gözlemlendi.

Yalnızca hamilelik sırasında bakteriyel kolonizasyona mahrum bırakılan annelerden doğan yavrular üzerinde yapılan RNA analizi, normal annelerden doğan yavrulara göre birçok geni daha fazla ekspres ettiklerini gösteriyor. Bu genlerin içinde hücre bölünmesi, hücre farklılaşması, mukus, iyon kanalları, metabolizma ve bağışıklık fonksiyonları ile ilgili genler bulunuyor.

Bakteriler ile enfekte edilmiş annelerden elde edilen serumların, enfekte olmamış annelere transfer edilmesi ise, anneden yavruya mikrobiyal moleküllerin geçişini kolaylaştıran antibodilerin tespit edilmesini sağladı.

Tüm bu sonuçlar, vücut gelişimi ve embriyonik gelişim konularına şaşırtıcı bilgiler eklenmesini sağladı. Mikrobiyotanın bağışıklık sistemi üzerindeki etkisi hakkındaki bilgiler ile birleştirildiğinde buradan elde edilen bilgilerin anne-çocuk sağlığı için önemli gelişmeler, tedaviler ve yöntemler üretilmesinin önünü açacağı düşünülüyor.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Mercedes Gomez De Agüero, Stephanie C. Ganal-Vonarburg, Tobias Fuhrer, Sandra Rupp, Yasuhiro Uchimura, Hai Li, Anna Steinert, Mathias Heikenwalder, Siegfried Hapfelmeier, Uwe Sauer, Kathy D. Mccoy, Andrew J. Macpherson. The maternal microbiota drives early postnatal innate immune development.Science, 2016 DOI:10.1126/science.aad2571

Daha Çok Doğum Yapmak, Yaşlanmayı Yavaşlatıyor Olabilir mi?

Plos One dergisinde yayımlanan yeni bir çalışmaya göre, kadınların yaşam süresi ile doğurdukları çocuk sayısıarasında doğru orantılı bir bağlantı olabilir. Bu çalışma, daha öncelerde yapılan ve doğurmanın yaşlandırmayı hızlandırdığını öne süren araştırmalarla çelişiyor. Araştırmanın bulgularına göre, daha çok doğuran kadınlar, daha az doğuran kadınlara göre daha yavaş yaşlanıyor ve daha uzun yaşıyor.

Kuşlar, balıklar ve fare gibi türlerde yapılan ‘doğurganlığın yaşlanmaya etkisini’ araştıran başka bir çalışmada da,Life History Theory (LHT) destekleniyordu ve başka bir canı taşımanın telomerlerin boyunu kısalttığını yani yaşlanmayı hızlandırdığı öne sürülüyordu.

Fakat, Plos One’da yeni yayımlanan çalışma, bu görüşle çelişiyor.

Yaşlanma ile doğurma arasındaki bağlantıyı ortaya çıkarmak için yapılan çalışmaya, 13 yıldır Guetamala’nın yüksek bölgelerinde yaşayan 75 kadın dahil edildi. Araştırmanın başında tükürük örneklerinden DNA’ları çıkartılan kadınların telomer uzunlukları hesaplandı ve karşılaştırıldı.

Araştırmaya katılan kadınlar neredeyse homojen diyebileceğimiz bir yaşam tarzına sahipler. Yani, bu kadınların neredeyse hepsi benzer beslenme şekillerine sahipler, benzer fiziksel aktiviteler yapıyorlar, benzer bir eğitime ve sosyo-ekonomik statüye sahipler. Bu durum, araştırmadaki karışıklığa neden olabilecek faktörleri azaltıyor.

Yapılan çalışmanın bulgularına göre; daha uzun telomer uzunluğuna sahip kadınlar daha çok çocuğa sahiplerdi, ve daha kısa telomer uzunluğuna sahip kadınların daha az çocukları vardı. Önermeye göre, hamileliğin telomer kısalmasını engelleyen bazı koruyucu etkileri olabilir.

Çalışmada yazıldığı gibi: ‘’Sonuçlar gösteriyor ki, en azından araştırmadaki kadınlarda, daha çok sağ doğmuş çocuğa sahip olmak, telomer kısalmasını yavaşlatmasıyla koruyucu bir etkiye sahip.’’

Bu durumun açıklamalarından birisi; daha çok çocuğa sahip annelerin, toplumdaki aile üyelerinden ve arkadaşlarından sosyal destek görme ihtimallerinin artması olabilir. Sosyal destekteki bu artış da, daha sonraki hamileliklerin kadın üzerindeki olumsuz etkilerini azaltıyor olabilir.

Çalışmaya katılan bilim insanlarından, Dr. Pablo A. Nepomnaschy’nin belirttiğine göre; araştırmanın yapıldığı popülasyonda yüksek doğurganlığa sahip kadınlar, çok değerliler. Bu popülasyondaki aileler, geniş aile grupları halinde yaşıyorlar ve herkes birbirine yardım ediyor. Yani, bu durum doğurgan kadının toplumdaki değerinden kaynaklanıyor olabilir. Çünkü, doğurgan kadınlar daha çok ilgi ve alaka gördükleri için diğer kadınlara nazaran kendilerini korumaya ya da kendilerine bakmaya daha az enerji harcıyorlar.

Araştırmacıların hipotezine göre, östrojen de bu rolü üstleniyor olabilir. Fakat, bunun nedeninin anlaşılması için yeni çalışmalara ihtiyaç var.  Östrojenin, hamilelik boyunca oksidatif strese karşı bir koruma sağladığı biliniyor. Oksidatif stres ile de yaşlanma arasında bir ilişki mevcut. Oksidatif stres hücrelerin daha hızlı yaşlanmasına neden oluyor. Nepomnaschy’e göre: ”Belki de, daha çok hamile kalmak sizin ve hücrelerinizin daha çok korunmasını sağlıyor olabilir.”

Tabii ki, daha çok çocuk doğurmak, otomatik olarak daha yavaş yaşlanmaya ve daha uzun yaşamaya neden olmuyor. Hücrelerin yaşlanmasına ve yaşam uzunluğuna etkiyen birçok faktör var.

LHT’ye göre ise hamilelik sırasında, bebek gelişimi ve bebeğin sağlıklı doğması için vücut çok fazla enerji harcıyor. Doğuma daha az enerji harcayan kadınların vücutları ise, enerjilerini var olan dokularını korumaktakullanıyorlar. Bu sebeple, daha az doğuran kadınlardaki hücresel yaşlanma daha yavaş olmasıyla ömrü uzatıyor.


Yararlanılan Kaynaklar:

  1. Bilimfili
  2. Jaleesa Baulkman (January 16, 2016) ”Life Expectancy For Women With Multiple Kids May Be Greater Than Those Who Only Have OneMedicaldaily.com Retrieved on 17.01.2016 from http://www.medicaldaily.com/life-expectancy-women-multiple-kids-may-be-greater-those-who-only-have-one-369816
  3. Barha C, Hanna C, Salvante K. Number of Children and Telomere Length in Women: A Prospective, Longitudinal EvaluationPLOS One. 2016.

İnsan Türünün Bilinen En Erken Doğumu

Her türün, milyonlarca ayrı fiziksel, davranışsal, kimyasal, biyolojik vb. özelliğinin neredeyse istisnasız olarak her birinde tür içerisinde farklılıklar olduğunu bilmekteyiz. Bunlara varyasyon (çeşitlilik) demekteyiz. İşte bu varyasyonların varlığı (ki bunlar mutasyonlar, crossing-over, viral etkiler, plazmidler, yatay gen transferi, genetik göç, transpozonar vb. evrim mekanizmalarıyla oluşurlar), evrimin hammaddesini oluşturmaktadır. Değişen çevre koşulları, evrimin, rastgele oluşan bu varyasyonlardan en uyumlu olanları seçmesine, uyumsuz olanları elemesine neden olur. Eğer bir grup uyumlu birey varsa türün evrimi ve varlığı sürer; eğer yeni ortamlara ve çevre koşullarına uyumlu hiçbir çeşitlilik bulunmuyorsa, o tür büyük ihtimalle yok olacaktır. Evrimin özü budur.

İnsan da bir hayvan türü olarak bu diğer canlılardan hiçbir yönden farklı değildir. Öyle ki, doğum zamanı (ergenliğe erişme) gibi son derece tipik olduğu sanılan özelliklerinde bile geniş bir varyasyon görmek mümkündür. Lina Medina isimli dişi insan bireyinin hikayesi de, bu varyasyonlar ile ilgilidir.
Lina, tıp tarihinin gördüğü ve kayıt altına alabildiği en genç anne ünvanına sahiptir. 5 yaş, 7 ay, 17 günlükken doğum yapmış ve bir erkek çocuğu dünyaya getirmiştir. Lina, günümüzde Peru’nun başkenti olan Lima kentinde halen yaşamaktadır.
Lina, Peru’nun Ticrapo kentinde doğmuş ve 5 yaşındayken ebeveynleri tarafından “giderek artan karın hacmi” sebebiyle doktora götürülmüştür. İlk tanıyı yapan doktorlar, kızın hamile olabileceğine imkan vermediklerinden ve akıllarına dahi getirmediklerinden, ciddi bir tümör vakasıyla karşı karşıya olduklarını düşünmüşlerdir. Ancak sonradan Dr. Gerardo Lozada tarafından incelenen Lina’nın aslında 7 aylık hamile olduğu tespit edilmiştir. Lima’daki başka doktorların da teşhisi onaylaması sonucu, kızın takibe alınmasına karar verilmiştir.
Lina, 14 Mayıs 1939 tarihinde, yani hamilelik teşhisinin konulmasından 1.5 ay sonra, sezaryen yoluyla doğum yapmıştır. 8.5 aylık erkek yavrusunun sezaryen ile alınma sebebi, kızın pelvisinin doğumu yapmaya yetecek kadar geniş olmamasıdır. Yetişkin dişilerde bile pelvis yeterince geniş değildir ve bu sebeple doğum sancıları yaşanır. Lina’nın çocuğu 2.7 kilogram olarak, tamamen sağlıklı bir şekilde dünyaya gelmiştir. 10 yıl boyunca küçük Gerardo (çocuğa teşhisi doğru yapan doktorun adı verilmiştir), Lina’yı annesi değil de kardeşi olarak bilmiş; 10 yaşında gerçeği öğrenmiştir. Gerardo tamamen sağlıklı olmasına rağmen, 40 yaşındayken kemik iliği hastalığına yakalanarak ölmüştür.
Doğum öncesi, sırası ve sonrasında yapılan incelemelerde, genetik olduğu düşünülen bir sebeple Lina’nın erken ergenliğe girdiği tespit edilmiştir. Hatta buna paralel olarak, normal ergenliklerdeki gibi pelvis genişliği artmış, kemik irileşmesi yaşanmış ve cinsel organları henüz 2.5 yaşındayken neredeyse tam olarak olgunlaşmıştır.
Hikayenin öte yüzündeyse, Gerardo’nun “babası” bulunmaktadır. Kızı hamile bırakan erkek hiçbir zaman teşhis edilememiştir. Şüpheliler arasında Lina’nın babası, o zamanlar 9 yaşında olan zihinsel engelli abisi, sarhoş bir köylü ve daha önceden cinsel istismar vakalarında adı geçen bir akrabası bulunmaktadır.
Lina, sonraki yaşantısında evlenmiş ve 1972 yılında ikinci bir doğum yapmıştır. 2002 senesinde hikayesi meşhur olduğunda, ne Reuters gibi büyük haber firmalarının, ne de diğer yerel habercilerin röportaj tekliflerini kabul etmiştir. Bu yüzden konuyla ilgili bilinmeyen pek çok nokta bulunmaktadır.