Laboratuvarda Üretilen Hamburger 2020 Yılında Tabağınızda Olabilir

Pek çoğumuz hamburger severiz, fakat et üretiminin (onu sağlayan hayvanlara verdiği zarar bir yana) çevre üzerinde oluşturduğu olumsuz etkiler iyi bilinmektedir. Şimdi beklenen başka bir et türü var: laboratuvarda üretilen et. Hollandalı bilim insanları, yapay olarak üretilen bu ‘deney tüpü’ hamburgerlerinin gelecek beş yıl içinde halk tüketimi için hazır olabileceğini düşünüyor.

Gerçek sığır kök hücrelerinden yapılan laboratuvarda yetiştirilmiş ilk et 2013 yılında üretilmişti. Fakat fiyatı 325.000 dolar olduğu için, lokantalarda satılması pek de elverişli bir seçenek değildi. Aradan geçen yıllarda işlem büyük bir miktarda saflaştırıldı: laboratuvarda geliştirilen bir et şimdi sadece 11.36 dolar tutuyor ve küçük bir sığır kası parçasından 10.000 kilo et üretilebiliyor. Üstelik bu geliştirme oranı hızlanmaya devam ediyor. Önceki tahminler, laboratuvarda üretilen etin beslenmemizin düzenli bir parçası haline gelene kadar 20 veya 30 yıl beklememiz gerekebileceğini öne sürmüştü, fakat şimdi Hollanda’daki Maastricht Üniversitesi’nden araştırmacılar (ilk hamburger’i üreten aynı takım) bunun çok daha yakın bir zamanda olacağını düşünüyorlar.

Eti geliştirmek için kurulan yeni şirketin başkanı Peter Verstrate, BBC’ye şöyle konuştu : “Bu ürünün satışta olma ihtimalinden son derece heyecan duyuyorum. Ayrıca şundan eminim ki, ete karşı bir seçenek olarak sunulduğu zaman, ürünümüzü ahlakî sebepler yüzünden alacak insanların sayısı artacaktır.”

Öncelikle, etin özel olarak sipariş edilmesi gerekecek; fiyatlar düşüp talep arttıktan sonra nihayet market raflarına girebilecek. Tasarıdan sorumlu Maastricht Üniversitesi profesörü Mark Post, “Beş yıl içinde bunu pazara çıkaracağımızdan eminim” diyor.

Hamburgerleri yapmak için, kök hücreler bir inekten hızlı ve zararsız bir işlem kullanılarak alınıyor. Bu hücrelere daha sonra büyüme ve çoğalmalarını teşvik etmek için besinler ve kimyasallar veriliyor. Birkaç hafta sonra hücreler (şimdi sayı olarak bir milyondan fazla olan) daha küçük kaplara taşınıyor ve orada küçük kas çubukları haline geliştiriliyor. Bu çubuklar hep birlikte kat kat yapılıyor, renklendiriliyor ve son hamburgeri yapmak için yağ ile karıştırılıyor.

BBC’nin söylediği gibi, bağımsız bir çalışmanın gösterdiğine göre geleneksel yöntemlerle karşılaştırıldığında laboratuvarda yetiştirilmiş sığır eti, enerjinin yüzde 55’ini ve arazinin yüzde 1’ini kullanıyor. Dahası, sera gazısalınımları bu esnada yüzde 96 oranında azaltılıyor.


Kaynak : Bilimfili, Lab-grown burgers could be on your plate by 2020, www.sciencealert.com/lab-grown-burgers-could-be-on-your-plate-by-2020

 

Neden Kefir İçmeliyiz?

Kefir hafif ekşimsi bir tada sahip yoğurda benzeyen fermente süt ürünüdür. Sütün kaynatılmasından sonra bazı bakteri ve mayaların eklenmesiyle elde edilir. İçerisine eklenen bu bakteri ve mayalar süt şekeri olan laktozu laktik asit ve karbondioksite çevirir. Kefirin karakteristik ekşimsi tadı ve köpüklü kıvamı da fermentasyon sonucu oluşan bu ürünlerden gelmektedir.

Süte bakteri ve mayaların eklenmesi fikri kulağa hoş gelmeyebilir ama kefiri sağlık açısından önemli yapan da büyük ölçüde içerisinde yer alan bu mikroorganizmalardır. Normal şartlarda her insanın sindirim sisteminde hem yararlı hem de zararlı bakteriler bir arada ve belli bir denge halinde bulunur ancak stres, hastalık, antibiyotik kullanımı gibi durumlar bu dengenin bozulmasına neden olur. Bu da bizi birçok hastalığa yatkın hale getirir. Kefirde bulunan bu mikroorganizmalar probiyotik özellik göstererek bu dengenin sağlanmasında yardımcı olur.

Buna rağmen siz yine de kefir içmek için neden mi arıyorsunuz işte onlardan bazıları…

1. Yüksek besin değerine sahip

Kefir iyi düzeyde protein içeriğinin yanı sıra kalsiyum, potasyum, fosfor, magnezyum ve B grubu vitaminler açısından da iyi bir kaynaktır.

2. Bağışıklığı destekler

Kefirin içerisindeki probiyotik mikroorganizmalar sayesinde vücudun bağışıklık sistemini güçlendirdiği ve hastalıklara karşı direnç göstermesinde yardımcı olduğu yapılan çalışmalarla gösterilmiştir. Aynı zamanda içerisindeki antimikrobiyal bileşenler sayesinde zararlı bakterilerin üremesini de engeller.

3. Kolesterol düşürücü etkiye sahip

Kandaki kolesterolün yüksek olması damar tıkanıklığı, kalp krizi, felç açısından önemli bir risk faktörüdür. Kefir kolesterolü bağlayarak önemli düzeyde kolesterol düşürücü etki gösterir. Böylelikle yüksek kolesterolün neden olduğu kalp-damar hastalıklarına karşı da koruyucudur.

4. Antioksidan özellik gösterir

Kefir antioksidan aktivite gösteren birçok bileşen içerir ve tüm bu bileşenler hücreleri oksidatif hasara karşı korur. Böylece hücrelerin yaşlanma süreci yavaşlar ve birçok kronik hastalığın ortaya çıkma riski azalır.

5. Kansere karşı koruyucu özellik gösterir

Yapılan birçok çalışmada kefirin içerisinde yer alan biyoaktif bileşenlerin kanserli hücre oluşumunu engellediği ya da başlamış olan tümör gelişimini baskıladığını göstermektedir.

6. Tokluk sağlar

Kefirin yüksek protein içeriğine sahip olması tokluk hissinin oluşmasına da yardımcı olur.

7. Bağırsak florasını düzenler

Kefirin içerisinde yer alan probiyotikler bağırsaktaki mikroorganizma ortamının düzenlenmesine yardımcı olur. Böylece hem sindirimi kolaylaştırır hem de zararlı maddelerin bağırsaklardan emilerek vücudumuza girmesini engeller.

8. Laktoz intoleransı olan bireyler tarafından da tüketilebilir

Laktoz intoleransı olan bireylerde süt ve süt ürünleri tüketimi şişkinlik, gaz, ishal gibi istenmeyen durumlara neden olabilmektedir. Ancak kefirdeki laktoz fermentasyon sırasında laktik aside dönüştürüldüğü için herhangi bir sindirim sorunu yaratmadan rahatlıkla tüketilebilir.

Kaynaklar: Ecem cengiz

1) Ahmed Z et al. Kefir and Health: A Contemporary Perspective. Critical Reviews in Food Science and Nutrition, 2013, 53:5, 422-434, DOI: 10.1080/10408398.2010.540360.

2) Farnworth ER. Kefir – a complex probiotic. Food Science and Technology Bulletin: Functional Foods, 2005, 2(1): 1-17. DOI: 10.1616/1476-2137.13938.

3) Guzel-Seydim ZB, Kok-Tas T, Greene AK, Seydim AC. Review: functional properties of kefir. Critical Reviews in Food Science and Nutrition, 2011, 51(3):261-8. doi: 10.1080/10408390903579029.

Flavonoid

“Flavonoid” terimi Latince “flavus” kelimesinden gelir ve birçok bitkinin sergilediği sarı renge atıfta bulunur, ancak flavonoidlerin kendileri yapılarına ve konsantrasyonlarına bağlı olarak çeşitli renklerde olabilir. Flavonoidlerin incelenmesi 20. yüzyılın başlarında ilk keşifleri ve ekstraksiyonları ile başlamıştır. İlk flavonoid olan sitrin 1930 yılında tanımlanmış ve kan damarlarındaki kılcal direnci artırma özelliği ile tanınmıştır.

Biyokimya

Flavonoidler, neredeyse tüm meyve ve sebzelerde bulunan çeşitli bir bitkisel besin grubudur (bitki kimyasalları). Hücreleri oksidatif hasardan korumada faydalı olan antioksidan özelliklere sahip suda çözünür bitki pigmentleri sınıfına aittirler.

Kimya

Flavonoidler, oksijenli bir heterosikl oluşturan üç karbon atomu ile bağlanmış iki aromatik halkadan oluşan yapıları ile karakterize edilirler. Bu yapı, flavonlar, flavonoller, flavanonlar, izoflavonlar, kateşinler ve antosiyanidinler dahil olmak üzere, her biri hidroksilasyon ve diğer yapısal değişiklikler düzeyinde farklılık gösteren çeşitli alt sınıflara dönüştürülebilir.

Fizyoloji

Zamanla flavonoidlerin bitki fizyolojisinde kritik bir rol oynadığı, UV filtrasyonuna, simbiyotik azot fiksasyonuna ve tozlayıcıları çeken çiçek pigmentasyonuna aracılık ettiği keşfedildi. İnsan tüketimi bağlamında, potansiyel sağlık yararları, özellikle de anti-enflamatuar, anti-alerjik, anti-viral ve anti-kanserojen özellikleri nedeniyle kardiyovasküler hastalıklar, kanserler ve daha fazlası dahil olmak üzere kronik hastalıkları önlemedeki rolleri için kapsamlı bir şekilde incelenmiştir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

İleri Okuma

  1. Harborne, J.B., & Williams, C.A. (2000). Advances in flavonoid research since 1992. Phytochemistry, 55(6), 481-504.
  2. Kumar, S., & Pandey, A.K. (2013). Chemistry and biological activities of flavonoids: An overview. The Scientific World Journal, 2013, 162750.
  3. Panche, A.N., Diwan, A.D., & Chandra, S.R. (2016). Flavonoids: an overview. Journal of Nutritional Science, 5, e47.
  4. Pietta, P. (2000). Flavonoids as antioxidants. Journal of Natural Products, 63(7), 1035-1042.

GDO’nun Zararlı Olduğunu Kanıtlayan 10 Bilimsel Çalışma (Mı)?

Aktivistler sıklıkla genetik olarak yapısı değiştirilmiş yiyeceklerin potansiyel sağlık riski taşıdığından bahsediyor. Bunun en son örneklerinden biri de collective-evolution.com’da yayınlanan “GDO’ların insan sağlığına zararlı olabileceğini kanıtlayan 10 bilimsel çalışma.” Yazı bilinen pek çok endişeyi özetliyor ve her olayda “güvenilir bilimsel çalışmaların açıkça GDO’ların neden tüketilmemesi gerektiğini gösterdiğine” işaret ediyor. Bu endişeler yerinde mi? Bahsedilen çalışmalar gerçekte neyi iddia ediyor/gösteriyor?
1) “Anne ve Cenin Kanında Saptanan GDO’lardaki Çok Sayıda Toksin Bulundu” İddiası
Blog bu tehlikeyi gösterdiğini iddia eden bir 2010 yılı çalışmasına yer vermektedir. Yazarlar anne ve cenin kanında bazı GDO’larda bulunan ama organik tarımda haşere ilacı olarak da yaygın kullanıma sahip olan, Bt proteini Cry1Ab bulunduğunu saptadılar. Makale hatalıdır. Araştırmacıların ölçümleri insanlardaki değil bitkilerdeki Bt’nin Cry1Ab’ını saptamak üzere yapılan bir düzenleme/sınama üzerine temellendirilmektedir. Biofortified.org’daki konuyla ilgili bu yazının açıkladığı gibi, çalışmadaki hamile kadınların kanlarında Bt ölçümlerinin saptanabilmesi için birkaç kilo mısır yemiş olmaları gerekmekteydi.
Buna ek olarak, “ne olmuş yani” faktörü söz konusudur. İnsanlar bu proteinin reseptörlerine sahip değildir bu yüzden bunun bize hiç bir etkisi yoktur. Çikolatanın köpekler için zehirli olduğunu biliyor muydunuz? Sizin için zehirli olabileceğinden endişelendiniz mi? Muhtemelen hayır (eğer endişelendiyseniz, insanların tat alıcıları için en büyük eğlence/neşe kaynağını kaçırdınız demektir.) Bazı kimyasal bileşimlerin davranışları türlere göre farklılaşır. Çikolata ve Bt proteini Cry1Ab bunun birer örneğidir.
2) “Genetik Olarak Değiştirilmiş Ürünlerin DNA’sı Onu Yiyen İnsanlara Geçebilir” İddiası
Belirtilen 2013 yılındaki çalışmanın vardığı sonuç bu değildi. Yazarlar yediklerimizdeki tüm genlerin bizim plazmamızda saptanabileceğini keşfetti. Bu onların bizim DNA’mızla bütünleştiği anlamına gelmez, hücreler arasındaki boşlukta yüzdüklerini gösterir. Ve bu sadece GDOlar için değil, herhangi bir yiyecek için de böyledir. GDOların DNA’sı organik ya da geleneksel yiyeceklerin DNA’sından davranmaz.
Son zamanlardaki bazı makaleler (buraya ve buraya bakınız) çevreden ve tepkimelerden kaynaklanması olası bulaşmayı açıklamak için çok az/yetersiz DNA’nın var olduğu durumlarda, deneylere negatif bir kontrolün dahil edilmesinin önemini özetlemiştir. Gen dizilemedeki bulaşıcı maddeler konusunda uzman olmayan insanlara yönelik bir anlatım için buradaki İngilizce yazı okunabilir.
3) “Yeni Çalışma 18 Milyon Amerikalıyı Etkileyen Gluten Bozukluklarıyla GDO’lar Arasında İlişki/Bağlantı Kurmaktadır” İddiası
Bu makale, Sorumlu Teknoloji Enstitüsü (STE) tarafından yapıldığı iddia edilen bir “çalışmadan” alıntı yapmaktadır. Fakat, GDO’ların gluten alerjileriyle ilişkisi ile ilgili hiçbir çalışma yer almamaktadır. Bir internet sitesindeki bir paylaşıma bağlantı verilmektedir, ama akran değerlendirmesinden geçen bir makale bulunmamaktadır. STE sadece aktivist Jeffrey Smith’in yönettiği tek kişilik bir orkestradır. Bu, GDO’ların yiyecek stoklarımızdan çıkartılmasını savunan bir sivil toplum örgütüdür. Bir üniversite, yüksekokul  ya da araştırma kuruluşu değildir. Araştırmalar gerçekleştirmez.
Gluten alerjileri ve GDOlar hakkında yazmıştım. Çölyak Hastalığı Derneği, IRT’nin raporuna itiraz etmiştir. GDO’lu buğday ticareti yapılmamıştır, bu yüzden glüten alerjisiyle GDO’lu buğday tüketimi arasında herhangi bir ilişki kurulması saçmadır.
4) “Çalışmalar Genetiğiyle Oynanmış Mısır ile Farelerdeki Tümörleri İlişkilendirmektedir” İddiası
Bu iddia, yayınlandıktan sonra geri çekildiği ve yakın bir zamanda başka bir dergide hakem değerlendirmesi olmaksızın yayınlandığı için kötü bir üne sahip olan Seralini’nin makalesine aittir. Makale uzun süre GDOyla ve/veya yabani ot öldürücü glifosat ile beslenen farelerde tümörler oluştuğunu belirtiyor. Ancak deneyde kullanılan farelerin cinsi tümöre yatkındı. Makale istatistiksel analiz gerçekleştirmemiş ve çok az sayıda fare kullanmıştır, bu yüzden tümörlerin yiyecekten mi, kimyasaldan mı yoksa bu türden farelerin neyle beslendiklerinden bağımsız olarak tümör geliştirdiği gerçeğinden mi kaynaklandığını belirlemek mümkün değildir. Son olarak Seralini’nin makalesindeki bulgular diğer uzun dönemli besleme çalışmalarıyla zıttır. Bu makalenin eleştirisinin genel bir değerlendirmesi burada bulunabilir.
5) “Glifosat, Östrojen Reseptörlerini Uyararak İnsanlarda Meme Kanserine Yol Açar/Açmaktadır” İddiası
Bu iddia ot öldürücü ilaçlara dirençli genetiği değiştirilmiş ürünlerle birlikte kullanılan bir ot öldürücü olan glifosatla bağlantılı. Alıntı yapılan makalede glifosatın meme kanseri hücrelerindeki büyüme üzerindeki etkilerini ele almaktadır. Meme kanseri vakalarının yaklaşık olarak %80’inde hastalıklı hücreler hormona duyarlıdır yani çoğalıp yayılmak için östrojene ihtiyaçları vardır. Bu araştırmacılar iki farklı çizgide yer alan göğüs kanseri hücrelerini ele aldılar: bir tanesi östrojene duyarlı, diğeri değildi ve artan glifosat miktarındaki artışın hücre büyümesi üzerindeki etkisini incelediler. Glifosatla ilişki östrojenle olduğu kadar güçlü olmasa da meme kanserine östrojenle benzer etkide bulunduğunu ve hormona duyarlı olmayan hücrelerin yayılmasına etki etmediğini  buldular.
Makalenin kontrol verilerinin eksikliği gibi birçok teknik sorunu vardı, bu da önemli bir ihmal. Buna ek olarak, gerçekte yüksek konsantrasyonlara  erişildiğinde glisofatın koruyucu bir etkisi var gibi görünmekteydi: glisofat eklenmesinin artık hücre büyümesine bir etkisinin olmadığı bir doygunluk/doyum noktasına ulaşmak yerine,  glisofatı en yüksek dozda alan hücreler ile kontroller arasında hücre büyümesi açısından istatistiksel bir fark yoktu (kontrollerden elde edilen veriler işte bu yüzden önemli bir faktördür).
Bu deney petri kabındaki hücrelerle gerçekleştirildi bu tür çalışmalar bir in vitro doku kültürü deneyi olarak adlandırılır. Böyle bir araştırmanın gerçek dünya için değeri sınırlıdır. Hücreler çoğunlukla seçiciydi ve iyi büyümeleri için çok miktarda TLC’ye ihtiyaçları vardı; farklı hücre kuşakları çok farklı şekilde de davranabilir. Makalenin yazarları bu çalışmanın verilerinin daha önce glifosatın hücresel bölünmedeki etkisini inceleyen çalışmaların (daha önceki çalışmalar glifosatın kanserli hücreleri bölünmeden koruduğunu ve bir antikanser ilacı olarak geliştirilebileceğini söylüyor!) bulgularıyla uyuşmadığını belirtiyor.
Monsanto makaleye bir cevap olarak birçok çalışmanın glifosatın potansiyel kanserojenliğini araştırdığını ve hiçbirinde bileşiğin kansere yol açtığının bulunamadığını belirtti. Bazı haber kaynakları çalışmayı yanlış yorumladı ve araştırmacıların bulgusu glifosatın göğüs kanseri hücrelerinin çoğalmasına yol açabilecekken, glifosatın kansere yol açtığı sonucuna vardığını yazdı. Monsanto bu bulgunun bile konu hakkında mevcut kanıtlara aykırı olduğuna işaret etti. Yazarlar bu gerçeği kabul ediyor ve bir sonraki adımın konuyu farelerdeki göğüs kanseri modelleriyle incelemek olduğunu söylüyor. Bence bu çok iyi bir aşama, ben olsam daha fazla göğüs kanseri hücre kuşağını da incelerdim.
Bu glifosatla ilgili potansiyel bir sağlık sorunu olduğuna ilişkin okuduğum en ikna edici/inandırıcı makale. Ama bu çalışma tekrarlanmalı ve sorunlardan arındırılmalı. Ancak bahsettiğim gibi makale genel olarak GDOlarla ilgili değil:GDOların sadece bir kısmının glifosat dirençli olduğunu aklınızdan çıkarmayın (örneğin genetik olarak yapılandırılmış ekinler) ve glifosatın kullanımı sadece GDOlarla sınırlı değil.
Ayrıca makale glifosatın göğüs kanserine yaptığı etkiye benzer bir etki yapan soya fasulyesinin içindeki bir bileşenikullanarak da birkaç deney yapıyor, bu yiyeceğimizdeki bazı doğal bileşenlerin de göğüs kanseri çoğalmasına aynı etkiyi yapabileceğini gösteriyor. Bazı yayınların pozitif bir ilişki bulmaksızın konuyu incelemelerine karşın  soyanın göğüs kanseri hastaları tarafından alımıyla ilgili bilimsel bir görüş birliği yoktur. Bununla ilgili makaleler buradan,buradan ve buradan okunabilir.
6) “Glifosat Doğum Kusurlarına Yol Açıyor” İddiası
Hiçbir hakem değerlendirmesine tabi, basılmış bilimsel çalışma böyle bir iddiada bulunmamaktadır. Sağlıkla ilgili bu endişenin kaynağı GDO testleri ve sertifikasyon şirketi sahibi ve işi anti-GDO duyarlılığının yükselmesinden açıkça yarar sağlayacak olan birinin kurucuları arasında yer aldığı  bir GDO karşıtı bir sivil toplum örgütü olan Earth Open Source’un bir yayınıdır. Neden bu iddialarının kendi firmalarına para kazandırdığını buraya tıklayarak “Yazarlar Hakkında” kısmı okunarak anlaşılabilir.
7) “Çalışma, Glifosat ile Otizm, Alzheimer ve Parkinson’ın Bağlantısını Gösteriyor” İddiası
Sağlıkla ilgili bu iddiaya yol açan makale, bilimsel bir araştırma teşkil etmiyor. Bu bir hipotez ve bu hipotezi desteklemek için hiçbir araştırma yapılmadı. Makale, Discover dergisindeki bilimsel gazeteci Keith Kloor tarafından incelendi ve oldukça temelsiz bulundu. Hatta öyle ki, bu yazıyı Glenn Beck’in kara tahtada yaptığı öylesine karalamalara benzettiğini söyledi.
Açıklamalar para verip makale yayımlanan bir dergide (avcı dergi olarak da bilinir) basılmıştı yani ücreti karşılığında, herhangi biri herhangi bir şeyi bu gazetelerde bastırabilir. Bu tür dergilerin teşhir edilmişlikleri vardır ve bir çok bilim insanı bu olgunun bilimin kalitesini düşürdüğüne inanmaktadır. Buraya tıklayarak Nature dergisinin bu konudaki bir yazısını okuyabilir, buradan da bu tür sahtekar dergilerin ifşasıyla ilgili bir yazıyı okuyabilirsiniz.
8) “Süreğen/Kronik Hastalığı Olan İnsanların Glifosat Seviyesi Normal İnsanlarınkinden Yüksektir” İddiası
Bu açıklama parayla makale bastırmalarıyla ünlü Omics yayın grubunun sahip olduğu Journal of Environmental and Analytical Toxicology dergisindeki (Çevre ve Analitik Toksikoloji Dergisi) bir makaleye ait.
Yazarlar insanlardaki ve çeşitli hayvanlardaki glifosat seviyelerini inceledi. Hayvanların neyle ve ne kadar beslendiğine, nerede tutulduklarına ve diğer sayısız değişkene dair hiçbir bilgi yok. Bunlardan her biri çalışmanın geçerliğini ortadan kaldırabilirdi.  Araştırmacılar insanların yaşına, cinsiyetine, kilosuna, boyuna ve genetik arkaplanına ya da ne kadar yediklerine, yiyeceklerini yıkayıp yıkamadıklarına, ne kadar zamandır organik gıda diyetinde olduklarına ama en ilginci de “kronik hasta” olmanın neyi içerdiğine dair hiçbir bilgi vermemektedir. Burada sayılan hataların her biri daha prestijli bir dergide makalenin reddine neden olan ölümcül hatalar olarak kabul edilirdi.
9) “Çalışmalar, Hayvanlardaki Ciddi Mide İltihaplarını ve Domuzlardaki Rahim Genişlemesini GDO’ya Bağlıyor” İddiası
Bu açıklamanın dayandığı çalışmada, araştırmacılar domuzlara GDO’lu gıda ve GDO’suz gıda verdi ve iki grup arasındaki farkları tespit etti. Makale pek çok gazeteci ve bilim adamı tarafından tartışıldı.
  • Gazeteci Mark Lynas veriler arasından bu görüşe uygun olanın çekilip alındığının altını çizdi. GDO ile beslenmiş domuz ve beslenmemiş domuzlar arasındaki “iltihaplanma” farkı sadece iltihaplanmayı alt kümelere ayırırsak açık, ancak tek kategoride incelenirse arada fark yok. Genel olarak makalede açıklanmamakla birlikte iki grupta da yüksek derecede iltihaplanma var. Aynı zamanda GDOların koruyucu bir etki sağlamış olduğunu (GDOyla beslenen domuzlarda %50 daha az kalp anormalliği var) gösteren bazı parametreler de var ancak bu tartışılmıyor.
  • Genetik bilimci Anastasia Bodnar tarafından açıklandığı üzere yazarlar iki grubun beslenme maddeleri içerisindeki bileşim farklılıklarını analiz etmiyorlar. Önceki çalışmalar ürünün çevresinin (örn. su, toprak, goğrafya) protein ve metabolitler üzerindeki etkisinin ürünün GDO’lu olup olmamasının etkisinden daha büyük olduğunu belirlemiştir., Bu yüzden domuzlar arasındaki farklılıklar böcek öldürücülere ya da genetik aktarımlı proteinin varlığına/yokluğuna bağlı olamayabilir, aslında, bunların yiyecek içerisindeki bileşenlerin farklılıklarından kaynaklanması en yüksek olasılığa sahiptir.
  • Genetik bilimci Val Giddings hayvanlardaki zatürre oranının anormal şekilde yüksek olduğunu belirtiyor. Bu da tuhaf bir şeyler olduğu olasılığını güçlendiriyor.

Sonuç olarak, makalenin bilgileri doğru olsa bile bunun genetik aktarıma bağlı olup olmadığını bilmiyoruz çünkü araştırmacılar yiyecek içerisindeki doğal çeşitliliği hesaba katmıyor.

10) “Önerilen Test Yöntemlerinin Güvenliği Sağlamak İçin Yeterli Olmaması Yüzünden GDO Risk Değerlendirmesi Çok Az Bilimsel Kanıta Dayalıdır.” İddiası
Bunun başlıkta belirtilmiş olduğu gibi bir “GDOların insan sağlığına zararlı olabileceğini kanıtlayan bir bilimsel çalışma” olmadığı gerçeğini bir kenara bırakalım. Bu konuyla ilgili üç makale var. İlki bir tarama makalesi ve bazı noktalarına katılıyorum. Bu makale, GDOlar için olan hayvan besleme çalışmalarında standart olması gereken testlerin ve istatistiklerin olması gerektiğini belirtiyor ve Seralini fiyaskosunu takip eden herkes buna katılacaktır. Yazı makalelerin deneysel besleme çalışmalarının ve bilimsel bulgularının olması gerektiğini özetliyor. Ancak tarama makalesi,  ne hatalı makaleleri kendi çalışmalarından dışlıyor ne de besleme çalışmaları için ticari olarak piyasada bulunan GDOlu tarım ürünleri ile düzenleyici onaya sunulmamış ürünler  arasında bir ayrım yapıyor. Makale “GDO risk değerlendirmesinin çok az bilimsel kanıtla yapıldığı” sonucuna varmıyor.
İkinci makale de bir değerlendirme. İlk yazar Friends of the Earth isimli bir anti-GDO sivil toplum kuruluşuyla ilişkili. Yeni bir araştırma oluşturmuyor ve yazıda açıkça yayıncıya ait bir eğilim var.
Üçüncü makale bir değerlendirme bile sayılmaz. 2002 yılında yüksek vasıflı bir dergi olan Nature Biotechnology’de yayınlanmış bir eleştri. Yazı GDOların yol açabileceği amaçlanmamış sonuçları ana hatlarıyla belirtiyor (hiçbiri belgelenmedi ya da kanıtlanmadı).
Sonuç
Sonuç olarak makalenin başlığına karşın, bu çalışmaların hiçbiri GDOların insan sağlığına zararlı olabileceğini kanıtlamıyor ve hatta ikna edici bir şekilde önermiyor. Çoğunluk ya açıkça hatalı ya da bilimsel araştırmalar değiller.
Mevcut bilimsel fikir birliği GDO’ların güvenli ve insan sağlığı açısından tehlike oluşturmadığı yönünde. Ancak yeterli tekrarlanabilir bir kanıt olduğunda bilimsel bir fikir birliği bunun tersine olabilir ama burada değerlendirilen çalışmaların hiçbiri bu yönde bir kanıt oluşturamadı.
Yazan: Dr. Layla Katiraee (Genetik Bilgilenme Projesi’ne katkı sağlayan, Toronto Üniversitesi Moleküler Genetik Bölümü mezunu. Şu anda Kaliforniya’daki bir biyoteknoloji firmasında ürün geliştirme kısmında uzman bilim insanı olarak çalışıyor. Yazara Twitter üzerinden @BioChicaGMO adresinden ulaşılabilir. Kendisini, GDO’ya karşı ve destekleyici iddiaları bağımsız olarak araştıran bir bilim insanı olarak tanımlıyor. Konuyla ilgili birçok akademik makeleyle ilgili kapsamlı ve detaylı analizlerine buradaki sitesinden ulaşılabilir.)

Trans yağ

Sinonim: Trans fatstrans-unsaturated fatty acids, trans fatty acidstrans-Fettsäuren,  TFS,  Transfette

Bazen tekli bazen de çoklu doymamış yağ asitleridir. Trans yağlar vücudumuz için gerekli olan yağ asitlerinden değildir. Bu tip yağların tüketimi, kötü huylu LDL kolesterol düzeyi arttırdığından pek çok kalp rahatsızlığına sebep olabilir. Kısmi hidrojenleşme ile oluşan trans yağlar, doğal olarak oluşan trans yağlardan çok daha tehlikelidir.

Dehidrasyon

Su kaybından dolayı oluşan vücutta meydana gelen tepkimelerdir. (Bkz; Dehidasyon)

  • Dehidrasyon kendini susuzluk, kuru mukoza zarları, seyrek idrara çıkma, baş ağrısı, yorgunluk, merkezi bozukluklar ve düşük kan basıncı ile gösterir.
  • Şiddetliyse, hayatı tehdit eden komplikasyonlara yol açabilir.
  • Nedeni, yetersiz tedarik veya idrar, ter ve dışkı ile artan atılım ile tetiklenen bir su eksikliğidir.
  • Tipik tetikleyiciler şiddetli kusma, ishal, spor, hastalık ve ilaçlardır.
  • Birçok yaşlı insan kronik olarak susuz kalmaktadır ve bu durum genellikle fark edilmemektedir.
  • Tedavi sıvıları, oral rehidrasyon solüsyonunu, infüzyonları ve semptomatik tedavi için ilaçları içerir.

Semptomlar

Dehidrasyon belirtileri ve bulguları şunları içerir:

  • Susuzluk (yaşlı kişilerde olmayabilir)
  • Ağız kuruluğu, kuru mukoza zarları
  • Koyu renkli idrar, seyrek idrara çıkma, bebeklerde ve küçük çocuklarda kuru bezler
  • Yorgunluk, halsizlik
  • Baş dönmesi, baş ağrısı
  • Düşük kan basıncı
  • Konfüzyon, merkezi bozukluklar
  • Gözyaşı yok
  • Kilo kaybı
  • Cilde baskı uygulandıktan sonra kılcal kan damarları yavaşça dolar.
  • Çökmüş gözler
  • Anormal cilt gerginliği (turgor), inatçı cilt kıvrımları
  • Dehidrasyon şok, kardiyovasküler bozukluklar, konvülsiyonlar ve böbrek hastalığı gibi ciddi komplikasyonlara neden olabilir ve hayatı tehdit eder.

Bebekler, çocuklar, yaşlı yetişkinler, sporcular ve tıbbi rahatsızlıkları olan kişiler özellikle risk altındadır.

Nedenler

Dehidrasyonun nedeni, su kaybı veya yetersiz su alımından kaynaklanan vücuttaki sıvı eksikliğidir. Su eksikliği nedeniyle kandaki sodyum konsantrasyonu artar (hipernatremi). Dehidrasyon, kan hacminin azaldığı ve sodyumun kaybedildiği hipovolemiden farklıdır.

En yaygın tetikleyiciler, örneğin mide gribinin bir sonucu olarak şiddetli ishal ve kusmadır. Yaz aylarında ve spor sırasında terlerken de çok fazla sıvı kaybedilir.

Diüretikler, laksatifler, bazı antihipertansifler ve antidiyabetikler gibi ilaçlar su atılımını teşvik eder.

Yaş bir risk faktörüdür çünkü yaşlı insanlar daha az sıvı tüketir, susuzluk hissi daha zayıftır, daha sık hastalık geçirir ve ilaç kullanırlar. Birçok yaşlı insan kronik olarak susuz kalmaktadır, bu da çok sayıda şikayete yol açmakta ancak genellikle fark edilmemektedir.

Kontrolsüz diyabet, ateş ve yanık gibi hastalıklar da dehidrasyonu teşvik edebilir.

Teşhis

Tanı genellikle tıbbi tedavi altında hastanın tıbbi geçmişine, semptomlarına dayanarak, laboratuvar yöntemleriyle (kan değerleri) ve diğer hastalıkları ekarte ederek konur.

Tedavi

Tıbbi olmayan tedavi

Tıbbi olmayan tedavi ve önleme için içeceklerle yeterli sıvı alımı önerilir. Meyveler yüksek su içeriğine sahiptir ve sağlıklı atıştırmalıklardır. Sporcular için özel izotonik içecekler mevcuttur.

İlaç tedavisi

Oral rehidrasyon solüsyonu (ORS) bir tozdan su ile hazırlanan bir içme solüsyonudur. Su, glikoz, sodyum, potasyum, klorür ve sitrat içerir. ORS’nin mortaliteyi azalttığı gösterilmiştir ve bebekler ve çocuklar için tercih edilen ilaçtır. ORS’nin avantajı evde içilebilmesi ve uygulamanın ağrısız olmasıdır.

Ringer solüsyonu gibi infüzyonlar, su ve elektrolitleri intravenöz olarak hızlı bir şekilde değiştirmek için kullanılır. Hastalığın seyri şiddetli olduğunda kullanılırlar. İnfüzyonlar uzmanlar tarafından uygulanmalıdır.

İshal ve kusma gibi semptomlar, dehidrasyonun önlenmesi ve tedavisi için loperamid gibi antidiyareiklerle ve antihistaminikler gibi antiemetiklerle semptomatik olarak tedavi edilmelidir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Tuz, Yiyeceklerin Çürümesini Nasıl Önlüyor?

Yüzyıllar boyunca tuz, nadir bulunan metalardandı ve kimi zamanlar ödeme için kullanıldı. Askerler ve işçiler maaşlarını tuz olarak alırlarken, Büyük Roma yollarının ilki, tuzun yarımadanın daha iç bölgelerine taşınabilmesi için yapıldı.

Ticari değerinin olmasının yanı sıra tuz, bütün bir medeniyeti yiyecekleri korumada kullanılmasıyla ayakta tutabiliyordu. M.Ö 2000’li yıllara dayanan Çin belgelerinde tuzun, et ve balığı korumada kullanıldığı anlaşılırken, yapılan araştırmalarda çok daha öncesine ait Antik Mısır’dan kalma mezarlarda et ve balığın tuzlanarak saklandığına dair delillere de rastlandı.

Peki, tuzu yiyeceklerin saklanmasında bu kadar değerli yapan neydi?

Elde edilmesi en kolay minerallerden olan tuzun, yiyeceklerin çürümesini nasıl engellediğini anlamak için de öncelikle çürümeyi engellemede nasıl kullanıldığını kavramak gerekir. Yiyecekleri korumak amacıyla başlıca iki farklı yapıda tuz kullanılır. Bu yapıların birisi tuzun tanecikli hali iken diğeri salamura olarak adlandırılan tuzlu sudur. Örneğin, eti korumak için tanecikli yapıda tuz kullanılırken, salatalıkları korumak için salamura kullanılır(salatalık turşuya dönüşür). Et tuz ile saklanılacağı zaman, kesilmiş etin dışına tanecikli tuz sürülür ve bu yolla haftalarca bozulmadan saklanabilir. Bu yöntem antik uygarlıklarda kullanılan yöntemin aynısıdır. Modern olarak etin içerisine tuz enjekte etme yöntemi de kullanılmaktadır.

Tuzun hangi yapısında kullanıldığının bir önemi olmaksızın bu mineral, yalnızca yiyeceği saklamamıza yaramaz, ayrıca gıda zehirlenmesine yol açan ve tifoya sebebiyet veren salmonella gibi gıda kaynaklı patojenler de dahil olmak üzere, bakterilerin üremesini önler.

Bu mineral, bakterilerin üremesini çok çeşitli yollarla engeller. Tuz; mikropların enzimlerinin çalışmasını engelleyen ve DNA’larını yavaş yavaş yok eden, yıkıcı bir mineraldir. Tuz, bakterilerin üreyebilmeleri ve yaşabilmeleri için gerekli olan suyun çoğunu dehidrasyona yol açarak ortadan kaldırır. Gıda içerisindeki su molekülleri, mevcut serbest su moleküllerinin sayısının bir göstergesi olan, su aktivitesi cinsinden ölçülür. Tuzla sağlanan korumadan önce birçok taze yiyeceğin su aktivitesi 0.99 aw’dir. Ürün su aktivitesi, tuzun ozmoz prosesi ile yiyeceği kurutmasıyla düşürülür. Esas itibariyle yiyeceğin etrafında bulunan tuz, su moleküllerini yiyeceğin içerisinden çıkartarak yerini içerideki ve dışarıdaki tuz moleküllerinin sayısı eşit olana kadar tuz ile doldurur. Ürün su aktivitesini 0.91 aw seviyesine düşürmek, bakteri üremesini engellemek için gereklidir; bazı yiyecekler için bu rakam 0.94 aw de olabilir.

 

Kaynak: Bilimfili

Laurie L. Dove, Why does salt prevent food from spoiling?, HowStuffWorks Retrieved 25 June 2015 from http://recipes.howstuffworks.com/tools-and-techniques/salt-prevent-food-from-spoiling.htm

Antioksidanlar ve Yanılgılar

Ülkemizde antioksidanlarla ilgili alabildiğine bilgi kirliliği yaşanıyor!
Hiç kimse hangi antioksidanı, hangi durumda, hangi dozda ve ne kadar kullanacağını bilmiyor. Sadece safsata olarak yayılan bilgilerle ve elbette ki bilinçsizce, antioksidanları “yeri geldiğinde” tüketiyor.
Antioksidan desteklerini genelde toplum olarak “hasta olduğumuz” durumlarda ya da yorgunluk, halsizlik, kırgınlık gibi kendimizi olumsuz hissettiğimiz durumlarda kullanıyoruz. Antioksidan niyetine tükettiğimiz şeyler kimi zaman çoklu-vitamin hapları oluyor, kimi zaman sadece C vitamini oluyor, kimi zamansa piyasada alelade satılan bitkisel kapsüller ya da doğrudan bitki çayları oluyor. Halbuki antioksidanlar hastalıkların iyileştirilmesinden ziyade “genel sağlığın iyileştirilmesi” ve “hastalıklardan KORUNMA” gibi amaçlarla kullanılması gereken “sihirli” moleküller!
Antioksidanlarla yapılan bilimsel çalışmalarda, bu moleküllerin kalp-damar hastalıklarından, nörodejeneratif (Alzheimer, Parkinson, ALS, MS gibi) hastalıklardan, kanserden, obeziteden, diyabetten, yaşlanmanın getirdiği olumsuz etkilerden olabildiğince KORUDUĞU, bir çok hastalığa yakalanma riskini yüksek oranda azalttığı sürekli olarak vurgulanmaktadır.
Yapılan bu çalışmaların tümünde dikkat edilmesi gereken en önemli nokta; hangi antioksidanın, hangi dozda, ne kadar süreyle tüketildiğinde söz konusu hastalık riskinden hangi oranda koruduğu konusudur!
Örneğin, kanımızdaki C vitamini oranı, normal beslenmemize bağlı olarak ortalama 38 mikromolar düzeyinde olsun. Yapılan bir bilimsel çalışma ise C vitamininin kanımızda 45-60 mikromolar düzeyinde olmasının kalp damar hastalıklarından koruyucu özelliğinin olabileceğini ortaya koysun. Bu sonuç kesinlikle “C vitamininin kalp damar hastalıklarından koruduğu” anlamını taşımaz! Bu çalışmadan, C vitamini kalp damar hastalıklarından koruyor vs. gibi sonuçlar çıkartamazsınız!
Çıkartacağınız sonuç açık olarak şudur: Kanınızdaki C vitaminini SÜREKLİ OLARAK 45-60 mikromolar düzeyinde tutabilirseniz, ancak o zaman C vitamini sizi kalp damar hastalıklarından korur! Yoksa gün aşırı, arada bir, hasta oldukça vs. gibi durumlarda C vitaminini o amaçla kullanmanızın hiç bir anlamı yoktur! Sürekli olarak kanınızdaki C vitaminini konsantrasyonunu yüksek tutabilmeniz için diyetinizi durumunuza göre değiştirmeniz gerekir ya da eğer sadece C vitamini takviyesi almak isterseniz, C vitaminlerinin yavaş salınımlı, gün içerisinde kan düzeyinizi bilimsel çalışmalara konu olacak düzeyde tutabilen yenilikçi ve bilimsel yaklaşımlarla üretilmiş formlarını tüketmeniz gerekir.
Sonuç olarak, antioksidanlarla sağlıklı bir yaşam kazanmak istiyorsak, tükettiğimiz antioksidanların biyoyararlanımlarını (biyoemilim %’si, kanda ve dokularda yıkımlanmadan kalma süresi) bilgi çağının bir gereği olarak daha çok bilmemiz gerekiyor!
Görsel Kaynağı: Annals

Kilo Verme Bilimi: Nedir ve Nasıl Değerlendirilmelidir?

Kilo kaybı, dünya genelinde giderek artan sayıda insan için kritik bir sağlık hedefidir. Bir zamanlar ağırlıklı olarak varlıklı toplumların bir sorunu olarak görülen obezite artık yaygın bir salgın haline gelmiştir. Son birkaç on yılda obezite oranlarındaki endişe verici artış, bu durumun anlaşılması ve ele alınmasının aciliyetinin altını çizmektedir.

Obezite Salgını

Obezite son 33 yılda eşi benzeri görülmemiş bir artış göstermiştir. Araştırmacılar 188 ülkeden elde edilen verileri analiz ederek obezite oranlarında önemli bir artış olduğunu belgelemiştir: dünya genelinde yetişkinler arasında %28, çocuklar arasında ise %47’lik şaşırtıcı bir artış. 1980’lerde obez ve aşırı kilolu bireylerin sayısı yaklaşık 857 milyondu. 2013 yılına gelindiğinde bu sayı 2,1 milyarın üzerine çıkmıştır.

Bu da dünya genelinde neredeyse her üç kişiden birinin obez olduğu anlamına gelmektedir. Bunu bir perspektife oturtmak gerekirse, mevcut obez birey sayısı 1927 yılındaki toplam dünya nüfusunu aşmaktadır. Amerika Birleşik Devletleri yüksek bir obezite prevalansına (%13) sahip olmasına rağmen, obeziteye bağlı ölüm oranı (%5) diğer birçok ülkeye göre nispeten daha düşüktür.

Son 30 yılda kadınlarda obezitenin en hızlı arttığı ülkeler arasında Mısır, Suudi Arabistan, Umman, Honduras ve Bahreyn yer almaktadır. Erkeklerde ise en hızlı artış Yeni Zelanda, Bahreyn, Kuveyt, Suudi Arabistan ve ABD’de kaydedilmiştir.

Kilo Kaybını Anlamak

Kilo kaybı, diyet değişiklikleri, fiziksel aktivite ve davranışsal değişikliklerin bir kombinasyonu yoluyla vücut kütlesinin azaltılmasını içerir. Kilo vermenin arkasındaki temel ilke, tüketilen kalori miktarının harcanan kalori miktarından daha az olduğu bir kalori açığı yaratmaktır. Bununla birlikte, kilo verme bilimi fizyolojik, psikolojik ve çevresel faktörleri kapsayan çok yönlüdür.

Fizyolojik Faktörler:

  • Metabolizma: Bazal metabolizma hızı (BMR), vücudun dinlenme halindeyken temel fizyolojik işlevlerini sürdürmek için ihtiyaç duyduğu kalori miktarıdır. Bireysel BMR önemli ölçüde değişebilir ve kilo vermenin kolaylığını veya zorluğunu etkileyebilir.
  • Hormonlar: İnsülin, leptin, ghrelin ve tiroid hormonları gibi hormonlar iştah, metabolizma ve yağ depolanmasının düzenlenmesinde önemli rol oynar.
  • Genetik: Genetik yatkınlık yağ dağılımını, iştah düzenlemesini ve metabolik süreçlerin verimliliğini etkileyebilir.

Diyet Faktörleri:

  • Kalori Alımı: Kalori alımının izlenmesi ve azaltılması kilo kaybı için esastır. Bu, porsiyon kontrolü, daha düşük kalorili yiyeceklerin seçilmesi ve yüksek kalorili, düşük besinli yiyeceklerin tüketiminin azaltılması yoluyla sağlanabilir.
  • Makro Besin Dengesi: Karbonhidrat, protein ve yağ alımının dengelenmesi sürdürülebilir kilo kaybı için gereklidir. Örneğin yüksek proteinli diyetler tokluğu artırabilir ve kilo kaybı sırasında yağsız kas kütlesini koruyabilir.
  • Besin Yoğunluğu: Kalori içeriklerine göre vitaminler, mineraller ve diğer faydalı bileşikler açısından zengin olan besin yoğun gıdalara odaklanmak genel sağlığı destekler ve kilo yönetimine yardımcı olur.

Fiziksel Aktivite:

  • Egzersiz: Düzenli fiziksel aktivite kalori harcamasını artırır, yağsız kas kütlesini korur ve metabolik sağlığı iyileştirir. Hem aerobik egzersizler (örn. yürüme, koşma) hem de direnç antrenmanları (örn. ağırlık kaldırma) faydalıdır.
  • Egzersiz Dışı Aktivite Termojenezi (NEAT): Yürüme, temizlik ve bahçe işleri gibi günlük aktiviteler toplam günlük enerji harcamasına katkıda bulunur ve kilo kaybını önemli ölçüde etkileyebilir.

Davranışsal ve Psikolojik Faktörler:

  • Davranışsal Değişiklikler: Sağlıklı beslenme alışkanlıkları geliştirmek, gıda alımını kendi kendine izlemek ve gerçekçi hedefler belirlemek kilo kaybı için çok önemli davranışsal stratejilerdir.
  • Psikolojik Destek: Danışmanlık veya terapi yoluyla duygusal yeme, stres ve ruh sağlığının ele alınması kilo verme çabalarını artırabilir ve nüksetmeyi önleyebilir.

Çevresel ve Sosyal Faktörler:

Gıda Ortamı: Sağlıklı gıdalara erişilebilirlik ve fast-food satış noktalarının yaygınlığı beslenme tercihlerini ve obezite oranlarını etkileyebilir.
Sosyal Destek: Aile, arkadaşlar ve kilo verme topluluklarından alınan destek motivasyon, hesap verebilirlik ve pratik yardım sağlayabilir.

Kilo verme bilimi fizyolojik, diyet, fiziksel, davranışsal ve çevresel faktörlerin karmaşık bir etkileşimidir. Obezite salgınının ele alınması, kişisel yaşam tarzı değişikliklerini, halk sağlığı girişimlerini ve destekleyici ortamları içeren çok yönlü bir yaklaşım gerektirmektedir. Küresel nüfusun yaklaşık üçte birinin obez olarak sınıflandırıldığı günümüzde, bu yaygın sağlık sorunuyla mücadele etmek için hem bireysel hem de toplumsal düzeyde ortak çabalar gereklidir.

İleri Okuma

  • Hill, J. O., & Peters, J. C. (1998). Environmental contributions to the obesity epidemic. Science, 280(5368), 1371-1374.
  • Finkelstein, E. A., Trogdon, J. G., Cohen, J. W., & Dietz, W. (2009). Annual medical spending attributable to obesity: payer-and service-specific estimates. Health Affairs, 28(Suppl1), w822-w831.
  • Ng, M., Fleming, T., Robinson, M., Thomson, B., Graetz, N., Margono, C., … & Gakidou, E. (2014). Global, regional, and national prevalence of overweight and obesity in children and adults during 1980–2013: a systematic analysis for the Global Burden of Disease Study 2013. The Lancet, 384(9945), 766-781.
  • Bray, G. A., & Bouchard, C. (Eds.). (2014). Handbook of obesity: Clinical applications. CRC Press.
  • World Health Organization. (2021). Obesity and overweight. World Health Organization. Retrieved from WHO.

Kilo vermek için sağlıklı bir kahvaltı

Harvard Epidemiyoloji ve Beslenme departmanından Profesör Eric Rimm’e göre kilo vermek veya bulunduğunuz kiloyu korumak istiyorsanız bunun yolu sağlıklı kahvaltıdan geçiyor. Kahvaltı bir bireyin günlük enerji alımının % 25-30’unu oluşturmalıdır. Çalışmalar bu tip bir kahvaltının kilo vermeye veya kilo korumaya yardımcı olduğunu göstermektedir.

Sağlıklı bir kahvaltı markette başlar. Bu nedenle alışverişte besin etiketlerini okuyarak işe başlayabilirsiniz. Örneğin; ‘şeker ilavesiz’ ibaresi ürünün hiç şeker içermediği veya protein ve yağ içeriği bakımından da sağlıklı olduğu anlamına gelmemektedir. Bu durum tam buğday ya da tam tahıl ifadeleri için de geçerlidir; eğer dikkatli bir tüketici değil isek bunun da farkına varmamız mümkün değildir ancak gerek posa ve vitamin-mineral gerekse glisemik indeks bakımından bu ürünler birbirinden farklıdır.

Sağlıklı kahvaltı menüsü oluşturulurken de en başta bilinmesi gereken tek başına mucizevi bir besin olmadığıdır. Sağlıklı ve besleyici bir kahvaltı başta protein ve karbonhidratlar olmak üzere bir miktar da sağlıklı yağları içermelidir. Protein kaynağı dendiğinde akla ilk gelen seçeneklerden biri ise yumurtadır. Yıllardır yumurta ile ilgili iyi ya da kötü birçok yorum yapılsa da aslında kahvaltının vazgeçilmezidir. Yapılan çalışmalar sağlıklı bireylerde günde bir yumurta yemenin kalp damar hastalıkları veya felç riskini arttırmadığını göstermektedir. Ayrıca diğer bir protein kaynağı olan süt ve süt ürünlerinin de kontrollü bir şekilde tüketilmesinde fayda vardır. Özellikle kalsiyum ve bazı biyoaktif bileşenler açısından önemli bir kaynak olmaları kilo kaybında size destek olacak önemli bir faktördür.

Karbonhidrat kaynaklarına baktığımızda ise doğru tercih yapmak yine oldukça önemlidir. Burada dikkat edilmesi gereken boş enerji kaynağı olmasından ziyade vitamin-mineral ve posayı da içeren mümkün olabildiğince işlenmemiş seçenekler tercih etmektir. Bu sizin yediklerinizin sindirimini uzatacak dolayısıyla tokluk hissi sağlayacak ve gün içerisinde enerjinizin düşmesini önleyecektir. Bunun için tam tahıllı ekmek ve gevrekler, yulaf, meyve ve sebzeler iyi birer alternatif olacaktır.

Tüm bunların yanı sıra kahvaltı denince sıklıkla karşımıza çıkan işlenmiş ürünlerden ise uzak durmamız gerektiği unutulmamalıdır. Özellikle salam, sosis, sucuk gibi şarküteri ürünleri ve poğaça, kek, börek gibi pastane ürünleri bunların başında gelmektedir. Bu tip ürünler sizi kahvaltı yapmaktaki amacınızdan saptırmakta ve bazen gün içerisinde daha da kolay kontrolü kaybetmenize neden olabilmektedir.

Son olarak size bir soru; kilo verdikten sonra verdikleri bu kiloları koruyanların % 78’inin kahvaltı ettiğini biliyor muydunuz?

Kaynak:
Harvard TH Chan School of Public Health, A healthy breakfast essential to losing weight.
http://www.hsph.harvard.edu <accessed 27.02.2015>

International Food Information Council Foundation, Breakfast and Health.
http://www.foodinsight.org/Content/6/IFIC%20Brkfast%20Review%20FINAL.pdf <accessed 27.02.2015>