Alzheimer’ı yavaşlatabilecek ilaç açıklanıyor

Alzheimer hastalığıyla ilgili en umut verici ilaç kabul edilen ve beyin işlevlerinin çöküşünü yavaşlatması umulan solanezumab ile ilgili veriler bugün Washington’da açıklanıyor.

Hastalıkta kullanılan mevcut ilaçlar hastalığın belirtilerini yavaşlatıyor olsa da beyin hücrelerinin ölmesini engelleyen bir ilaç bulunamadı.

İngiltere Alzheimer Araştırma kuruluşundan Dr. Eric Karran solanezumab‘ın “çok önemli yararlar sağlayabileceğini” belirtti.

Bunama ile ilgili araştırmalarda büyük umutlar bağlanan ilaç, Alzheimer hastalığı sırasında beyinde yığılan amyloid adlı deforme olmuş proteinleri hedef alıyor.

Beyindeki sinir hücreleri arasında yapışkan amyloid tabakalarının oluşmasıyla beyin hücrelerindeki tahribatın ve hücre ölümünün başladığı düşünülüyor.

Solanezumab denemeleri 2012’de başarısız sonuçlar alınması üzerine durdurulmuştu.

Ancak Amerikan Eli Lilly şirketi, verileri daha dikkatle inceledi ve ilacın, hastalığın ilk evrelerinde olanlarda yararlı olabileceğine dair ipuçları saptadı.

İlacı almayı sürdüren kişilerdeki gelişim, Uluslararası Alzheimer Birliği Konferansı’nda açıklanacak.

Bu ilaçların bunamayı durdurma, yavaşlatma veya tedavi etmede sonuç verip vermediği hala bilinmiyor.

2012 verilerinin daha yakından tahlil edilmesiyle, tüm hastalarda beyin işlevlerinin gerilemeye devam ettiği ama ilaç kullananlarda kötüleşmenin daha yavaş seyrettiği görüldü.

Bunamayı yavaşlatabilecek bir ilaç geliştirilmesi bu alanda büyük dönüm noktası oluşturacak.

Bunama başlangıcının 5 yıl geciktirilmesinin, vakaları üçte bir azaltacağı tahmin ediliyor.

Alzheimer Derneği, İngiltere’de bunama hastalığına yakalanmış 850 bin kişi bulunduğunu, bunların % 62’sinde Alzheimer hastalığı görüldüğünü belirtiyor.

Uzmanlar geliştirilen yeni ilacın piyasaya sürülebilir aşamaya gelmesinin birkaç yıl alacağını söylüyor.

Kaynak: BBC

Peteşi


1. Etimoloji ve Tanım

  • Peteşi terimi, Modern Latince kökenli olup, Latince “petigo” (“yara kabuğu, kabarma”) kelimesinin küçültme eki almış hâlidir: “petecchie” → anlam olarak “kızamık” veya küçük deri döküntüsü.
  • Bu terim İtalyanca “petecchia” biçimiyle “yüzdeki lekeler veya çiller” anlamında kullanılmıştır.
  • 1795 yılından itibaren, özellikle “ciltte küçük koyu kırmızı veya mor lekeler” anlamında tıbbi bağlamda kullanılmaya başlanmıştır.

2. Klinik Sınıflandırma

Deri altı kanamalar boyutlarına göre sınıflandırılır:

  • Peteşi: İğne ucu büyüklüğünde (< 2 mm) küçük, noktasal kanamalar
  • Purpura: Daha büyük lezyonlar (2 mm – 1 cm)
  • Ekimoz: 1 cm’den büyük yaygın cilt altı kanamaları

3. Patofizyoloji

Peteşilerin oluşumunda genellikle aşağıdaki patolojik süreçler yer alır:

  • Hemorajik Diyatez (kanama eğilimi): Koagülasyon faktörlerinde yetersizlik veya trombosit bozukluklarına bağlı gelişebilir.
  • Vaskülit: Küçük damarların inflamasyonu, damar duvarı geçirgenliğini artırarak peteşilere yol açabilir.
  • Trombositopeni: Trombosit sayısında azalma sonucu kapiller düzeyde mikrohemorajiler meydana gelebilir.
  • Trombosit Agregasyon İnhibitörleri: Örneğin aspirin, klopidogrel gibi ilaçların aşırı dozu peteşi gelişimine neden olabilir.

Tanısal araç:

  • Rumpel-Leede testi: Koldaki bir turnike veya tansiyon aleti ile hafif baskı uygulanarak, peteşi oluşumunun gözlenmesiyle trombosit fonksiyonları hakkında bilgi edinilir.

4. Klinik Özellikler

  • Basmakla solmayan lezyonlar: Peteşiler, parmak veya cam spatula ile bastırıldığında solmaz. Bu özellik, peteşileri ekstravasat (damar dışı kan birikimi) kökenli diğer lezyonlardan (ör. küçük hemanjiyomlar, kızarıklıklar) ayırır.
  • Genellikle simetrik dağılım: Özellikle alt ekstremitelerde görülür.
  • Ağrısızdır: Peteşiler genellikle palpasyonla hassasiyet göstermez.

5. Özel Klinik Görünümler

  • Periorbital peteşiler: Göz çevresinde peteşi oluşumu; genellikle kusma, öksürük veya boğulma sonrası yüzeyel kapillerlerin yırtılmasıyla ortaya çıkar.
    • Bu fenomen, klinikte “alabalık fenomeni (trout phenomenon)” olarak adlandırılır ve tipik bir fiziksel stres yanıtı olarak değerlendirilir.

6. Ayırıcı Tanı

Peteşiler, benzer görünüme sahip diğer dermatolojik durumlarla karıştırılabilir. Ayırıcı tanı için temel kriterler:

Lezyon TürüBasmakla SolmaBoyutPatogenez
PeteşiHayır<2 mmKapiller kanama
PurpuraHayır2 mm–1 cmKapiller kanama
EkimozHayır>1 cmSubkutan kanama
EritemEvetDeğişkenVasküler dilatasyon
HemanjiomHayırDeğişkenDamar proliferasyonu

7. Klinik Önemi

Peteşiler, çoğu zaman altta yatan sistemik bir hastalığın ilk belirtisidir. Özellikle şu durumlarda dikkatle değerlendirilmelidir:

  • Akut bakteriyel enfeksiyonlar: Meningokoksemi gibi hayati tehlike oluşturan durumlarda peteşiler hızlıca yayılabilir.
  • İmmünolojik hastalıklar: Sistemik lupus eritematozus (SLE), Henoch-Schönlein purpurası gibi durumlarda görülebilir.
  • İlaç reaksiyonları ve hematolojik maligniteler

8. Tanısal Yaklaşım

  • Tam kan sayımı (CBC): Trombosit sayısı ve diğer hücre dizilimleri
  • Koagülasyon testleri: PT, aPTT, INR
  • Periferik yayma: Lösemi veya trombosit anormallikleri açısından
  • İmmünolojik testler: ANA, ANCA
  • Biyopsi (gerekirse): Vaskülit şüphesi olan durumlarda damar duvarı histolojisi

9. Tedavi Yaklaşımı

Peteşilere neden olan altta yatan etiyolojiye yöneliktir:

  • Trombositopeni varsa: Gerekirse trombosit transfüzyonu
  • İlaç nedenli ise: İlgili ilacın kesilmesi
  • Enfeksiyon varlığında: Gerekli antibiyotik tedavisi
  • Otoimmün süreçlerde: Kortikosteroid veya immünosüpresif tedavi

10. İzlem ve Prognostik Değerlendirme

Peteşilerin çoğu, altta yatan neden tedavi edildiğinde geriler. Ancak özellikle immünolojik ve hematolojik nedenler ileri izlem ve multidisipliner yaklaşım gerektirir.



Keşif

Peteşilerin Keşif ve Tanımlama Tarihi


1. Antik ve Ortaçağ Gözlemleri

  • Hippokrates (MÖ 5. yy): Ciltte görülen küçük kanamalar hakkında doğrudan “peteşi” terimini kullanmasa da, kanın deri altına sızmasını tanımlayan ilk metinler arasında yer alır. Bu anlatımlar, muhtemelen purpura ve peteşi gibi klinik bulguların kaba taslak gözlemleridir.
  • İbn Sina (Avicenna, 980–1037): El-Kanun fi’t-Tıbb adlı eserinde “kanlı döküntüler” ve “mor lezyonlar”dan bahseder. Bu ifadeler, peteşi ve purpura gibi olguların tarihsel öncülleridir.

2. İlk Modern Tanımlar (17.–18. Yüzyıllar)

  • Thomas Sydenham (1624–1689): İngiliz hekim, döküntülü hastalıkların klinik sınıflamasını yaparken kızamık, çiçek, purpura gibi tabloları ayırmaya çalıştı. Peteşi terimini kullanmasa da morumsu döküntülerle ilgili ayrıntılı tanımlamalar içerir.
  • François Boissier de Sauvages (1706–1767): Nosologia Methodica adlı eserinde “purpura” başlığı altında peteşiyal kanamalardan da bahseder.

3. “Peteşi” Teriminin İlk Kullanımı (18. Yüzyıl Sonu)

  • 1795:Petecchia ve petecchiae terimleri ilk kez İtalyanca tıbbi metinlerde, küçük deri kanamaları için özel olarak kullanılmaya başlandı. Bu dönemde “kızamık benzeri ama basmakla kaybolmayan lezyonlar” olarak tanımlanmıştır.
    • Terim, Latince “petigo” kökünden türetilmiştir.

4. Klinik Tanıma ve Deneysel Doğrulama (19. Yüzyıl)

  • William Osler (1892): Peteşileri sistemik enfeksiyonların ve hematolojik hastalıkların önemli bir belirtisi olarak tanımlar.
  • Paul Ehrlich (1854–1915): Trombositlerin fonksiyonu üzerindeki çalışmaları peteşilerin patofizyolojisinin anlaşılmasında önemli katkı sağlar.

5. Tanı Testlerinin Gelişimi (20. Yüzyıl Başları)

  • Rumpel-Leede testi (1911): Trombosit fonksiyonlarının değerlendirilmesinde kullanılan bu test, peteşilerin teşhisinde doğrudan kullanılan ilk fonksiyonel araçlardan biridir.
    • Test, turnike uygulaması sonrası kolda peteşi gelişimini ölçerek trombosit fonksiyonu hakkında bilgi verir.

6. Günümüzde Peteşinin Anlamı

  • Peteşiler artık klinik hematoloji, dermatoloji, romatoloji, enfeksiyon hastalıkları ve adli tıp alanlarında sistematik olarak sınıflandırılmakta ve değerlendirilmektedir.
  • Periorbital peteşiler, özellikle travmatik boğulma veya kusma gibi olaylardan sonra görülebileceği için adli anlamda da önem kazanmıştır.


İleri Okuma
  1. Hippocrates. (ca. 400 BCE). Aphorisms.
  2. Avicenna (İbn Sina). (1025). The Canon of Medicine (Al-Qanun fi’l-Tibb).
  3. Sydenham, T. (1683). Observationes Medicae.
  4. Sauvages, F.B. de. (1763). Nosologia Methodica. Lyon.
  5. Rumpel, T., & Leede, C. (1911). Demonstration einer neuen Methode zur Feststellung der Kapillarblutung. Münchener Medizinische Wochenschrift, 58, 2485–2486.
  6. Wintrobe, M.M. (1934). Clinical Hematology. Lea & Febiger.
  7. Osler, W. (1892). The Principles and Practice of Medicine. D. Appleton and Company.
  8. Hayhoe, F.G.J., & Quaglino, D. (1959). Clinical Hematology. Oxford University Press.
  9. Wintrobe, M.M. (1981). Clinical Hematology. 8th ed. Lea & Febiger.
  10. George, J.N., & Shattil, S.J. (1991). The clinical importance of acquired abnormalities of platelet function. New England Journal of Medicine, 324(1), 27–39.
  11. Cines, D.B., & Blanchette, V.S. (2002). Immune thrombocytopenic purpura. New England Journal of Medicine, 346(13), 995–1008.
  12. Lippi, G., & Favaloro, E.J. (2012). Monitoring platelet function: advantages and limitations of available techniques. Clinical Chemistry and Laboratory Medicine, 50(7), 1101–1110.
  13. Khasraw, M., & Ameratunga, M. (2020). Petechiae and Purpura in Oncology Practice. The Oncologist, 25(7), e1091–e1094.
  14. Stone, M.J., & Bogen, S.A. (2021). Overview of bleeding disorders. UpToDate.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Adli tıp

Bir ceset başı bölgesindeki periorbital lokalize peteşiler, boğulma sırasında venöz tıkanıklığı gösterir. Nedeni, karotidlerdeki kan akışı kesilmeden boyun damarlarının seçici tıkanmasıdır.

Teşhis

Peteşi tanısı genellikle klinik muayene, öykü ve ilişkili semptomlara dayanır. Peteşi, deri yüzeyinin altında intradermal veya submukozal kanamanın neden olduğu küçük, düz, yuvarlak kırmızı lekelerdir. Tipik olarak 2 mm veya daha küçük çaptadırlar.

Tıbbi öykü, son hastalıklar veya yaralanmalar, ilaçlar, kişisel veya ailesel kanama bozuklukları öyküsü ve sistemik hastalık belirtileri hakkında sorular içerebilir.

Fizik muayenede daha büyük kanama lekeleri (ekimoz veya purpura), yaralanma veya enfeksiyon belirtileri ve diğer sistemik hastalık kanıtları (örn. sarılık, solukluk, ateş, lenfadenopati) görülebilir.

İlk değerlendirmeye göre laboratuvar testleri istenebilir. Bunlar arasında tam kan sayımı (CBC), koagülasyon çalışmaları (PT, aPTT), trombosit fonksiyon testleri veya gerektiğinde diğer kan testleri yer alabilir.

Tedavi

Peteşinin tedavi algoritması altta yatan nedene bağlıdır:

Peteşi düşük trombosit sayısından (trombositopeni) kaynaklanıyorsa, tedavi altta yatan bu sorunu ele almaya odaklanacaktır. Bu, ilaç tedavisi, kortikosteroidler, intravenöz immünoglobulin (IVIG) veya trombositopeninin nedenine göre belirtilen diğer tedavileri (örneğin, lösemi için kemoterapi) içerebilir.

Peteşi bir pıhtılaşma bozukluğundan kaynaklanıyorsa, tedavi pıhtılaşmayı iyileştirmeyi amaçlayacaktır. Bu, pıhtılaşma faktörleri, plazma veya K vitamini verilmesini içerebilir.

Peteşiler vaskülitten kaynaklanıyorsa, tedavi kortikosteroidler veya bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar gibi iltihabı azaltan ve bağışıklık sistemini baskılayan ilaçları içerecektir.

Peteşi ilaçlardan kaynaklanıyorsa, rahatsız edici ilacın kesilmesi sorunu çözebilir. Bu sadece bir sağlık uzmanının rehberliğinde yapılmalıdır.

Peteşiye yol açan enfeksiyonlar uygun antimikrobiyal tedavi ile yönetilmelidir.

Kaynak:

Hemoptizi

Gırtlak, yutak, soluk borusu, akciğer, bronşlardan kaynaklı kanlı mukuslu veya kanlı öksürmeye denir. (Bkz; Hemoptiz)

Hemoptizi, solunum yollarından kan içeren salgıların öksürmesidir. Burun boşluğundan (burun kanaması) veya gastrointestinal sistemden (hematemez veya psödohemoptizi) kanamadan ayırt edilmelidir. Daha fazla kan öksürürse, buna hemoptizi de denir.

ICD10 kodu: R04.2

Alt solunum yollarından kanın dışarı atılması olan hemoptizi, hafif ila şiddetli arasında değişebilen ve bazı durumlarda yaşamı tehdit eden tıbbi bir durumdur. Bu makale hemoptiziye derinlemesine bir genel bakış sunarak nedenlerini, semptomlarını, tanısını ve tedavi seçeneklerini tartışıyor.

Hemoptizi, akciğerlerden veya bronşiyal tüplerden kaynaklanan kanın öksürmesi ile karakterizedir. Dışarı atılan kan miktarı önemli ölçüde değişebilir. Hafif hemoptizi tipik olarak kan “lekeleri” veya balgamda birkaç küçük pıhtı anlamına gelirken, keyfi olarak 24 saatte 600 mL’yi aşan kanama hızı olarak tanımlanan masif hemoptizi acil durum olarak kabul edilir ve boğulmayı önlemek için acil müdahale gerektirir. Bozulmuş gaz değişimi.

Belirtileri

Hemoptizi belirtileri durumun ciddiyetine göre değişebilir. Hafif veya minimal hemoptizi, balgamda kan lekeleri veya küçük pıhtıları içerebilir. Öte yandan, ciddi bir vakanın veya kan pıhtılaşmasının semptomları arasında zonklayıcı veya kramp şeklinde ağrı, bacakta veya kolda şişlik, kızarıklık ve sıcaklık, ani nefes darlığı, keskin göğüs ağrısı ve öksürme kan olabilir.

Şiddetine rağmen, herhangi bir hemoptizi vakası ciddiye alınmalıdır. Kanama kendi kendine dursa bile, altta yatan neden ciddi bir tehdit oluşturabileceğinden tıbbi yardım alınmalıdır.

Nedenleri

Hemoptizi, viral veya bakteriyel bronşit gibi akut enfeksiyonlardan bronşektazi gibi kronik enfeksiyonlara veya sigara dumanı gibi toksik maruziyete kadar değişen çeşitli durumlardan kaynaklanabilir. Genellikle bir kan pıhtısının akciğerlerdeki bir arterde sıkışıp kaldığı bir durum olan pulmoner emboli de hemoptiziye neden olabilir.

Antikoagülanlar, antiplateletler, NSAID’ler, bevacizumab (Avastin) ve sildenafil dahil olmak üzere bazı ilaçların bazı hastalarda hemoptiziye neden olduğu bilinmektedir. Kokain gibi maddelerin kötüye kullanılmasının da hemoptiziye neden olduğu bildirilmiştir.

Tanısı

Hemoptizi tanısı tipik olarak altta yatan nedenin belirlenmesini içerir. Bir tıp uzmanı, hastanın tıbbi geçmişini, semptomlarını ve görüntüleme taramaları, bronkoskopiler veya laboratuvar testleri dahil olmak üzere bir dizi testi dikkate alabilir.

Tedavisi

Hemoptizi yönetiminde birincil hedefler kanamayı durdurmak, aspirasyonu önlemek ve altta yatan nedeni tedavi etmektir.

Tedavi genellikle hemoptizinin ciddiyetine ve nedenine bağlıdır. Hayatı tehdit etmeyen veya yoğun olmayan hemoptizi vakalarında, altta yatan durumu tedavi etmek genellikle kanamanın üstesinden gelir. Bu, hemoptizinin en yaygın nedeni olan bronşit için antibiyotikler veya öksürük ilacı içerebilir.

Şiddetli vakalarda, endovasküler embolizasyon gerekli olabilir. Bu prosedür, hemoptiziye neden olan kan damarını bloke etmeyi ve böylece kanamayı durdurmayı içerir.

Genel olarak, hemoptizi acil tıbbi müdahale gerektiren ciddi bir durumdur. Semptomların farkında olmak ve acil müdahale hayat kurtarabilir ve komplikasyonları önleyebilir.

Tarih

Akciğerlerden veya bronşlardan kan veya kan lekeli mukus öksürmesi olan hemoptizi, tıpta uzun ve karmaşık bir geçmişe sahiptir. Hemoptizi anlayışı, tıbbi bilgi, teknoloji ve araştırmalardaki ilerlemeler nedeniyle zaman içinde önemli ölçüde gelişmiştir. Aşağıda hemoptizinin keşfi ve anlaşılmasındaki önemli kilometre taşlarının bir listesi bulunmaktadır:

  1. Antik Tanımlar (Hipokrat, MÖ 460-370): Hemoptizinin bilinen en eski tanımları antik Yunan tıbbına kadar uzanmaktadır. Genellikle “Tıbbın Babası” olarak anılan Hipokrat, akciğer hastalıkları ve travma da dahil olmak üzere çeşitli nedenlere bağladığı kan öksüren hasta vakalarını tanımlamıştır.
  2. Galen’in Katkıları (MS 129-216): Romalı hekim Galen, hemoptiziyi kategorize ederek ve başta balgam olmak üzere bedensel hümörlerdeki dengesizliklere bağlayarak Hipokrat’ın çalışmalarını genişletmiştir. Öğretileri yüzyıllar boyunca tıbbi düşünceye hakim olmuştur.
  3. Rönesans Gelişmeleri (16.-17. Yüzyıl): Rönesans döneminde tıbbi araştırma ve anlayışta bir canlanma yaşanmıştır. Andreas Vesalius ve William Harvey gibi hekimler, daha önceki teorilere meydan okumaya ve insan vücudu ve işlevleri hakkında daha doğru açıklamalar yapmaya başladılar ve dolaylı olarak solunum yolu hastalıklarının ve hemoptizi gibi semptomların anlaşılmasına katkıda bulundular.
  4. Tüberkülozun Tanımlanması (17.-19. Yüzyıl): Tüberkülozun (TB) ayrı bir hastalık olarak tanınması, hemoptizi anlayışını önemli ölçüde geliştirmiştir. Tüberkülozun ilk belirtileri genellikle hemoptiziyi içermekteydi. Mycobacterium tuberculosis bakterisinin 1882 yılında Robert Koch tarafından keşfedilmesi, TB ve hemoptizi arasında net bir bağlantı sağlayarak hemoptizi nedenlerinin anlaşılmasında önemli bir dönüm noktası olmuştur.
  5. Tanı Araçlarının Gelişimi (19.-20. Yüzyıl): 1816 yılında René Laennec tarafından stetoskopun ve daha sonra göğüs röntgeninin icadı, akciğer hastalıklarının tanısında devrim yaratmıştır. Bu araçlar, akciğer enfeksiyonları, kanserler ve vasküler anormallikler gibi hemoptizinin altında yatan nedenlerin daha iyi görüntülenmesini ve anlaşılmasını sağladı.
  6. Bronkoskopi ve Cerrahi Müdahaleler (20. Yüzyılın Başları): 1900’lerin başında Gustav Killian tarafından bronkoskopinin geliştirilmesi, hava yollarının doğrudan görüntülenmesini sağlayarak hemoptiziye neden olan durumların daha kesin bir şekilde teşhis edilmesine ve yönetilmesine olanak tanıdı. Bu dönem aynı zamanda ciddi vakaları yönetmek için cerrahi tekniklerin ortaya çıkışına da tanık oldu.
  7. Tıbbi Görüntülemedeki Gelişmeler (20. Yüzyılın Ortaları): 20. yüzyılın ortalarında bilgisayarlı tomografi (BT) taramalarının ve manyetik rezonans görüntülemenin (MRI) kullanıma girmesi, göğüs ve akciğerlerin ayrıntılı görüntülerini sağlayarak hemoptizi kaynağını teşhis etme yeteneğini daha da geliştirdi.
  8. Bronşiyal Arter Embolizasyonu (20. Yüzyılın Sonları): 20. yüzyılın sonlarında, bronşiyal arter embolizasyonu (BAE) masif hemoptiziyi kontrol etmek için cerrahi olmayan bir müdahale olarak ortaya çıkmıştır. Bu teknik, kanamaya neden olan anormal kan damarlarının bloke edilmesini içerir ve hayatı tehdit eden hemoptizi için önemli bir tedavi seçeneği haline gelmiştir.
  9. Moleküler ve Genetik Anlayışlar (21. Yüzyıl): Moleküler biyoloji ve genetik alanındaki son gelişmeler, bazı kanserler ve kistik fibrozis gibi genetik bozukluklar da dahil olmak üzere hemoptiziye neden olabilecek hastalıkların mekanizmaları hakkında daha derin bilgiler sağlamıştır.
  10. Günümüzde hemoptizi, enfeksiyonlar ve malignitelerden otoimmün hastalıklar ve travmaya kadar çeşitli altta yatan durumlarla ilişkili bir hastalıktan ziyade bir semptom olarak anlaşılmaktadır. Yüksek çözünürlüklü görüntüleme ve minimal invaziv prosedürler de dahil olmak üzere tanı yöntemlerindeki gelişmeler, hemoptizinin nedenlerini doğru bir şekilde teşhis etme ve tedavi etme becerisini büyük ölçüde geliştirmiştir.

İleri Okuma

  1. Laennec, R. T. H. (1819). De l’Auscultation Médiate. Paris: Brosson & Chaudé.
  2. Koch, R. (1882). Die Aetiologie der Tuberculose. Berliner Klinische Wochenschrift, 19(15), 221–230.
  3. Killian, G. (1897). Ueber direkte Bronchoskopie. Verhandlungen der Deutschen Gesellschaft für Laryngologie, 6, 27-31.
  4. Saldana, M. J., & Popp, R. L. (1973). Computed tomography in pulmonary disease. Chest, 64(2), 191-196.
  5. Remy, J., Voisin, C., Dupuis, C., et al. (1974). Treatment of hemoptysis by embolization of the systemic circulation. Radiology, 111(1), 33-37.
  6. Haponik EF, Britt EJ, Smith PL, Bleecker ER. Computed chest tomography in the evaluation of hemoptysis. Impact on diagnosis and treatment. Chest. 1987;91(1):80-85. doi:10.1378/chest.91.1.80
  7. Stein PD, Terrin ML, Hales CA, et al. Clinical, laboratory, roentgenographic, and electrocardiographic findings in patients with acute pulmonary embolism and no pre-existing cardiac or pulmonary disease. Chest. 1991;100(3):598-603. doi:10.1378/chest.100.3.598
  8. Porter, R. (1997). The Greatest Benefit to Mankind: A Medical History of Humanity from Antiquity to the Present. London: HarperCollins.
  9. Hirshberg B, Biran I, Glazer M, Kramer MR. Hemoptysis: etiology, evaluation, and outcome in a tertiary referral hospital. Chest. 1997;112(2):440-444. doi:10.1378/chest.112.2.440
  10. Gagnon S, Quigley N, Dutau H, et al. An Approach to Hemoptysis. Canadian Respiratory Journal. 2006;13(1):25-31. doi:10.1155/2006/725298
  11. Seitz, R. (2007). Molecular genetics in thoracic oncology. European Respiratory Journal, 30(6), 1084-1095.
  12. Loddenkemper, R., & König, G. (2010). Bronchoscopic treatment of massive hemoptysis. Journal of Bronchology & Interventional Pulmonology, 17(4), 302-307.
  13. Fesmire FM, Brown MD, Espinosa JA, et al. Critical issues in the evaluation and management of adult patients presenting to the emergency department with suspected pulmonary embolism. Ann Emerg Med. 2011;57(6):628-652.e75. doi:10.1016/j.annemergmed.2011.01.020
  14. Khalil KG, Bou-Khalil PK. Medical and surgical management of massive hemoptysis. Journal of Thoracic Disease. 2018;10(Suppl 23):S2763-S2770. doi:10.21037/jtd.2018.05.107
  15. Thirumaran M, Sundar R, Sutcliffe IM, Currie DC. Role of CT in the management of non-massive hemoptysis. AJR Am J Roentgenol. 2009;192(5):1432-1439. doi:10.2214/AJR.08.1720
  16. Swanson KL, Johnson CM, Prakash UB, McKusick MA, Andrews JC, Stanson AW. Bronchial artery embolization : experience with 54 patients. Chest. 2002;121(3):789-795. doi:10.1378/chest.121.3.789

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Aort diseksiyonu


Tanım

Aort diseksiyonu, aortun duvar katmanlarının (özellikle intima ile media arasında) yırtılması sonucu kanın damar duvarı katmanları arasında ilerlemesiyle karakterize, hayatı tehdit eden akut bir klinik tablodur. Bu durum, aort duvarında sahte bir lümen (yalancı lümen) oluşmasına neden olur. Genellikle torasik aortu etkiler ve acil tanı-tedavi gerektirir.

  • ICD-10 Kodu: I71.0 (Aort Diseksiyonu)

Epidemiyoloji ve Risk Faktörleri

  • Orta yaşlı ve yaşlı erkeklerde daha sık görülür.
  • En önemli risk faktörleri:
    • Arteriyel hipertansiyon (en yaygın)
    • Bağ dokusu hastalıkları (örneğin: Marfan sendromu, Ehlers-Danlos sendromu)
    • Ateroskleroz
    • Aort koarktasyonu
    • Bikuspid aort kapağı
    • Aort cerrahisi veya travma öyküsü

Semptomlar

Aort diseksiyonunun semptomları oldukça değişken olabilir, ancak karakteristik bazı belirtiler şunlardır:

  • Göğüs Ağrısı: Genellikle ani başlayan, yırtılma, yırtılır gibi tanımlanan, göğüste başlayan ve sırta, boyna veya alt ekstremitelere yayılabilen şiddetli ağrı
  • Nörolojik Bulgular: İnme benzeri semptomlar, konuşma bozukluğu, geçici veya kalıcı felç
  • Bilinç Kaybı
  • Dispne (nefes darlığı)
  • Sinkop (bayılma)
  • Zayıf veya Asimetrik Nabız: Özellikle kollar arasında belirgin fark
  • Hipotansiyon veya Şok: Özellikle perikardiyal tamponad geliştiğinde

Tanı Kriterleri

1. Klinik Değerlendirme

  • Ayrıntılı semptom sorgulaması (ani ağrı başlangıcı, migrasyon özellikleri vs.)
  • Fizik muayenede nabız farklılıkları, üfürüm, nörolojik defisitler

2. Laboratuvar Testleri

  • D-dimer (yüksek negatif prediktif değeri olabilir)
  • Troponin (diğer ayırıcı tanılar için)

3. Görüntüleme Yöntemleri

  • Bilgisayarlı Tomografi Anjiyografi (BT-A): En yaygın ve hızlı yöntem; diseksiyon hattı, sahte ve gerçek lümen ayrımı net gösterilir.
  • Transözofageal Ekokardiyografi (TEE): Yatak başında uygulanabilir; özellikle hemodinamik olarak instabil hastalarda tercih edilir.
  • Manyetik Rezonans Anjiyografi (MRA): Kontrast hassasiyeti olan hastalarda ve stabil vakalarda tercih edilebilir.
  • Aortografi: Günümüzde nadiren kullanılır; invazivdir.

Sınıflandırmalar

1. DeBakey Sınıflaması

  • Tip I: Yırtık çıkan aortta başlar, inen aorta ve bazen abdominal aortaya kadar ilerler.
  • Tip II: Yalnızca çıkan aortu tutar.
  • Tip III: Yalnızca inen aortayı tutar (Tip IIIa: torasik aort, Tip IIIb: abdominal aortaya uzanır).

2. Stanford Sınıflaması

  • Stanford Tip A: Çıkan aortu tutan tüm diseksiyonlar (en acil, mortalitesi yüksek)
  • Stanford Tip B: Yalnızca inen aortu tutar

Komplikasyonlar

  • Perikardiyal Tamponad
  • Aortik Regürjitasyon
  • Organ iskemisi (renal, mezenterik, spinal, serebral)
  • Aort rüptürü
  • Spinal kord iskemisi ve parapleji

Tedavi

Tip A Aort Diseksiyonu

  • Acil cerrahi gerektirir.
    • Aortun yırtık segmenti cerrahi olarak rezeksiyon ile çıkarılır ve greft ile değiştirilir.
    • Aort kapağı replasmanı veya tamiri gerekebilir.

Tip B Aort Diseksiyonu

  • Medikal Tedavi (komplike olmayan durumlarda):
    • Kan basıncı kontrolü: Beta-blokerler (örneğin: esmolol), ACE inhibitörleri
    • Kalp hızı kontrolü: Beta-blokerlerle hedef nabız < 60/dk
  • Endovasküler veya cerrahi tedavi (komplike vakalarda):
    • Organ iskemisi
    • Rüptür riski
    • Persistan ağrı ve hipertansiyon
    • Endovasküler stent-greft uygulamaları

Takip ve Uzun Dönem Yönetim

  • Yaşam boyu kardiyovasküler izlem
  • Antihipertansif tedaviye devam
  • Yıllık görüntüleme kontrolleri (BT veya MRA ile)
  • Aile bireylerinin genetik danışmanlığı (Marfan sendromu gibi durumlarda)

Ayırıcı Tanılar

  • Akut miyokard enfarktüsü
  • Pulmoner emboli
  • Perikardit
  • Pnömotoraks
  • Özofagus rüptürü

Prognoz

  • Tip A diseksiyon tedavi edilmezse ilk 24 saatte mortalite %25-50 arasında değişir.
  • Erken cerrahi müdahale ile sağkalım önemli ölçüde artar.
  • Tip B diseksiyonlar genellikle daha iyi prognoza sahiptir, ancak komplike vakalarda mortalite yüksektir.



Keşif

Aort diseksiyonunun tanımlanması ve tıbbi literatürde yer alması, modern anatomi ve patolojinin gelişmeye başladığı 18. yüzyıla kadar uzanır. Bu durumun sistematik olarak tanımlanması, özellikle otopsi bulgularına dayalı olarak yapılmıştır.


Aort Diseksiyonunun Keşif ve Tanımlanma Tarihi

  • 1760: İngiliz anatomist Frank Nicholls, İngiltere Kralı II. George’un otopsisinde bir aort diseksiyonu tanımlar. Bu olay, tıbbi literatürde aort diseksiyonunun en erken ve dikkat çekici tanımlarından biridir. Nicholls, kralın ani ölümünü aortun “yırtılması”na (ruptür) bağlamış ve aort duvarı katmanları arasındaki ayrışmayı detaylı şekilde açıklamıştır.
  • 19. yüzyıl: Fransız patolog Jean Lobstein, arteriyoskleroz kavramını geliştirerek damar hastalıklarının patolojisine katkıda bulunur. Bu dönemde diseksiyon, arteriyel hastalıkların bir komplikasyonu olarak görülmeye başlanır.
  • 1958: Modern anlamda en kapsamlı çalışmalardan biri Hirst, Johns ve Kime tarafından yayımlanır. 505 otopsi vakasına dayanan bu retrospektif inceleme, diseksiyonun doğal seyri, klinik bulguları ve anatomik özellikleri hakkında sistematik bilgi sunar ve aort diseksiyonunu modern klinik terminolojiye yerleştirir.



İleri Okuma
  1. Nicholls, F. (1761). Observations concerning the body of His Late Majesty, October 26, 1760. Philosophical Transactions of the Royal Society of London, 52, 265–275.
  2. Lobstein, J. (1833). Traité d’Anatomie Pathologique. Strasbourg: Levrault.
  3. Hirst, A. E., Johns, V. J., & Kime, S. W. (1958). Dissecting aneurysm of the aorta: a review of 505 cases. Medicine, 37(3), 217–279.
  4. Daily, P. O., Trueblood, H. W., Stinson, E. B., Wuerflein, R. D., & Shumway, N. E. (1970). Management of acute aortic dissections. The Annals of Thoracic Surgery, 10(3), 237–247.
  5. Coady, M. A., Rizzo, J. A., Hammond, G. L., & Elefteriades, J. A. (1999). Surgical intervention criteria for thoracic aortic aneurysms. The American Journal of Cardiology, 84(10), 1200–1203.
  6. Hagan, P. G., Nienaber, C. A., Isselbacher, E. M., et al. (2000). The International Registry of Acute Aortic Dissection (IRAD): new insights into an old disease. JAMA, 283(7), 897–903.
  7. Trimarchi, S., Eagle, K. A., Nienaber, C. A., et al. (2005). Role of age in acute type B aortic dissection outcome: report from the International Registry of Acute Aortic Dissection (IRAD). Journal of Thoracic and Cardiovascular Surgery, 129(1), 112–118.
  8. Erbel, R., Aboyans, V., Boileau, C., et al. (2014). 2014 ESC Guidelines on the diagnosis and treatment of aortic diseases. European Heart Journal, 35(41), 2873–2926.
  9. Nienaber, C. A., & Clough, R. E. (2015). Management of acute aortic dissection. The Lancet, 385(9970), 800–811.
  10. Bossone, E., Eagle, K. A., & Isselbacher, E. M. (2018). Acute aortic syndromes: diagnosis and management, an update. European Heart Journal, 39(9), 739–749.
  11. Cecconi, M., De Caterina, R., & Antonelli, M. (2021). Acute aortic dissection: the need for speed. Critical Care, 25(1), 11.

flatülans

Latincedeki flō (nefes, üflemek)’dan türeyen flatulence‘den türemiştir. bağırsak gazının dışarı çıkarılmasıdır. Anlamları:

Mide veya bağırsakta aşırı gaz bulunuşu; gastrointestinal gaz sebebiyle oluşan karın şişkinliği;

Kaynak: https://upload.wikimedia.org/wikipedia/commons/7/75/The_Papal_Belvedere.jpg

“Geçen rüzgar” veya “osurma” olarak da bilinen şişkinlik, gazların sindirim sisteminden rektum yoluyla salınmasını içeren normal bir biyolojik süreçtir. Sindirim sisteminde çeşitli nedenlerle oluşabilen gaz birikiminin bir sonucudur.

Nedenler

Şişkinlik birkaç faktörden kaynaklanabilir:

Hava yutma: Bu, çok hızlı yemek yiyip içtiğinizde, sakız çiğnediğinizde, sigara içtiğinizde veya gazlı içecekler içtiğinizde olabilir.

Bazı gıdaların bağırsak bakterileri tarafından parçalanması: Bazı karbonhidratlar ince bağırsağınızda tam olarak sindirilmez ve bunun yerine kalın bağırsağınızdaki bakteriler tarafından parçalanarak gaz üretimine yol açar.

Diyet: Gaza neden olduğu bilinen yiyecekler arasında fasulye, mercimek, brokoli, soğan, lahana, filiz, karnabahar, elma, şeftali, armut, kepekli tahıllar ve gazlı içecekler bulunur.

Sindirim bozuklukları: İrritabl bağırsak sendromu (IBS), laktoz intoleransı, çölyak hastalığı, gastroözofageal reflü hastalığı (GERD) ve diğerleri gibi durumlar gaz üretimini veya gaz geçişini artırabilir.

Belirtiler

Gaz salınımına ek olarak, şişkinlik ile ilişkili diğer belirtiler arasında karında şişkinlik ve karında ağrı veya rahatsızlık olabilir.

Tedavi

Birçok şişkinlik vakası ciddi değildir ve diyet ve yaşam tarzı değişiklikleri ile yönetilebilir. Simetikon veya aktif kömür gibi reçetesiz tedaviler gaz ve şişkinliği azaltmaya yardımcı olabilir. Probiyotikler ayrıca bağırsak mikrobiyotasını değiştirmede ve gaz üretimini azaltmada faydalı olabilir. Gaz diğer semptomlarla ilişkiliyse veya şiddetliyse, bir sağlık uzmanı tarafından ele alınması gereken altta yatan bir tıbbi duruma işaret edebilir.

Kaynak:

Mayo Clinic. Gas and gas pains – Symptoms and causes. [Online] Available at: https://www.mayoclinic.org/diseases-conditions/gas-and-gas-pains/symptoms-causes/syc-20372709

Hiperprolaktinemi

Hiperprolaktinemi, kandaki yüksek prolaktin seviyeleri anlamına gelir. Prolaktin, ön hipofiz bezi tarafından üretilen ve öncelikle doğumdan sonra anne sütü üretiminin başlatılması ve sürdürülmesinden sorumlu olan bir hormondur. Bununla birlikte, aşırı üretimi bir dizi klinik semptoma yol açabilir ve altta yatan patolojinin göstergesi olabilir.

Prolaktin Fizyolojisi:

Prolaktinin rolünü ve düzenlenmesini anlamak esastır:

  1. Prolaktin salgılanması, hipotalamik nöronlar tarafından üretilen dopamin tarafından inhibe edici kontrol altındadır.
  2. Tirotropin salgılatıcı hormon (TRH) ve vazoaktif bağırsak peptidi prolaktin salınımını uyarabilir.
  3. Östrojen prolaktin sentezini ve salgılanmasını arttırır.

Hiperprolaktineminin Nedenleri:

Yüksek prolaktin düzeylerinin nedenleri çeşitlidir:

  • Prolaktinoma: Bu, prolaktini aşırı üreten hipofiz bezinin iyi huylu bir tümörüdür. Hormon üreten hipofiz tümörlerinin en yaygın türüdür.
  • İlaçlar: Bazı ilaçlar, özellikle antipsikotikler (örn., risperidon, haloperidol) ve anti-emetikler (örn., metoklopramid), prolaktin düzeylerini artırabilir.
  • Hipotalamik Hastalıklar: Hipotalamusu etkileyen tümörler, enfeksiyonlar veya diğer hastalıklar dopamin üretimini engelleyerek prolaktin sekresyonunun artmasına neden olabilir.
  • Birincil Hipotiroidizm: Azalan tiroid hormon seviyeleri TRH’yi yükseltebilir ve bu da prolaktin salınımını uyarır.
  • Böbrek Yetmezliği ve Karaciğer Hastalığı: Prolaktin klirensinin bozulması prolaktin birikmesine neden olabilir.
  • Diğer Nedenler: Göğüs travması, doğum sonrası dönem, meme ucunun uyarılması, stres ve bazı yiyecekler prolaktin düzeylerini geçici olarak yükseltebilir.

Klinik bulgular:

Hiperprolaktineminin belirti ve bulguları prolaktin seviyelerine ve cinsiyete bağlıdır:

  1. Kadınlar: Amenore (adet döngüsünün olmaması), galaktore (doğum veya emzirme dışında anne sütü üretimi), kısırlık ve libido azalması.
  2. Erkekler: Erektil disfonksiyon, azalmış libido, jinekomasti (meme büyümesi) ve kısırlık.

Her iki Cinsiyet: Östrojen/testosteron eksikliğine bağlı osteopeni veya osteoporoz.

Teşhis:

  • Kan Testleri: Tek bir yüksek prolaktin seviyesi durumu önerebilir. Ancak prolaktinin değişken sekresyonu nedeniyle iki kez test yapılması önerilir.
  • Görüntüleme: Beynin MRG’si bir hipofiz tümörünü tespit edebilir.
  • Diğer Testler: Diğer nedenleri dışlamak için tiroid fonksiyon testleri, böbrek ve karaciğer fonksiyon testleri gerekebilir.

Tedavi:

Yönetim nedene bağlıdır:

  • Prolaktinoma: Kabergolin ve bromokriptin gibi dopamin agonistleri birinci basamak tedavilerdir. Tümör boyutunu küçültürler ve prolaktin seviyelerini düşürürler.
  • İlaç Kaynaklı: Mümkün olduğunda alternatif bir ilaca geçilmesi veya dozun azaltılması önerilir.
  • Diğer Nedenler: Hipotiroidizm gibi altta yatan durumun tiroid hormonu replasmanı ile tedavi edilmesi.

Hiperprolaktinemi, çeşitli nedenlere sahip çok yönlü bir durumdur. Semptomları hafifletmek ve altta yatan herhangi bir patolojiyi ele almak için doğru teşhis ve hedefe yönelik tedavi esastır.

Tarih

Hiperprolaktineminin tarihi 1900’lerin başlarına kadar uzanır. 1928’de İngiliz doktor Sir Henry Dale, prolaktinin hayvanlarda süt üretimi üzerindeki etkilerini ilk tanımlayan kişi oldu. 1950’lerde bilim adamları prolaktinin insanlardaki rolünü incelemeye başladılar. Yüksek prolaktin düzeylerinin amenore (adet dönemlerinin olmaması), galaktore (emzirmeyen kadınlarda süt üretimi) ve kısırlık gibi çeşitli semptomlara neden olabileceğini keşfettiler.

Kaynak:

  1. Melmed S, Casanueva FF, Hoffman AR, et al. “Diagnosis and Treatment of Hyperprolactinemia: An Endocrine Society Clinical Practice Guideline”. J Clin Endocrinol Metab. 2011;96(2):273-288.
  2. Ciccarelli A, Daly AF, Beckers A. “The Epidemiology of Prolactinomas”. Pituitary. 2005;8(1):3-6.
  3. Glezer A, Bronstein MD. “Prolactinomas”. Endocrinol Metab Clin North Am. 2015;44(1):71-78.

Varikosel

Bildergebnis für "Varicocele"

Varisli damarların fıtığıdır. (Bkz; Varik-o-sel)

Varikosel, erkeklerin yaklaşık %10-15’ini etkileyen, sıklıkla ergenlik döneminde ortaya çıkan ve 15-35 yaş arası erkeklerde yaygın olan yaygın bir durumdur. Bacaklardaki varisli damarlara benzer şekilde skrotumdaki genişlemiş damarlar ile karakterize edilirler. Varikosel anatomik nedenlerden dolayı daha çok sol tarafta görülür.

Belirtiler

  • Asemptomatik: Birçok erkek semptom yaşamaz.
  • Testis Ağrısı: Genellikle gün içinde veya uzun süre ayakta kaldıktan sonra kötüleşen hafif bir ağrı veya rahatsızlık.
  • Kısırlık: Sperm kalitesinin ve sayısının azalmasıyla ilişkilidir.
  • Testis Atrofisi: Etkilenen testisin boyutunun küçültülmesi.

Teşhis

Fiziksel Muayene: Bazen “solucanlar torbası” olarak tanımlanan topaklı veya bükülmüş damarlar hissedilebilir.
Skrotal Ultrason: Tanıyı doğrulamak ve diğer koşulları dışlamak için.

Tedavi seçenekleri

  • Gözlem: Asemptomatikse veya durum şiddetli değilse.
  • Ağrı Kontrolü: Reçetesiz ağrı kesici ilaçlar reçete edilebilir.
  • Cerrahi Tedaviler: Açık cerrahi, laparoskopik cerrahi, mikrocerrahi teknikler gibi çeşitli cerrahi yöntemler uygulanabilmektedir.
  • Radyolojik Müdahaleler: Arızalı damarları tıkamak için bir kateterin kullanıldığı embolizasyon.

Ameliyat sonrası bakım

  • Acı Yönetimi
  • Tekrarlama veya komplikasyon olmamasını sağlamak için düzenli kontroller
  • Enfeksiyonu önlemek için olası antibiyotik kullanımı

Varikosel, skrotumdaki damarların anormal genişlemesidir ve ilişkili semptomları veya komplikasyonları hafifletmek için sıklıkla cerrahi müdahale önerilir. Ameliyattan sonra hastalar şunları yaşayabilir:

  • Kesi Ağrısı: Her ameliyatta olduğu gibi, kesi bölgesinde bir miktar ağrı olacaktır ve yara iyileştikçe bu ağrının geçmesi gerekir.
  • Şişlik: Skrotumda veya cerrahi bölgenin yakınında geçici şişlik olması beklenir.
  • Hematom: Cerrahi alanın yakınında kan birikmesi ilave rahatsızlığa neden olabilir.
  • Testis Rahatsızlığı: Bazı hastalar testislerde ağırlık hissi veya hafif ağrı hissederler ve genellikle zamanla düzelirler.
  • Enfeksiyon: Bu daha az yaygındır ancak ağrı kaynağı olabilir ve acil tıbbi müdahale gerektirir.
  • Tekrarlama: Varikoselin tekrarlaması, ağrı da dahil olmak üzere ameliyat öncesi semptomların geri dönmesine neden olabilir.
  • Sinir Hasarı: Nadir durumlarda, çevredeki sinirlerin hasar görmesi ameliyattan sonra uzun süreli veya şiddetli ağrıya neden olabilir.

Ameliyat sonrası semptomlar için sağlık uzmanınıza danışmanız önemlidir. Komplikasyonları dışlamak için reçetesiz ağrı kesici ilaçlar, özel ameliyat sonrası bakım veya ileri teşhis testleri önerebilirler.

Varikosel ameliyatından sonra ağrının yönetilmesi, sorunsuz bir iyileşme için çok önemlidir. Aşağıda bazı genel öneriler verilmiştir, ancak kişiselleştirilmiş tavsiyeler için sağlık uzmanınıza danışın:

  • Ağrı kesici ilaçlar: Asetaminofen veya ibuprofen gibi reçetesiz satılan ağrı kesiciler sağlık uzmanınız tarafından önerilebilir.
  • Dinlenme: Fiziksel aktiviteyi en aza indirin ve iyileşmeyi kolaylaştırmak için mümkün olduğunca dinlenmeye çalışın.
  • Yükseklik: Skrotumun yükseltilmesi şişliğin ve rahatsızlığın azaltılmasına yardımcı olabilir.
  • Buz Paketleri: Etkilenen bölgeye soğuk paketler uygulamak ağrının uyuşmasına yardımcı olabilir. Doğrudan buz uygulamayın; Donmayı önlemek için bir beze sarın.
  • Sıkıştırma: Bazı doktorlar, skrotumu desteklemek ve hareketi en aza indirmek için ağrıyı hafifletebilecek, vücuda oturan iç çamaşırı veya sporcu askısı giymenizi önerir.
  • Hidrasyon: İyileşme sürecine yardımcı olmak için bol su tüketin.
  • Antibiyotikler: Reçete edilirse enfeksiyonu önlemek için tüm kürü tamamlayın.
  • Takip: Enfeksiyon veya hematom gibi komplikasyonları dışlamak için tüm takip randevularına katılın.
  • Derhal Dikkat: Şiddetli ağrı, ateş veya enfeksiyon belirtileri yaşarsanız derhal tıbbi yardım alın.

Riskler ve Komplikasyonlar

  • Hematom
  • Enfeksiyon
  • Testis atrofisi
  • Varikoselin tekrarlaması

Tarih

Varikoselin ilk tanımı MS 2. yüzyılda yaşayan Yunan doktor Galen‘e aittir. Bunu “skrotum damarlarının şişmesi” olarak tanımladı.

“Varikosel” terimi ilk kez 17. yüzyılda İtalyan hekim Fabricius ab Aquapendente tarafından kullanıldı. Bunu “spermatik kordun varisli damarı” olarak tanımladı.

Varikoselin nedeni 20. yüzyıla kadar tam olarak anlaşılamamıştır. 1938’de Amerikalı ürolog John H. Ochsner, varikoselin testisleri boşaltan damar ağı olan pampiniform pleksusun kapakçıklarındaki bir kusurdan kaynaklandığını öne sürdü.

Kaynak:

  1. Cayan, S., Shavakhabov, S., & Kadioğlu, A. (2009). Treatment of palpable varicocele in infertile men: A meta-analysis to define the best technique. Journal of Andrology, 30(1), 33-40.
  2. Al-Kandari, A. M., Shabaan, H., Ibrahim, H. M., Elshebiny, Y. H., & Shokeir, A. A. (2007). Comparison of outcomes of different varicocelectomy techniques: open inguinal, laparoscopic, and subinguinal microscopic varicocelectomy: a randomized clinical trial. Urology, 69(3), 417-420.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.