Tonsilit

Tonsillit, boğazdaki lenfoid dokuların, özellikle de palatin bademciklerin, geniz eti ve lingual bademciklerin iltihaplanmasıyla karakterize, yaygın ancak potansiyel olarak karmaşık bir tıbbi durumu temsil eder. Yaygın olarak palatin bademciklerle ilişkilendirilse de bademcik iltihabı, çeşitli sunumları, etiyolojileri ve tedavileri kapsar ve etkili yönetim için incelikli bir anlayış gerektirir.

Tonsillit Sınıflandırması

Tonsillit, süresi, yeri, klinik görünümü ve ciddiyeti de dahil olmak üzere çeşitli boyutlara göre kategorize edilebilir:

  • Süreye Göre:
    • Akut Tonsillit: Ani başlangıçlı, genellikle viral kökenlidir.
    • Kronik Tonsillit: Tekrarlayan ataklara yol açan kalıcı, sıklıkla bakteriyel inflamasyon.
  • Konuma göre:
    • Tek Taraflı Tonsillit: Bir bademcik tutulumu.
    • Bilateral Tonsillit: Her iki bademcik iltihabı.
  • Klinik sunum:
    • Soğuk Angina: Kızarıklık ve şişlik ile belirgindir.
    • Foliküler Angina: Bademcik kriptalarındaki lekelerle karakterizedir.
    • Lacunar Angina: Fibrinöz kaplamalarla birlikte kızarıklıkla tanımlanır.
  • Önem Derecesine Göre:
    • Basit Tonsillit: Önemli komplikasyonu olmayan temel inflamasyon.
    • Pürülan Tonsillit: Daha ciddi bir enfeksiyona işaret eden irin varlığı.
    • Nekrotizan Tonsillit: Ciddi bir enfeksiyonu temsil eden doku ölümü meydana gelir.

Etiyoloji

Tonsillit öncelikle bulaşıcı bir durumdur; akut form ağırlıklı olarak adenovirüsler gibi virüslerden kaynaklanır ve kronik form genellikle bakteriyel enfeksiyonlardan kaynaklanır. Anahtar patojenler şunları içerir:

  • Beta hemoliz yapan Streptokoklar, özellikle Streptococcus pyogenes.
  • Stafilokok türleri.
  • Pnömokok.
  • Haemophilus influenzae.
  • Moraxella catarrhalis.
  • Neisseria gonorrhoeae.

Kronik bademcik iltihabı sıklıkla hem anaerobik hem de aerobik patojenleri içeren karışık enfeksiyonlardan kaynaklanır.

Klinik Belirtiler

Komplike olmayan bademcik iltihabı öncelikle boğaz ağrısı, şişmiş ve kırmızı bademcikler, yutma güçlüğü ve lenf düğümlerinin şişmesi gibi lokalize semptomlarla kendini gösterir. Şiddetli vakalarda ateş, baş ağrısı, yorgunluk ve skarlatiniform ekzantem gibi sistemik semptomlar görülebilir.

Komplikasyonlar

Komplikasyonlar enfeksiyonun yayılmasından veya bağışıklık reaksiyonlarından kaynaklanabilir ve peritonsiller apse, retrofaringeal apse, sepsis, romatizmal ateş, endokardit, miyokardit, perikardit ve glomerülonefrit gibi durumlara yol açabilir.

Tonsillit Tanısı

Tonsillit tanısı öncelikle fizik muayene sırasında gözlemlenen klinik tabloya bağlıdır. Belirgin belirtiler arasında boğaz ağrısı, kırmızı ve şişmiş bademcikler, yutma güçlüğü ve bazı durumlarda bademcikler üzerinde irini gösteren gözle görülür beyaz veya sarı lekeler bulunur. Klinik tanıyı doğrulamak için çeşitli tanı testleri kullanılabilir:

  • Hızlı Streptokok Testi: Bu test, boğaz çubuğu kullanarak bademcik iltihabının yaygın bir nedeni olan A grubu Streptokok bakterisinin varlığını hızlı bir şekilde tanımlar.
  • Bakteri Kültürü: Bakteri kültürü için enfeksiyondan sorumlu spesifik bakterileri tanımlayabilen bir boğaz çubuğu da kullanılır. Bu test özellikle hızlı streptokok testinin negatif olması durumunda faydalıdır.
  • Antikor Tespiti: Antistreptolisin O (ASO) titre testi, streptokok bakterilere karşı antikorları ölçer; bu da yakın zamanda geçirilmiş veya devam eden bir enfeksiyona işaret eder. Ancak antikor düzeylerinin yalnızca ilk enfeksiyondan haftalar sonra artabileceğini unutmamak önemlidir.

Genellikle bademcik iltihabı şiddet ölçeği veya bademcik hipertrofisi derecelendirme ölçeği olarak adlandırılan bademcik iltihabına yönelik derecelendirme sistemi, bademcik genişlemesinin kapsamını ve bunun hava yolu üzerindeki etkisini değerlendirmek için kullanılır; bu, uygun tedavi planının teşhis edilmesine ve belirlenmesine yardımcı olabilir. Bu ölçek, klinik ortamlarda tekrarlayan bademcik iltihabı veya kronik bademcik hipertrofisi olan hastaların değerlendirilmesi için sıklıkla bademcik ameliyatının düşünülmesi bağlamında özellikle yararlıdır.

Tonsillit Derecelendirme Ölçeği

Bademcik iltihabı veya bademcik hipertrofisi için en sık kullanılan derecelendirme ölçeği aşağıdaki gibidir:

  • Derece 0: Bademcikler çıkarılmış veya sütunların ötesinde görülemiyor.
  • Derece 1: Bademciklerin %25’ten azının orofaringeal girişe girmesi.
  • Derece 2: Bademciklerin %25 ila %50 oranında orofaringeal girişe doğru uzanması.
  • Derece 3: Bademciklerin %50 ila %75’i orofaringeal girişe doğru uzanmaktadır.
  • Derece 4: Bademciklerin %75’ten fazlasının orofaringeal girişe doğru uzanması veya orta hatta buluşması, aynı zamanda “öpüşen bademcikler” olarak da bilinir.

Bu derecelendirme sistemi, bademcik iltihabı şiddetinin klinik değerlendirmesine yardımcı olur ve tedavi kararlarını etkileyebilir. Örneğin, yüksek dereceli bademcik hipertrofisi (derece 3 ve 4) olan hastalar, obstrüktif uyku apnesi, yutma güçlüğü veya tekrarlayan bademcik iltihabı atakları gibi daha belirgin semptomlar yaşayabilir ve bu nedenle bademcik ameliyatından yararlanma olasılıkları daha yüksek olabilir.

Ayırıcı tanı

Tonsillit için ayırıcı tanı, semptomlarını taklit edebilen ancak farklı etiyolojileri ve potansiyel komplikasyonları olan çeşitli durumları kapsar. Yanlış teşhis, uygunsuz tedaviye ve ciddi vakalarda ciddi sağlık sonuçlarına yol açabilir. Göz önünde bulundurulması gereken temel koşullar şunlardır:

  • Angina Plaut-Vincenti: Belirli bakterilerin neden olduğu tek taraflı, nekrotizan bademcik iltihabı.
  • Enfeksiyöz Mononükleoz: Çoğunlukla Epstein-Barr virüsünün neden olduğu, benzer boğaz ağrısı ve şişlikle ortaya çıkan bir hastalıktır.
  • Difteri: Boğazın mukoza zarlarını etkileyen ciddi bir bakteriyel enfeksiyondur.
  • Birincil Sifilitik Etki: Oral lezyonları da içerebilen sifilizin ilk ortaya çıkışı.
  • Herpangina: Coxsackievirus’ün neden olduğu, ağızda küçük keseciklere ve ülserlere yol açan.
  • Agranülositoz: Nötrofil sayısında önemli bir azalma, enfeksiyonlara karşı duyarlılığın artmasına neden olur.
  • Bademcik Kanseri: Nadirdir ancak ciddi doğası nedeniyle ayırt edilmesi önemlidir.
  • Tüberküloz: Vücudun diğer kısımlarının yanı sıra bademcikleri de etkileyebilen bakteriyel bir enfeksiyon.

Tedavi

Bademcik iltihabına yönelik tedavi stratejileri, altta yatan nedene (viral veya bakteriyel) ve semptomların şiddetine göre uyarlanır:

Akut Tonsillit için:

  • Antibiyotikler: Öncelikle bakteriyel bir enfeksiyon doğrulanırsa, penisilin standarttır.
  • Analjezikler: Ağrı ve ateşi yönetmek için asetaminofen veya ibuprofen gibi.
  • Boğaz Durulamaları ve Gargaralar: Boğaz rahatsızlığını hafifletmek için dezenfektanlar içerir.
  • Antiseptik Solüsyonlar: Bakteri yükünü azaltmak için doğrudan bademcik bölgesine uygulanır.
  • Mukozal Anestezikler: Ağrının semptomatik olarak giderilmesi için.
  • Dinlenme: İyileşme için gereklidir.
  • Boyun Sargıları: Soğuk, nemli sargılar semptomatik rahatlama sağlayabilir.

Kronik Tonsillit için:

  • Kalıcı vakalar, tanımlanan patojene göre uyarlanmış antibiyotik tedavisini gerektirebilir.
  • Tonsillektomi: Tekrarlayan veya tıbbi tedaviye yanıt vermeyen kronik enfeksiyonlarda bademciklerin cerrahi olarak çıkarılması düşünülür.

İleri Okuma

  1. Windsor, A., & Putnam, G. (2020). “Management of sore throat and indications for tonsillectomy: A systematic review.” British Journal of General Practice, 70(693), e301-e311.
  2. Mitchell, R. B., Archer, S. M., Ishman, S. L., Rosenfeld, R. M., Coles, S., Finestone, S. A., … & Walsh, S. A. (2019). “Clinical practice guideline: Tonsillectomy in children (update).” Otolaryngology–Head and Neck Surgery, 160(1_suppl), S1-S42.
  3. Brook, I. (2011). “The role of antibiotics in the treatment and prevention of acute and recurrent tonsillitis.Infection and Drug Resistance, 4, 197-204.
  4. van Staaij, B. K., van den Akker, E. H., van der Heijden, G. J., Schilder, A. G., & Hoes, A. W. (2004). “Effectiveness of adenotonsillectomy in children with mild symptoms of throat infections or adenotonsillar hypertrophy: open, randomised controlled trial.” BMJ, 329(7467), 651.
  5. Regoli, M., Chiappini, E., Bonsignori, F., Galli, L., & de Martino, M. (2011). “Update on the management of acute pharyngitis in children.” Italian Journal of Pediatrics, 37(1), 10.
  6. Choby, B. A. (2009). “Diagnosis and treatment of streptococcal pharyngitis.” American Family Physician, 79(5), 383-390.
  7. Brodsky, L. (1989). Modern assessment of tonsils and adenoids. Pediatric Clinics of North America, 36(6), 1551-1569.
  8. Paradise, J. L., Bluestone, C. D., Bachman, R. Z., et al. (2002). Efficacy of tonsillectomy for recurrent throat infection in severely affected children. New England Journal of Medicine, 310(11), 674-683.
  9. Friedman, M., Wilson, M., Lin, H. C., & Chang, H. W. (2009). Updated systematic review of tonsillectomy and adenoidectomy for treatment of pediatric obstructive sleep apnea/hypopnea syndrome.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Stridor

“Stridor” terimi Latince “strīdō” kelimesinden gelmektedir ve “tiz veya sert bir ses çıkarmak” anlamına gelmektedir. “Strīdor” isim formu tiz veya sert bir sesi ifade eder. Tıbbi terminolojide stridor, genellikle üst solunum yolundaki türbülanslı hava akışıyla ilişkili, genellikle ciddi hava yolu tıkanıklığının göstergesi olan yüksek, sert bir sesi tanımlar.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Stridor, üst solunum yollarındaki türbülanslı hava akımının neden olduğu kalpte yüksek bir sestir. Genellikle hava yollarında önemli bir tıkanıklığa işaret eden klinik bir semptomdur. Stridor, stetoskopa ihtiyaç duyulmadan duyulabilen yüksek perdeli, sert kalitesiyle karakterize edilir.

Latince’de “cızırtı”, “tıslama” ve “ıslık” gibi terimler stridor tarafından tanımlananlara benzer seslerle ilgilidir. Ses tipik olarak nefes borusundan çıkar ve çoğul haliyle “stridores” olarak adlandırılır.

Belirtiler ve Ses Özellikleri

Stridorun sesi, solunum yolundaki konumuna bağlı olarak değişir:

  • Nazal Stridor: Islık veya tıslama gibi ses çıkarır.
  • Boğaz Stridoru: Yumuşak dokular hava akımında titreştiğinde horlamayı andırır.
  • Trakeal/Bronşiyal Stridor: Uğultu veya inleme gibi sesler.

Sınıflandırma

Stridor, meydana geldiği solunum fazına ve anatomik konumuna göre sınıflandırılabilir.

Solunum Evresine Göre

  • İnspiratuar Stridor: Soluma sırasında ortaya çıkar ve üst hava yolu tıkanıklığını gösterir.
  • Ekspiratuar Stridor: Ekshalasyon sırasında ortaya çıkar ve genellikle obstrüktif akciğer hastalıkları ile ilişkilidir.

Anatomik Konuma Göre

Laringeal Stridor: Gırtlaktan kaynaklanır.
Stridor Nazalis: Burundan kaynaklanır.
Stridor Pharyngealis: Farinksten kaynaklanır.
Stridor Trachealis: Trakeadan kaynaklanır.

Click here to display content from SoundCloud.
Learn more in SoundCloud’s privacy policy.

Patofizyoloji

Aşağıdakiler de dahil olmak üzere çeşitli durumlar stridora neden olabilir:

  • Yabancı Cisim Aspirasyonu: Solunan bir cismin hava yolu tıkanıklığına neden olması.
  • Bronşiyal Astım: Kronik iltihaplanma ve hava yollarının daralması.
  • Solunum Yolu Tümörleri: Laringeal papillomatozis veya mediastende nöroblastom gibi tümörler.
  • Solunum Yolu Enfeksiyonları: Epiglottit, krup veya psödokrup gibi durumlar.
  • Guatr: Büyümüş tiroid bezinin hava yolunu sıkıştırması.
  • Subglottik Stenoz: Genellikle uzun süreli entübasyona bağlı olarak ses tellerinin altındaki hava yolunun daralması.
  • Solunum Ödemi: Hava yolu dokularında şişme.
  • Doku Kararsızlığı: Laringomalazi, trakeomalazi ve bronkomalazi gibi destekleyici dokuların stabilitesini kaybettiği durumlar.
  • Ses Teli Anormallikleri: Ses tellerinin felci veya spazmları.
  • Tahriş Edici Gaz Zehirlenmesi: Hava yolu iltihabına neden olan zehirli gazların solunması.
  • Yanıklar: Hava yollarında termal yaralanma.

Tedavi

Stridor tedavisi, altta yatan nedenin ele alınmasına odaklanır. Etiyolojiye bağlı olarak, terapötik yaklaşımlar şunları içerebilir:

  • Yabancı Cisimlerin Çıkarılması: Aspire edilen cisimlerin endoskopik olarak geri alınması.
  • Enfeksiyonların Yönetilmesi: Solunum yolu enfeksiyonları için antibiyotikler ve destekleyici bakım.
  • Cerrahi Müdahale: Tümörlerin rezeksiyonu veya anatomik anormalliklerin düzeltilmesi.
  • İlaç Tedavisi: Astım veya solunum ödemi gibi durumlar için anti-enflamatuar ilaçlar.
  • Hava Yolu Desteği: Ağır vakalarda trakeostomi veya mekanik ventilasyon.

Annales

Antik Dönemden Ortaçağ’a

M.Ö. 400 civarı: Hipokrat, tıp metinlerinde çeşitli solunum seslerinden bahsederek stridor üretenler de dahil olmak üzere solunum yolu hastalıklarının anlaşılmasına zemin hazırlar.
MS 2. Yüzyıl: Galen, Hipokrat’ın öğretilerini geliştirerek solunum seslerinin daha ayrıntılı tanımlarını sunar ve yüzyıllar boyunca tıbbi anlayışı etkiler.

Rönesans Dönemi

1543: Andreas Vesalius, insan solunum sistemini ve stridor gibi durumları anlamaya yardımcı olan ayrıntılı anatomik tanımlamalar içeren De humani corporis fabrica’yı yayınladı.

17. ve 18. Yüzyıllar

  • 1628: William Harvey, De Motu Cordis’te tanımladığı kan dolaşımını keşfeder. Çalışmaları dolaylı olarak, solunum rahatsızlıklarının teşhisi için gerekli olan solunum fizyolojisinin anlaşılmasını ilerletir.
  • 1761: Modern anatomik patolojinin babası olarak bilinen Giovanni Battista Morgagni, solunum yollarında stridor gibi klinik semptomları açıklayabilecek ölüm sonrası değişiklikleri tanımlar.

19. Yüzyıl

  • 1816: René Laennec stetoskopu icat etti ve doktorların nefes seslerini daha etkili bir şekilde oskültasyonunu sağlayarak solunum rahatsızlıklarının teşhisinde devrim yarattı.
  • 1852: John Hutchinson, stridor da dahil olmak üzere solunum seslerinin değerlendirilmesine yardımcı olan akciğer fonksiyonunun objektif olarak ölçülmesini sağlayan spirometreyi icat etti.

20. Yüzyıl Gelişmeleri

  • 1905: Sir William Osler’in The Principles and Practice of Medicine (Tıbbın İlkeleri ve Uygulamaları) adlı ders kitabında stridorun ayrıntılı bir tanımı ve klinik sonuçları yer alır ve nesiller boyu hekimleri etkiler.
  • 1964: Robert Gross, laringeal ve trakeal rekonstrüksiyonlar gibi stridora neden olan hava yolu tıkanıklıklarının yönetimi de dahil olmak üzere pediatrik cerrahi tekniklerine öncülük eder.
  • 1980s: Endoskopik teknolojideki gelişmeler, stridora neden olan durumların daha kesin teşhis ve tedavisine olanak sağlar. Pediatrik kulak burun boğaz uzmanları esnek fiberoptik laringoskopiyi yaygın olarak kullanmaya başlar.

21. Yüzyıl Yenilikleri

  • 2000s: Minimal invaziv cerrahi tekniklerin geliştirilmesi ve konjenital hava yolu anomalilerinin daha iyi anlaşılması, pediatrik stridor yönetimini geliştirir.
  • 2010s: Karmaşık stridor vakalarının tedavisinde yüksek çözünürlüklü görüntüleme tekniklerinin ve multidisipliner yaklaşımların kullanılmaya başlanması hasta sonuçlarını önemli ölçüde iyileştirmektedir.

İleri Okuma

  1. Behrman, R. E., & Kliegman, R. M. (2007). Nelson Textbook of Pediatrics. Philadelphia, PA: Saunders.
  2. Perkins, J. A., & Shapiro, N. L. (2001). Surgical Management of Upper Airway Obstruction in Children. Pediatric Clinics of North America, 48(5), 1155-1175.
  3. Daines, C. L., Orvidas, L. J., & Leighton, S. M. (2004). Evaluation and Management of Stridor in Children. Mayo Clinic Proceedings, 79(11), 1371-1378.
  4. Marcus, C. L., & Carroll, J. L. (2000). Upper Airway Obstruction in Children. Pediatric Clinics of North America, 47(1), 51-76.
  5. Walner, D. L., & Loewen, M. S. (2005). Diagnosis and Management of Stridor in the Pediatric Patient. Clinical Pediatric Emergency Medicine, 6(1), 8-18.
  6. Myer, C. M., Cotton, R. T., & Shott, S. R. (1995). The Pediatric Airway: An Interdisciplinary Approach. Philadelphia, PA: Lippincott-Raven.
  7. McClain, C. D., & Heubi, C. H. (2010). Stridor: A Pediatrician’s Perspective. Current Opinion in Pediatrics, 22(1), 96-101.

Otit

Sinonim: Otitis,  infection of the ear, Ohrenentzündung.

Kulağın iltihaplanmasıdır. (bkz: otit)

Kaynak: https://www.cdc.gov/getsmart/community/images/ear-infection-lg.jpg

 

Diyafragma oris

Kavram ve etimolojik köken

“Ağız ayırma duvarı” ifadesi, anatominin klasik terminolojisinde en yakın karşılığını diaphragma oris kavramında bulur. “Diaphragma” sözcüğü Eski Yunanca diáphragma kökünden türemiştir; temel anlamı “iki boşluğu birbirinden ayıran perde, bölme, set”tir. Latinceye diaphragma olarak geçmiş ve anatomi dilinde belirli boşlukları ayıran kas-tendon perdelerini adlandırmak için yerleşmiştir. “Oris” ise Latince os, oris (ağız) sözcüğünün tamlayan hâlidir ve “ağıza ait” anlamını taşır. Böylece diaphragma oris, en yalın biçimiyle “ağıza ait ayırıcı perde” demektir.

Bu adlandırma, tek bir çizgisel “duvar”dan ziyade, ağız boşluğunun alt sınırında yer alan kas- bağ dokusu kompleksini ifade eder. Bu kompleks, ağız boşluğunu komşu servikal (boyun) fasiyal kompartımanlardan ayıran, dinamik ve fonksiyonel bir “taban” ve aynı zamanda belirli yönleriyle “ayırıcı yapı” niteliği taşıyan bir anatomik düzlemdir. Güncel anatomik kullanımda kavram, özellikle mylohyoid kasların oluşturduğu yaygın kas plağını merkeze alır; klinik ve fonksiyonel yaklaşım ise bu düzlemi geniohyoid, dil kökü (radix linguae), hyoid kemik ilişkileri ve suprahyoid kas grubu ile birlikte ele alır.


Tarihsel gelişim: anatominin kavramsal inşası

Ağız tabanı ve “ağız diyaframı” kavramının tarihsel gelişimi, anatomi disiplininin iki ana ekseninde ilerlemiştir: betimleyici morfoloji ve fonksiyonel/klinik yorum.

  1. Klasik betimleyici dönem
    Kadavra diseksiyonlarının sistematikleşmesiyle birlikte ağız boşluğunun alt sınırında yer alan kas tabakanın bir “levha” gibi davrandığı gözlenmiş, bu tabakanın mandibulaya tutunması ve orta hatta bir araya gelmesi anatomik bir anahtar özellik olarak tanımlanmıştır. Orta hat boyunca iki mylohyoid kasın birleşerek oluşturduğu fibröz hat, daha sonra raphe mylohyoidea terimiyle yerleşmiştir. Bu betimleyici çerçevede ağız tabanı; mandibula gövdesinin iç yüzü, hyoid kemik ve suprahyoid kaslar arasındaki üç boyutlu alan olarak kavranmıştır.
  2. Terminolojik standardizasyon dönemi
    Anatomik adlandırmaların ortak bir dilde standardize edilmesi, “diaphragma oris” gibi terimlerin yerleşmesine zemin hazırlamıştır. Burada “diyafram” sözcüğü, solunum diyaframına özgü bir yapı sanılmaması için, daha geniş anlamıyla “ayırıcı kas-perde” kavramına oturtulmuştur. Bu dönemden itibaren “ağız diyaframı” ifadesi, ağız tabanının kas iskeletini vurgulayan bir üst başlık niteliği kazanmıştır.
  3. Klinik-anatomi dönemi
    Diş hekimliği, ağız-diş-çene cerrahisi, otorinolaringoloji ve baş-boyun cerrahisinin gelişimiyle ağız tabanının, yalnızca bir sınır değil, aynı zamanda enfeksiyon yayılımı, hava yolu güvenliği, yutma ve konuşma gibi yaşamsal işlevlerin merkezinde olduğu anlaşılmıştır. Özellikle boyun fasya planları ve “boşluklar” (spatium) düşüncesinin klinik anatomiye yerleşmesi, ağız tabanının; sublingual, submandibular ve daha derin servikal kompartımanlarla olan ilişkisini pratik açıdan belirleyici hâle getirmiştir.

Evrimsel biyolojik bağlam: memelileşme, konuşma ve yutmanın yeniden örgütlenmesi

Ağız tabanı ve ağız diyaframı, evrimsel biyolojide “beslenme–solunum–iletişim” üçlüsünün aynı anatomik bölgede kesişmesinin tipik örneklerinden biridir. Çene, dil, hyoid aparat ve suprahyoid kasların birlikte evrimi, omurgalılarda besin alımından başlayıp memelilerde karmaşık çiğneme ve emme davranışlarına, primatlarda ince motor kontrol gerektiren oral davranışlara uzanan bir süreklilik gösterir.

  • Çene ve hyoid aparatın ko-evrimi
    Mandibulanın şekli, iç yüzündeki kas tutunma alanları ve hyoid kemiğin konumu; mylohyoid ve geniohyoid gibi kasların mekaniğini doğrudan belirler. Hyoid aparat, yalnızca “askı” görevi gören pasif bir yapı değil; yutma sırasında larenksin yükselmesi, dil kökünün geriye-üstte hareketi ve hava yolu korunması gibi süreçlerde kilit bir biyomekanik düğümdür. Ağız tabanındaki kas levhası, bu hareketleri düzenleyen “dinamik platform” gibi çalışır.
  • Memelilerde emme ve çiğnemenin etkisi
    Emzirme (süt emme) davranışı, ağız tabanının negatif basınç oluşturma kapasitesini ve dil–damak–ağız tabanı koordinasyonunu öne çıkarır. Mylohyoid, ağız tabanı hacmini ve tabanın rijitliğini ayarlayarak oral kavitedeki basınç dinamiğine katkı sağlar. Bu, ağız diyaframının “ayırıcı duvar” olmasının yanında “işlevsel pompa bileşeni” olarak da değerlendirilmesini mümkün kılar.
  • İnsanda konuşma ve ince motor kontrol
    Konuşma, yalnızca dilin değil; mandibula, hyoid kompleksi ve ağız tabanı kaslarının mikro düzeyde zamanlanmış koordinasyonunu gerektirir. Ağız tabanı, dilin konumunu ve stabilitesini etkileyen altyapı olduğu için artikülasyonun dolaylı ama sürekli belirleyicisidir. Bu, ağız diyaframını evrimsel perspektifte “yutma ve solunum güvenliğinin korunması” ile “iletişim için ince ayar” arasında bir uzlaşma yapısı olarak konumlandırır.

Sistematik anatomi: sınırlar, katmanlar ve komşuluklar

Genel sınırlar ve topografya

Ağız tabanı, mandibulanın iki yanında uzanan corpus mandibulae’nin iç yüzleri arasında, ağız boşluğunun (cavitas oris) alt kısmını oluşturan anatomik bölgedir. Üstte ağız boşluğuna bakan yüz, oral mukoza ile örtülüdür. Ağız tabanı, yalnızca yumuşak dokulardan ibaret değildir; mandibulanın iç yüzündeki çizgiler, kasların tutunma yerleri ve hyoid kemiğin konumu, bu alanın “iskelet planını” kurar.

Kas iskeleti: mylohyoid merkezli levha

Ağız diyaframının çekirdeğini çoğu betimde sağ ve sol mylohyoid kasları oluşturur. Bu kaslar mandibulanın iç yüzündeki mylohyoid çizgi boyunca köken alır ve lifleri orta hatta yaklaşarak fibröz bir birleşme hattı üzerinden karşı tarafın kası ile bütünleşir; bu birleşme raphe mylohyoidea olarak adlandırılan bağ dokusu hattı ile sağlanır. Böylece iki kas, ağız tabanında geniş bir kas plağı meydana getirir.

Mylohyoid levhanın arka lifleri hyoid kemik bölgesine yönelerek ağız tabanı ile suprahyoid–infrahyoid sistem arasındaki mekanik sürekliliği güçlendirir. Bu kas levhası, ağız tabanını sabit bir “zemin” gibi değil, yutma ve konuşma sırasında şekil değiştiren bir “hareketli taban” gibi çalıştırır.

İlişkili kaslar: geniohyoid ve suprahyoid ağ

Ağız tabanı kompleksine fonksiyonel açıdan eklemlenen önemli bir yapı geniohyoid kastır. Geniohyoid, mylohyoidin üstünde yer alarak hyoid kemiğin öne-yukarı çekilmesine katkı verir; bu, yutmanın farengeal evresine geçişte larenksin yükselmesi ve epiglot düzeyinde hava yolunun korunmasıyla biyomekanik olarak bağlantılıdır. Suprahyoid kaslar (özellikle digastrik ve stylohyoid), hyoid kompleksin konumlanmasını ayarlayarak ağız tabanı kaslarının etkisini tamamlar.

Mukoza ve submukozal organizasyon

Ağız tabanının ağız boşluğuna bakan yüzü mukoza ile örtülüdür. Bu mukoza, submukozal bağ dokusu aracılığıyla alttaki kas ve fasya planlarına bağlanır. Submukozal gevşek bağ dokusu ve bölgesel yağ dokusu miktarı, kişiden kişiye değişkenlik gösterebilir; bu değişkenlik, ödem gelişimi, enfeksiyon yayılımı ve cerrahi disseksiyon planları açısından önem taşır.

Fasiyal planlar ve kompartımanlar

Ağız tabanı, baş-boyun fasya sisteminin kritik bir kavşak noktasıdır. Mylohyoid levha, üstte sublingual bölge ile altta submandibular bölge arasında fonksiyonel bir sınır gibi davranır; ancak bu sınır mutlak bir bariyer değildir. Anterior ve posterior kenarlar, bazı anatomik bölgelerde iletişime izin veren geçiş alanları sunar. Bu nedenle ağız tabanı, enfeksiyonların ve sıvı koleksiyonlarının yayılım yönünü etkileyen “kılavuz düzlem” niteliğindedir.


Fonksiyonel anatomi ve biyomekanik: yutma, solunum güvenliği ve konuşma

Yutma (deglutisyon) sırasında rolü

Yutma, ağız evresi ve farengeal evre arasında sıkı bir zamanlama gerektirir. Ağız tabanı kaslarının kasılmasıyla:

  • Dil, sert ve yumuşak damakla uyumlu biçimde şekil değiştirir ve bolusu posteriora taşır.
  • Hyoid kompleks yükselme eğilimi gösterir; bu, larenksin göreceli olarak korunmasına katkı verir.
  • Ağız tabanı tabakası, bolusun kontrolsüz şekilde alt kompartımanlara yönelmesini mekanik olarak engelleyen bir platform işlevi görür.

Bu süreçte ağız diyaframı, hem “taban” hem “iletim platformu” olarak değerlendirilebilir: Dil kaslarının ürettiği kuvvetler, taban tarafından karşılanır ve yönlendirilir.

Solunum güvenliği ve hava yolu ile ilişkisi

Ağız tabanının hyoid ve larenks pozisyonu üzerindeki dolaylı etkisi, hava yolu açıklığıyla ilişkilidir. Hyoid kompleksin öne-yukarı taşınması, farengeal lümenin dinamik olarak düzenlenmesine katkıda bulunur. Bu nedenle ağız tabanı kasları, yalnızca beslenme değil, solunum güvenliği için de önemlidir.

Konuşma ve artikülasyon

Konuşma sırasında mandibulanın küçük açıklık-kapanış hareketleri, dilin ince pozisyon değişimleri ve ağız tabanının stabilitesi birlikte çalışır. Ağız tabanı yeterince stabil olmadığında dilin konumlanması ve özellikle hızlı artikülasyon sekansları etkilenebilir. Bu, ağız diyaframını ses üretiminin “doğrudan” kası olmaktan çok, artikülatuvar sistemin “stabilizasyon ve platform” bileşeni olarak konumlandırır.


Klinik önem: enfeksiyon yayılımı, cerrahi yaklaşımlar ve fonksiyonel bozukluklar

Derin boyun enfeksiyonları ve boşluk anatomisi

Ağız tabanı, odontojenik enfeksiyonların ve tükürük bezi kaynaklı iltihap süreçlerinin yayılımında kritik bir geçiş bölgesidir. Mylohyoid levha; bazı odakların sublingual bölgede sınırlı kalmasına, bazılarının ise submandibular kompartımana ilerlemesine zemin hazırlayan anatomik bir “eşik” gibi davranır. Bu eşik, enfeksiyonun hangi fasiyal plan boyunca ilerleyeceğini belirleyen başlıca etmenlerden biri olduğundan, klinikte anatomik lokalizasyonun doğru yapılması hava yolu yönetimi ve cerrahi drenaj planlaması açısından yaşamsaldır.

Cerrahi anatomi ve baş-boyun girişimleri

Ağız tabanı cerrahisinde mylohyoid levhanın bütünlüğü, sinir-vasküler yapıların korunması ve kompartımanların doğru tanınması esastır. Ağız tabanına yönelik cerrahi yaklaşımlar; dil altı bölge lezyonları, tükürük bezi patolojileri, kistik oluşumlar ve tümöral süreçlerde farklı disseksiyon planları gerektirir. Bu bağlamda “ağız diyaframı”, cerrah için hem yön buldurucu bir katman hem de korunması gereken fonksiyonel bir yapıdır.

Fonksiyonel bozukluklar

Ağız tabanı kaslarının tonus bozuklukları, nöromüsküler hastalıklar veya cerrahi sonrası skarlaşma gibi durumlar; yutma koordinasyonunu ve konuşma akıcılığını etkileyebilir. Mylohyoid ve ilişkili suprahyoid sistemin zayıflığı veya asimetrisi, hyoid dinamiğini ve dolayısıyla farengeal geçiş güvenliğini olumsuz etkileyebilir. Bu nedenle ağız tabanı, rehabilitasyon ve konuşma-yutma terapilerinde de anatomik hedef alanlardan biridir.


Güncel bilimsel anlayış: bütüncül, katmanlı ve dinamik model

Modern anatomi ve klinik bilimler, ağız tabanını tek bir yapı olarak değil, katmanlı ve dinamik bir sistem olarak ele alır. Bu sistem yaklaşımında üç vurgu öne çıkar:

  1. Katmanlı organizasyon
    Mukozadan başlayıp submukozal bağ dokusu, kas levhaları, fasya planları ve komşu kompartımanlara uzanan çok katmanlı bir mimari kabul edilir. Bu mimari, enfeksiyon yayılımını, ödem dinamiğini ve cerrahi disseksiyon doğrultularını açıklar.
  2. Fonksiyonel senkronizasyon
    Ağız tabanı; dil, mandibula, hyoid ve farenks ile zamanlaması hassas bir senkron içinde çalışır. Yutma ve konuşma gibi hızlı motor davranışlarda “platform” ve “iletim düzlemi” işlevi baskınlaşır.
  3. Klinik anatomi ile integrasyon
    Derin boyun boşlukları, hava yolu güvenliği, odontojenik odakların yayılımı ve baş-boyun cerrahisi planlaması; ağız tabanı anatomisinin yalnızca öğretici bir bilgi değil, doğrudan karar verdirici bir çerçeve olduğunu gösterir.

Keşif

İlk bakışta ağız tabanı, mandibulanın iç yüzleri arasında uzanan “sıradan” bir yumuşak doku zemini gibi görünür. Oysa bugün diyafragma oris dediğimiz kavramın keşif serüveni, anatominin bir disiplin olarak doğuşunu, klinik hekimliğin zor sorularını ve modern ölçüm teknolojilerinin merakla birleşmesini aynı çizgi üzerinde birleştirir. Bu çizgi; dilin altındaki kas plağının bir “ayırıcı perde” gibi davranabildiğini fark eden erken gözlemcilerden, yutmayı milimetre ve milisaniye ölçeğinde ölçen çağdaş araştırmacılara kadar uzanır.

1) İlk gözlemler: sözün, yutmanın ve boğulmanın anatomiye çağrısı

Diyafragma oris’e giden yol, önce “bölge” olarak ağız tabanının fark edilmesiyle açıldı. Antik çağ hekimleri ve doğa filozofları, boğulma, yutma güçlüğü, dilin geriye kaçması, tükürük birikimi gibi dramatik klinik tabloları tarif ederken, bu olayların ağız–boğaz sınırında bir “mekanik düzenek”le ilişkili olabileceğini sezmişlerdi. Bu dönemde insan kadavrasının sistematik diseksiyonu sınırlı olduğu için bilgi, çoğunlukla hayvan disseksiyonları, travma gözlemleri ve klinik semptom örüntülerinin yorumlanmasıyla ilerledi. Galen geleneği burada belirleyiciydi: hyoid kemik çevresi, dil kökü ve çene altı dokuların yutma ve sesle ilişkili olduğu fikri, doğrudan “mylohyoid” gibi özel adlara ulaşmasa da bölgesel bir fonksiyon haritası oluşturdu.

Bu erken dönem, diyafragma oris’in kendisini değil; onu görünür kılacak soruları miras bıraktı: Dil nasıl yükselir? Ağız tabanı neden sertleşir? Bazı enfeksiyonlar niçin çeneyi ve boynu hızla şişirip solunumu tehdit eder? Yutma sırasında “taban” sabit mi kalır, yoksa aktif bir kas düzeni midir?

2) Rönesans atılımı: diseksiyonun sahneye çıkışı ve kas plağının “keşfedilebilir” hâle gelmesi

  1. ve 16. yüzyıllarda Avrupa’da diseksiyonun eğitim ve araştırmaya yeniden güçlü biçimde girmesi, ağız tabanının “gözle görülebilir” bir anatomi nesnesine dönüşmesinin kırılma noktası oldu. Bu dönemin en etkili adı Andreas Vesalius’tur. Vesalius’un metodolojik devrimi, tek bir kasın adını koymaktan daha fazlasını yaptı: diseksiyonu otorite metinlerinden bağımsızlaştırdı, kasların tabakalar hâlinde ayrılabileceğini ve her tabakanın belirli bir mekaniğe hizmet ettiğini öğretti. Ağız tabanı diseksiyonlarında mandibulanın iç yüzüne tutunan geniş, yassı bir kas levhasının iki tarafta simetrik seyrettiği; orta hatta birleştiği; hyoid çevresiyle süreklilik kurduğu giderek daha belirginleşti. Bu, bugün mylohyoid olarak bildiğimiz yapının “kas plağı” karakterinin anatomik zihne yerleşmesiydi.

Vesalius’un ardından Bartholomaeus Eustachius ve dönemdaşları, ayrıntılı anatomik çizimlerin standardını yükselterek baş-boyun bölgesinin katmanlarını daha okunur hâle getirdi. Eustachius geleneği, özellikle hyoid çevresi ve komşu yumuşak dokuların topografyasını çizimsel kesinliğe taşımada önemlidir. Bu yıllarda “ağız tabanı” artık yalnızca bir boşluğun sınırı değil; diseksiyon masasında tabakalarla ayrılan, kas–fasya–mukoza ilişkileri okunabilen bir bölge hâline gelmişti.

Rönesans anatomisinin asıl kazanımı, diyafragma oris’i bir “diyafram” olarak düşünmeyi mümkün kılan iki fikri yerleştirmesidir: Birincisi, ağız tabanının pasif bir yastık olmadığı; ikincisi, bu tabanın iki taraflı bir kas düzeniyle bir “perde” gibi davranabildiği.

3) 17. ve 18. yüzyıl: işlev fikrinin derinleşmesi, sinirlerin ve kas kontrolünün sahneye çıkışı

  1. yüzyılda anatomi, “ne var” sorusundan “nasıl çalışır” sorusuna daha cesur biçimde yöneldi. Thomas Willis ve dönemin nöroanatomi-merkezli araştırmacıları, sinirlerin kas hareketiyle ilişkisini çözmeye çalışırken baş-boyun kaslarının sinirsel kontrolü giderek daha fazla ilgi çekti. Ağız tabanı kasları bu ilginin doğal hedefiydi; çünkü yutma ve konuşma gibi karmaşık motor davranışların merkezinde duruyorlardı.
  2. yüzyılda cerrahi anatominin yükselişiyle, çene altı ve ağız tabanı bölgesinin “ameliyat edilebilir” ve “klinik olarak yönlendirici” anatomisi gelişti. John Hunter gibi cerrah-anatomistler, inflamasyonun dokular arasındaki yayılımını, fasiyal planların cerrahi önemini ve bölgesel anatominin klinik sonuçlarını vurguladı. Diyafragma oris’in tam adıyla sahneye çıkması bu yüzyılda zorunlu değildi; fakat onu “kompartımanlaştırıcı” bir kas tabakası olarak düşünmeye götüren klinik akıl yürütme bu dönemde olgunlaştı.

4) 19. yüzyıl: “boğulma korkusu”ndan kompartıman anatomisine — Ludwig ve derin enfeksiyonlar

Diyafragma oris’in keşif hikâyesinde en dramatik dönemeç, ağız tabanı ve çene altı dokuların hızla şişip hava yolunu tehdit ettiği klinik tabloların sistematik biçimde tanımlanmasıdır. 1836’da Wilhelm Friedrich von Ludwig’in tarif ettiği, bugün Ludwig anjini olarak bilinen tablo; ağız tabanı, submandibular ve sublingual kompartımanların “diffüz selülit” paterninde tutulmasıyla karakterize, ölümcül solunum tıkanıklığına ilerleyebilen bir hastalıktı. Bu hastalığın anatomik önemi şurada yatıyordu: Enfeksiyon, rastgele yayılmıyor; belirli yumuşak doku planları ve boşluklar boyunca ilerliyor; dil yükseliyor; ağız tabanı sertleşiyor; boyun dokuları “tahta gibi” olabiliyordu. Klinik, anatomiye bir soru daha ekledi: Ağız tabanındaki kas levhası, enfeksiyonun hangi yöne yayılacağını nasıl etkiler?

Aynı yüzyılda Henry Gray ve Henry Vandyke Carter, anatominin “eğitim dili”ni inşa eden eserleriyle ağız tabanını daha standart bir tarif düzenine oturttular. Bu standartlaştırma, mylohyoid’in mandibuladaki tutunma hattı, orta hat birleşmesi, hyoid ilişkisi gibi özelliklerin ders kitabı anatomisinde tekrarlanabilir biçimde yer almasını sağladı. Böylece diyafragma oris düşüncesi, hem klinik (Ludwig anjini gibi) hem didaktik (Gray geleneği gibi) kanallardan güç kazanarak tıbbın ortak hafızasına işlendi.

5) 20. yüzyıl: fasya planları, görüntüleme ve “ağız diyaframı” teriminin yerleşmesi

  1. yüzyıl, diyafragma oris’i iki açıdan dönüştürdü: bir yandan baş-boyun fasya planlarının ve “derin boyun boşlukları” kavramının klinik dilde keskinleşmesi, öte yandan görüntüleme yöntemlerinin anatomiyi canlı insanda görünür kılması.

Baş-boyun cerrahisi, otorinolaringoloji ve ağız-diş-çene cerrahisi, ağız tabanını artık yalnızca bir “kas” olarak değil; bir “kompartıman eşiği” olarak okumaya başladı. Mandibula molarlarının kök seviyeleriyle mylohyoid hattın ilişkisi, odontojenik enfeksiyonların sublingual mı submandibular mı seyredeceğini belirleyen pratik bir anahtar gibi değerlendirildi. Bu, diyafragma oris’i klinik karar algoritmalarına taşıyan bir anatomik kavrayıştı.

Radyolojide bilgisayarlı tomografi ve manyetik rezonans görüntüleme, ağız tabanı yumuşak dokularını, ödemi, koleksiyonları ve fasiyal planları kadavra dışındaki dünyada da izlenebilir hâle getirdi. Artık mylohyoid levha yalnızca diseksiyonla değil, belirli kesitlerde bir sınır ve yönlendirici yapı olarak tanınabiliyordu. Bu dönemde “oral diaphragm” ve Latince karşılığı “diaphragma oris” ifadesi literatürde daha görünür hâle geldi; mylohyoid’in ağız tabanını oluşturmadaki merkezi rolü, terimle neredeyse eşanlamlı kullanılmaya başladı.

Aynı yüzyılın ikinci yarısında fonksiyonel bilimler de devreye girdi: yutmanın fizyolojisi, konuşma motor kontrolü, suprahyoid kasların hyoid-larenks hareketlerine katkısı gibi başlıklar, diyafragma oris’i “statik sınır” olmaktan çıkarıp “dinamik motor platform” olarak yeniden tanımladı.

6) Terminolojik çağ: uluslararası dilin kurulması ve kavramın yerini bulması

Bilimsel ilerleme yalnızca keşiflerden değil, ortak bir dil kurmaktan da beslenir. 20. yüzyılın sonuna doğru uluslararası anatomik terminoloji çalışmaları, insan anatomisinin adlandırmalarını daha tutarlı bir sisteme bağladı. Bu süreç, klasik Latince isimleri korurken klinik kullanımın ihtiyaçlarına da yanıt vermeyi hedefledi. Diyafragma oris terimi, bu terminolojik iklimde; mylohyoid’in ağız tabanını oluşturan rolünü vurgulayan, öğretici ve kavramsal bir ad olarak daha net bir yer edindi. Böylece kavram, “yerel jargon” olmaktan çıkarak uluslararası anatomi dilinin daha görünür parçalarından biri hâline geldi.

7) 21. yüzyıl: diyafragma oris’in yeniden keşfi — ölçülebilirlik, fonksiyon ve çok-disiplinlilik

Günümüzde diyafragma oris üzerine “keşif” artık yeni bir kas bulmak anlamına gelmiyor; kasın davranışını, yutma ve konuşma içindeki zamanlamasını, hastalıkta nasıl değiştiğini ve müdahalelerle nasıl düzeltilebileceğini ölçmek anlamına geliyor. Bu modern keşif dalgası üç ana hat üzerinden ilerliyor.

7.1. Canlı insanda kas mimarisinin haritalanması: ultrason çağının yükselişi

Kas ultrasonu, ağız tabanı ve suprahyoid kasların klinik değerlendirmesinde giderek daha görünür bir araç hâline geldi. Bu yaklaşımın çekiciliği basittir: yatak başında uygulanabilir; tekrarlanabilir; kas kalınlığı, ekogenite, dinamik hareket gibi parametreleri gösterebilir. Son yıllarda özellikle sağlıklı bireylerde oral ve suprahyoid kasların ultrasonla ölçülmesi, yutma süreçlerini “görselleştirme” ve nicelleştirme girişimlerine hız kazandırdı. Bu çizgi, diyafragma oris’in yalnız anatomik bir terim değil; ölçülebilir fonksiyonel bir hedef olduğuna işaret eder.

Bu ekolün araştırmacıları, “hangi ölçüm güvenilir”, “hangi protokol klinikte uygulanabilir” ve “hangi parametre disfajiyi öngörür” sorularını yanıtlamaya yöneldi. Yalnız kasın varlığı değil; kasın morfolojisi ve hareket dinamiği, yutma güvenliğiyle ilişkilendirilmeye çalışılıyor.

7.2. Yutmanın kinematiği ve hyoid dinamiği: diyafragma oris’i daha geniş bir motor ağın düğümü olarak görmek

Yutma sırasında hyoid kemiğin yer değiştirmesi, larenksin yükselmesi ve dil kökünün koordinasyonu, suprahyoid kasların ve dolaylı olarak ağız tabanının mekanik katkısını gerektirir. Modern araştırmalarda diyafragma oris, tek başına bir “kas tabakası” olarak değil; hyoid-larenks kompleksinin hareketini mümkün kılan bir “kuvvet aktarım düzlemi” olarak ele alınıyor. Bu yaklaşım, özellikle disfaji değerlendirmesinde hyoid kinematiğini ölçen protokollerin gelişmesiyle ivme kazandı.

7.3. Onkoloji, radyoterapi ve “fonksiyonel yutma birimleri” yaklaşımı

Baş-boyun kanserlerinde radyoterapi planlaması, son yıllarda yalnız tümörü kontrol etmeyi değil, yutma fonksiyonunu korumayı da hedefleyen daha ince bir optimizasyon problemine dönüştü. Bu çerçevede ağız tabanı ve suprahyoid kaslar, “fonksiyonel yutma birimleri” gibi kavramsal şemsiyeler altında organ-at-risk mantığıyla yeniden değerlendirildi. Diyafragma oris burada, yalnız anatomi kitabında tarif edilen bir yapı değil; doz-kısıtlama stratejilerinde fonksiyon kaybını belirleyebilecek bir doku grubu olarak karşımıza çıkıyor.

8) Bugünün “çağdaş yaklaşımı”: diyafragma oris’i tek bir çizgi değil, katmanlı bir sistem olarak okumak

Güncel bilimsel anlayış, diyafragma oris’i iki uç hat arasında dengeler: Bir uçta mylohyoid’in oluşturduğu kas plağına indirgenen yalın tanım; diğer uçta mukoza, submukoza, fasya planları, komşu boşluklar, geniohyoid ve diğer suprahyoidler, hyoid-larenks dinamiği ve sinirsel kontrolü içeren çok katmanlı sistem modeli. Çağdaş klinik ve araştırma pratikleri, ikinci ucu giderek daha fazla benimser: çünkü disfaji, derin boyun enfeksiyonu, cerrahi sonrası fonksiyon kaybı, radyoterapiye bağlı yutma bozukluğu gibi sorunlar, ancak bu sistem okumasıyla yeterince açıklanabilir.

Bu noktada “keşif” kelimesi yeniden anlam değiştirir. Vesalius’un keşfi, kası görünür kılmaktı. Ludwig’in keşfi, kas tabakasının klinikte hayat-memat belirleyebildiğini göstermekteydi. Bugünün keşfi ise, diyafragma oris’in dinamiğini sayılara dönüştürmek, müdahaleleri kişiselleştirmek ve fonksiyonel sonuçları öngörebilmektir.


İleri Okuma
  1. Eustachius, B. (1564 [1714]). Opuscula anatomica; Tabulae anatomicae. Romae; (1714 baskı/derleme: Tabulae anatomicae, edisyon tarihçesi ve bibliyografik kayıtlar üzerinden).
  2. Gray, H. (1858). Anatomy: Descriptive and Surgical. London: J.W. Parker and Son.
  3. Friedman, E. M., Mafee, M. F., Pantazis, C. G. (1997). Deep Neck Infections: Anatomy, Diagnosis, and Management. Otolaryngologic Clinics of North America, 30(3), 459–483. DOI: 10.1016/S0030-6665(05)70566-4.
  4. Kierner, A. C., Aigner, M., Burian, M. (2001). The Mylohyoid Nerve: An Anatomic Study. Clinical Anatomy, 14(3), 161–165. DOI: 10.1002/ca.1032.
  5. Allen, W. E. (2009). Terminologia anatomica: international anatomical terminology. Clinical Anatomy, 22(7), 859–866.
  6. Hoang, J. K., Glastonbury, C. M., et al. (2010). Eponyms in head and neck imaging: Ludwig’s angina. Clinical Radiology, (başlık/konu özeti; baş-boyun görüntüleme eponimleri serisi kapsamında).
  7. Pearson, W. G., Langmore, S. E., Zumwalt, A. C. (2011). Evaluating the Structural Properties of Suprahyoid Muscles and Their Potential Role in Dysphagia. Dysphagia, 26(2), 169–178. DOI: 10.1007/s00455-010-9305-0.
  8. Royal College of Surgeons of England. (2015). Gray’s Anatomy 1858. Library & Publications (kurumsal blog yazısı / koleksiyon tanıtımı).
  9. Gawryszuk, A., et al. (2019). Functional Swallowing Units as organs-at-risk. Radiotherapy and Oncology (makale).
  10. International Federation of Associations of Anatomists; Federative International Programme for Anatomical Terminology. (1998; 2019; 2020). Terminologia Anatomica / International Anatomical Terminology. IFAA/FIPAT (resmî terminoloji kaynakları ve baskılar).
  11. Standring, S. (Ed.). (2021). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice. 42nd ed. London: Elsevier. ISBN: 978-0-7020-7705-0.
  12. Moore, K. L., Dalley, A. F., Agur, A. M. R. (2022). Clinically Oriented Anatomy. 9th ed. Philadelphia: Wolters Kluwer. ISBN: 978-1-9751-7000-4.
  13. Netter, F. H. (2022). Atlas of Human Anatomy. 8th ed. Philadelphia: Elsevier. ISBN: 978-0-323-79976-7.
  14. An, J., et al. (2023). Ludwig Angina. StatPearls. Treasure Island (FL): StatPearls Publishing; NCBI Bookshelf (çevrimiçi monografi).
  15. Drake, R. L., Vogl, A. W., Mitchell, A. W. M. (2023). Gray’s Anatomy for Students. 5th ed. Philadelphia: Elsevier. ISBN: 978-0-7020-8206-1.
  16. Khan, Y. S., et al. (2023). Anatomy, Head and Neck: Suprahyoid Muscle. StatPearls. Treasure Island (FL): StatPearls Publishing; NCBI Bookshelf (çevrimiçi monografi).
  17. Kelly, E., Nazeer, S., Fazzini, B., Sutt, A.-L., Olusanya, S., Campion, T., Puthucheary, Z., et al. (2024). Assessing the oral and suprahyoid muscles in healthy adults using muscle ultrasound to inform the swallowing process: a proof-of-concept study. Scientific Reports, 14, 13198.
  18. Ma, J. K. Y., et al. (2025). The Application of Ultrasound Evaluation of Swallowing to the Analysis of Hyoid Kinematics in Healthy Swallows. Journal of Speech, Language, and Hearing Research (protokol makalesi).
  19. Ota, T., et al. (2025). Comparison of Geniohyoid Muscle Morphology Using Ultrasound Imaging Systems. (açık erişim makale).

Tonsilla pharyngea

Yutağa ait bademcik anlamına gelir. (bkz: tonsilla) (bkz: pharyngea )

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

  • Epifarinkste bulunan eşlenmemiş bir lenfoid organdır.
  • Tonsilla faringea, çiftler halinde ortaya konan Tonsilla palatina’dan (Palatine tonsil) ayırt edilebilir.

Anatomi

  • Yutak bademciği, çok sayıda lenf folikülü olan lenfatik dokudan oluşur ve Waldeyer farenks halkasının bir parçasıdır.
  • Tonsilla lingualis gibi, eşleştirilmemiş.
  • Dokuları, bademcik yüzeyinde lumene açılan kanala bağlanan çok sayıda seromukoz beziden oluşur.
  • Solunum yoluna özgü solunum epitelyumu ile kaplıdır.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

İşlev

  • Yutak bademciği bağışıklık sisteminin bir parçasıdır ve enfeksiyonla savaşmak için hizmet eder.
  • Patojenlere karşı bir bariyer oluşturur; Burun mukozasından boğaza ulaşır.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Klinik

  • Çocuklarda görülen, faringeal tonsilla, halk dilinde ‘polipler’ olarak bilinen adenoid vejetasyon (adenoidler) için başlangıç ​​noktası olabilir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Keskin bir halka bıçağı ile burnun arkasında bulunan adenoidler gibi çıkarılır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Nervus hypoglossus

1. Tanım ve genel özellikler

Nervus hypoglossus, klasik kranial sinir sınıflamasında XII. beyin siniri olarak adlandırılan, saf motor özellikli bir sinirdir. Temel görevi, dilin tüm intrinsik kasları ile çoğu ekstrinsik kasını innerve ederek konuşma (artikülasyon), yutma (deglütisyon) ve çiğneme sırasında dilin hassas ve hızlı hareketlerini sağlamaktır.

Fonksiyonel açıdan, somatik motor (genel somatik efferent, GSE) bir sinirdir; yani istemli çizgili kaslara lif taşır. Duyusal ya da otonom lif taşıması klasik tanımda beklenmez; buna karşılık klinik ve deneysel çalışmalarda, çok sınırlı düzeyde propriyoseptif geri bildirim sağlayan liflerin bulunduğu düşünülür, ancak bunlar pratikte ayrı bir fonksiyonel kategori olarak ele alınmaz.

Dil kaslarının hemen tamamı n. hypoglossus tarafından innerve edilir; önemli istisna, yumuşak damak ve farinks kaslarıyla birlikte innerve edilen m. palatoglossus’tur; bu kas ağırlıklı olarak n. vagus üzerinden (plexus pharyngeus aracılığıyla) motor innervasyon alır.


2. Etimoloji ve tarihsel arka plan

Etimoloji

  • “Hypoglossus” terimi, Eski Yunanca iki kökten türetilmiştir:
    • hypo- (ὑπό): “altında, aşağıda”
    • glōssa / glōtta (γλῶσσα / γλῶττα): “dil”
  • Böylece nervus hypoglossus, kelime anlamı olarak “dil altı siniri” anlamına gelir; Türkçe’deki “dil altı siniri” karşılığı, Latince adın doğrudan semantik yansımasıdır.

Kranial sinirlerin Roma rakamları ile numaralandırılması, 18.–19. yüzyıllarda anatomik terminolojinin standardizasyonu ile yerleşmiştir. Günümüzde kullanılan sistemde n. hypoglossus, beyin sapından çıkış düzeyi ve anatomik seyri temel alınarak XII. sinir olarak kabul edilmektedir.

Tarihsel notlar

  • Galen döneminden itibaren (M.S. 2. yüzyıl) dil kaslarının hareketlerini sağlayan sinirlerden söz edilmiş, ancak bu sinirlerin sayısı, birleşme ve ayrılma şekilleri uzun süre tartışmalı olmuştur.
  • 16.–17. yüzyıl Rönesans anatomi yazarları (Vesalius, Fallopio, Willis vb.) ile birlikte, medulla oblongata’dan çıkan, foramen magnum yakınındaki küçük bir kanal ile kafatasını terk eden saf motor bir sinir şeklindeki betimleme giderek netleşmiştir.
  • Hipoglossal sinirin, boyundaki büyük damarlarla (a. carotis interna/externa, v. jugularis interna) yakın ilişkisi ve ansa cervicalis ile bağlantısı, özellikle 19. yüzyıl cerrahi anatomisinde ayrıntılı olarak tarif edilmiştir; bu bilgi günümüzde de karotis cerrahisi ve boyun diseksiyonlarında kritik önem taşır.

3. Embriyoloji ve evrimsel perspektif

3.1. Embriyolojik gelişim

Embriyolojik olarak n. hypoglossus, okkipital somitten köken alan hipobranchial (hipoglossal) kas kütlesinin motor innervasyonunu üstlenir.

  • Okkipital miyotomlar, erken embriyoda, beyin kabı ile servikal segmentler arasında yer alan somitik yapılardır.
  • Bu miyotomlardan köken alan miyoblastlar, ventral yönde migrasyon göstererek ileride dil kaslarını oluşturacak hipobranchial kas kütlesini meydana getirir.
  • N. hypoglossus’un motor nöronları, medulla oblongata’daki motor çekirdekte (nucleus nervi hypoglossi) organize olur; aksonlar ventral yönde uzayarak, gelişmekte olan dil kaslarına ulaşır.

Bu süreç, kranial sinirler ile spinal sinirler arasındaki geçiş bölgesinde, segmental motor innervasyonun daha kompleks bir örgütlenmeye evrilmiş örneği olarak kabul edilir.

3.2. Evrimsel bakış

Omurgalı evriminde, n. hypoglossus, baş-boyun bölgesinde segmental motor innervasyonun yeniden düzenlenmesinin tipik bir örneğidir:

  • Balık ve erken tetrapodlarda, dil dediğimiz yapı henüz bugünkü kadar belirgin bir “kas organı” değildir; ağız tabanındaki kaslı yapıların bir kısmı, solungaç arkalarına (brankial arklar) bağlıdır.
  • Okkipital segmentlerden çıkan sinirler, zamanla “occipitospinal sinirler” ile kaynaşarak, baş iskeletinin yeniden şekillenmesiyle birlikte özgül bir yol izleyen tekil bir motor sinir hâline gelir; bu yapı modern tetrapodlarda n. hypoglossus olarak tanımlanır.
  • Dilin, memelilerde karmaşık mastikasyon, yutma, ses üretimi ve artikülasyon görevlerini üstlenen son derece hareketli bir organ hâline gelmesi, hipoglossal sinirin fonksiyonel önemini dramatik biçimde artırmıştır. Kompakt bir kas organı olarak dilin oluşması, hızlı ve hassas motor kontrol gerektirir; bu da büyük, iyi miyelinize motor lifler ve organize bir çekirdek yapısı ile sağlanır.

Dolayısıyla n. hypoglossus, evrimsel açıdan, segmental okkipital motor innervasyonun dil fonksiyonları etrafında özelleşmiş bir “son ürün”ü gibi değerlendirilebilir.


4. Makroanatomi

4.1. Çekirdek alanı: Nucleus nervi hypoglossi

Yerleşim

  • Nucleus nervi hypoglossi, medulla oblongata’nın kaudal–orta düzeyinde, dördüncü ventrikül tabanını oluşturan fossa rhomboideanın alt kısmında, orta hatta yakın, medialde yer alan silindirik bir motor çekirdektir.
  • Yüzeyde bu çekirdeğin yerini, fossa rhomboidea üzerinde trigonum nervi hypoglossi olarak adlandırılan hafif kabarıklık yansıtır.

Nöronal organizasyon

  • Çekirdek büyük, çok kutuplu alt motor nöronlardan oluşur.
  • Liflerin topografik organizasyonu kabaca, dilin farklı kas gruplarına giden motor nöron alt gruplarının çekirdek içinde nispeten düzenli bir yerleşime sahip olması şeklindedir (örneğin genioglossus, hyoglossus, styloglossus için ayrı alt gruplar).
  • Her iki çekirdek de esas olarak ipsilateral dil kaslarını innerve eder. Yüksek kortikal merkezlerden gelen üst motor lifler ise ağırlıklı olarak kontralateral projeksiyon yapar; bu durum klinikte merkezi lezyonlarda görülen bulguları açıklar.

4.2. Santral bağlantılar

  • Kortikobulber lifler, frontal operkulum ve primer motor korteksin alt yüz kısımlarından başlayarak iç kapsülün genu’su boyunca iner, beyin sapında çaprazlanarak (tam veya baskın olarak karşıya geçerek) contralateral nucleus nervi hypoglossi üzerine sinaps yapar.
  • Ayrıca retiküler formasyon, formatio reticularis üzerinden yutma ve solunum merkezleriyle karşılıklı bağlantılar; n. trigeminus ve n. facialis ile koordineli çiğneme ve mimik hareketlerini düzenleyen kısa ara devreler bulunmaktadır.

Bu bağlantılar, dil hareketlerinin sadece “tek başına” değil, solunum, yutma ve fonasyonla senkronize olacak şekilde organize edilmesini sağlar.


5. Beyin sapından çıkışı ve intrakraniyal seyri

N. hypoglossus’un intrakraniyal seyri, medulla oblongata’dan çıkışından canalis nervi hypoglossi’ye kadar uzanan bölümü kapsar.

  1. Fasiküler bölüm
    • Çekirdekten çıkan aksonlar, medulla oblongata’nın içinden öne–dışa doğru uzanır ve piramidal traktus ile inferior oliv çekirdeği arasında seyreder.
  2. Yüzeysel çıkış
    • Sinir, medulla oblongata’nın ön–yan (anterolateral) sulkusundan, piramis ile oliva inferior arasında, birkaç küçük kökçük hâlinde beyin sapını terk eder.
    • Bu kökçükler kısa mesafede birleşerek tek bir sinir gövdesini oluşturur.
  3. Sisternal bölüm
    • Sinir, posterior kraniyal çukurda kısa bir mesafede beyin sapı ile dura mater arasında seyreder, ardından oksipital kemikteki özel kemik kanalı olan canalis nervi hypoglossi’ye yönelir.

6. Hipoglossal kanal ve kranium dışına çıkış

Canalis nervi hypoglossi, oksipital kemiğin kondillerinin üst–ön kısmında yer alan kısa bir kemik kanaldır.

  • Sinir, bu kanal içinde genellikle tek demet hâlinde seyreder; nadiren çift kanal veya aksesuar küçük kanalcıklar bulunabilir.
  • Kanal içinden geçerken sinire eşlik eden küçük venöz yapılar ve bazen meningeal küçük arter dalları mevcuttur.
  • Kanalı terk ettiğinde sinir artık ekstrakraniyal seyirine geçmiştir.

7. Ekstrakraniyal seyir

Kafatası dışına çıktıktan sonra n. hypoglossus’un seyri, boyun bölgesindeki önemli damar ve kaslarla yakın ilişkiler gösterir:

  1. Yüksek servikal segment (V. jugularis interna ve a. carotis ile ilişkiler)
    • Sinir, canalis nervi hypoglossi’yi terk ettikten sonra, v. jugularis interna ile a. carotis interna ve daha aşağıda a. carotis externa arasında yer alan nörovasküler paketle komşuluk gösterir.
    • Başlangıçta daha süperior ve posterior konumda iken, daha sonra öne ve aşağıya doğru eğri bir yol çizer.
  2. C1 lifleri ve ansa cervicalis bağlantısı
    • Üst servikal pleksus köklerinden gelen C1 spinal sinir liflerinin bir bölümü, kısa bir mesafe için n. hypoglossus ile birlikte seyreder.
    • Bu C1 lifleri daha sonra n. hypoglossus’tan ayrılarak:
      • n. thyrohyoideus (m. thyrohyoideus için),
      • n. geniohyoideus (m. geniohyoideus için),
      • ve ansa cervicalis’in (ansa cervicalis profunda) radix superior’una katkı verir.
    • Bu anatomik birliktelik, klinikte bazen kafa karışıklığına yol açar; dil kasları ile hyoid çevresi kasların innervasyonu arasında karmaşık bir ağ söz konusudur.
  3. Karotis üçgeni ve digastrik–stylohyoid ilişkileri
    • Sinir, boynun karotis üçgeni içinde, m. digastricus’un arka karnı (venter posterior) ve m. stylohyoideus ile yakın komşuluk gösterir.
    • Stylohyoid ve digastrik kas arasındaki laterofaringeal boşluktan geçerek öne ve aşağıya ilerler.
  4. Suprahyoid bölge ve dile giriş
    • Aşağı–önde, m. mylohyoideus ile m. hyoglossus arasında yer alan aralıktan geçerek dilin derinlerine doğru ilerler.
    • M. hyoglossus’un dış yüzeyinden seyrederken, m. genioglossus’a ve dilin intrinsik kaslarına dallar verir.
    • Bu bölgede n. lingualis (V3 dalı) ve duktus submandibularis (Wharton kanalı) ile de yakın komşuluk vardır; cerrahi girişimlerde bu ilişkiler önem taşır.

8. Dalları ve innervasyon alanları

8.1. Motor dallar

N. hypoglossus’un başlıca hedefleri, dilin intrinsik ve ekstrinsik kaslarıdır:

  • İntrinsik kaslar (tamamı n. hypoglossus tarafından innerve edilir):
    • m. longitudinalis superior
    • m. longitudinalis inferior
    • m. transversus linguae
    • m. verticalis linguae

Bu kaslar, dilin şekil değiştirmesini (kısalma–uzama, incelme–kalınlaşma, düzleşme–kabalaşma) sağlar.

  • Ekstrinsik kaslar (hipoglossus innervasyonu):
    • m. genioglossus
    • m. hyoglossus
    • m. styloglossus

Bu kaslar dilin bütün olarak öne, arkaya, yukarıya ve aşağıya hareketini; aynı zamanda lateralizasyonunu sağlar.

İstisna

  • m. palatoglossus: İnervasyonu ağırlıklı olarak n. vagus (X) üzerinden plexus pharyngeus ile sağlandığından n. hypoglossus’un doğrudan hedefi sayılmaz, ancak fonksiyonel olarak dil ve damak hareketlerinin koordinasyonuna katkı verir.

8.2. C1 ile ilişkili dallar

C1 lifleri, n. hypoglossus “üzerinden geçerken” aşağıdaki kaslara motor innervasyon sağlar; bu lifler embriyolojik ve topografik bağlama göre değerlendirilir:

  • m. geniohyoideus
  • m. thyrohyoideus
  • Ansa cervicalis aracılığıyla m. omohyoideus, m. sternohyoideus ve m. sternothyroideus

Bu kaslar larenksin ve hyoid kemiğin pozisyonunu ayarlayarak, yutma ve fonksiyonel solunum hareketlerinin koordinasyonuna katkıda bulunur.


9. Mikroskopik anatomi ve lif tipi

N. hypoglossus, büyük çaplı, yoğun miyelinize somatik motor liflerden zengindir.

  • Lif çapı genişliği ve kalın miyelin kılıf, impuls iletim hızının yüksek olmasını sağlar; bu durum, dil kaslarının çok hızlı ve hassas hareketlerine olanak tanır.
  • Aksonlar tipik olarak alt motor nöronların aksonlarıdır; sinaptik kontaklarını doğrudan kas lifleri üzerinde motor son plaklar şeklinde yaparlar.
  • Çevresel bağ dokusu katmanları (endoneurium, perineurium, epineurium) siniri çevreler ve boyun bölgesindeki mekanik streslere karşı koruma sağlar.

10. Fonksiyonel özellikler

N. hypoglossus’un işlevleri, dilin motor kontrolü üzerinden bir dizi karmaşık davranışı destekler:

  1. Artikülasyon ve konuşma
    • Dilin ucunun (apeks) hızlı ve hassas hareketleri, alveolar ve dental sessizlerin (ör. /t/, /d/, /n/) üretimi için gereklidir.
    • Dilin orta ve arka bölümlerinin konumlanması, vokal formantların şekillenmesine katkı sağlar; bu da sesli harflerin ayırt edici özelliklerini belirler.
  2. Yutma (deglütisyon)
    • Dil, bolusu orofarenkse doğru itmek için bir piston gibi görev yapar.
    • N. hypoglossus, dilin ön–arka yönlü dalga hareketlerini koordine ederek, oral fazın etkin ve güvenli olmasını sağlar.
  3. Çiğneme ve bolus formasyonu
    • Dil, çiğnenen gıdayı dişler arasında uygun şekilde yeniden konumlandırır; bu süreç, n. trigeminus, n. facialis ve n. hypoglossus arasındaki karmaşık motor koordinasyonla gerçekleşir.
  4. Refleksler ve otomatik hareketler
    • Dilin pozisyonunu sürekli olarak ayarlayan tonik aktivite, özellikle uyku sırasında hava yolunun açıklığının korunmasında önem taşır (m. genioglossus’un aktivitesi).

11. Klinik anatomi

11.1. Lezyon tipleri: alt ve üst motor nöron

Alt motor nöron (LMN) lezyonu

  • Nedenler: Nucleus nervi hypoglossi, sinir kökleri veya periferik sinir gövdesinin tümör, vasküler lezyon, travma ya da cerrahi sırasında hasarı.
  • Klinik bulgular:
    • İpsilateral dil kaslarında atrofi
    • Fibrilasyon ve fasikülasyonlar
    • Dil dışarı çıkartıldığında, lezyon tarafına doğru deviasyon (çekilme)
    • Dilin hacminde azalma ve yüzeyde düzensiz, “çentikli” görünüm

Üst motor nöron (UMN) lezyonu

  • Nedenler: Kortikobulber traktus lezyonları (inme, demiyelinizan hastalıklar vb.)
  • Klinik bulgular:
    • Başlangıçta karşı tarafta zayıflık; dil dışarı çıkarıldığında kontralateral kas zayıflığına bağlı olarak zayıf tarafın tersine deviasyon (yani lezyonun karşı tarafına doğru)
    • Uzun süreli lezyonlarda spastisite ve dil hareketlerinde yavaşlık, ancak atrofi genellikle minimaldir.
  • İki taraflı üst motor nöron lezyonları (psödobulber paralizi) durumunda, dil hareketleri belirgin şekilde kısıtlanır; yutma ve konuşma ciddi düzeyde bozulur.

11.2. Nukleer ve fasiküler lezyonlar

Medulla oblongata’daki çekirdeği ya da fasiküler lifleri tutan lezyonlar, sıklıkla komşu yapılara da zarar verir. Örneğin:

  • Dejerine sendromu: Medial medulla lezyonunda, piramidal traktus, lemniscus medialis ve n. hypoglossus lifleri birlikte etkilenir; ipsilateral dil paralizisi, kontralateral hemiparezi ve kontralateral derin duyusal bozukluk görülür.

Bu tür sendromlar, hipoglossal sinirin beyin sapı içi seyrinin klinik önemini ortaya koyar.

11.3. Periferik lezyonlar

Periferik düzeyde n. hypoglossus’un yaralanması:

  • Karotis endarterektomisi, boyun diseksiyonları, submandibular gland cerrahileri, çene–yüz travmaları sırasında sinir iatrojenik olarak zedelenebilir.
  • Sinirin karotis arterle yakın ilişkisi, özellikle karotis cerrahisinde dikkat gerektirir; kalıcı hipoglossal paralizi, konuşma ve yutma kalitesinde belirgin bozulmaya yol açabilir.

11.4. Muayene

N. hypoglossus muayenesi, nörolojik muayenenin standart bir parçasıdır:

  • Hasta dilini mümkün olduğunca dışarı çıkarması istenir; dilin orta hatta tutulup tutulamadığı, herhangi bir deviasyon olup olmadığı değerlendirilir.
  • Dil istirahat hâlindeyken fasikülasyonların varlığı gözlenir.
  • Dilin yanlara doğru hareketi, damağa doğru kaldırılması ve alt dişlerle temas ettirilmesi gibi manevralarla kas gücü test edilir.
  • Gerekirse EMG ile dil kaslarındaki denervasyon bulguları incelenir.

12. Görüntüleme ve elektrofizyolojik değerlendirme

  • MRI ve MR anjiyografi, beyin sapı ve posterior fossa lezyonlarını değerlendirmede; BT ve BT anjiyografi ise kemik yapı ve damar ilişkilerini göstermede kullanılır.
  • Yüksek çözünürlüklü MRI ile nucleus nervi hypoglossi düzeyindeki patolojiler ayrıntılı olarak incelenebilir.
  • EMG ve sinir iletim çalışmaları, dil kaslarında alt motor nöron lezyonuna bağlı denervasyon, reinnervasyon bulguları hakkında bilgi verir; özellikle motor nöron hastalıkları (ör. ALS) ve fokal nöropatilerde yararlıdır.

13. Fonksiyonel ve klinik korelasyonlar

  • Obstrüktif uyku apnesi bağlamında, m. genioglossus aktivitesinin azalması ile üst hava yolu çökmesi arasında ilişki gösterilmiştir; bu nedenle genioglossus ve onu innerve eden n. hypoglossus, uyku apnesi fizyopatolojisinde önemli bir hedef hâline gelmiştir.
  • Deneysel ve klinik girişimler, n. hypoglossus üzerine implante edilen nörostimülatörlerle, uyku sırasında dilin tonusunu arttırarak hava yolu açıklığını korumayı amaçlamaktadır.
  • Nörodejeneratif hastalıklar (ALS gibi) sırasında hipoglossal çekirdek nöronlarının etkilenmesi, erken ve belirgin bulber bulgularla kendini gösterebilir; dilde ileri derecede atrofi ve fasikülasyonlar, tanısal açıdan dikkat çekicidir.

Keşif

İnsan bedenini ilk kez sistemli biçimde açıp bakan hekimler için, dil kaslarına giden ince soluk sinir demeti, önce sadece “kasları hareket ettiren tellalardan biri”ydi. Bugün ona nervus hypoglossus, yani XII. kranial sinir diyoruz; ama bu isme ve bugünkü anatomik anlamına kavuşması, iki bin yılı aşan bir hikâyenin ürünü. Bu hikâye, İskenderiye diseksiyon masalarından modern beyin görüntüleme laboratuvarlarına, oradan da hipoglossal sinir stimülasyon implantlarının ameliyathanelerine uzanır.


Helenistik başlangıç: Herophilos’un “dil siniri”

İ.Ö. 3. yüzyılda İskenderiye’de çalışan Herophilos, sinir–damar–tendon ayrımını ilk kez sistemli şekilde yapan hekimlerden biri olarak anılır. Kadavralar üzerinde yaptığı diseksiyonlarda beyin sapından çıkan beyaz ipliksi yapıların kaslara doğru uzandığını saptadı ve bunların bazılarını dil kaslarına dek takip etti. Modern kaynaklar, hipoglossal sinirin ilk tanımlamasını Herophilos’a atfeder; elbette o, ne “XII. sinir” diyordu ne de “hypoglossus” adını kullanıyordu, fakat beyin tabanından dil kaslarına giden ayrı bir sinir demeti olduğunu fark etmişti.

Onun notları doğrudan günümüze ulaşmasa da, daha sonra Galen’in ve Roma dönemi yazarlarının aktardıkları üzerinden, Herophilos’un “dil kaslarına giden ayrı bir sinir” kavramını ortaya koyduğu anlaşılıyor. Böylece hipoglossus’un tarihindeki ilk iz, isimleri çoğu zaman gölgede kalan İskenderiyeli dissektörlerin sessiz laboratuvarlarında beliriyor.


Galen’in yedi çift “beyin siniri” ve dil kaslarına giden son çift

M.S. 2. yüzyıla geldiğimizde, sahneye Pergamonlu Galen çıkıyor. O, hayvan (özellikle domuz ve maymun) diseksiyonlarına dayanarak “yedi çift beyin siniri (nervi cerebrales)” şeması kurdu. Bu şemada bugünkü hypoglossus, Galen’in yedinci çifti olarak görünür; bu çiftin dil kaslarını hareket ettirdiğini açıkça yazar. Gala göre bu sinir “sert ve kalın” yapıdadır, bu yüzden motor (hareket) işlev gördüğünü düşünür; duyusal sinirler ise daha yumuşak ve incedir.

Galen sinirlere bugün bildiğimiz Latince adları vermedi; ama beyin tabanından çıkan, dil kaslarına giden ve diğerlerinden ayrılan bir çift olduğunu vurguladı. ‘Yedinci sinir çifti’ asırlar boyunca neredeyse hiç sorgulanmadı ve hipoglossus’un tarihindeki ikinci büyük mihenk taşı oldu.


Orta Çağ ve İslam dünyası: Galen gölgesinde durağan yüzyıllar

Orta Çağ Avrupa’sında ve İslam tıbbında Galen otoritesi öylesine güçlüydü ki, kranial sinirler çoğunlukla onun anlattığı “yedi çift” şemaya göre tekrarlandı. İbn Sînâ, İbn Rüşd, el‐Zehrâvî gibi hekimler, beyin sinirlerini tartışırken dil kaslarına giden çifti de anmakla birlikte, yeni bir sınıflama ya da numaralandırma getirmediler; daha çok Galen’in tasnifini yorumladılar.

Bu dönemde, dil kaslarına giden sinir ile yutma, konuşma ve boğulma refleksleri arasındaki ilişki klinik gözlemlerde fark edilse de, hipoglossus’u bugün anladığımız tarzda ayrı bir anatomik–klinik varlık hâline getiren dönüşüm henüz gerçekleşmemişti.


Vesalius ve Rönesans anatomisi: “Galen’in yedi çifti”nin yeniden çizilmesi

  1. yüzyılda Andreas Vesalius, De humani corporis fabrica’yı yayımladığında, Galen’in otoritesini sarsan temel isim hâline geldi. Yine de kranial sinirleri hâlâ yedi çift olarak tanımlar; yani sayısal sistem Galeninkine sadıktır. Fakat Vesalius’un radikal yeniliği, sinirleri ilk kez ayrıntılı ve nispeten doğru anatomik çizimlerle göstermesidir. Beyin sapının ventral yüzünden çıkan ve aşağıya doğru ilerleyerek dil kaslarına ulaşan somut bir sinir demetini resmeder; bu, bugünkü hypoglossus’tur.

Onun ardılları olan Falloppio, Eustachius ve Varolio, beyin sapı ve kranial sinir köklerinin daha ayrıntılı tasvirlerini yayımladılar. Fakat sınıflama hâlâ “yedi sinir çifti” etrafında dönüyor; hypoglossus, son çift olarak dil kaslarına giden motor sinir biçiminde anlatılıyordu. Sinirin adı hâlâ oturmuş değildi; genellikle işleviyle (“dili hareket ettiren sinir”) anılıyordu.


Willis ve erken nörofizyoloji: sinirin anlamı genişliyor

  1. yüzyılda Thomas Willis, Cerebri Anatome’de beyin ve sinir sistemine dair kapsamlı bir çerçeve sundu. Willis’in asıl yeniliği, sinirleri sadece morfolojik iplikler olarak değil, işlevsel yollar olarak düşünmesiydi. Beyin sapının ön‐yan yüzünden çıkan ve dil kaslarını çalıştıran kalın bir motor sinirden söz eder; bu sinirin klinik belirtilerle ilişkisini –örneğin dilin felç olması, konuşma ve yutmanın bozulması– daha açık anlatır.

Yine de bu dönemde de kranial sinirlerin sayısı ve sınırları tartışmalıdır: kimileri beş, kimileri dokuz çift sayar; bazıları fasiyal siniri trigeminus’un bir dalı sanır. Hypoglossus’un “dile giden bağımsız motor sinir” kimliği giderek netleşse de, onu bugün bildiğimiz XII. sinir konumuna yerleştirecek sınıflama henüz ortaya çıkmamıştı.


Sömmerring ve modern çağın eşiği: “Artık on iki tane”

  1. yüzyıl sonlarına geldiğimizde, Alman anatomist Samuel Thomas Sömmerring sahneye çıkar. 1778 tarihli çalışmasında, kranial sinirleri on iki çift olarak sınıflar ve her birine bugünkü sıralamaya karşılık gelen bir numara verir. Hipoglossal sinir, bu yeni sistemde XII. kranial sinir olarak kodlanır; “nervus hypoglossus” terimi, Yunanca hypo (“altında”) ve glossa (“dil”) köklerinden türetilmiş Latince formuyla yerleşir.

Böylece Galen’in yedinci siniri, Sömmerring’in kaleminde XII. kranial sinire dönüşür. Bu sayı, sinirin fonksiyonunu değiştirmez ama onu anatomi atlaslarında sabit bir kimlik ve adresle donatır. 19. yüzyıldan itibaren yayımlanan hemen tüm anatomi kitapları, bu on iki sinirlik sistemi benimsedi.


Mikroskop devrimi: çekirdeğin keşfi ve sinirin iç yüzü

  1. yüzyıl ortasında mikroskobun gelişmesiyle birlikte sinir dokusuna bakış kökten değişir. Purkinje, Deiters ve nihayet Ramón y Cajal’ın eserleriyle nöron doktrini yerleşirken, medulla oblongata içindeki gri cevher sütunları “çekirdekler” olarak tek tek tanımlanmaya başlar. Bu süreçte, dördüncü ventrikül tabanındaki romboid çukurun altında, medulla’nın medialinde uzanan motor nöron kolonu nucleus nervi hypoglossi olarak tarif edilir.

Özel boyama yöntemleri ve seri kesitler, bu çekirdeğin büyük, çok kutuplu motor nöronlardan oluştuğunu, aksonlarının medulla içinde öne doğru ilerleyip piramis ile oliva inferior arasından beyin sapını terk ettiğini gösterir. Hipoglossal sinir artık sadece “dil altından geçen bir iplik” değil, beyin sapı içinde belirgin bir çekirdeği, izlenebilir fasikülleri, periferde dallanan motor lifleri olan kompleks bir yol hâline gelir.


19. yüzyıl fizyolojisi: motor nöron kavramı ve reflekslerde dil

Aynı yüzyılda Charles Bell ve François Magendie, ön köklerin motor, arka köklerin duyusal olduğunu göstererek sinir sisteminde işlevsel ayrımı belirginleştirir. Sherrington, omurilik motor nöronlarını “son ortak yol” kavramıyla tanımlarken, kranial motor çekirdekler –hipoglossal dahil– bu şemaya dâhil edilir.

Artık hipoglossal çekirdekteki nöronlar, hem kortikobulber liflerden gelen istemli komutları, hem de yutma, öksürme, kusma gibi reflekslerde rol alan beyin sapı ağlarından gelen otomatik girdileri birleştiren motor nöronlar olarak görülür. Dilin anlık hareketleri, bu motor nöron havuzunun “ateşleme” örüntüleriyle ilişkilendirilmeye başlanır.


20. yüzyıl: kortikal haritalar ve dil kaslarının fiziolojisi

  1. yüzyılın ortalarında Wilder Penfield ve Herbert Jasper, epilepsi cerrahisi sırasında yaptıkları kortikal uyarımlarla, motor korteksin “homunculus” haritasını çıkarırlar. Frontal lobun alt yüzeyine yakın alanların elektrikle uyarılması, karşı taraf dil kaslarının hareketlenmesine yol açar; bu, kortikobulber liflerin önemli bir kısmının contralateral nucleus nervi hypoglossi’ye projekte olduğunu klinik olarak doğrular.

Aynı dönemde elektromiyografi (EMG) teknikleri gelişir. Dil kaslarına yerleştirilen iğne elektrotlar, konuşma, yutma ve çiğneme sırasında m. genioglossus, m. hyoglossus ve dilin intrinsik kaslarının karakteristik aktivite paternlerini ortaya koyar. Bu çalışmalar, hipoglossal sinirin sadece “dili öne çıkarma” değil, sesli harf formantlarını şekillendiren karmaşık şekil değişikliklerini de denetlediğini gösterir.


Solunumla iç içe bir sinir: hipoglossal motonöronlar ve hava yolu

  1. yüzyılın son çeyreğinde solunum fizyolojisi alanındaki çalışmalar, hipoglossal çekirdeğe yeni bir rol daha yükler: üst hava yolunun açıklığının korunması. Hayvan deneylerinde hipoglossal motonöronların inspirasyon fazı ile fazik olarak aktive olduğu, özellikle m. genioglossus’un soluk alma sırasında öne doğru çekilerek dil kökünü farenksten uzaklaştırdığı gösterilir.

Bu bulgular, dil kaslarının sadece konuşma ve yutma ile ilgili olmadığını; uyku sırasında dahi, üst hava yolunun çökmesini engelleyen sessiz bir “iç iskelet” görevi gördüğünü ortaya koyar. Genioglossus’un tonusu azaldığında ya da hipoglossal motonöronlar gerektiği gibi ateşlemediğinde, dil kökü geriye düşer ve farenks lümeni daralır. Obstrüktif uyku apnesinin patofizyolojisi giderek bu çerçevede okunmaya başlanır.


Modern anatomi ve görüntüleme: liflerin haritalanması

  1. yüzyıla geldiğimizde yüksek çözünürlüklü MR ve difüzyon tensör görüntüleme, hipoglossal sinirin hem beyin sapı içi fasiküllerini hem de periferik dallarını daha ayrıntılı gösterme imkânı sunar. Kadavra çalışmalarında, hipoglossal sinirin dil kaslarına giden dallarının dallanma desenleri ve kaslarla olan üç boyutlu ilişkileri milimetrik düzeyde haritalanır; 2010’lar ve sonrasında yayımlanan morfolojik çalışmalar, bu dallanma paternlerinin bireyler arası varyasyonlarını ve cerrahi açısından kritik “güvenli alanları” tarif eder.

Bu bilgiler, hem baş–boyun cerrahisinde sinirin korunmasına hem de birazdan değinilecek olan nörostimülasyon implantlarının hedef seçimine yön verir. Hipoglossal sinirin hangi dalının genioglossus’a, hangisinin intrensek kaslara gittiğini bilmek, hangi dalın elektrotla uyarılacağını belirlemede kilit önem taşır.


Nadir nöropatiler ve klinik nöroloji: 21. yüzyıl başındaki tablo

Dil kaslarının asimetrik atrofisi, konuşmanın “pütürlü” hâle gelmesi, yutma güçlüğü ve dilin dışarı çıkarıldığında tek tarafa doğru deviasyonu… Bu bulgular, hipoglossal sinir nöropatilerini düşündüren klasik klinik işaretler hâline gelir. 21. yüzyılda yayımlanan derleme ve olgu serileri, hipoglossal nöropatilerin sanıldığı kadar nadir olmadığını; tümörler, damar patolojileri, servikal cerrahiler, travmalar ve motor nöron hastalıklarının yanı sıra, bilinmeyen kökenli izole hipoglossal palsilerin de önemli bir grup oluşturduğunu gösterir.

Modern nörolojide hipoglossus, artık sadece “muayenede dile baktırılan sinir” değildir; görüntüleme yöntemleriyle kökünden çekirdeğine dek izlenebilir, EMG ile denervasyon–reinnervasyon paternleri analiz edilebilir ve uyku bozuklukları alanında bambaşka bir rol daha üstlenmiştir.


Hipoglossal sinir stimülasyonu fikrinin doğuşu: apneye karşı elektriğin çağrılması

Obstrüktif uyku apnesinde CPAP (sürekli pozitif hava yolu basıncı) altın standart tedavi olarak kabul edilir; ancak hastaların önemli bir kısmı maskeye uyum sağlayamaz. Solunum fizyologları ve cerrahlar, 1990’lardan itibaren şu basit ama cesur soruyu sormaya başlar: “Madem hava yolunun çökmesini dil kası tonusunun düşmesi tetikliyor, o hâlde genioglossus’u doğrudan uyarsak ne olur?”

Hayvan deneylerinde hipoglossal sinirin elektriksel uyarılmasıyla dili öne çeken güçlü bir protrüzyon hareketi elde edildiğinde, fikir klinik sahneye taşınır. 2000’lerin başında küçük hasta serilerinde, boyun bölgesine implant edilen jeneratörlerin hipoglossal siniri uyardığı ve apne–hipopne indeksini düşürebildiği gösterilir.

2010’ların ortasında üst hava yolu stimülasyonu ya da daha spesifik adıyla hipoglossal sinir stimülasyonu (HGNS) için tasarlanan sistemler, prospektif çalışmalarla değerlendirilir. 2014’te yayımlanan büyük bir çok merkezli çalışma, hipoglossal sinir stimülasyonunun orta–şiddetli obstrüktif uyku apnesi hastalarında, 12 aylık takipte apne–hipopne indeksini belirgin biçimde düşürdüğünü ve yaşam kalitesini artırdığını gösterir; aynı yıl ABD’de ilk sistem onay alır.

Bu implantlar genellikle üç parçadan oluşur: göğüs duvarına yerleştirilen jeneratör, solunum eforunu algılayan interkostal ya da plevral sensör ve boyunda hipoglossal sinire sarılan stimülasyon elektrodu. Hastanın her inspirasyonunda sistem, genioglossus’u hedefleyen hipoglossal dallarına kısa elektriksel uyarılar göndererek dili öne çeker ve farenks lümenini açık tutar.


Hipoglossal sinir ve kardiyometabolik araştırmalar: elektrik akımının yankıları

Obstrüktif uyku apnesinin kardiyovasküler riskleri bilindikçe, hipoglossal sinir stimülasyonunun sadece apne sayısını değil, kan basıncı, vasküler fonksiyon ve metabolik parametreler üzerindeki olası etkileri de mercek altına alınır. 2020’ler boyunca yürütülen randomize çalışmalar, HGNS tedavisi ile 24 saatlik kan basıncı, sempatik aktivite ve damar sertliği gibi parametreler arasındaki ilişkiyi incelemeye başlar; bazı çalışmalarda belirgin fark bulunmazken, diğerlerinde alt gruplarda anlamlı iyileşmelerin ipuçları görülür.

Aynı dönemde, HGNS gören hastalarda glukoz metabolizması ve kardiyovasküler sonlanımların uzun dönem seyrini değerlendiren klinik araştırmalar başlatılır. Böylece hipoglossus, bir yandan dil kaslarını hareket ettiren klasik motor sinir kimliğini korurken, diğer yandan kardiyometabolik risk modülasyonunun merkezinde yer alan bir nöromodülasyon hedefi hâline gelir.


Güncel deneysel çalışmalar: nöron alt tipleri, plastikite ve dil egzersizi

Son yıllarda yapılan hayvan ve insan çalışmalarında, hipoglossal çekirdekteki motor nöronların homojen olmadığı, dilin intrinsik kaslarını innerve edenlerle extrinsik kaslarını innerve edenlerin farklı elektrofizyolojik özellikler taşıdığı gösterilir. Bazıları daha tonik, bazıları fazik ateşleme paternine sahiptir; bu da konuşma, yutma ve solunum gibi farklı görevlerde seçici olarak devreye girmelerine izin verir.

Buna paralel olarak, dil egzersizlerinin ve fonksiyonel rehabilitasyonun, hipoglossal motonöron havuzunda yapısal ve fonksiyonel değişiklikler yaratabildiğine dair bulgular ortaya çıkmaktadır; özellikle motor nöron hastalıklarında ve yutma bozukluklarında, dil kaslarının hedefli egzersizlerle güçlendirilmesinin solunum ve yutma fonksiyonlarını iyileştirebileceği gösterilmektedir.

Hipoglossal nöropatiler üzerine yazılan güncel derlemeler, tüm bu araştırma sonuçlarını klinik bağlama yerleştirmeye çalışır: nadir görülen izole hipoglossal palsilerden, tümör ve damar patolojilerine bağlı kompleks lezyonlara kadar geniş bir spektrumda, sinirin anatomik komşulukları ve çekirdeksel bağlantıları, tanı ve tedavi stratejilerini belirlemede temel referans hâline gelir.


İskenderiyeli Herophilos’un beyin tabanından dil kaslarına uzanan “gizemli iplikleri” merakla izlemesinden, Galen’in onları yedinci sinir çifti olarak tasnif etmesine; Vesalius ve Sömmerring’in sayfalarında XII. kranial sinir kimliği kazanmasından, modern ameliyathanelerde bu sinire sarılan elektrotların her nefeste dili öne çekmesine kadar geçen uzun yüzyıllar boyunca nervus hypoglossus, hem anatomi kitaplarının hem de klinik ve deneysel nörobilimin sessiz ama merkezi figürlerinden biri olarak yerini korur. Her yeni teknik –mikroskop, EMG, MR, nörostimülasyon– geldiğinde, ışık önce bir kez daha bu ince sinir demetinin üzerine düşer; biz de onun dil, nefes, uyku ve yaşam arasındaki rolünü her seferinde biraz daha ayrıntılı görür hâle geliriz.


İleri Okuma
  1. Flamm ES (1967). Historical observations on the cranial nerves. Journal of Neurosurgery, 27(4), 285–297. doi:10.3171/jns.1967.27.4.0285.
  2. Schwartz AR, Thut DC, Russ B, Seelagy M, Russell R, Permutt S, Smith PL (1993). Effect of electrical stimulation of the hypoglossal nerve on airflow mechanics in the isolated upper airway. American Review of Respiratory Disease, 147(5), 1144–1150.
  3. Eisele DW, Smith PL, Alam DS, Schwartz AR (1997). Direct hypoglossal nerve stimulation in obstructive sleep apnea. Archives of Otolaryngology–Head and Neck Surgery, 123(1), 57–61. doi:10.1001/archotol.1997.01900010067009.
  4. Loh C, Maya MM, Go JL (2002). Cranial nerve XII: the hypoglossal nerve. Seminars in Ultrasound, CT and MRI, 23(3), 256–265. doi:10.1016/S0887-2171(02)90050-8.
  5. Eisele DW, Schwartz AR, Smith PL (2003). Tongue neuromuscular and direct hypoglossal nerve stimulation for obstructive sleep apnea. Otolaryngologic Clinics of North America, 36(3), 501–510. doi:10.1016/S0030-6665(02)00178-0.
  6. Sood S, Morrison JL, Liu H, Nolan P, Horner RL (2003). 5-HT at hypoglossal motor nucleus and respiratory control of genioglossus muscle in anesthetized rats. Respiratory Physiology & Neurobiology, 138(2–3), 205–221.
  7. Saboisky JP, Butler JE, Fogel RB, Taylor JL, Trinder J, White DP, Gandevia SC (2006). Tonic and phasic respiratory drives to human genioglossus motoneurons during breathing. Journal of Neurophysiology, 95(4), 2213–2221.
  8. Steenland HW, Liu H, Sood S, Liu X, Horner RL (2006). Respiratory activation of the genioglossus muscle involves both non-NMDA and NMDA glutamate receptors at the hypoglossal motor nucleus in vivo. Neuroscience, 138(4), 1407–1424.
  9. Horner RL (2007). Respiratory motor activity: influence of neuromodulators and implications for sleep-disordered breathing. Canadian Journal of Physiology and Pharmacology, 85(9), 649–658.
  10. Lin HC, Barkhaus PE (2009). Cranial nerve XII: the hypoglossal nerve. Seminars in Neurology, 29(1), 45–52. doi:10.1055/s-0028-1124022.
  11. Kezirian EJ, Goding GS Jr, Malhotra A, O’Donoghue FJ, Zammit G, Wheatley JR et al. (2010). Electrical stimulation of the hypoglossal nerve in the treatment of obstructive sleep apnea. Sleep Medicine Reviews, 14(5), 365–371.
  12. Eastwood PR, Barnes M, Walsh JH, Maddison KJ, Hee G, Schwartz AR et al. (2011). Treating obstructive sleep apnea with hypoglossal nerve stimulation. Sleep, 34(11), 1479–1486.
  13. Fregosi RF (2011). Respiratory related control of hypoglossal motoneurons – Knowing what we do not know. Respiratory Physiology & Neurobiology, 179(1), 43–47.
  14. Lee KZ, Fuller DD, Fregosi RF (2011). Hypoglossal neuropathology and respiratory activity in a rat model of motor neuron death. Frontiers in Physiology, 2, 31.
  15. Šimon F, Eichler P (2011). On the terminology of cranial nerves. Clinical Neurology and Neurosurgery, 113(5), 390–395.
  16. Catala M, Kubis N (2013). Gross anatomy and development of the peripheral nervous system. Handbook of Clinical Neurology, 115, 29–41.
  17. Strollo PJ Jr, Soose RJ, Maurer JT, de Vries N, Cornelius J, Froymovich O et al. (2014). Upper-airway stimulation for obstructive sleep apnea. New England Journal of Medicine, 370(2), 139–149.
  18. Davis MC, Tien DR, Chang KE (2014). The naming of the cranial nerves: a historical review. Clinical Anatomy, 27(1), 14–19.
  19. Kezirian EJ, Goding GS Jr, Malhotra A, O’Donoghue FJ, Zammit G, Wheatley JR et al. (2014). Hypoglossal nerve stimulation improves obstructive sleep apnea: 12-month outcomes. Journal of Sleep Research, 23(1), 77–83.
  20. Woodson BT, Soose RJ, Gillespie MB, Strohl KP, Maurer JT, de Vries N et al. (2014). Three-year outcomes of cranial nerve stimulation for obstructive sleep apnea: the STAR trial. Otolaryngology–Head and Neck Surgery, 151(5), 880–887.
  21. Finsterer J, Grisold W (2015). Disorders of the lower cranial nerves. Journal of Neurosciences in Rural Practice, 6(3), 377–391.
  22. Pengo MF, Steier J (2015). Electrical stimulation in obstructive sleep apnoea: current and emerging therapeutic approaches. Journal of Thoracic Disease, 7(8), 1286–1297.
  23. Pearce JMS (2017). Naming the cranial nerves: a historical note. ACNR – Advances in Clinical Neuroscience and Rehabilitation, 16(3), 12–13.
  24. Woodson BT, Strohl KP, Soose RJ, Gillespie MB, Maurer JT, de Vries N et al. (2018). Upper airway stimulation for obstructive sleep apnea: 5-year outcomes. Otolaryngology–Head and Neck Surgery, 159(1), 194–202.
  25. Curado TF, Oliven A, Sennes LU, Polotsky VY, Eisele DW, Schwartz AR (2018). Neurostimulation treatment of obstructive sleep apnea. Chest, 154(6), 1435–1447.
  26. Zhu L, Frazier DT, Guyenet PG (2019). Muscarinic inhibition of hypoglossal motoneurons. Journal of Neuroscience, 39(40), 7910–7925.
  27. Ratneswaran D, Guni A, Pengo MF, Al-Sherif M, He B, Cheng MC, Steier J, Schwarz EI (2021). Electrical stimulation as a therapeutic approach in obstructive sleep apnea – A meta-analysis. Sleep and Breathing, 25(1), 207–218.
  28. Olson MD, Lee JJ, Strollo PJ Jr (2021). Hypoglossal nerve stimulation therapy for the treatment of obstructive sleep apnea. Sleep Medicine Clinics, 16(1), 135–147.
  29. Kim SY, Naqvi IA (2022). Neuroanatomy, Cranial Nerve 12 (Hypoglossal). In: StatPearls [Internet]. StatPearls Publishing, Treasure Island (FL).
  30. Węgiel A, Węgrzyn P, Brzegowy P, Urbanik A (2024). Hypoglossal nerve neuropathies—Analysis of causes and anatomical background. Biomedicines, 12(4), 864.
  31. Cé PS, Rabelo FA, Badke L, Sander HH, Dal-Fabbro C (2025). Hypoglossal nerve stimulation and beyond: neurostimulation therapies for obstructive sleep apnea. Journal of Clinical Medicine, 14(15), 5494.

Larinks

  • Antik Yunancadaki laimos “boğaz, gırtlak”, λάρυγξ(lárunx) → Fransızcadaki larynx kelimesinden türemiştir. Anlamları şunlardır:
    • Solunum yolunu koruyan, ses tellerini barından ve ses üretimini sağlayan anatomik yapıdır.
    • Gırtlak anlamına gelir.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Laringeal veya laringeyalis (Sin: Laringeus, Laryngeal, Laryngealis, Laryngeus): Gırtlağa ait veya gırtlağın anlamlarına gelir.

Endolaringeal:  Gırtlağın içine ait olan yapıyı ifade eder.

Anatomi

Larinks (dil) ses kutusunu referans alınarak üç kata bölünebilir:

  1. Laringeal vestibulum olarak da adlandırılan supraglotit en üst kattır. Giriş, gırtlaktan (aditus larenjisi) cep kıvrımları (plicae vestibulares) arasındaki boşluğa uzanır.
  2. Glottis veya cavitas laryngis intermedia orta tabanı oluşturur. Giriş holünden (Rima vestibuli) dil yarığına (Rima glottidis) kadar uzanır.
  3. Subglottis veya cavitas infraglottica alt kattır. Glottise uzay kaudal oluşturur ve krikoid kıkırdağın alt kenarındaki trakeaya geçer.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Kıkırdak yapısı

Larinksin şekli, 4 elementten oluşan bir kıkırdak yapısı ile belirlenir:

Bu kıkırdak yapısı kraniyal olarak hyoid kemikten (hyoid kemik) asılır. Ek olarak, larinksin şekillendirilmesinde yer almayan 3 küçük, çiftlenmiş kıkırdak vardır:

  • Cartilagines cuneiformes (Kama kıkırdak)
  • Cartilagines corniculatae (Boynuzcuk kıkırdak)
  • Cartilagines triticeae (Buğday kıkırdak)

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Gırtlak eklemleri

Larinksin kıkırdak yapıları birbirleriyle iki eklem yoluyla bağlanır:

Articulatio cricothyroidea

  • Menteşe eklemdir.
  • Ses tellerinin uzunluğunun ve gerginliğinin düzenlenmesi hizmet eder.
  • Aşağıdaki eklem yüzeylerine sahiptir:

Articulatio cricoarytaenoidea

  • Döner sürgülü menteşe eklemi,
  • Glottis genişliğini etkiler ve ses oluşumuna önemli katkıda bulunur. Eklem yüzeyleri:
    • Cartilago arytaenoidea eklem yüzeyi
    • Facies articularis der Cartilago cricoidea’nın Facies articularis

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Gırtlak kasları

Kas telleri, ses tellerinin gerginliğini veya glotisin açılmasını etkileyen kıkırdaklar arasında uzanır. Larinks kasları şunları içerir:

  • Musculus cricothyroideus (“Antikus”)
  • Musculus cricoarytaenoideus posterior (“Postikus”)
  • Musculus cricoarytaenoideus lateralis
  • Musculus arytaenoideus transversus
  • Musculus arytaenoideus obliquus
  • Musculus thyroarytaenoideus

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

İnnervasyon

Larinks, vagus sinirinin dalları, daha kesin olarak Nervus laryngeus superior ve Nervus laryngeus recurrens yoluyla motor ve sensörik uzantılarıyla edilir.

Üstün laringeal sinir sadece dış larenks kasını (krikotiroid kası), Nervus laryngeus recurrens tüm dahili laringeal kaslarını innerve eder. Sensörik bakımdan glotis bir sınır çizgisi olarak işlev görür: üstün laringeal sinir glotisin üstünde ve alt laringeal da dağılır.

Damarlar

Larinks öncelikle iki arter yoluyla kanla beslenir:

  • Arteria laryngea superior (Üst larinks arteri) <– Arteria thyroidea superior
  • Arteria laryngea inferior (Alt gırtlak arteri) <– Arteria thyroidea inferior 

Fizyoloji

Larinks çok farklı görevleri yerine getirir:

  • Solunum yolu için koruyucu fonksiyon
  • Ses eğitimi (fonasyon)
  • Karın basıncını destekler
  • Yutma işlemi sırasında glotis ve epiglotis kapalıdır. Bu, gıdanın farenksten alt solunum yoluna ulaşmasını önler.

Klinik

Larinks alanındaki patolojik değişiklikler KBB tıbbının alanıdır. En önemli klinik resimler şunları içerir:

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Ligamentum vocale

Sinonim: vocal ligament

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Yutak’da, cartilago arytaenoideanın processus vocalisi ile cartilago thyroideaı birleştiren banttır. (bkz: ligamentum) (bkz: vocale)

Anatomi

  • Kıkırdağının vokal çıkıntısı en üstünden çekilir, tiroid kıkırdağının iç tarafına doğru bükülür ve konus elastikusunun üst serbest, kalınlaşmış kenarını kavrar.
  • Hem ses telleri hem de yükselttikleri kıvrımlar, plicae vokalleri, iki aritenoid kıkırdak (pars intercartilaginea) arasındaki boşluğu da içeren glotisin (rima glottidis) pars intermembranacea’sını sınırlar.
  • Glottis kapatıldığında, ses telleri konus elastiki ile birlikte bir klarnetin ağızlığına benzer, ancak glottis tamamen açık olduğunda neredeyse silindirik bir tüptür.

This content is available to members only. Please login or register to view this area.

Fizyoloji

Ekshale edilen havanın hava akımı nedeniyle ses telleri titreşmeye başlarsa sesler üretilir. Yüksek notalar için gırtlak kasları tarafından gerilir ve düşük notalar için gevşetilir. Erkekler genellikle daha uzun ses tellerine ve dolayısıyla daha derin bir sese sahiptir.

Terminoloji

Vokal kıvrımlar genellikle ses telleri olarak adlandırılır ve daha az yaygın olarak ses kanatları veya ses bantları olarak adlandırılır. Ses telleri terimi, 1741’de Fransız anatomist Antoine Ferrein tarafından icat edildi. İnsan sesi ile ilgili keman benzetmesinde, hareket eden havanın kord seslerinde bir yay gibi davrandığını varsaydı. İngilizce’deki alternatif yazım, muhtemelen müzikal çağrışımlardan veya akor kelimesinin geometrik tanımıyla karıştırılmasından dolayı ses akorlarıdır. Her iki yazımın da tarihsel emsalleri varken, standart Amerikan yazımı kordonlardır. Akademik dergi makalelerinden düzenlenmemiş yazılara ve blog girişlerine kadar her şeyi içeren 21. yüzyıl metinlerinden oluşan bir veritabanı olan Oxford English Corpus’a göre, çağdaş yazarlar zamanın % 49’unda kordonlar yerine standart olmayan akorları tercih ediyorlar. Kabloların yazımı da Birleşik Krallık ve Avustralya’da standarttır.

Fonetikte, ses bantları yerine ses telleri daha doğru ve açıklayıcı olduğu gerekçesiyle tercih edilir.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Nervus laringeus rekurrens

Terminoloji, adlandırma ve genel tanım

Nervus laryngeus recurrens (rekürren laringeal sinir, kısaltma: NLR), kraniyal sinir X’in (nervus vagus) motor–duysal–otonom lifler taşıyan majör bir dalıdır. “Recurrens” Latince re- (yeniden/geri) + currere (koşmak) köklerinden türeyerek “geri dönen” anlamını taşır; sinirin göğüs boşluğunda bir damarın etrafında dolanıp boyuna geri dönerek gırtlağa yükselen özgün seyrine atıf yapar. Larenks içine girdikten sonraki terminal bölümü nervus laryngeus inferior (inferior laringeal sinir) adını alır.

NLR; larenksin intrinsik kaslarının tamamına (tek istisna: m. cricothyroideus, o n. laryngeus superiorun dış dalıyla innerve edilir) motor lif, glottis altı mukozaya duysal lif ve subglottik mukozal bezlere parasempatik lif taşır. Bu nedenle tonu, solunumu ve yutmayı koordineli biçimde sürdürmek için vazgeçilmezdir.


Embriyoloji ve evrimsel gerekçe

Embriyonik gelişimde 4.–6. arkusların arteriyal taslakları ve aortik arkusların yeniden düzenlenmesi sırasında, vagusun laringeal dalı arkaik arteriyal halkalara takılı kalır. Sağ tarafta 4. ark kökenli sağ a. subclavia nihai “askı”yı sağlar; sinir bunun altından dolanır. Solda ise sinir arcus aortae ve ligamentum arteriosum seviyesinde “rekürens” yapar. Sonuçta sol NLR çok daha uzun, mediastende derin bir seyirle, kardiyovasküler ve mediastinal patolojilere daha duyarlı hale gelir. Bu düzen, memeliler dahil omurgalılar arasında korunmuştur; sol NLR’nin “gereksiz uzaması” klasik bir evrimsel kısıt örneğidir.


Seyir ve komşuluklar (genel şema)

NLR her iki tarafta da vagustan ayrıldıktan sonra aşağıdaki karakteristik komşuluklarla trakeo-özofageal oluk içinde krikoaritenoid eklemin arkasına doğru yükselir, m. constrictor pharyngis inferiorun (özellikle cricopharyngeus bölümü) alt kenarı/yaprakları arasından geçerek cricothyroideal eklemin posterior-inferiorundan larenkse girer ve burada n. laryngeus inferior adını alır. Tiroid bezi kapsülünün trakeaya tutunduğu Berry bağı ile çok yakın ilişki, tiroidektomide kritik “tehlike üçgeni”ni oluşturur. A. thyroidea inferior ile ilişkisi değişkendir: sinir damarın önünden, arkasından geçebilir veya dal ayrımları arasından seyredebilir.


Sağ rekürren laringeal sinir (nervus laryngeus recurrens dexter)

  • Köken ve dönüş: Sağ n. vagustan a. subclavia dextra düzeyinde ayrılır; arteri alttan ve arkadan dolanarak (genellikle ön-alt → arka-üst yönlü bir kavis) boyuna geri döner.
  • Boyun içinde yükseliş: Trakeo-özofageal oluğa katıldıktan sonra tiroidin arka yüzü boyunca, çoğu kez Zuckerkandl tüberkülü yakınında, Berry bağına komşu ilerler.
  • Varyasyonlar: Sağda, nadiren “nonrekürren” (geri dönmeyen) konfigürasyon görülebilir. Bu, çoğunlukla aberan sağ subklaviyan arter (arteria lusoria) ile birliktedir; sinir doğrudan vagustan lateral-superior yönde larenkse gider. Preoperatif görüntülemede arteria lusoria varlığı, cerrah için güçlü bir nonrekürrens uyarıcısıdır.

Sol rekürren laringeal sinir (nervus laryngeus recurrens sinister)

  • Köken ve dönüş: Sol n. vagustan toraksta, arcus aortae seviyesinde ayrılır; ligamentum arteriosumun hemen posterolateralinde aort kavsının altından dolanır.
  • Mediastinal segment: Uzun intratorasik seyir sırasında aortopulmoner pencere ve çevresindeki lenf nodları, anevrizmalar, kalp-akciğer cerrahileri ve mediastinal tümörler tarafından etkilenmeye açıktır.
  • Klinik özelliği: Kardiyovasküler kaynaklı sol NLR felciyle seyreden disfoniyi tanımlayan Ortner sendromu (klasik olarak sol atriyum/büyük damar patolojilerinde) bu topografiye dayanır.

Larenks içi dallanma ve hedef yapılar (n. laryngeus inferior)

Larenks girişini geçerken NLR çoğu vakada ekstralarengeal veya girişte iki ana dala ayrılır:

  • Anterior dal: Başlıca adduktor kaslar olan m. cricoarytenoideus lateralis, m. thyroarytenoideus (ve iç lifleri m. vocalis), mm. arytenoidei transversus/obliquusa motor lif verir.
  • Posterior dal: Tek abduktor kas olan m. cricoarytenoideus posterioru innerve eder ve sıklıkla subglottik mukoza için duysal lifler taşır.
    Ayrıca servikal trakea ve üst özofagusa giden küçük dallar, öksürük ve glottik kapanma reflekslerinin afferent-efferent koordinasyonuna katkıda bulunur.

Fizyoloji ve fonksiyonel önemi

  • Fonasyon: İntrinsik kaslar arasındaki vektörel denge, ses tellerinin adduksiyon-abduksiyon siklusunu ve ince gerilim-kütle ayarını belirler. NLR’nin motor bütünlüğü bozulduğunda glottik kapanma yetersizliği → nefesli-zayıf ses, şiddet düşüklüğü ve vokal yorgunluk gelişir.
  • Solunum: m. cricoarytenoideus posterior inspirasyon sırasında glottisi açarak hava yolunu güvenler; bilateral NLR felcinde paramedyan fiksasyon → stridor ve dispne tipiktir.
  • Yutma/koruyucu refleksler: Subglottik duyusal lifler aspirasyon önleyici öksürük refleksi ve glottik kapanma refleks halkalarının parçasıdır.

Sık karşılaşılan varyasyonlar

  • Nonrekürren sinir: Nadir; en sık sağ tarafta ve arteria lusoria ile birliktedir. Çok nadir olarak sol tarafta, sağ-taraflı aort kemeri ve situs inversus gibi kompleks konfigürasyonlarda görülebilir.
  • Ekstralarengeal terminal ayrılma: NLR’nin larenkse girmeden çift veya çoklu demete ayrılması oldukça yaygındır; bu durum cerrahi sırasında tüm demetlerin tanınmasını zorunlu kılar.
  • İnferior tiroid arterle ilişki değişkenliği ve Berry bağı yakınında sinirin kapsüle yapışık/yarı gömülü seyri, güvenli disseksiyon için kritik varyasyonlardır.

Klinik: hasar mekanizmaları ve bulgular

Etiyoloji (seçilmiş başlıklar)

  • Cerrahi: Tiroidektomi/paratiroidektomi, servikal özofagus, trakea, anterior servikal disk cerrahisi; torasik kardiyovasküler girişimler (özellikle sol NLR).
  • Onkoloji: Tiroid karsinomu, Pancoast tümörleri, özofagus karsinomu, mediastinal metastaz/lenfoma.
  • Kardiyovasküler: Aortik anevrizma, patent duktus arteriozus, pulmoner hipertansiyon veya sol atriyal genişleme ile ilişkili Ortner spektrumu.
  • İatrojenik/diğer: Entübasyon travması, viral nöropati, granülomlar, nadiren toksik-metabolik.

Semiyoloji ve tanısal yaklaşım

  • Unilateral palsi: Nefesli-disfonik ses, zayıf/etkisiz öksürük, sıvı aspirasyonu; fleksibl laringoskopide etkilenen vokal kıvrımın paramedyan-intermedyan pozisyonda hareketsizliği ve karşı tarafın kompansatuar hiperfonksiyonu gözlenir.
  • Bilateral palsi: Hava yolu dar; inspiratuvar stridor, efor dispnesi; ses görece korunabilir ancak akut havayolu yönetimi gerekebilir.
  • LEMG (laringelektromiyografi): Denervasyon/reinnervasyon paternleri ve sin-kineziler prognozu öngörmede değerlidir.
  • Görüntüleme: Sol tarafta toraks görüntülemesi (aortopulmoner pencere) daha düşük eşiklerle düşünülür; sağda tiroid/üst mediasten odaklı yaklaşım tipiktir.

Cerrahide koruma: anatomi ilkeleri ve nöromonitörizasyon

  • Sistematik tanımlama: Tiroidektomide güvenli strateji, sinirin proksimalden distale tüm seyri boyunca görsel tanımlanması ve ekstralarengeal dallanmaların doğrulanmasıdır.
  • Kilit noktalar: Berry bağı çevresi, inferior tiroid arter dalları, Zuckerkandl tüberkülü ve krikotiroid eklem arkasındaki giriş.
  • İntraoperatif nöromonitörizasyon (IONM): Endotrakeal yüzey elektrodu ile intermittan veya sürekli vagal/NLR izlem; uyarı-yanıt kaybı (LOS) algoritmaları, karşı taraf cerrahisinin ertelenmesi gibi aşamalı kararları yönlendirir.
  • Termal/gerilme-bası hasarı: Bipolar tercihleri, enerji cihazlarıyla ısı koridoru güvenliği ve çekme kuvvetlerinin sınırlandırılması, mikrodolaşım ve epinöral bütünlüğün korunması açısından esastır.

Tedavi: fonksiyonun geri kazanımı ve havayolu güvenliği

  • Konservatif: Erken dönemde ses terapisi, reflü kontrolü, geçici glottik kapanmayı artırmak için enjeksiyon laringoplasti (hiyalüronik asit, kollajen, yağ).
  • Medializasyon cerrahisi: Tiroplasti Tip I (Isshiki) ve/veya arytenoid adduksiyonu ile glottik yetmezlik azaltılır.
  • Reinnervasyon: Ansa cervicalis → NLR transferi gibi tekniklerle uzun vadeli kas trofizmini koruma amaçlanır.
  • Bilateral palsi yönetimi: Akut dönemde trakeostomi; ardından posterior kordotomi, parsiyel aritenoidektomi veya laterofiksasyon gibi hava yolunu genişletici işlemler, ses-solunum dengesi gözetilerek planlanır.

Sağ–sol farklarının klinik yansımaları (özet tablo niteliğinde)

  • Dolandığı yapı: Sağda a. subclavia dextra; solda arcus aortae/lig. arteriosum.
  • Toraks segmenti: Solda uzun ve mediastinal; sağda kısa.
  • Hasar duyarlılığı: Solda kardiyovasküler/mediastinal nedenler daha sık; sağda tiroid/servikal cerrahiyle ilişkili yaralanmalar daha öne çıkar.
  • Varyasyon: Nonrekürren tip en sık sağ tarafta ve arteria lusoria ile birliktedir.

Karşılaştırmalı anatomi ve notlar

Memelilerde genel plan korunmakla birlikte, aortik ark morfolojisi ve büyük damar varyasyonları NLR’nin “rekürens” derecesini belirler. Büyük boyutlu hayvanlarda (ör. zürafa) sol NLR’nin metrelerce uzaması, sinir sisteminin gelişimsel tarihindeki damarsal “yol göstericilerin” kalıcılığının etkileyici bir örneğidir.


Terminoloji özetleri ve kısaltmalar

  • Nervus laryngeus recurrens dexter (NLR dexter): “Adem elmasına geri giden sağ sinir”; sağ a. subclaviayı sarar.
  • Nervus laryngeus recurrens sinister (NLR sinister): “Adem elmasına geri giden sol sinir”; arcus aortae/lig. arteriosumu sarar.
  • Nervus laryngeus inferior: NLR’nin larenks içindeki terminal bölümü.
  • Nonrekürren laringeal sinir: Vasküler varyasyonla ilişkili “geri dönmeden” larenkse ulaşan tip.

Kaynakça (kronolojik sıralı, seçme)

  1. 1823 — Stedman, G. A singular distribution of the recurrent laryngeal nerve. Edinburgh Medical and Surgical Journal, 19, 564–565.
  2. 1897 — Ortner, N. Recurrenslähmung bei Mitralstenose. Wiener Klinische Wochenschrift, 10, 753–755.
  3. 2004 — Skandalakis, J.E., et al. Skandalakis’ Surgical Anatomy: The Embryologic and Anatomic Basis of Modern Surgery. Athens: Paschalidis Medical Publications.
  4. 2009 — Randolph, G.W. (Ed.). Surgery of the Thyroid and Parathyroid Glands (2nd ed.). Philadelphia: Saunders/Elsevier.
  5. 2011 — Randolph, G.W., Dralle, H., et al. Electrophysiologic recurrent laryngeal nerve monitoring during thyroid and parathyroid surgery: International standards guideline statement. The Laryngoscope, 121(S1), S1–S16.
  6. 2020 — Standring, S. (Ed.). Gray’s Anatomy: The Anatomical Basis of Clinical Practice (42nd ed.). London: Elsevier.


Keşif

Antik çağın anatomi tiyatrolarında, dikkatler çoğu kez kalbin “sesin ikametgâhı” olduğuna dair köklü inancın etrafında dönerken, Pergamonlu Galenos sahneye farklı bir iddia ile çıktı: ses, kalpten değil, beyinden sinirler aracılığıyla yönetiliyordu. Bunu kanıtlamak için canlı domuz üzerinde, boynun derininde uzanan ve göğse inip gırtlağa geri dönen bir siniri gösterdi; siniri kestiğinde hayvanın çığlığı kesildi. Galenos, bu dalın vagustan çıktığını ve gırtlağın motor siniri olduğunu vurguladı; “geri dönen” anlamında reversivi / recurrens adını da bu dramatik deney silsilesiyle pekiştirdi. Bu performans, hem larenks fizyolojisine dair ilk deneysel kanıtlardan biri, hem de NLR’nin kalıcı adlandırmasının başlangıcı oldu.

Rönesans’ta Vesalius, 1543’te yayımlanan De humani corporis fabrica’da gırtlak ve sinirlerini benzersiz bir görsel doğrulukla betimlerken, eserin süslemelerinden “Q” baş harfi içine yerleştirilmiş küçük figürlerin domuz viviseksiyonunu canlandırdığı mizansen, Galenos’un ünlü “çığlık deneyini” yeni bir gözle hatırlattı. Vesalius’un anatomik levhaları, NLR’nin aşağıya inip tekrar yükselen seyrini görsel hafızaya kazıdı ve sonraki yüzyılların cerrahlarına yol gösterdi.

17. yüzyılda Thomas Willis, kraniyal sinirler ve boyun damar-sinir komşuluklarını sistematikleştirirken, NLR’nin sağda a. subclavia, solda aort kavsi altından dolanarak boyuna geri dönüşünü, klasikleşecek şekilde tarif etti. Bu tarif, NLR’nin sağ-sol asimetrisinin klinik önemini daha o zamandan görünür kıldı ve modern anatomi atlaslarına girecek şemaların nüvesini oluşturdu.

18. yüzyıl başında sahneye iki ayrı ama tamamlayıcı öykü eklendi. İlki, 1823’te George Stedman’ın tanımladığı “non-rekürren” varyanttı: bazı bireylerde sinir, göğse hiç inmeden doğrudan vagustan gırtlağa gidiyordu; bu, genellikle aberan sağ subklaviyan arter (arteria lusoria) ile birlikte görülüyor, varyasyonlar anatomi ile embriyolojinin düğüm noktasında birleşiyordu. Bu gözlem, 20. ve 21. yüzyıllarda geniş vaka derlemeleri ve meta-analizlerle doğrulandı.

İkinci öykü, evrimsel anatominin göz kamaştırıcı bir sahnesiydi: Richard Owen, 1838’de zürafanın sol NLR’sinin aort kavsi altında göğse inip boyuna metrelerce geri döndüğünü belgeledi. Bu “gereksiz uzunluk”, damar-sinir gelişiminin tarihsel kısıtlarını ve “neden böyle dolaşık?” sorusunu insanın merak hanesine yazdı; modern evrim biyolojisi bu örneği, morfolojik mirasın inatçı izlerinden biri olarak anlatmayı sürdürüyor.

19. yüzyıl sonuna gelindiğinde, Norbert Ortner (Viyana, 1897) mitral darlığa bağlı sol NLR felci ve ses kısıklığı birlikteliğini tanımlayarak “kardiyovokal (Ortner) sendromu” terimini literatüre kazandırdı. Aort-pulmoner pencere ve sol atriyal genişleme gibi kardiyovasküler patolojilerin ses üzerinde “dolaylı” etkisini açıklayan bu klinik çerçeve, göğüsteki damarların sinire mekânsal baskısını hastalık öyküsünün içine yerleştirdi.

Aynı dönemde tiroid cerrahisi bir başka uzun soluklu hikâyeye dönüşüyordu. Billroth okulu ile başlayan modernleşme, Emil Theodor Kocher’in titiz hemostazı ve kapsüler diseksiyonu ile mortaliteyi düşürürken, NLR yaralanmalarının klinik bedelini de netleştirdi. Ancak asıl dönüm noktası 1938’de Frank Lahey’in yayımladığı kapsamlı seriydi: Lahey, sinirin rutin olarak görsel tanınmasının (ve gerektiğinde dikkatli disseksiyonunun) yaralanmayı artırmadığını, tersine azalttığını verilerle ortaya koydu; bugün “siniri bul, koru” yaklaşımının cerrahi temeli bu çalışmaya dayanır.

20. yüzyılın ikinci yarısında, “siniri arayıp bulma” ilkesi, giriş noktasına yakın güvenli pencerelerin tarif edilmesiyle ve Shedd–Burget (1966) gibi teknik notlarla cerrahi standarda dönüştü; 1990’lardan itibaren laringelektromiyografi klinik kararları destekleyen bir araç haline geldi. Bu çizgi, 2000’lerde intraoperatif sinir monitörizasyonu (IONM) ile birleşince, anatomik korumaya fizyolojik bir “ikinci göz” eklendi: uyarı sonrası EMG yanıtı ile sinir bütünlüğü anlık izlenebilir hale geldi. 2010’lar boyunca, Uluslararası Sinir Monitörizasyonu Çalışma Grubu (INMSG) ardışık kılavuzlarla “sinyal kaybı (LOS)” tanımlarını ve aşamalı (staged) cerrahi stratejileri standartlaştırdı; 2013’ten itibaren sürekli vagal IONM (c-IONM), çekme/ısı hasarı eşiğini yakalayıp cerraha “anlık geri bildirim” verme iddiasıyla yayıldı.

Son yıllarda bu izleme kültürü, transoral endoskopik tiroidektomi (TOETVA) gibi minimal invaziv yaklaşımlara perkütan c-IONM teknikleriyle uyarlandı; ayrıca toraks cerrahisi sırasında bile sol sinirin izlenebilir olduğunu gösteren çalışmalar yayımlandı. Böylece NLR’nin “korunması”, yalnızca boyunla sınırlı bir teknik mesele olmaktan çıkıp, çok disiplinli bir güvenlik protokolüne dönüştü.

Anatomi-varyasyon cephesinde, non-rekürren tiplerin sıklığı, taraf dağılımı ve arteriyel eşlikçileri üzerine 2010’lar boyunca biriken geniş seriler ve meta-analizler, preoperatif ultrason/BT ile arteria lusoria saptandığında cerrahın “rekürren olmayan sinir” alarmını yükseltmesi gerektiğini güçlü biçimde destekledi. Varyasyon bilgisinin bu şekilde algoritmaya dönüşmesi, gerçek zamanlı korumayı başlamadan önce mümkün kıldı.

Fonksiyon onarımı cephesinde, 1980’lerin sonundan itibaren R.L. Crumley ve izleyicileri, ansa cervicalis → NLR sinir transferini tek taraflı vokal fold paralizisinde kalıcı trofizmi koruyan ve “kapanma kalitesini” yaşa-mesleğe göre optimize eden bir yöntem olarak kurumsallaştırdı. 2000’ler ve 2010’lar boyunca çok merkezli seriler bu yaklaşımı çeşitlendirdi; 2020’lerde yayımlanan derleme ve meta-analizler, reinnervasyonun objektif ve öznel ölçütlerde kalıcı iyileşme sağlayabildiğini, ancak sonuç ölçümlerinin standartlaştırılmasına gereksinim olduğunu vurguluyor. Pediatrik hasta gruplarında da artan eğilim, bu cephenin giderek olgunlaştığını gösteriyor.

Bilateral paralizide ise hikâye, son yirmi yılda bambaşka bir bilim-kurgu çizgisine kavuştu: posterior krikoaritenoideus kasına yerleştirilen implantlar ile “laringiyal pacemaker” – yani laringiyal pacing. Erken klinik çalışmalar ve uzun dönem hayvan modelleri, inspirasyonda glottisi açıp ekspirasyonda gevşeyen fonksiyonel elektriksel stimülasyonun, nefes darlığını cerrahi genişletme (kordotomi/aritonoidektomi) olmaksızın giderebileceğini gösterdi; 2020’lerde tek ve çift taraflı pacing sistemlerinin klinik araştırmaları, “konuşmayı koruyup solunumu düzeltme” hedefini giderek daha gerçekçi kılıyor.

Koruyucu teknolojiler ve onarıcı sinir cerrahisi bir yanda ilerlerken, yapay zekâ destekli görüntüleme de NLR’nin sahasına girdi: ultrason görüntülerinde sinirin, çevre organların uzamsal öncüllerinden yola çıkarak olasılıksal olarak yerelleştirilmesini amaçlayan modeller, cerrahın eline ameliyat öncesi “harita” vermeye aday. Bu eğilim, NLR’nin asırlık “bul, tanı, koru” düsturunu veri-odaklı bir evreye taşımaya hazırlanıyor.

Böylece NLR’nin keşif ve yeniden keşif tarihi, üç paralel anlatıda buluşuyor: (i) Galenos’tan Vesalius’a ve Willis’e uzanan tanımlama ve adlandırma; (ii) Owen’dan Ortner’a, Kocher ve Lahey’den günümüz kılavuzlarına uzanan klinik risk ve koruma stratejileri; (iii) Crumley’den günümüz reinnervasyon serilerine ve laringiyal pacing’e uzanan fonksiyon iadesi arayışı. Kanonlaşmış birkaç isimle sınırlı görünse de bu hikâye, binlerce anatominin, yüzlerce tekniğin ve sayısız küçük keşfin – örneğin Stedman’ın “non-rekürren” gözlemi ya da Zuckerkandl tüberkülü çevresindeki mikronuansların – sessiz katkılarıyla yazıldı ve yazılmaya devam ediyor.



İleri Okuma

  • Vesalius, A. (1543). De humani corporis fabrica. Basel: Oporinus. (Bkz. modern değerlendirme: Lanska, 2014). (PubMed)
  • Willis, T. (1664). Cerebri Anatome. London: Royal Society. (SAGE Journals)
  • Stedman, G.W. (1823). A singular distribution of some of the nerves and arteries in the neck, and the top of the thorax. Edinburgh Medical and Surgical Journal. (canonjm.com)
  • Owen, R. (1838). On the Anatomy of the Giraffe (Giraffa camelopardalis). Transactions of the Zoological Society of London. (Wikipedia)
  • Ortner, N. (1897). Recurrenslähmung bei Mitralstenose. Wiener Klinische Wochenschrift. (The British Journal of Cardiology)
  • Lahey, F.H., & Hoover, W.B. (1938). Injuries to the Recurrent Laryngeal Nerve in Thyroid Operations: Their Management and Avoidance. Annals of Surgery, 108:545–562. (PubMed)
  • Crumley, R.L. (1991). Update: ansa cervicalis to recurrent laryngeal nerve anastomosis for unilateral laryngeal paralysis. Laryngoscope, 101:384–387. (PubMed)
  • Gross, C.G. (1998). Galen and the Squealing Pig. The Neuroscientist, 4(3):216–221. (ResearchGate)
  • Kaplan, E.L., & Salti, G. (2008/2009). History of the Recurrent Laryngeal Nerve: From Galen to Lahey. World Journal of Surgery, 33:386–393. (Wiley Online Library)
  • Henry, B.M. (2017). The Non-Recurrent Laryngeal Nerve: A Meta-analysis. PeerJ, 5:e3012. (peerj.com)
  • Schneider, R. (2018). INMSG Guidelines 2018, Part I: Staging Bilateral Thyroid Surgery with Monitoring Loss of Signal. Laryngoscope, 128(Suppl 3):S1–S17. (PubMed)
  • Wu, C.W. (2018). INMSG Guidelines 2018, Part II: Optimal RLN Management for Invasive Thyroid Cancer. Laryngoscope. (PubMed)
  • Lanska, D.J. (2021). Vesalius on the anatomy and function of the recurrent laryngeal nerves. Journal of the History of the Neurosciences. (PubMed)
  • Dou, H. (2022). Localizing the RLN via Ultrasound with a Bayesian Shape Framework. arXiv:2206.15254. (arXiv)
  • Kirschbaum, A. (2023). Continuous intraoperative monitoring of the RLN during lung surgery. Journal of Thoracic Disease. (Journal of Thoracic Disease)
  • [Anon.] (2023). Systematik der Reinnervation: Systematic review/meta-analysis of laryngeal reinnervation techniques. Journal of Laryngology & Otology. (Cambridge Core)
  • Lederer, A.K. (2024). Real-life data in high-volume thyroid surgery: c-IONM and outcomes. Cancers, 16(5):1007. (MDPI)
  • Walluks, K. (2024). Long-term laryngeal pacing in a large-animal model. Scientific Reports, 14: (çevrimiçi). (Nature)
  • Carrión, A.B. (2025). Utility of continuous vagal neuromonitoring in thyroid and parathyroid surgery. Biomedicines, 13(7): (çevrimiçi). (PMC)
  • Uen, Y.H. (2025). Percutaneous C-IONM in TOETVA. Annals of Medicine and Surgery (Lond.) (çevrimiçi). (PMC)


Laringeal papillomatoz

larinksin ve çoğunlukla ses tellerinin (larinks = gırtlak) iyi huylu bir tümör hastalığıdır. Bu, papillom adı verilen mukoza zarının küçük, siğil benzeri büyümelerinin oluşumuna yol açar. Laringeal papillomatoz, HP virüsü (insan papilloma virüsü) tarafından tetiklenir.
Juvenil (çocuk) ve oldukça nadir erişkin (yetişkin) tipi arasında bir ayrım yapılır. Laringeal papillomatoz ameliyat edilebilir ve çok iyi tedavi edilebilir, ancak yine de nüksler meydana gelir.