Nevroz

Nevroz, aşırı kaygı, duygusal sıkıntı ve uyumsuz davranış veya düşünce kalıplarıyla karakterize edilen bir zihinsel bozukluk kategorisini tanımlamak için kullanılan bir terimdir. Psikotik bozuklukların aksine, nevrozlar genellikle sanrılar veya halüsinasyonlar içermez ve kişi gerçekliğin farkında kalır. Ancak semptomlar günlük işleyişi ve refahı engelleyecek kadar şiddetli olabilir.

Ana Özellikler

  • Kaygı ve Duygusal Sıkıntı: Genellikle genel kaygı, takıntılı düşünceler, kompulsif eylemler, fobiler veya aşırı endişenin diğer biçimleriyle kendini gösterir.
  • Başa Çıkma Mekanizmaları: Nevrozlu kişiler genellikle kaçınma, geri çekilme veya uzun vadede üretken olmayan diğer davranışlar gibi uyumsuz başa çıkma mekanizmalarını kullanırlar.
  • Gerçeklik Yönelimi: Nevrozdan muzdarip bireyler, psikotik bozukluğu olanların aksine genellikle gerçeklikle temas halindedir.
  • Somatik Belirtiler: Baş ağrıları, irritabl bağırsak sendromu veya kronik ağrı gibi fiziksel belirtiler de nevrotik bozukluklarla ilişkilendirilebilir.
  • Kişilerarası İlişkiler: Belirtiler sosyal, profesyonel ve kişisel ilişkilere zarar verebilir.

Nevrotik Bozukluk Türleri

Tedavi

  • Psikoterapi: Bilişsel-davranışçı terapi (CBT), psikanalitik terapi ve diğer konuşma terapisi biçimleri.
  • İlaçlar: Antidepresanlar veya SSRI’lar gibi anti-anksiyete ilaçları.
  • Yaşam Tarzı Değişiklikleri: Egzersiz, stres yönetimi teknikleri ve yeterli uyku da semptomların yönetilmesine yardımcı olabilir.

Kaynak:

  1. Freud, S. (1894). “The Neuro-Psychoses of Defence”. Standard Edition, 3: 41–61.
  2. Beck, A. T., & Emery, G. (1985). “Anxiety Disorders and Phobias: A Cognitive Perspective”. Basic Books.
  3. Hyman, S. E., & Rudorfer, M. V. (2000). “Anxiety Disorders”. In “Harrison’s Principles of Internal Medicine” (15th ed., Vol. 2, pp. 2551-2552). McGraw-Hill.

Nevrotik Çatışmalar

Nevrotik çatışmalar, çatışan arzular, ihtiyaçlar ve duygular arasındaki bilinçsiz iç mücadeleleri ifade eder. Bu çatışmalar farklı zihinsel yapıların ve gelişim aşamalarının karmaşık etkileşiminden kaynaklanmaktadır. Psikotik çatışmalardan farklı olarak nevrotik çatışmalar ego tarafından yönetilir ve her ne kadar sıkıntı yaratsa da genellikle gerçeklikten tamamen kopmaya yol açmaz.

Yapısal Oluşum

Nevrotik çatışmaların yapısal oluşumu çeşitli bileşenlere ayrılabilir:

Kökeni: Nevrotik çatışmaların kökleri genellikle erken çocukluk deneyimlerine dayanır ve gelişimin psikoseksüel aşamaları tarafından şekillendirilir.

Mentzos’un bakış açısıyla Çatışma Nedir?

Mentzos, çatışmaları uyumsuz istekler, dürtüler, ihtiyaçlar ve içselleştirilmiş normlar ve değerler arasındaki içsel ve bilinçsiz çatışmalar olarak tanımlar. Bu çatışmalar çeşitli şekillerde ortaya çıkabilir ve bireyin davranışını ve duygusal durumunu etkileyebilir.

Çatışmanın Bileşenleri:

Dürtü Bileşeni: Çoğunlukla içgüdüsel ihtiyaçlarla bağlantılı olan ilkel dürtü veya arzu.
Savunma Bileşeni: Çatışan dürtüyle başa çıkmak veya onu bastırmak için kullanılan zihinsel mekanizmalar.
Ego Bileşeni: Kişiliğin çatışan dürtü ve savunmayı dengelemeye çalışan kısmı.

Mentzos’un Tanımladığı Çatışmalar:

Mentzos, aşağıdakiler de dahil olmak üzere çeşitli çatışma türlerini tanımlar:

A. Ödipal Çatışmalar: Psikoseksüel gelişimin Ödipal evresine ilişkin çatışmalar.
B. Narsistik Çatışmalar: Benlik saygısı ve bireyin kendilik algısının gerçeklikle dengelenmesiyle ilgili çatışmalar.
C. Sözlü Çatışmalar: Gelişimin sözlü aşamasından kaynaklanan, bağımlılık ve bağımsızlık sorunlarını etkileyen çatışmalar.
D. Ahlaki Çatışmalar: İçselleştirilmiş değerler ve ahlaki standartların bireysel istek ve ihtiyaçlarla çatışmasından kaynaklanan çatışmalar.

Nevrotik Çatışma Türleri:

  • Ödipal Çatışmalar: Çocuk, anne ve baba arasındaki üçgen ilişki etrafında yoğunlaşır.
  • Narsistik Çatışmalar: Kişisel değer ve öz imajla ilgilidir.
  • Oral Çatışmalar: Bağımlılık ve bağımsızlık konularıyla ilgilidir.
  • Ahlaki Çatışmalar: İçselleştirilmiş toplumsal normları ve ahlaki değerleri içerir.

Çözünürlük ve Oluşum:

Çözüm: Bu, içgörüyle ve terapideki çatışmanın üzerinde çalışılarak başarılabilir.
Oluşum: Bu çatışmalar çözülmezse belirli nevrotik kalıplara, semptomlara ve hatta kişilik bozukluklarına yol açabilir.
Klinik Çıkarımlar: Nevrotik çatışmaları ve bunların yapısal oluşumunu anlamak, çeşitli ruh sağlığı bozukluklarının değerlendirilmesinde, tanısında ve tedavisinde klinisyenler için hayati öneme sahiptir.

Operasyonelleştirilmiş Psikodinamik Tanılamadaki (OPD) Çatışmalar

Çatışmalar, Temalar ve Temel Etkiler

ÇatışmaTemaPasif ve Aktif Modun Önde Gelen Etkileri
Bireyleşme ve BağımlılıkYakınlık ve uzaklık alanlarında öznel olarak deneyimlenen varoluşsal tehditVaroluşsal kaybetme, ayrılma ve yalnızlık korkusu ile varoluşsal yakınlık, özümsenme ve birleşme korkusu
Gönderim ve KontrolKendini kontrol etme ve başkalarının kontrolü kişinin deneyimini ve davranışını belirlerİktidarsız öfke, boyun eğme arzusu, korku, utanç ve meydan okuyan saldırganlık, güç arzusu; kızgınlık
Arz ve Kendi Kendine YeterlilikBir şeyi almak ya da kaybetmek; ödeneğinden emin olmak vs herhangi bir bakıma ihtiyaç duymamakKeder, diğerini kaybetme korkusuyla birlikte depresyon, diğerine karşı kıskançlık duyguları, altta yatan depresyon, kıskançlık duyguları
Benlik Saygısı ÇatışmasıBenlik saygısı düzenlemesi açıkça diğer çatışmalardan önceliklidirAçıkça algılanabilen utanç ve narsisistik öfke
Suçluluk ÇatışmasıDiğer sosyal nesneye zarar verdikten sonra suçluluk duygusuÜzüntü, depresyon, suçluluk vs. öfke, suçluluk
Ödipal ÇatışmaErotik ve cinsel arzular ve engellemeler arasındaki çatışmalarÇatışmaya özgü boşluklar, utangaçlık (utanç), korkuya karşı güçlü bir değişim, örneğin dramatik duygular, erotikleştirme/cinselleştirme, rekabet (utanmazlık, saldırganlık)
Kimlik ÇatışmasıGüvensizlik ve hoşnutsuzluk duygularıyla birlikte çelişkili kendilik temsilleriKronik ve tekrarlayan kimlik eksikliği hissi ile kimlik sisteminin tehlikeye girebileceğine dair korku ve endişe
Önlenen Çatışma ve Duygusal AlgıKendi içindeki ve kişilerarası ilişkilerdeki çatışmaları gözden kaçırma, kendisinin ve başkalarının duygu ve ihtiyaçlarını algılamada zorlukÖnde gelen etki yok, çünkü tüm anhedonik duygulanımlar ve çatışmalar aşırı savunma yoluyla bastırılıyor

Psikanalizde Benlik ve Nesneyle İlgili Yönler

Psikanalitik teoride “benlik” ve “nesne” terimleri psikolojik işleyişin farklı kutuplarını tanımlamak için kullanılır. “Benlik”, kişinin kendi imajı, kimliği ve içsel dürtüleri de dahil olmak üzere iç dünyasını ifade eder. Bu bağlamda “nesne”, kişinin duygusal bağlar veya bağlılıklar kurduğu dış varlıklara, çoğunlukla da diğer insanlara atıfta bulunur.

Kendisiyle İlgili Yönler

  • Kimlik Oluşumu: Benlik, kişinin kimlik duygusunun merkezinde yer alır ve içsel benlik temsillerini ve kişinin kendine bakış açısını içerir.
  • Öz Düzenleme: Bu, kişinin içsel dürtülerini, duygularını ve ihtiyaçlarını dış kaynakların aşırı etkisi olmadan yönetme yeteneğini ifade eder.
  • Benlik Değeri: Bir kişinin kendine verdiği değer, genellikle özsaygı ve kendine güven duygularıyla bağlantılıdır.
  • Özerklik: Bireyin kendisini ne ölçüde bağımsız bir birey olarak gördüğü, dış etki olmadan seçimler yapma ve harekete geçme yeteneği.

Nesneyle İlgili Yönler

  • Bağlanma: Dış nesnelerle, genellikle yaşamın erken dönemlerinde birincil bakıcılarla oluşturulan duygusal bağlar.
  • Bağımlılık: Duygusal destek, rehberlik veya diğer ihtiyaçlar için dış nesnelere güvenme.
  • Sadakat Çatışması: Farklı nesnelere karşı yarışan bağlılıklar veya sadakatler olduğunda ortaya çıkan duygusal ve psikolojik çatışmalar.
  • Nesne İlişkileri: Kişinin hayatında önemli kişilerle kurduğu duygusal bağları ve ilişkileri ve bu ilişkilerin zihinsel temsillerini ifade eder.

Benlik ve Nesne Arasındaki Etkileşim

Kendilik ve nesneyle ilgili yönler arasındaki etkileşim çoğu zaman kişinin psikolojik yaşamının dokusunu oluşturur. Örneğin, kişinin kendini nasıl algıladığı (kendiyle ilgili), kişinin önemli başkalarıyla olan ilişkilerinden (nesneyle ilgili) derinden etkilenebilir. Benzer şekilde, nesne bağlantılı bağlanma kavramının, benlik saygısı ve kimlik gibi benlikle ilgili yönler üzerinde derin etkileri olabilir.

Stavros Mentzos’un Çatışmaların Oluşumu Konusundaki Düşüncesinin Evrimi

Önceki Çalışmalar

Stavros Mentzos, daha önceki çalışmalarında çatışmalara katkıda bulunan iç ve dış dinamikleri derinlemesine incelemesiyle biliniyordu. Çatışmaların hem ruhsal mücadelelerden hem de dış ilişkilerden nasıl kaynaklanabileceğini tartışmak için sıklıkla klasik psikanalitik çerçevelerden yararlandı.

Daha Sonra Çalışmalar

Daha sonraki kitaplarında iç ve dış çatışmalar arasındaki ayrıma odaklanmanın eksiktir.Mentzos’un, bu ikili görüşü aşan daha bütünleyici veya bütünsel bir çatışma anlayışına doğru ilerlemiş olması mümkündür.

Değişimin Potansiyel Sebepleri

Bütünsel Perspektif: Zamanla Mentzos, iç ve dış çatışmaları birbirine derinden bağlı olarak gören daha bütünsel bir bakış açısını benimsemiş olabilir.

Ampirik Bulgular: Daha sonraki araştırmalar onu daha önceki teorilerini uyarlama veya geliştirme konusunda etkilemiş olabilir.

Terapötik Sonuçlar: Psikoterapi geliştikçe Mentzos, iç ve dış çatışmalar arasındaki katı ikiliğin terapötik ortamlarda daha az yararlı olduğunu bulmuş olabilir.

Diğer Teorilerden Etki: Daha yeni psikolojik teorilerin veya düşünce okullarının etkisi, onun çatışmalara bakış açısında bir değişikliğe yol açmış olabilir.

Karmaşıklık ve İncelikler: Mentzos, insani çatışmaların karmaşıklığının iç ve dış olarak düzgün bir şekilde kategorize edilemeyeceğini ve daha incelikli bir yaklaşım gerektirdiğini hissetmiş olabilir.

Psikanalizde Gelişimsel Çatışmalar ve Aşamaları

Simbiyotik Çatışmalar (0-2 Yaş Aralığı)

Bir psikiyatrist ve psikanalist olan Stavros Mentzos, özellikle psikopatoloji ve nevroz alanında geleneksel Freudyen psikanaliz teorilerine yönelik eleştirileriyle tanınır. Mentzos, Sigmund Freud’un ortaya koyduğu bazı temel önermeleri gözden geçirerek veya bunlara meydan okuyarak psikodinamik düşüncenin evrimine katkıda bulunmuştur.

  • Öznel-Objektif: Bu aşamada çocuk henüz kendisi ve diğeri arasında ayrım yapmamış, bakıcıyla simbiyotik bir ilişki yaşamaktadır.
  • Borderline ile İlişki: Ortak yaşamla ilgili sorunlar, terk edilme korkusu ve duygusal dengesizlik gibi borderline kişilik özelliklerine yol açabilir.
  • Oral çatışmalar (0-2 yaş)
  • Çatışma: Güven ve Güvensizlik
  • Nevrotik Sonuç: Sigara içme, aşırı yeme veya başkalarına bağımlılık gibi oral saplantılar, çözülmemiş güven ve bağımlılık sorunlarından kaynaklanabilir.

Özerklik ve Bağımlılık (2-3 Yaş)

  • Öznel-Objektif: Çocuk bireysellik ve özerklik duygusu geliştirmeye başlar ancak hayatta kalmak için yine de bakıcıya bağımlı olmaya ihtiyaç duyar.
  • Borderline ile İlişki: Özerkliğin yetersiz gelişimi, kararsız bir benlik duygusu ve benlik saygısı için başkalarına güvenme gibi borderline eğilimlere katkıda bulunabilir.
  • Anal Aşama (2-3 yaş)
  • Çatışma: Özerklik ve Kontrol
  • Nevrotik Sonuç: Obsesif-kompulsif davranışlar, aşırı kontrol ihtiyacı veya tam tersi kontrol eksikliği ortaya çıkabilir.

Diadik ve Triadik Çatışmalar (4-5 Gizli Zaman)

  • Öznel-Objektif: Çocuklar artık yalnızca bir değil birden fazla kişiyle ilgili rollerini anlamaya başlıyor ve sosyal etkileşimlerine karmaşıklık katıyor.
  • Fallik Aşama (3-6 yaş)
  • Çatışma: Oedipal veya Elektra kompleksi
  • Nevrotik Sonuç: Cinsel kimlik, ensest duygular veya aynı cinsiyetten ebeveynle aşırı rekabet ile ilgili sorunlar, kaygı ve suçluluk gibi nevrotik özelliklere neden olabilir.

Aileden Ayrılmak (6-7 Yaş)

  • Öznel-Objektif: Çocuk aileden farklı bir bireysellik duygusu geliştirmeye başlar.
  • Borderline ile İlişki: Bu aşamadaki başarısız bir müzakere, sıklıkla borderline kişilik bozukluklarında görülen özerklik ve bağımlılıkla ilgili süregelen sorunlara katkıda bulunabilir.
  • Gecikme Aşaması (6-12 yaş)
  • Çatışma: Sosyalleşme ve İzolasyon
  • Nevrotik Sonuç: Sosyal etkileşimlerde zorluk, sosyal kaygı veya geri çekilme potansiyeli.

Genital Kimlik, Ergenlik (12-18 Yaş)

  • Kimlik: Bu, kimlik oluşumu ve cinsellik ile ilgili sorunlarla ilgilenme zamanıdır.
  • Borderline ile İlişki: Bu dönemdeki kimlik karmaşası borderline özellikleri şiddetlendirebilir veya ön plana çıkarabilir.
  • Genital Aşama (Ergenlikten Yetişkinliğe):
  • Çatışma: Kimlik ve Rol Karışıklığı
  • Nevrotik Sonuç: Cinsel olgunluk ve kimlikle ilgili sorunlar, sıklıkla anksiyete bozukluklarına veya cinsel işlev bozukluklarına yol açar.

Mentzos’un Freud’un Kuramlarına Eleştirisi

Eleştirinin Temel Noktaları

Nevroz Kavramı: Freud, nevrozun, öncelikle erken çocukluk deneyimlerinden kaynaklanan, çözülmemiş bilinçdışı çatışmaların bir sonucu olduğunu öne sürdü. Mentzos bunu aşırı deterministik olmakla eleştiriyor ve insanın psikolojik gelişiminin karmaşıklığını açıklayan daha incelikli bir anlayış çağrısında bulunuyor.

Oedipal Kompleks: Freud’un Oedipal Kompleksi teorisi, psikoseksüel gelişimin fallik aşaması sırasında karşı cinsten ebeveyne yönelik cinsel çekiciliğin ve aynı cinsiyetten ebeveynle rekabetin evrensel fenomenler olduğunu ileri sürer. Mentzos, nevrotik gelişimi açıklayıcı bir model olarak Ödipal Kompleksin evrenselliğine ve gerekliliğine meydan okuyor.

Yapı ve Süreç: Freud sıklıkla psişik yapılara (İd, Ego ve Süperego gibi) odaklandı. Mentzos, zihinsel sağlığın şekillenmesinde süregelen intrapsişik ve kişilerarası etkileşimlerin rolünü vurgulayarak, daha çok dinamik, süreç odaklı bir zihin görüşüne yöneliyor.

Bilinçdışı Çatışma: Freud, bilinçdışı çatışmanın varlığını nevrozun merkezi olarak öne sürerken, Mentzos, hem iç hem de dış çevresel faktörleri dikkate alan daha ilişkisel bir yorumu savunur.

İndirgemecilik: Mentzos, Freud’un karmaşık psikolojik olguları cinsellik ve saldırganlık gibi temel dürtülere indirgeme, bağlanma ve sosyal etkileşim gibi diğer önemli faktörleri ihmal etme eğilimini eleştirir.

Uyumluluk: Mentzos, nevrotik semptomları sadece uyumsuz davranışlar olarak değil, daha sağlıklı başa çıkma için üzerinde çalışılabilecek ve yeniden düzenlenebilecek başarısız adaptasyon girişimleri olarak değerlendirmenin önemini vurguluyor.

Mentzos Nasıl Eleştiriyor?

Mentzos, Freud’un çalışmalarından sonra gelen araştırma ve klinik uygulamalardan elde edilen ampirik bulguları birleştirerek Freud’u eleştirir. Psikodinamik teorileri mevcut gelişim, psikopatoloji ve sinirbilim anlayışlarıyla uyumlu hale getirmeyi amaçlamaktadır. Eleştirileri genellikle yapıcıdır ve alanın temel fikirlerini göz ardı etmek yerine, alanı geliştirmeyi amaçlamaktadır.

Psikanaliz Alanında Rudolf ve Stavros Mentzos Arasındaki Çatışmalar

Hem Stavros Mentzos hem de Rudolf psikanaliz ve psikopatoloji alanında etkili isimlerdir. Ruh sağlığı anlayışımıza katkıda bulunan teorik çerçeveler geliştirdiler. Ancak iki bilim adamının bakış açılarında anlaşmazlıklar ve çatışmalar vardır.

Çatışmanın Temel Noktaları

Nevrozun Kavramsallaştırılması: Mentzos, nevrotik gelişimde yer alan dinamik etkileşimlere ve süreçlere odaklanır ve geleneksel Freudcu çerçeveleri sorgular. Öte yandan Rudolf, genellikle klasik psikanalitik teoriden etkilenen daha yapısal bir bakış açısına sahip olabilir.

Psikopatolojinin Doğası: Rudolf psikopatolojiye genellikle daha klasik bir psikanaliz merceğinden yaklaşarak iç çatışma ve savunma mekanizmalarına odaklanır. Mentzos, çevresel etkiler ve ilişkisel yönler de dahil olmak üzere daha geniş bir yelpazedeki faktörleri dikkate alma eğilimindedir.

Tedavi Yöntemleri: İkisinin tedaviye nasıl yaklaşılacağı konusundaki görüşleri farklı olabilir. Rudolf, klasik psikanalitik yöntemlerle bilinçdışı zihni anlamayı vurgularken Mentzos, psikanalizi diğer psikoterapi biçimleriyle birleştiren bütünleştirici yaklaşımlara yönelebilir.

Ampirik Geçerlilik: Mentzos sıklıkla bazı klasik psikanaliz teorilerinin ampirik destek eksikliğini eleştirir ve daha kanıta dayalı bir yaklaşımı savunur. Ancak Rudolf ampirik doğrulamayla daha az ilgilenip psikolojik anlayışın derinliğine daha fazla odaklanıyor olabilir.

İlişkisel Dinamikler: Mentzos, bireyin zihinsel sağlığını şekillendirmede ilişkilerin ve etkileşimlerin rolünü vurgular. Rudolf, bireyin iç dünyasını ve yapılarını vurgulayarak daha intrapsişik bir odağa sahip olabilir.

Çatışmaların Doğası

Rudolf ve Mentzos arasındaki çatışmalar, psikanalizdeki yeni psikoloji, sinir bilimi ve insan davranışı anlayışlarının nasıl geliştirilip entegre edileceğine dair daha büyük tartışmaların bir parçası olarak görülebilir. Anlaşmazlıkları genellikle farklı teorik temelleri ve tedavi yönelimlerini içerir.

Kaynak:

  1. Mentzos, S. (1991). Neurotic Conflict and its Structural Formation. In A Dynamic Psychopathology of Childhood (pp. 57-68). Seattle: Hogrefe & Huber Publishers.
  2. Mentzos, S. (1984). A Psychodynamic Approach to the Diagnosis of Psychosomatic Disorders. In S. L. A. Schmidt & G. E. Vaillant (Eds.), Theories of Schizophrenia and Psychosis (pp. 189-204). University of Nebraska Press.
  3. Freud, S. (1926). Inhibitions, Symptoms and Anxiety. The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume XX. London: Hogarth Press.
  4. Horowitz, M. J. (2004). Cognitive Psychodynamics: From Conflict to Character. John Wiley & Sons.
  5. OPD Task Force. (2008). “Operationalized Psychodynamic Diagnostics OPD-2: Manual of Diagnosis and Treatment Planning”. Hogrefe & Huber.
  6. Fonagy, P., Gergely, G., Jurist, E. L., & Target, M. (2002). “Affect Regulation, Mentalization, and the Development of the Self”. Other Press.
  7. Gabbard, G. O. (2005). “Psychodynamic Psychiatry in Clinical Practice”. American Psychiatric Publishing.
  8. Westen, D., & Gabbard, G. O. (2002). “Developments in Cognitive Neuroscience: II. Implications for Theories of Transference”. Journal of the American Psychoanalytic Association, 50(1), 99-134.
  9. Mentzos, S. (1991). “Neurotische Konfliktverarbeitung. Einführung in die psychoanalytische Neurosenlehre unter Berücksichtigung neuerer Perspektiven”. Fischer.
  10. Freud, S. (1894). “The Neuro-Psychoses of Defence”. Standard Edition, 3: 41–61.
  11. Mentzos, S. (1993). “A Dynamic Interactional Concept of Psychosis”. Psychotherapy and Psychosomatics, 60(3-4), 156-165.
  12. Kernberg, O. (1984). “Severe Personality Disorders: Psychotherapeutic Strategies”. Yale University Press.
  13. Winnicott, D.W. (1965). “The Maturational Processes and the Facilitating Environment: Studies in the Theory of Emotional Development”. The International Psycho-Analytical Library.
  14. Kohut, H. (1971). “The Analysis of the Self: A Systematic Approach to the Psychoanalytic Treatment of Narcissistic Personality Disorders”. The University of Chicago Press.
  15. Mentzos, S. (1991). “Neurotische Konfliktverarbeitung. Einführung in die psychoanalytische Neurosenlehre unter Berücksichtigung neuerer Perspektiven”. Fischer.
  16. Rudolf, G. (2002). “Strukturbezogene Psychotherapie: Leitfaden zur psychodynamischen Therapie struktureller Störungen”. Schattauer Verlag.
  17. Boehnke, K., et al. (2010). “Different perspectives in the theory and practice of psychoanalysis and psychotherapy: An empirical study of experts’ views”. International Journal of Psychoanalysis, 91(2), 375–394.
  18. Mahler, M. S., Pine, F., & Bergman, A. (1975). “The Psychological Birth of the Human Infant: Symbiosis and Individuation”. Basic Books.
  19. Erikson, E. H. (1968). “Identity: Youth and Crisis”. Norton & Company.
  20. Kernberg, O. (1975). “Borderline Conditions and Pathological Narcissism”. Jason Aronson.
  21. Freud, S. (1953). “Three Essays on the Theory of Sexuality”. In The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud (Vol. 7). Hogarth Press.
  22. Freud, S. (1905). “Three Essays on the Theory of Sexuality”. In The Standard Edition of the Complete Psychological Works of Sigmund Freud, Volume VII. Hogarth Press.
  23. Erikson, E. H. (1950). “Childhood and Society”. Norton & Company.
  24. Mahler, M., Pine, F., & Bergman, A. (1975). “The Psychological Birth of the Human Infant: Symbiosis and Individuation”. Basic Books.
  25. Klein, M. (1932). “The Psycho-Analysis of Children”. Delacorte Press.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Timor

Etimolojik Akrabalar:

Temo-* veya temer- kökü diğer dillerde de ilgili kelimelere ve Latince kökenli türevlere yol açmıştır:

  • Fransızca:** Timide (utangaç, korkak).
  • İtalyanca:** Timore (korku).
  • İspanyolca:** Temor (korku).
  • İngilizce:** Timorous (korkak, çekingen).

Bu formların her biri, farklı diller ve tarihsel bağlamlarda kalıcı korku kavramını yansıtan belirli kültürel ve dilsel nüanslarla gelişmiştir.

Fritz Riemann’ın Grundformen der Angst adlı kitabı insan davranışını ve psikolojik kalıplarını şekillendiren dört temel kaygı türünü incelemektedir: değişim veya tutarsızlık korkusu, sabitlik veya kısıtlanma korkusu, ayrılma veya terk edilme korkusu ve bütünleşme veya yakınlık korkusu. Bu kaygı biçimleri izole edilmiş olgular değildir, aksine birbirleriyle bağlantılıdır ve ilişkiler, özerklik ve kimlik de dahil olmak üzere yaşamın çeşitli yönlerini etkiler.

Değişim veya Tutarsızlık Korkusu

Riemann’ın tanımladığı temel kaygı türlerinden biri değişim korkusu veya tutarsızlıktır. Bu kaygıyı yaşayan bireyler istikrar, düzen ve öngörülebilirliğe yoğun bir ihtiyaç duyarlar. Son derece yapılandırılmış hayatlar yaşayabilir ve yeni deneyimlere direnebilirler çünkü bunlar belirsizlik getirebilir veya kontrol duygularını bozabilir.

  • Tezahürü: Bu korku genellikle rutin arzusu ve öngörülemezlikten kaçınma şeklinde ortaya çıkar. Bu tür kaygıya sahip kişiler, kendilerini güvende hissetmek için bilinen ve tanıdık ortamlara tutunarak kişisel ve mesleki yaşamlarındaki değişikliklerden kaçınabilirler.
  • İlişkili Tip: Bu korku takıntılı kişilik özelliklerine karşılık gelir. Obsesif eğilimleri olanlar genellikle kurallara ve rutinlere katı bir şekilde bağlı kalarak çevreleri üzerinde kontrol sağlamaya odaklanır ve bu süreçte esnek olmazlar.
  • Biyososyal Yorum: Evrimsel olarak, istikrar tercihi, öngörülebilirliğin güvenliğe eşit olduğu hayatta kalma mekanizmalarıyla bağlantılı olabilir. Modern zamanlarda, istikrar genellikle güvenlik duygusuyla ilişkilendirildiğinden, sosyal yapılar bunu pekiştirmektedir.
  • Ebeveynlerin ve Çocukların Rolü: İstikrarlı bir ortamı teşvik eden ebeveynlik, çocuklarda bu korkuyu azaltmaya yardımcı olabilir. Bununla birlikte, aşırı katı veya katı ebeveynlik, değişime karşı tahammülsüzlüğü pekiştirerek bu korkuyu daha da şiddetlendirebilir. Öte yandan, istikrarsızlık yaşayan çocuklar hayatlarının ilerleyen dönemlerinde öngörülebilirliğe daha fazla ihtiyaç duyabilirler.

Hipnoterapi** gibi terapötik müdahaleler, bireylerin korkularının köklerini keşfetmelerine ve yeni deneyimlere açılmalarına yardımcı olabilir. Daha fazla zihinsel esneklik yaratmak ve ezici kontrol ihtiyacını azaltmak için ilerlemeli gevşeme ve olumlu onaylamalar gibi teknikler kullanılabilir.

Sabitlik veya Kısıtlanma Korkusu

Değişim korkusunun aksine, sabitlik veya kısıtlanma korkusu kapana kısılma veya özgürlüğü kaybetme korkusunu içerir. Bu tür anksiyeteye sahip bireyler taahhütlere direnir ve sınırlayıcı hissettiren durumlardan kaçınır, genellikle her ne pahasına olursa olsun bağımsızlıklarını korumaya çalışırlar.

  • Tezahürü: Bu korku huzursuzluk ve sürekli yeni deneyimler arzusu olarak kendini gösterir. Bu kaygıya sahip kişiler uzun vadeli taahhütlerden korkabilir, bunları özgürlüklerine veya kişisel gelişimlerine yönelik tehditler olarak görebilirler. Sonuç olarak, kalıcı bir zorunluluk gibi hissettiren her şeyden kaçınarak tutarsız davranışlarda bulunabilirler.
  • İlişkili Tip: Bu kaygı genellikle histerik kişilik özellikleriyle bağlantılıdır. Histerik eğilimleri olan kişiler, kapana kısılmışlık veya hapsedilmişlik duygularından kaçmanın bir yolu olarak dramatik veya dürtüsel davranışlar sergileyebilirler.
  • Evrimsel olarak, keşif ve özgürlük ihtiyacı, kaynak edinme ve hayatta kalma mekanizması olarak anlaşılabilir. Bireyciliği ve kişisel özgürlüğü vurgulayan çağdaş toplumsal normlar da bu kaygıyı artırabilir.
  • Ebeveynlerin ve Çocukların Rolü: Aşırı korumacı veya kontrolcü ebeveynlik, çocuğun doğal merakını ve bağımsızlığını kısıtlayarak bu korkuyu yoğunlaştırabilir. Tersine, keşfe izin veren dengeli bir ortamın teşvik edilmesi, bu kaygının kök salma olasılığını azaltabilir.

Terapide, bireylerin yapı ihtiyaçlarını dengelerken özgürlük hissini yeniden kazanmalarına yardımcı olmak için hipnoterapi kullanılabilir. Rehberli imgeleme ve yeniden çerçeveleme teknikleri, kısıtlama algılarını değiştirmeye yardımcı olarak daha az sınırlayıcı hissetmelerini sağlayabilir.

Ayrılma veya Terk Edilme Korkusu

Ayrılma veya terk edilme korkusu, duygusal yakınlığa duyulan derin ihtiyaç ve yalnız bırakılma korkusu ile karakterize edilir. Bu korkuya sahip bireyler, duygusal destek ve onay için başkalarına aşırı bağımlı hale gelebilir ve yalnız kalma endişelerini hafifletmek için sürekli güvence arayışında olabilirler.

  • Tezahürü: Bu kaygı genellikle yapışkan veya bağımlı davranışlarla kendini gösterir. İnsanlar reddedilmekten veya terk edilmekten korkarak yalnız kalmaktan veya ilişkilerini kaybetmekten kaçınmak için büyük çaba sarf edebilirler.
  • İlişkili Tip: Bu anksiyete genellikle bireylerin güçlü bir kayıp veya ayrılık korkusu yaşadığı depresif eğilimlerle bağlantılıdır. Değersizlik hissi ve sürekli olarak dışarıdan onaylanma ihtiyacı gibi depresif belirtiler bu korkuya sahip kişilerde yaygındır.
  • Biyolojik açıdan bakıldığında, yalnız kalma korkusu evrimsel olarak sosyal bağlanma ve toplumsal korunma ihtiyacından kaynaklanıyor olabilir. Sosyolojik olarak, aile dinamikleri ve erken bağlanma deneyimleri, bu kaygının yetişkinlikte nasıl ortaya çıkacağını şekillendirmede önemli bir rol oynamaktadır.
  • Ebeveynlerin ve Çocukların Rolü: Erken bağlanma deneyimleri kritik öneme sahiptir. İstikrarlı ve besleyici ortamlarda büyüyen çocukların terk edilme korkusu geliştirme olasılığı daha düşüktür. Bunun aksine, ihmal veya tutarsız bakım bu korkuyu şiddetlendirerek daha sonraki ilişkilerde yoğun kaygıya yol açabilir.

Hipnoterapi** gibi terapötik yaklaşımlar, iç kaynaklar oluşturmaya ve kendi kendine yeterliliği güçlendirmeye odaklanabilir. İç çocuk iyileşmesi ve ilerlemeli gevşeme teknikleri bireylerin terk edilmeyle ilgili geçmiş travmalarını ele almalarına yardımcı olabilirken, olumlu onaylamalar öz saygıyı artırmak ve yalnızlık korkularını hafifletmek için çalışır.

Bütünleşme veya Yakınlık Korkusu

Terk edilme korkusunun karşıt spektrumunda, bireylerin yakın ilişkiler içinde özerkliklerini veya kimliklerini kaybetmekten korktukları bütünleşme veya yakınlık korkusu yer alır. Bu tür bir kaygı, insanların bağımsızlık duygularını tehdit edebilecek derin bağlantılardan kaçınarak duygusal ve fiziksel mesafeyi korumalarına yol açar.

  • Tezahürü: Bu korkuya sahip bireyler, kişisel alanlarını korumak için genellikle başkalarını kendilerinden uzaklaştırırlar. Derin duygusal bağlardan kaçınabilir ve yakın ilişkileri özerkliklerine yönelik potansiyel riskler olarak görebilirler.
  • İlişkili Tip: Bu korku şizoid veya kaçıngan kişilik özellikleriyle yakından ilişkilidir. Bu eğilimlere sahip kişiler, bağımsızlıklarını korumak için mesafeyi bir mekanizma olarak kullanarak duygusal kopuş ve sosyal etkileşimlerden geri çekilme sergileyebilirler.
  • Sosyal bağlılık hayatta kalmak için önemli olsa da, bu korku bireysel özerkliği korumanın bir yolu olarak evrimleşmiş olabilir. Kişisel bağımsızlığa öncelik veren kültürel normlar bu kaygıyı pekiştirerek bireylerin bunalmış hissetmeden yakın ilişkilere girmesini zorlaştırabilir.
  • Ebeveynlerin ve Çocukların Rolü: Erken bağımsızlık belirtileri gösteren çocuklar, özerkliklerinin sürekli tehdit altında olduğunu hissederlerse bu korkuyu geliştirebilirler. Aşırı müdahaleci ebeveynler, çocuğun kişisel alanının işgal edildiğini hissetmesine yol açarak bu kaygıyı şiddetlendirebilir.

Hipnoterapi bireylerin yakınlık ve samimiyet algılarını yeniden çerçevelendirmelerine yardımcı olarak bu deneyimlerin daha az tehdit edici hissetmelerini sağlayabilir. Ego güçlendirme** ve sınır koyma gibi teknikler, bireylerin daha derin duygusal bağlar kurarken özerklik duygusunu korumalarına yardımcı olabilir.

Biyososyolojik Perspektif ve Psikopatoloji

Riemann’ın çerçevesi, bu dört kaygı biçiminin birbirini dışlamadığını vurgulamaktadır. Bir birey, kişiliğini, ilişkilerini ve genel ruh sağlığını şekillendiren bu korkuların bir kombinasyonunu yaşayabilir.

  • Biyososyolojik Perspektif: Hem biyolojik yatkınlıklar hem de çevresel etkiler, bu kaygıların nasıl geliştiğini şekillendirmek için etkileşime girer. Kortizol ve serotonin gibi hormonal ve nörolojik faktörler anksiyete tepkilerine aracılık edebilirken, sosyal ve kültürel normlar bireylerin bu korkularla nasıl başa çıktıklarını etkilemektedir.
  • Psikopatoloji Üzerindeki Etkisi: Bu temel korkular, bireyleri belirli psikopatolojik durumlara yatkın hale getirebilir. Örneğin, belirgin bir değişim korkusu obsesif-kompulsif davranışlara yatkınlığı artırabilirken, güçlü bir ayrılık korkusu depresif bozukluklara katkıda bulunabilir. Tersine, mevcut psikolojik koşullar bu korkuları şiddetlendirerek kaygı ve ruh sağlığı arasında dinamik bir ilişki yaratabilir.

Fritz Riemann’ın dört temel korku biçimi – değişim korkusu, sabitlik veya kısıtlanma korkusu, ayrılma veya terk edilme korkusu ve bütünleşme veya yakınlaşma korkusu – psikopatolojik durumların gelişimini ve tezahürünü etkileyen önemli faktörlerdir. Erken yaşam deneyimlerinden kaynaklanan ve sosyal, genetik ve çevresel faktörler tarafından şekillendirilen bu kaygılar, bireyleri ruh sağlığı sorunlarına yatkın hale getirebilir. Aynı zamanda, mevcut psikopatolojik durumlar da bu korkuları şiddetlendirebilir ve altta yatan endişeler ile klinik ruh sağlığı durumları arasında dinamik bir etkileşim yaratabilir.

Psikopatolojiyi Şekillendiren Korku Biçimleri

  1. Psikopatoloji Üzerindeki Etkisi:
    Riemann’ın temel korku biçimleri, bireyleri belirli psikolojik bozukluklar geliştirmeye yatkın hale getirebilir. Örneğin:
    • Değişim Korkusu** (Tutarsızlık): Bu korkuya sahip bireyler genellikle öngörülebilirlik ve kontrol ihtiyacının katı rutinlere ve ritüellere yol açtığı obsesif-kompulsif davranışlar sergilerler.
    • Sabitlik veya Kısıtlanma Korkusu**: Kısıtlanmaktan veya özgürlüğünü kaybetmekten korkan kişiler, taahhütlerin bir tehdit olarak algılandığı yaygın anksiyete bozukluğu, fobiler veya sınır kişilik özellikleri olarak ortaya çıkan kaçınmacı davranışlar geliştirebilirler.
    • Ayrılma veya Terk Edilme Korkusu**: Bu korku, depresif bozukluklar ve bağlanma temelli kaygılarla yakından ilişkilidir. Bireyler, güvensizlik ve sürekli güvence ihtiyacı ile mücadele eden endişeli-kaçıngan veya bağımlı kişilik örüntüleri sergileyebilir.
    • Bütünleşme veya Yakınlık Korkusu**: Bu kaygı şizoid veya kaçıngan kişilik özelliklerine yol açabilir. Bireyler özerkliklerini korumak için kendilerini diğerlerinden uzaklaştırabilir ve bu da sosyal kaygı veya kişilik bozuklukları olarak ortaya çıkabilir.

    2. **Erken Gelişim: **
    Bu temel korkular genellikle erken çocukluk döneminde oluşur ve ebeveynlik tarzları, sosyal çevre ve genetik yatkınlıklar gibi bir dizi faktörden etkilenir. Örneğin:

      • Tutarsız bakım sağlayan veya istikrarsız ortamlar yaratan ebeveynlik, terk edilme korkusunun artmasına neden olabilir.
      • Aşırı katı veya kontrolcü ebeveynlik, değişim korkusunu besleyebilir veya yaşamın ilerleyen dönemlerinde katı, obsesif-kompulsif davranışlara yol açabilir.
      • Tersine, müdahaleci veya zorba ebeveynlik yakınlık korkusuna yol açarak bireyi duygusal olarak kopmaya ve yakın ilişkilerden kaçınmaya itebilir.

      Korku Biçimlerini Şekillendiren Psikopatoloji

      1.Korkuların Şiddetlenmesi:
      Önceden var olan psikolojik koşullar Riemann’ın temel korkularını artırabilir. Örneğin:

        • Majör depresif bozukluktan muzdarip bir kişi yoğun bir Değişim Korkusu yaşayabilir çünkü değişimin öngörülemezliği ezici gelebilir, kontrol ve istikrar ihtiyaçlarını artırabilir.
        • Benzer şekilde, anksiyete bozukluğu olan bireyler, mevcut duygusal düzensizlikleri reddedilme ve izolasyonla ilgili kaygılarını artırdığından, yüksek bir Ayrılma veya terk edilme korkusu yaşayabilirler.

        2. Tedavi ile Dinamik İlişki:
        Psikopatolojik durumların tedavisi genellikle altta yatan korkuları doğrudan etkiler. Başarılı terapötik müdahaleler bu kaygıların yoğunluğunu hafifletebilir:

          • Örneğin, obsesif kompulsif bozukluğun davranış terapisi yoluyla tedavi edilmesi Değişim Korkusunu azaltarak bireylerin kompulsiyonlarını daha etkili bir şekilde yönetmelerine yardımcı olabilir.
          • Depresif bir bozukluğun ele alınması Ayrılık Korkusu’nun hafifletilmesine yardımcı olarak bireyin daha sağlıklı ve güvenli ilişkiler kurmasını sağlayabilir.

          Riemann’ın Dört Temel Korkusu için Tedavi Yaklaşımları

          Riemann tarafından tanımlanan dört temel korku biçimini ele almak için, bireyin semptomlarına ve altta yatan korkularına bağlı olarak çeşitli terapötik teknikler kullanılabilir. Bunlar arasında ilaç tedavisi ve farkındalık uygulamalarının yanı sıra bilişsel, davranışsal, psikodinamik ve kişilerarası terapiler de yer almaktadır.

          1. Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT):
            • Uygunluk:** BDT, dört anksiyete türünün tümü için yararlıdır. Bireylerin kaygılarını sürdüren düşünce kalıplarını ve davranışlarını belirlemelerine ve değiştirmelerine yardımcı olur. Örneğin, Değişim Korkusu olan bir kişi, rutinlerini kademeli olarak değiştirerek ve felaket düşüncelerine meydan okuyarak korkularıyla yüzleşmeyi öğrenebilir.
            • Teknikler:** BDT, uyumsuz inançları yeniden şekillendirerek anksiyete semptomlarını azaltmak için bilişsel yeniden yapılandırma, maruz bırakma terapisi ve davranışsal aktivasyona odaklanır.

            2. Psikanalitik veya Psikodinamik Terapi:

              • Uygunluk:** Erken çocukluk deneyimlerinden veya bilinçdışı çatışmalardan kaynaklanan derin korkuları olan bireyler için özellikle etkili olan bu yaklaşım, Yakınlık Korkusu veya Ayrılık Korkusu olan kişiler için en yararlı olanıdır.
              • Teknikler:** Bu terapi, geçmiş travmaları, bağlanma kalıplarını ve kaygıyı besleyen bilinçdışı motivasyonları araştırarak bireylerin daha fazla duygusal farkındalık geliştirmelerine ve çözülmemiş çatışmaları çözmelerine yardımcı olur.

              3. İlaçlar:

                • Uygunluk:** Anksiyete ve depresyon için SSRI’lar (Seçici Serotonin Geri Alım İnhibitörleri) veya akut anksiyete için benzodiazepinler gibi ilaçlar her tür için faydalı olabilir. Bununla birlikte, bunlar bireyin ihtiyaçlarına göre dikkatlice uyarlanmalıdır ve genellikle terapi ile birleştirildiklerinde en etkili olurlar.
                • Değerlendirmeler:** İlaçlar, özellikle psikolojik terapinin tek başına yeterli rahatlama sağlayamayabileceği şiddetli anksiyete bozuklukları vakalarında ruh halini ve anksiyeteyi düzenlemeye yardımcı olur.

                4. Aile Terapisi:

                  • Uygunluk:** Aile terapisi özellikle Ayrılık Korkusu veya Yakınlık Korkusu ile mücadele eden bireyler için yararlıdır, çünkü aile dinamikleri genellikle bu korkuların sürdürülmesinde veya şiddetlenmesinde önemli bir rol oynar.
                  • Teknikler:** Aile terapisi, iletişimi geliştirmek, bağlanma sorunlarını ele almak ve bireyin kaygısına katkıda bulunabilecek çatışmaları çözerek daha sağlıklı ilişkileri teşvik etmek için çalışır.

                  5.Farkındalık ve Stres Azaltma Teknikleri:

                    • Uygunluk:** Farkındalık meditasyonu, aşamalı kas gevşetme ve stres azaltma teknikleri gibi farkındalık temelli yaklaşımlar, her tür kaygıyı yönetmek için uygundur.
                    • Teknikler:** Bu uygulamalar bireylerin duygusal düzenlemeyi artırmalarına, fizyolojik uyarılmayı azaltmalarına ve ezici korkuları ve kaygıyı hafifletebilecek şimdiki zamana odaklı bir farkındalığı teşvik etmelerine yardımcı olur.

                    6. Maruz Bırakma Terapisi:

                      • Uygunluk: Bu terapi özellikle Değişim Korkusu veya Sabitlik Korkusu olan bireyler için faydalıdır, çünkü kişiyi anksiyete tetikleyicilerine karşı duyarsızlaştırmak için kontrollü bir ortamda korkularına kademeli olarak maruz bırakmayı içerir.
                      • Teknikler: Maruz bırakma terapisi, bireylerin korkularıyla küçük, yönetilebilir adımlarla yüzleşmelerine yardımcı olarak kaçınma davranışlarını azaltır ve belirsizliğe veya sınırlamaya tahammül etme yeteneklerini artırır.

                      7. Kişilerarası Terapi (IPT):

                        • Uygunluk: IPT özellikle Ayrılma Korkusu veya Bütünleşme Korkusu olan bireyler için faydalıdır, çünkü bu korkular genellikle kişilerarası ilişkilerde ortaya çıkar.
                        • Teknikler: IPT, ilişki dinamiklerini, iletişim becerilerini ve duygusal ifadeyi geliştirmeye odaklanarak, bireylerin kişisel ve sosyal yaşamlarında yakınlık veya terk edilme korkularının üstesinden gelmelerine yardımcı olur.
                        1. Grup Terapisi:
                        • Uygunluk: Grup terapisi sosyal destek sağlar ve her tür korkuya sahip bireyler için faydalıdır. Korkuları ifade etmek, başa çıkma stratejilerini paylaşmak ve benzer kaygılar yaşayan diğer kişilerden içgörü kazanmak için bir platform sunar.
                        • Teknikler: Grup ortamları, Bütünleşme Korkusu ile mücadele eden bireyler için bir topluluk duygusunu teşvik ederken, Ayrılma Korkusu olanlar için izolasyon duygularını azaltmaya yardımcı olabilir.

                        Keşif

                        Timor* kelimesinin etimolojisi gerçekten de Proto-Hint-Avrupa (PIE) kökü olan temo- veya temer-‘e dayanmaktadır ve bu kök korku veya korkma fikriyle ilgilidir. Bu kök aynı zamanda “korkmak” ya da “korkmak” anlamına gelen Latince timere fiilinin de kökenidir. Timere* kelimesinden türetilen timor kelimesi Klasik Latince’de çeşitli bağlamlarda korku veya endişeyi ifade etmek için kullanılmıştır.

                        Tarihsel Gelişim

                        1. Klasik Latince Kullanımı:
                          Timor* kelimesi Roma edebiyatında MÖ 2. yüzyıl gibi erken bir tarihe ait metinlerde belgelenmiştir. Klasik biçimiyle korku, dehşet, endişe ve hatta dehşet anlamına gelebilir ve tehlike korkusu, bilinmeyen korkusu ve ilahi cezalandırma korkusu dahil olmak üzere çok çeşitli durumlara uygulanabilir.
                        2. Orta Çağ’da Dini Anlamı:
                          Orta Çağ boyunca timor terimi, özellikle Hıristiyan teolojisi bağlamında daha spesifik bir dini anlam kazanmıştır. Timor Domini* (Rab korkusu) ifadesi dini metinlerde, özellikle de timor kelimesinin sıklıkla Tanrı’ya duyulan saygı ve huşu ifade etmek için kullanıldığı Latince Vulgate İncil’inde öne çıkmıştır. Terimin bu dini kullanımı, bir erdem olarak görülen ahlaki ve ruhani bir korkuyu yansıtıyordu – ilahi güç ve otoriteye saygıyı koruyan bir korku.
                        3. Rönesans ve Erken Modern Dönem:
                          Rönesans döneminde timor hem dini hem de seküler bağlamlarda kullanılmaya devam etmiştir. Bu dönemde Latince sözcük felsefi ve psikolojik yorumları da içerecek şekilde genişlemiştir. Genellikle klasik kaynaklardan yararlanan Rönesans düşünürleri, teolojik tartışmalarda timor kavramını sürdürürken, aynı zamanda özellikle insanlık durumu ve ölümlülük üzerine felsefi çalışmalarda korkunun daha seküler anlayışlarını keşfetmeye başladılar. Örneğin, timor mortis (ölüm korkusu) ifadesi bu dönemde, özellikle de varoluşsal kaygılarla boğuşan edebiyat ve felsefede yaygın bir ifade haline gelmiştir. Benzer şekilde, timor reverentiæ (hürmet veya huşu korkusu), ilahi güçler karşısında alçakgönüllülüğü vurgulayarak Tanrı’ya karşı derin bir saygı veya korkuyu ifade etmeye devam etmiştir.
                        4. Modern Kullanım:
                          Çağdaş dilde timor hala hem dini hem de seküler anlamlarını taşımakla birlikte, çoğunlukla teolojik, felsefi veya hukuki tartışmalarda özel veya resmi bağlamlarda kullanılmaktadır. Terim, belirli korkuları çağrıştıran çeşitli bileşik ifadelerde yer almaktadır, örneğin:
                        • Çeşitli edebi ve felsefi bağlamlarda kullanılan Timor mortis (ölüm korkusu).
                        • Özellikle insanlık ve ilahi olan arasındaki ilişkiyle ilgili dini tartışmalarda hala geçerli olan Timor reverentiæ (hürmet veya saygı korkusu).

                        Kültürel ve Dilbilimsel Etki:

                        Timor* kelimesinin anlamsal çeşitliliği, farklı toplumların korkuyu zaman içinde, özellikle de otorite, ölümlülük ve ilahi olanla ilişkili olarak nasıl yorumladığını vurgular. Korku, timor sözcüğünde özetlendiği gibi, yalnızca temel bir duygusal tepki değil, aynı zamanda derinlere kök salmış kültürel ve felsefi bir kavramdır.

                        Tarihsel ve dini metinlerdeki kullanımını incelediğimizde, timor kelimesinin hem insan hayatının kırılganlığını hem de korku karşısında davranışları yöneten ahlaki çerçeveleri anlamada kilit bir terim olarak hizmet ettiği ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla bu sözcük ölümlülük, inanç ve insan deneyimi üzerine yapılan tartışmalarda yankı bulmaya devam etmektedir.

                        Genişletilmiş Bağlam:

                        1. Yasal Terminoloji: Bazı yasal bağlamlarda timor, eylemleri veya sözleşmeleri etkileyen korku biçimlerini ifade etmek için kullanılır. Örneğin, timor reverentiæ yasal çağrışımlara sahiptir ve otoriteye karşı duyulan saygılı bir korkudan etkilenen eylemlere atıfta bulunur.
                        2. Psikolojik Kullanım: Psikolojik ve felsefi çalışmalarda, timor mortis gibi Latince terimlerin kullanımı, özellikle insanın ölüm ve bilinmezlik deneyimine odaklanan varoluşçu filozofların çalışmalarında, varoluşsal korku hakkındaki tartışmaları çerçevelemeye yardımcı olur.

                        Sonuç olarak, timor kelimesinin evrimi, kökeni korkuya dayanan bir terimin zaman içinde hem duygusal hem de ahlaki boyutları kapsayacak şekilde nasıl uyarlandığını ve farklı kültürler ve çağlar boyunca dini, hukuki ve varoluşsal bağlamlarda geçerliliğini nasıl koruduğunu göstermektedir.

                        İleri Okuma
                        1. Lewis, C. T., & Short, C. (1879). A Latin Dictionary. Oxford: Clarendon Press.
                        2. Freud, S. (1923). The Ego and the Id. London: Hogarth Press.
                        3. Nygren, A. (1932). Agape and Eros. London: S.P.C.K.
                        4. Curtius, E. R. (1953). European Literature and the Latin Middle Ages. Princeton: Princeton University Press.
                        5. Ernout, A., & Meillet, A. (1959). Dictionnaire étymologique de la langue latine: Histoire des mots (4th ed.). Paris: Klincksieck.
                        6. Kohut, H. (1971). The Analysis of the Self: A Systematic Approach to the Psychoanalytic Treatment of Narcissistic Personality Disorders. International Universities Press.
                        7. Riemann, F. (1975). Grundformen der Angst [Basic Forms of Anxiety]. Reinhardt Verlag.
                        8. Derrida, J. (1993). Aporias: Dying—Awaiting (One Another at) the “Limits of Truth”. Stanford: Stanford University Press.
                        9. Agamben, G. (1998). Homo Sacer: Sovereign Power and Bare Life. Stanford: Stanford University Press.
                        10. Hammond, D. C. (2010). Hypnosis in the treatment of anxiety- and stress-related disorders. Expert Review of Neurotherapeutics, 10(2), 263-273.
                        11. Kendler, K. S., Aggen, S. H., Knudsen, G. P., Røysamb, E., Neale, M. C., & Reichborn-Kjennerud, T. (2011). The structure of genetic and environmental risk factors for syndromal and subsyndromal common DSM-IV axis I and all axis II disorders. American Journal of Psychiatry, 168(1), 29-39.
                        12. Watkins, C. (2011). The American Heritage Dictionary of Indo-European Roots (3rd ed.). Boston: Houghton Mifflin Harcourt.

                        Psikodinamik terapi

                        Psikanalitik teorilere dayanır ve mevcut davranış kalıplarında kendini gösteren bilinçdışı süreçleri bilince çıkarmayı amaçlar.

                        Terapist terapötik süreçte bir gözlemci olarak yer alır ve hastanın düşüncelerini, duygularını ve davranışlarını analiz eder. Bu yöntem, terapistin bilinçdışı çatışmaları ve kalıpları anlamasına yardımcı olarak hastanın sorunlarını keşfetmesi için güvenli bir ortam yaratır.

                        Etkileşim ve rol alma:

                        Rol alma ve manzarayı anlama yoluyla terapist, hastanın deneyiminde aktif bir katılımcı haline gelir. Bu, hastanın duygularını ve tepkilerini daha iyi anlamak için belirli rolleri veya senaryoları canlandırmayı içerir.

                        Duygularla Başa Çıkmak:

                        Psikodinamik terapide çok önemli bir yetenek, terapistin kendi duygularını yönetme kapasitesinin yanı sıra hastanın duygularını, özellikle de kaygı, gerginlik ve çatışmaları anlama ve ele alma kapasitesidir. Terapist, hastanın duygusal durumlarıyla empati kurarken mesleki sınırlarını korumalıdır.

                        Teorik Anlayış:

                        Bu, teorik kavramları terapide uygulama yeteneğini ifade eder. Terapistlerin çeşitli psikodinamik teorileri anlaması ve bunları kişisel deneyimleri ve hastanın durumuyla bağlantı kurmak için kullanması gerekir.

                        Yapı, Çatışma ve Trans Temaları:

                        Terapist hastanın yapısal düzeyini, çatışma düzeyini ve karşılık gelen trans temalarını tanımlayabilmelidir. Bu, derin, odaklanmış dikkat durumları olan transın kaynak odaklı ve psikodinamik temelli işlenmesini gerektirir.

                        Psikodinamikte hem yapısal model hem de işlevsel model, insan zihninin işleyişini, özellikle de iç güçlerin davranışı ve kişiliği nasıl etkilediğini anlamak için çerçeveler sunar. İşte her biri için ayrıntılı bir açıklama:

                        Yapısal Model

                        Psikodinamikteki yapısal model öncelikle Sigmund Freud’un insan ruhunu üç bölüme ayırmasına atıfta bulunur: İd, Ego ve Süperego.

                        • Kimlik: Kimlik, tüm doğuştan gelen dürtülerimizi, arzularımızı ve içgüdülerimizi içeren bilinçsiz kısımdır. Anında tatmin arayan “zevk ilkesi” temelinde çalışır.
                        • Ego: Ego, Id ile dış dünya arasında aracı görevi görür. İd’in arzularını gerçekçi ve sosyal olarak kabul edilebilir bir şekilde tatmin etmeye çalışan “gerçeklik ilkesini” takip eder.
                        • Süperego: Süperego ahlaki ilkelerimizi ve toplumsal normlarımızı bünyesinde barındırır. Genellikle kimliğin acil tatmin taleplerine karşı çıkan etik bir bileşen olarak hizmet eder.

                        Yapısal model, klinisyenlerin birey içindeki çatışmaları anlamalarına yardımcı olur. Örneğin kaygı, İd’in arzuları ile Süperego’nun normları arasında, Ego’nun başarısız bir şekilde aracılık ettiği bir çatışma olarak görülebilir.

                        Yapısal Düzlemde Psikopatolojiler

                        Obsesif-Kompulsif Bozukluk (OKB): Freud’un yapısal modeli açısından OKB, Süperego’nun özellikle güçlü ve cezalandırıcı olduğu İd, Ego ve Süperego arasındaki dengesizlik olarak anlaşılabilir. Ego, sert bir Süperego ile talepkar Kimlik arasında arabuluculuk yapmaya çalışırken kaygıyı uzak tutmak için ritüel davranışlara başvurur.

                        Sınırda Kişilik Bozukluğu: Yapısal açıdan bakıldığında, Sınırda Kişilik Bozukluğu olan bireylerin kırılgan veya tutarsız şekilde gelişmiş bir Ego’su olabilir. Ayrıca çok talepkar bir kimliğe ve zayıf bir süperegoya sahip olabilirler, bu da duyguları düzenlemede ve ilişkileri sürdürmede zorluklarla sonuçlanabilir.

                        Fonksiyonel Model

                        İşlevsel model, statik yapılardan ziyade zihinsel süreçlerin dinamik etkileşimiyle ilgilenir. Algı, motivasyon ve duygu gibi çeşitli psikolojik işlevlerin nasıl etkileşime girdiğine ve insan davranışına nasıl katkıda bulunduğuna bakar.

                        İşlevsel modelde, ruhun etkili ya da etkisiz çalışmasına olanak tanıyan ve uyumlu ya da uyumsuz davranışlara yol açan “mekanizmalar” ve “süreçler” üzerine odaklanılır.

                        Örneğin inkar, yansıtma veya rasyonelleştirme gibi savunma mekanizmaları, psişenin bireyi psikolojik zararlardan korumak için kullandığı işlevsel stratejiler olarak görülebilir. Ancak bu tür mekanizmalara aşırı güvenmek aynı zamanda işlevsiz davranışlara da yol açabilir.

                        İşlevsel Düzlemdeki Psikopatolojiler

                        Depresyon: İşlevsel olarak depresyon, stresle başa çıkmada uyarlanabilir mekanizmaların başarısızlığı olarak görülebilir. Geri çekilme, içe atma veya kendine karşı dönme gibi savunma mekanizmaları aşırı kullanılabilir ve kalıcı depresif duruma katkıda bulunabilir.

                        Anksiyete Bozuklukları: İşlevsel düzeyde, anksiyete bozuklukları uyumsuz başa çıkma mekanizmalarından kaynaklanıyor olabilir. Örneğin, “kaçınma” savunma mekanizmasının aşırı kullanımı Yaygın Anksiyete Bozukluğu gibi durumlara katkıda bulunabilir.

                        Psikodinamik olarak bilgilendirilmiş konuşma (Psikodinamik olarak Bilgilendirilmiş Konuşma):

                        Terapist konuşmayı yönlendirmek için psikodinamik teorinin ilkelerini kullanır. Bu, hastayı bilinçdışı düşüncelerini ve duygularını keşfetmeye teşvik etmek için açık uçlu soruları ve yansıtıcı dinlemeyi içerebilir.

                        Terapötik Tutum ve Destek:

                        • Bu, terapistin sağladığı genel tutumu ve rehberliği kapsar. Uygun bir terapötik tutum, hastanın terapi süreci boyunca anlaşıldığını, saygı duyulduğunu ve desteklendiğini hissetmesini sağlar.
                        • Bu yetenekler ve yöntemler, psikodinamik terapide bilinçdışı süreçleri ve çatışmaları keşfetmek için uyum içinde çalışan bütünsel bir yaklaşıma katkıda bulunur.

                        Aktarım ve karşıaktarım psikodinamik terapi ve psikanalizdeki anahtar kavramlardır. Terapötik ilişki sırasında terapist ile hasta arasında ortaya çıkan duygusal ve psikolojik dinamiklere atıfta bulunurlar. Bu mekanizmaları anlamak terapötik süreç için çok önemli olabilir.

                        Aktarım

                        Tanım: Aktarım, geçmiş ilişkilerden gelen duygu, düşünce ve beklentilerin terapiste bilinçsizce yeniden yönlendirilmesi anlamına gelir. Çoğunlukla hastanın kişilerarası kalıplarını ve çatışmalarını yansıtır.

                        Mekanizma: Hasta bilinçsizce terapiste sanki ebeveyni, kardeşi veya eski sevgilisi gibi geçmişinden gelen önemli bir figürmüş gibi davranmaya başlayabilir. Örneğin, terk edilmeyi deneyimlemiş bir hasta, terapistin randevuya geç kalması durumunda endişeli hissetmeye başlayabilir ve bu terk edilme korkularını terapiste yansıtabilir. Bu yansıtmaları anlamak hem terapiste hem de hastaya çözülmemiş sorunlara ve işlevsiz kişilerarası ilişkilere dair içgörü sağlayabilir.

                        Karşı aktarım

                        Tanım: Karşıaktarım, terapistin, özellikle terapistin kendi bilinçdışı süreçlerinden veya geçmiş deneyimlerinden etkilenen, hastaya verdiği duygusal tepkidir.

                        Mekanizma: Hastanın duygularını terapiste aktarabilmesi gibi, terapist de hastaya karşı bilinçsiz duygusal tepkiler verebilir. Bunlar aşırı sevgiden mantıksız tahrişe kadar değişebilir. Örneğin, bir terapist, kendisine kendi yaşamlarında çatıştığı birini hatırlatan bir hastadan alışılmadık derecede rahatsız olabilir. Fark edilmeyen karşı aktarım terapötik süreci tehlikeye atabileceğinden, karşı aktarımın farkında olmak çok önemlidir.

                        Terapide Önemi

                        Hem aktarım hem de karşı aktarım terapötik süreç için önemlidir çünkü hastanın zihinsel sağlığını etkileyebilecek altta yatan dinamikleri ve sorunları ortaya çıkarırlar. Kişilerarası zorlukların keşfedilip anlaşılabileceği “canlı” bir alan sağlarlar. Ancak etkili bir terapi için terapistin her iki olguyu da profesyonelce tanıması ve yönetmesi çok önemlidir.

                        Tarih

                        Psikodinamik terapinin tarihi, Freud’un bilinçdışı zihin teorilerini geliştirmeye başladığı 19. yüzyılın sonlarına kadar izlenebilir. Düşüncelerimizin, duygularımızın ve davranışlarımızın bilinçdışı anılardan, arzulardan ve çatışmalardan etkilendiğine inanıyordu. Ayrıca rüyalarımızı, serbest çağrışımlarımızı ve terapiye direncimizi analiz ederek bilinçdışımıza dair içgörü kazanabileceğimize inanıyordu.

                        Freud’un teorileri o zamanlar tartışmalıydı, ancak sonunda geniş çapta kabul gördü. Psikodinamik terapi, 20. yüzyılın başlarında psikoterapinin baskın biçimi haline geldi. Ancak, davranış terapisi ve bilişsel terapi gibi diğer yaklaşımların yükselişi nedeniyle 20. yüzyılın ortalarında popülaritesi azaldı.

                        Son yıllarda psikodinamik terapiye ilgi yeniden canlandı. Bunun nedeni kısmen psikodinamik terapinin etkinliğini doğrulamaya yardımcı olan yeni araştırma yöntemlerinin geliştirilmesidir. Psikodinamik terapinin artık anksiyete bozuklukları, depresyon ve kişilik bozuklukları dahil olmak üzere çeşitli zihinsel sağlık sorunları için etkili bir tedavi olduğu düşünülmektedir.

                        Psikodinamik terapi tarihindeki önemli isimlerden bazıları şunlardır:

                        Sigmund Freud (1856-1939): Freud, psikodinamik terapinin kurucusu olarak kabul edilir. Bilinçdışı zihin teorisini ve bilinçdışını serbest çağrışım, rüya analizi ve aktarım yoluyla keşfetmeyi içeren bir psikodinamik terapi biçimi olan psikanaliz tekniklerini geliştirdi.

                        Carl Jung (1875-1961): Jung, Freud’un teorilerinden etkilenen İsviçreli bir psikiyatristti. Kolektif bilinçdışı adını verdiği kendi bilinçdışı teorisini geliştirdi. Jung ayrıca rüyalarda ve mitlerde bulunan evrensel semboller olan arketiplerin önemine de vurgu yaptı.

                        Alfred Adler (1870-1937): Adler, Freud’un teorilerinden ayrılan Avusturyalı bir psikiyatristti. Kişiliğimizin, üstünlük çabamız ve aşağılık duygularının üstesinden gelme arzumuz tarafından şekillendiğine inanıyordu. Adler ayrıca gelişimimizde sosyal faktörlerin önemine de vurgu yaptı.

                        Karen Horney (1885-1952): Horney, Adler’in teorilerinden de etkilenen bir Alman-Amerikalı psikanalistti. Kişiliğimizin başkalarıyla olan ilişkilerimiz ve sevgi ve kabul edilme ihtiyacımız tarafından şekillendiğine inanıyordu. Horney ayrıca gelişimimizde cinsiyet rollerinin önemini vurguladı.

                        Psikodinamik terapi karmaşık ve gelişen bir alandır. Psikodinamik terapide birçok farklı düşünce ekolü vardır ve her yaklaşımın kendine özgü teknikleri ve teorileri vardır. Bununla birlikte, psikodinamik terapinin tüm biçimleri, danışanların bilinçdışı zihinlerine dair içgörü kazanmalarına ve yaşamlarında olumlu değişiklikler yapmalarına yardımcı olmak gibi ortak bir hedefi paylaşır.

                        Kaynak:

                        1. Mitchell, S. A., & Black, M. J. (1995). Freud and Beyond: A History of Modern Psychoanalytic Thought. Basic Books.
                        2. McWilliams, N. (2004). Psychoanalytic Psychotherapy: A Practitioner’s Guide. Guilford Press.
                        3. Freud, S. (1923). “The Ego and the Id.” Standard Edition, 19: 1-66.
                        4. McWilliams, N. (2011). “Psychoanalytic Diagnosis: Understanding Personality Structure in the Clinical Process.” Guilford Press.
                        5. Kernberg, O. (1984). “Severe Personality Disorders: Psychotherapeutic Strategies.” Yale University Press.
                        6. Vaillant, G. E. (1992). “Ego Mechanisms of Defense: A Guide for Clinicians and Researchers.” American Psychiatric Pub.

                        Click here to display content from YouTube.
                        Learn more in YouTube’s privacy policy.

                        Click here to display content from YouTube.
                        Learn more in YouTube’s privacy policy.

                        Tutukluların İkilemi

                        Tutukluların İkilemi, oyun teorisinde iki kişinin tutuklanıp bir suçla itham edildiği varsayımsal bir senaryodur. İkilem, işbirliği ve rekabetin faydalarını ve dezavantajlarını inceler.

                        Senaryo:

                        İki kişi tutuklandı ve bir suçla itham edildi. Ayrı hücrelerde tutulurlar ve birbirleriyle iletişim kuramazlar. Ancak savcının, onları asıl suçlamadan mahkum etmek için yeterli kanıtı yok; ikisinin de suçu itiraf etmesini umuyor.

                        Onlara aşağıdaki anlaşma teklif edilir:

                        1. A ve B’nin ikisi de suçu itiraf ederse, her biri 2’şer yıl hapis yatacak.
                        2. A itiraf eder ancak B suçu reddederse, A (işbirliği yaptığı için) 1 yıl, B ise 3 yıl (ve tersi) hapis yatacaktır.
                        3. A ve B’nin ikisi de suçu reddederse, her biri yalnızca 1’er yıl hapis yatacak (daha düşük bir suçlamayla).

                        Analiz:

                        Mahkumların İkilemi, bireysel ve grup rasyonalitesi arasındaki mücadeleyi somutlaştırır. Kişisel çıkarları tarafından yönlendirilen bir kişi, diğer kişinin ne yaptığına bakmaksızın itiraf etmeyi seçecektir. Bu baskın stratejidir. Ancak, her iki kişi de kendi çıkarları doğrultusunda hareket ederse, her ikisi de sessiz kalmalarına göre daha yüksek bir ceza alırlar. Toplu olarak rasyonel eylem, her ikisi için de yalnızca 1 yıl yatarak suçu reddetmek olacaktır.

                        Bu senaryo, sosyal durumlarda stratejik karar almanın genellikle mantık dışı olan doğasını göstermek için kullanılır. Ekonomi, politika ve psikoloji dahil olmak üzere çeşitli alanlarla ilgilidir.

                        Gerçek Hayat Uygulamaları:

                        Tutukluların İkilemi, uluslararası politikadan (ör. silahlanma yarışı) iş stratejisine (ör. reklam savaşları) ve çevre politikasına (ör. karbon emisyonlarını azaltmak) kadar işbirlikçi davranışı içeren çeşitli gerçek dünya senaryolarına uygulanabilir.

                        Genişletilmiş Sürüm – Yinelenen Tutukluların İkilemi:

                        Yinelenen bir mahkumun ikilemi, zaman içinde tekrarlanan aynı senaryoyu içerir. Kapsamlı bir çalışma konusu olmuştur. İlk hamlede işbirliği yapmayı, ardından sonraki hamlelerde rakibin son hamlesini yansıtmayı içeren “Tit for Tat” gibi stratejiler, uzun vadede işbirliğine yol açabilir.

                        Tarih

                        Tutukluların İkilemi, iki kişilik bir çatışmada işbirliğinin zorluğunu gösteren oyun teorisindeki bir düşünce deneyidir. Senaryo tipik olarak bir suçtan tutuklanan ve ayrı hücrelerde tutulan iki mahkumu içerir. Mahkumların birbirleriyle iletişim kurmasına izin verilmiyor. Polis her mahkuma bir anlaşma teklif ediyor: Suçu itiraf ederlerse serbest bırakılacaklar, diğer mahkum ise daha uzun bir hapis cezası için hapse gönderilecek. Her iki mahkum da itiraf ederse, ikisi de daha kısa hapis cezasına çarptırılacak. Ancak her iki mahkum da sessiz kalırsa ikisi de serbest bırakılacak.

                        Tutukluların İkilemi, sosyal ikilemin klasik bir örneğidir; bireylerin kendi çıkarları doğrultusunda hareket ettikleri bir durum, dahil olan herkes için yetersiz bir sonuç üretir. Tutukluların İkilemi’nde her iki mahkum için de en iyi sonuç sessiz kalmaktır. Bununla birlikte, her mahkumun, her ikisi için de daha kötü bir sonuca yol açacak olsa da, itiraf etme güdüsü vardır.

                        Tutukluların İkilemi ilk olarak RAND Corporation’da iki araştırmacı olan Merrill Flood ve Melvin Dresher tarafından 1950’de yayınlanan bir makalede tanımlandı. “Mahkumların İkilemi” adı, Princeton Üniversitesi’nde matematikçi olan Albert W. Tucker tarafından icat edildi.

                        Tutukluların İkilemi, silahlanma yarışları, ticaret müzakereleri ve çevre anlaşmaları dahil olmak üzere çok çeşitli gerçek dünya durumlarını modellemek için kullanılmıştır. İkilem aynı zamanda işbirliği ve güvenin doğasını keşfetmek için de kullanılmıştır.

                        Tutukluların İkilemi karmaşık ve zorlu bir sorundur ve kolay bir çözümü yoktur. Ancak bu ikilem, işbirliğinin zorluklarına ve sosyal etkileşimlerde güvenin önemine ışık tutmaya yardımcı oldu.

                        Tutukluların İkilemi, oyun teorisi probleminin klasik bir örneğidir. Oyun teorisi, iki veya daha fazla oyuncunun çıkarlarının çatıştığı durumlarda stratejik karar verme çalışmasıdır. Tutukluların İkilemi sıfır toplamlı bir oyundur, yani bir oyuncunun kazancı başka bir oyuncunun kaybıdır.

                        Kaynak:

                        1. Axelrod, R. (1984). The Evolution of Cooperation. Basic Books.
                        2. Osborne, M. J., & Rubinstein, A. (1994). A Course in Game Theory. The MIT Press.

                        Click here to display content from YouTube.
                        Learn more in YouTube’s privacy policy.

                        Balint grubu

                        “Balint” kelimesi bir Macar soyadıdır. Macarca “şahin” anlamına gelen “bálint” kelimesinden türediği düşünülmektedir.

                        Balint grupları, klinisyen-hasta ilişkisini iyileştirmek ve geliştirmek için hasta vakalarını tartışan bir grup klinisyeni içeren bir tür grup terapisidir. Grup genellikle eğitimli bir Balint lideri veya kolaylaştırıcısı tarafından yönetilir.

                        Balint grubu, adını 1950’lerde eşi Enid ile birlikte bu yöntemi başlatan Macar psikanalist Michael Balint’ten almıştır. Başlangıçta pratisyen hekimler için tasarlandı, ancak o zamandan beri hemşireler, psikologlar ve sosyal hizmet uzmanları gibi diğer sağlık profesyonellerini de kapsayacak şekilde genişletildi.

                        Balint grubunun amacı, klinisyen ve hasta arasındaki terapötik ilişkiyi geliştirmektir. Klinisyenlerin hastalarla tipik klinik ortamda genellikle fark edilmeyen ilişkilerinin duygusal içeriğini keşfetmelerine ve anlamalarına olanak tanır. Balint grupları, klinisyenlerin hastalara karşı duygularını ve tepkilerini anlamalarına yardımcı olur ve bu da hasta bakımının iyileştirilmesine yol açabilir.

                        Balint grupları sağlık profesyonelleri için çok faydalı olabilir. Zor vakaları tartışmak için destekleyici bir ortam sağlayabilir, hasta bakımının duygusal yönlerini yönetmeye yardımcı olabilir, iş tatminini artırabilir ve mesleki tükenmişliği azaltabilir.

                        Tarih

                        Balint ailesi, 13. yüzyıla kadar uzanan bir Macar ailesidir. Aile, doktor ve psikanalist Michael Balint de dahil olmak üzere bir dizi önemli figür üretti.

                        Michael Balint (1896-1970), tıp uygulamalarının psikolojisi üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan Macar-İngiliz bir psikanalistti. Balint, 1896’da Budapeşte, Macaristan’da doğdu. Budapeşte Üniversitesi’nde tıp okudu ve 1921’de mezun oldu.

                        Balint tıp fakültesinden mezun olduktan sonra Budapeşte’de pratisyen hekim olarak çalıştı. 1920’lerin başında psikanalize ilgi duymaya başladı ve 1924’te psikanaliz eğitimine başladı. Balint, psikanalizin kurucularından biri olan Sándor Ferenczi tarafından analiz edildi.

                        1938’de Balint, Nazilerden kaçmak için Macaristan’dan kaçtı. İngiltere’ye yerleşti ve İngiliz Psikanaliz Derneği’ne üye oldu. Balint, Londra’da psikanalist olarak çalıştı ve ayrıca Tavistock Kliniği’nde ders verdi.

                        Balint’in psikanalize en önemli katkısı, tıbbi uygulama psikolojisi üzerine yaptığı çalışmadır. Balint, doktorların hastalarının sağlığını etkileyebilecek psikolojik faktörlerin farkında olmaları gerektiğini savundu. Doktorların iletişim becerilerini geliştirmelerine ve hastalarını anlamalarına yardımcı olmak için Balint grupları olarak bilinen bir dizi teknik geliştirdi.

                        Balint’in çalışmalarının tıp pratiği üzerinde önemli bir etkisi oldu. Fikirleri dünya çapında tıbbi eğitim programlarına dahil edilmiştir. Balint, tıbbi beşeri bilimler alanının öncülerinden biri olarak kabul edilir.

                        Kaynak:

                        1. Balint M. The doctor, his patient, and the illness. Lancet. 1955;265(6866):683-688.
                        2. Roberts MJ, et al. The Balint Movement Worldwide: Present State and Future Outlook: A Brief History of Balint Around the World. Am J Psychoanal. 2018;78(2):187-205.

                        Seçici Serotonin Geri Alım İnhibitörlerinin (SSRI) Yan Etkisi Olarak Kabuslar

                        Kabuslar, uyandıktan sonra yoğun korku, endişe ve huzursuzluk hissine neden olabilen canlı, rahatsız edici rüyalardır. Kabuslar çeşitli nedenlerle ortaya çıkabilirken, seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI’lar) de dahil olmak üzere bazı ilaçların potansiyel bir yan etkisi olarak bildirilmiştir. SSRI’lar depresyon, anksiyete bozuklukları ve obsesif-kompulsif bozukluk gibi durumları tedavi etmek için yaygın olarak reçete edilen bir antidepresan ilaç sınıfıdır.

                        SSRI’ları ve Nasıl Çalıştıklarını Anlamak

                        SSRI’ların beyindeki bir nörotransmitter olan serotonin seviyelerini artırarak çalıştığına inanılmaktadır. Serotonin ruh hali, uyku ve diğer fizyolojik süreçlerin düzenlenmesinde çok önemli bir rol oynar. SSRI’lar serotoninin geri alımını engelleyerek beyinde daha yüksek serotonin seviyelerinin korunmasına yardımcı olur, bu da depresyon ve anksiyete semptomlarını hafifletebilir.

                        SSRI’lar ve Kabuslar Arasındaki Bağlantı

                        SSRI’lar genellikle çoğu birey tarafından iyi tolere edilse de, yan etkileri olabilir ve bazı vakalarda kabuslar bildirilmiştir. SSRI’ların kabuslara katkıda bulunabileceği kesin mekanizma tam olarak anlaşılamamıştır, ancak birkaç teori öne sürülmüştür.

                        Bir teori, SSRI’ların, çoğu rüyanın gerçekleştiği uyku aşaması olan hızlı göz hareketi (REM) uykusunu değiştirerek normal uyku mimarisini bozabileceğini öne sürmektedir. SSRI’ların REM uykusunu baskıladığı gösterilmiştir ve bu aşamada kabuslar da dahil olmak üzere rüyaların görülme olasılığı daha yüksektir. REM uykusunun bozulması, rüya içeriği ve yoğunluğunda değişikliklere yol açarak potansiyel olarak kabuslara neden olabilir.

                        Bir başka olası açıklama da SSRI’ların beyindeki serotonin dengesini etkileyebileceği ve bunun da rüya deneyimlerini etkileyebileceğidir. Serotonin, duyguların düzenlenmesinde karmaşık bir rol oynar ve seviyelerindeki veya aktivitesindeki değişiklikler rüyaların içeriğini ve duygusal tonunu etkileyebilir. SSRI’ların neden olduğu serotonin işlevindeki değişiklikler, kabusların ortaya çıkmasına potansiyel olarak katkıda bulunabilir.

                        SSRI’lara Bağlı Kabusları Yönetme

                        SSRI’ların bir yan etkisi olarak kabuslar ortaya çıkarsa, bunu reçeteyi yazan sağlık uzmanına iletmek çok önemlidir. Durumu değerlendirebilir ve en iyi hareket tarzını belirleyebilirler. SSRI’ların aniden kesilmesinin olumsuz etkileri olabileceğinden ve altta yatan durumu kötüleştirebileceğinden, tıbbi rehberlik olmadan ilacın kesilmemesi önemlidir.

                        Bazı durumlarda, sağlık uzmanları dozajın ayarlanmasını veya aynı sınıf veya farklı bir antidepresan sınıfı içinde farklı bir ilaca geçilmesini önerebilir. Ayrıca kabusları yönetmek için iyi uyku hijyeni uygulamaları, yatmadan önce gevşeme teknikleri uygulamak veya bilişsel-davranışçı terapiyi değerlendirmek gibi tamamlayıcı stratejiler önerebilirler.

                        Herhangi bir endişeyi gidermek ve mümkün olan en iyi sonucu sağlamak için tedavi süreci boyunca sağlık uzmanıyla açık ve dürüst bir iletişim sürdürmek çok önemlidir.

                        Sonuç

                        Yaygınlığı ve şiddeti bireyler arasında farklılık gösterse de, SSRI’ların bir yan etkisi olarak kabuslar ortaya çıkabilir. Bu yan etkinin altında yatan kesin mekanizmalar henüz tam olarak anlaşılamamıştır, ancak uyku mimarisindeki bozulmalar ve serotonin işlevindeki değişiklikler önerilen açıklamalar arasındadır. Kabuslar sorunlu hale gelirse veya yaşam kalitesini önemli ölçüde etkilerse, bunları uygun rehberlik ve destek sağlayabilecek bir sağlık uzmanıyla görüşmek önemlidir. Uygun yönetim ve izleme ile bireyler, ruh sağlıklarını ve refahlarını desteklemek için SSRI’ların faydaları ile kabuslar da dahil olmak üzere yan etkilerin yönetimi arasında etkili bir denge bulabilirler.

                        Click here to display content from YouTube.
                        Learn more in YouTube’s privacy policy.

                        Lamba Işığının Psikolojisi: Bireysel Tercihlerin ve Sosyokültürel Etkilerin Araştırılması

                        Lamba ışığından kaçınma veya belirli durumlarda lambayı yakma konusundaki isteksizlik, insan davranışını etkileyen çeşitli faktörleri dikkate alan psikososyolojik bir analiz yoluyla anlaşılabilir. Bireysel tercihler ve psikolojik faktörler rol oynarken, sosyal ve kültürel etkiler de bu olguya katkıda bulunabilir. İşte bazı potansiyel nedenler:

                        Bireysel tercihler: İnsanlar yaşam alanlarında belirli bir aydınlatma seviyesi veya ambiyans için kişisel tercihlere sahip olabilirler. Bazı kişiler lamba ışığını çok parlak veya gözleri için sert bulabilirken, diğerleri daha kısık veya daha yumuşak aydınlatma seçeneklerini tercih edebilir. Bireysel duyusal hassasiyetler ve konfor seviyeleri değişebilir.

                        Psikolojik çağrışımlar: Lamba ışığı belirli psikolojik çağrışımlar ve ruh halleri uyandırabilir. Örneğin, bazı kişiler parlak lamba ışığını iş veya üretkenlikle ilişkilendirebilir ve bu da onları boş zamanlarında veya dinlenirken bundan kaçınmaya yönlendirebilir. Öte yandan, daha loş aydınlatma rahat veya samimi bir atmosferle ilişkilendirilebilir, bu da belirli durumlarda daha arzu edilir hale getirir.

                        Sirkadiyen ritimler: İnsan sirkadiyen ritimleri uyku-uyanıklık döngülerini düzenler ve ışığa maruz kalmaktan etkilenir. Özellikle akşamları parlak ışığa maruz kalmak doğal ritmi bozabilir ve uyku kalitesini etkileyebilir. Bazı bireyler daha iyi bir uyku için akşamları lambalar da dahil olmak üzere yapay ışık kaynaklarına maruz kalmayı en aza indirmeyi tercih edebilir.

                        Enerji tasarrufu: Lamba yakmadan oturma tercihi, enerji tasarrufu yapma veya elektrik kullanımını azaltma isteğinden kaynaklanıyor olabilir. Bu, çevresel kaygılardan veya maliyet tasarrufu düşüncelerinden kaynaklanabilir.

                        Sosyal normlar ve kültürel etkiler: Sosyal normlar ve kültürel uygulamalar bireysel davranış ve tercihleri şekillendirebilir. Bazı kültürlerde daha yumuşak, dolaylı aydınlatma tercihi veya günün belirli saatlerinde doğal ışık kaynaklarının kullanılmasına yönelik kültürel bir norm olabilir. Bu normlar ve uygulamalar lamba ışığı kullanımına ilişkin bireysel tercihleri etkileyebilir.

                        Bireylerin lamba ışığından hoşlanmama veya kaçınma nedenlerinin kişisel deneyimlere, kültürel geçmişe ve bireysel psikolojik özelliklere bağlı olarak büyük ölçüde değişebileceğini unutmamak önemlidir. Psikososyolojik faktörlerin anlaşılması, bazı bireylerin neden bu davranışı sergilediğine dair içgörü sağlayabilir. Bununla birlikte, ev ortamında aydınlatma seçimleri söz konusu olduğunda bireysel farklılıkları göz önünde bulundurmak ve kişisel tercihlere saygı göstermek esastır.

                        Bu fenomenin olası bir açıklaması, insanların lamba ışığını evde yaşamak istemedikleri belirli bir ruh hali veya atmosferle ilişkilendirmeleridir.

                        Örneğin, bazı insanlar lamba ışığını çok parlak, sert veya yapay bulabilir ve pencerelerden veya mumlardan gelen doğal ışığı tercih edebilir. Diğerleri lamba ışığını iş, çalışma veya konsantrasyon ve çaba gerektiren diğer faaliyetlerle ilişkilendirebilir ve evde herhangi bir baskı veya dikkat dağınıklığı olmadan rahatlamak ve gevşemek isteyebilir. Buna karşılık, bazı insanlar lamba ışığından hoşlanabilir çünkü özellikle karanlık veya soğuk mevsimlerde sıcaklık, rahatlık veya güvenlik hissi yaratır.

                        Bir başka olası açıklama da insanların evde lamba ışığı kullanımına ilişkin farklı tercih ve alışkanlıklara sahip olmaları ve birlikte yaşadıkları kişilerle etkili bir şekilde iletişim kuramamaları veya uzlaşamamalarıdır. Örneğin, bazı kişiler odaya girer girmez lambanın ışığını açmayı severken, diğerleri havanın kararmasını beklemeyi veya parlaklığı ihtiyaçlarına göre ayarlamayı tercih edebilir. Bazı kişiler odadan çıktıklarında veya yattıklarında lambanın ışığını kapatabilirken, diğerleri rahatlık veya konfor için açık bırakabilir. Bu farklılıklar, ihtiyaçlarına veya isteklerine saygı gösterilmediğini veya dikkate alınmadığını düşünen birlikte yaşayanlar arasında çatışmalara veya memnuniyetsizliğe neden olabilir.

                        Bu olgunun psikososyolojik analizi, insanların evdeki lamba ışığına yönelik tutum ve davranışlarını etkileyen sosyal ve psikolojik faktörlerin incelenmesini içerecektir. Bu faktörlerden bazıları şunlar olabilir: kişilik özellikleri, ruh halleri, kültürel geçmişler, çevresel koşullar, kişiler arası ilişkiler ve kişisel deneyimler. Bu faktörlerin anlaşılmasıyla, insanların evdeki lamba ışığını neden sevmedikleri veya neden açmadan oturdukları anlaşılabilir.

                        Click here to display content from YouTube.
                        Learn more in YouTube’s privacy policy.

                        Pozitif psikoloji

                        Pozitif psikoloji, insanın güçlü yönleri, esenliği ve optimal işleyişinin bilimsel olarak incelenmesine odaklanan bir psikoloji dalıdır. Bireylerde ve toplumlarda olumlu duyguları, olumlu deneyimleri ve olumlu özellikleri anlamaya ve teşvik etmeye çalışır. Pozitif psikoloji, yalnızca akıl hastalığını tedavi etmeye odaklanmak yerine, yaşam kalitesini artırmayı ve bireylerin gelişmesine yardımcı olmayı amaçlar.

                        “Pozitif psikoloji” terimi 1990’ların sonunda psikolog Martin Seligman tarafından ortaya atılmıştır. Seligman, psikolojinin odağını öncelikli olarak sorun odaklı bir yaklaşımdan refah ve gelişmeyi vurgulayan bir yaklaşıma kaydırmak istemiştir.

                        Tarihçe:

                        Pozitif psikoloji, 20. yüzyılın sonlarında resmi bir çalışma alanı olarak ortaya çıkmış ve hümanistik psikoloji, varoluşçu psikoloji ve öznel iyi oluş çalışmalarındaki önceki araştırma ve teoriler üzerine inşa edilmiştir. Felsefe, sosyoloji ve nörobilim de dahil olmak üzere çeşitli disiplinlerden ilham almaktadır. Martin Seligman ve meslektaşları, araştırmaları ve yayınlarıyla pozitif psikolojinin tanınan bir alan haline gelmesinde önemli bir rol oynamıştır.

                        Genellikle pozitif psikolojinin babası olarak anılan Martin Seligman, bu alana önemli katkılarda bulunmuş, gelişiminde ve tanınmasında çok önemli bir rol oynamıştır. Araştırmaları ve yazıları, insan refahını nasıl anladığımız ve ona nasıl yaklaştığımız üzerinde derin bir etkiye sahiptir.

                        Martin Seligman’ın Katkıları:

                        Pozitif Psikoloji Çerçevesi: Seligman, “pozitif psikoloji” terimini ortaya atması ve odak noktasının yalnızca akıl hastalıklarını incelemek ve tedavi etmekten, insanın güçlü yönlerini, erdemlerini ve esenliğini incelemeye ve teşvik etmeye doğru kaymasını teşvik etmesiyle tanınmaktadır.

                        PERMA Modeli: Seligman, refahı anlamak için bir çerçeve olarak PERMA modelini tanıttı. Gelişen bir yaşama katkıda bulunan beş temel unsuru tanımlar: Olumlu Duygular, Bağlılık, İlişkiler, Anlam ve Başarı. Bu model, yaşamı neyin tatmin edici ve anlamlı kıldığına dair kapsamlı bir anlayış sunmaktadır.

                        Karakter Güçleri ve Erdemler: Seligman, kültürler arasında değer verilen 24 evrensel karakter gücünü tanımlayan VIA Karakter Güçleri Sınıflandırması’nın geliştirilmesinde kilit rol oynamıştır. Bu çalışma, bireylerin refahını ve başarısını artırmak için bu güçlü yönleri geliştirmenin ve kullanmanın önemini vurgulamaktadır.

                        Öğrenilmiş Çaresizlik ve Öğrenilmiş İyimserlik: Seligman’ın ilk araştırmaları, kişinin içinde bulunduğu koşullar üzerinde hiçbir kontrolü olmadığı inancını ifade eden ve güçsüzlük duygularına yol açan öğrenilmiş çaresizlik kavramına odaklanmıştır. Daha sonra odağını öğrenilmiş iyimserliğe kaydırarak olumlu düşünmenin gücünü ve kötümser düşünce kalıplarını değiştirme yeteneğini vurgulamıştır.

                        Click here to display content from TED.
                        Learn more in TED’s privacy policy.

                        Martin Seligman’ın takipçileri:

                        Mihaly Csikszentmihalyi: Csikszentmihalyi, bir faaliyete tamamen kendini verme ve odaklanma durumunu ifade eden “akış” kavramı üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır. Araştırmaları, Seligman’ın katılım ve olumlu deneyimlere yaptığı vurguyla örtüşmektedir.

                        Barbara Fredrickson: Fredrickson’ın olumlu duygular ve genişlet ve inşa et teorisi üzerine çalışmaları, Seligman’ın esenliğin temel bir bileşeni olarak olumlu duygulara odaklanmasıyla uyumludur. Olumlu duyguların bireylerin düşünce-eylem repertuarını nasıl genişlettiğinin ve uzun vadeli kaynaklar oluşturduğunun anlaşılmasına katkıda bulunmuştur.

                        Tal Ben-Shahar: Seligman’ın eski bir öğrencisi olan Ben-Shahar, pozitif psikoloji hareketinin önde gelen isimlerinden biri haline gelmiştir. Harvard Üniversitesi’nde mutluluk ve esenlik üzerine verdiği dersler ve pozitif psikoloji üzerine yazdığı kitaplarla bu alanı popülerleştirmiştir.

                        Sonja Lyubomirsky: Lyubomirsky’nin araştırmaları mutluluk ve öznel iyi oluş üzerine odaklanmaktadır. Uzun vadeli mutluluğa katkıda bulunan faktörler üzerine kapsamlı çalışmalar yürütmüş ve mutluluk ve yaşam memnuniyetini artırmaya yönelik müdahaleler geliştirmiştir.

                        Bu kişiler, diğerlerinin yanı sıra, Seligman’ın çalışmalarını temel almış ve pozitif psikoloji alanını daha da ilerletmişlerdir. Araştırmaları genişletmiş, pratik müdahaleler geliştirmiş ve pozitif psikoloji kavramlarını çeşitli alanlarda popüler hale getirmişlerdir.

                        Martin Seligman’ın katkılarının yalnızca araştırmacıları ve uygulayıcıları etkilemekle kalmadığını, aynı zamanda toplum üzerinde de önemli bir etkiye sahip olduğunu ve esenlik, dayanıklılık ve olumlu ruh sağlığına daha fazla vurgu yapılmasını teşvik ettiğini belirtmek gerekir.

                        Temel Kavramlar ve Odak Alanları:

                        Öznel İyi Oluş: Pozitif psikoloji, bireylerin genel yaşam memnuniyetini, olumlu duygularını ve yaşamda bir amaç ve anlam duygusunu içeren öznel iyi olma halinin incelenmesini vurgular.

                        Karakter Güçleri ve Erdemleri: Pozitif psikoloji, bireylerin refahına ve başarısına katkıda bulunan olumlu özellikleri ve karakter güçlerini araştırır. Minnettarlık, esneklik, iyimserlik, nezaket ve azim gibi güçlü yönleri belirlemeye ve geliştirmeye odaklanır.

                        Pozitif Duygular: Pozitif psikoloji, mutluluk, neşe ve memnuniyet gibi pozitif duyguların refahı ve psikolojik sağlığı desteklemedeki rolünü araştırır. Olumlu duyguları geliştirmeye ve iyimser bir bakış açısı geliştirmeye yönelik stratejileri araştırır.

                        Pozitif İlişkiler: Pozitif psikoloji, olumlu sosyal bağlantıların ve ilişkilerin refahı desteklemedeki önemini kabul eder. Sağlıklı ilişkilerin niteliklerini, etkili iletişimi ve olumlu sosyal bağlantılar kurma ve sürdürme stratejilerini araştırır.

                        Farkındalık ve Esenlik Müdahaleleri: Pozitif psikoloji, öz farkındalığı artırmak, stresi azaltmak ve genel refahı teşvik etmek için farkındalık uygulamalarını ve esenlik müdahalelerini içerir. Bu müdahaleler şükran egzersizleri, meditasyon, günlük tutma ve pozitif psikoloji koçluğunu içerebilir.

                        Uygulamalar ve Faydalar:

                        • Pozitif psikoloji müdahaleleri, refahı, dayanıklılığı ve performansı artırmak için eğitim, işyerleri, sağlık hizmetleri ve terapi dahil olmak üzere çeşitli ortamlarda uygulanmaktadır.
                        • Araştırmalar şükran duymanın, olumlu duygular geliştirmenin ve güçlü yönlere odaklanmanın ruh sağlığının iyileşmesine, daha iyi ilişkilere ve yaşam memnuniyetinin artmasına yol açabileceğini göstermiştir.
                        • Pozitif psikoloji müdahaleleri, travma, kronik hastalık ve büyük yaşam geçişleri gibi zorluklarla karşılaşan bireylerde dayanıklılığı ve başa çıkma becerilerini teşvik etmek için kullanılmıştır.
                        • Pozitif psikoloji alanı, insanın gelişmesine katkıda bulunan faktörlerin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmuştur ve bireysel ve toplumsal refah için etkileri vardır.

                        Click here to display content from YouTube.
                        Learn more in YouTube’s privacy policy.

                        İşlevsel bozukluk

                        Fonksiyonel bozukluk kavramı tıp ve psikiyatride uzun bir geçmişe sahiptir ve bu durumların anlaşılması ve teşhisi zaman içinde önemli ölçüde gelişmiştir.

                        Tarihsel olarak, işlevsel bozukluklar genellikle “kafada” olarak reddedilirdi çünkü fiziksel bir neden tespit edilemezdi. Hastaların bazen semptomlarını uydurdukları ya da kötü niyetli oldukları düşünülüyordu. Ancak zaman içinde, bunların önemli sıkıntı ve bozulmaya neden olan gerçek ve ciddi durumlar olduğu anlaşılmıştır.

                        Geçmişte birçok işlevsel bozukluk “histeri” olarak sınıflandırılıyordu; bu terim olumsuz çağrışımları ve özgüllük eksikliği nedeniyle terk edilmiştir. “Somatoform bozukluklar” terimi de kullanılmıştır, ancak bu terim büyük ölçüde yerini, tıbbi bir açıklamanın yokluğundan ziyade bu durumlarla ilişkili sıkıntı ve işlev bozukluğunu vurgulayan “somatik semptom bozuklukları” terimine bırakmıştır.

                        İşlevsel bozukluk, bedensel bir sürecin normal işlevini bozan, ancak vücudun her parçasının muayene, diseksiyon ve hatta mikroskop altında tamamen normal göründüğü tıbbi bir durumu ifade eder. Başka bir deyişle, semptomlar belirli bir yapısal nedene dayandırılamaz. Fonksiyonel bozukluklar, fiziksel bir hastalık, yaralanma veya çevresel nedenlerle açıklanamayan durumlardır.

                        Fonksiyonel bozukluklar genellikle sinir sistemi tarafından kontrol edilen vücut fonksiyonlarıyla ilgilidir. Fonksiyonel bozukluklara örnek olarak irritabl bağırsak sendromu, fibromiyalji ve gerilim tipi baş ağrıları verilebilir.

                        Bu durumlar gerçektir ve önemli ölçüde bozulma ve sıkıntıya neden olur, ancak tanımlanabilir bir nedeni olmadığı için teşhis ve tedavi edilmeleri zor olabilir ve fonksiyonel bozukluğu olan hastalar genellikle sağlık hizmeti sağlayıcıları ve halk tarafından şüpheyle karşılanır.

                        Fonksiyonel bozuklukların kesin nedenleri tam olarak anlaşılamamıştır, ancak fiziksel, psikolojik ve sosyal sorunların bir kombinasyonuyla ilişkili olduklarına inanılmaktadır. Katkıda bulunabilecek faktörler şunları içerir:

                        Genetik ve çevresel etkiler: Bazı insanlar genetik olarak fonksiyonel bozukluklar geliştirmeye yatkın olabilir ve stres gibi belirli çevresel faktörler semptomların başlamasını tetikleyebilir.

                        Değişen ağrı algısı: Fonksiyonel bozukluğu olan bazı kişiler, beynin ağrı sinyallerini işleme biçimindeki farklılıklar nedeniyle ağrıyı diğerlerinden daha şiddetli algılayabilir.

                        Psikolojik faktörler: Stres, anksiyete ve depresyon fonksiyonel bozukluğu olan kişilerde yaygındır, ancak bunların bozuklukların nedeni mi yoksa sonucu mu olduğu belirsizdir.

                        Uyumsuz başa çıkma stratejileri: Kaçınma veya inkar gibi stresle başa çıkmanın belirli yolları, fonksiyonel bozuklukların gelişmesine veya kötüleşmesine katkıda bulunabilir.

                        Fonksiyonel bozuklukların tedavisi genellikle semptomları yönetmek için ilaç, durumla başa çıkmaya yardımcı olmak için bilişsel-davranışçı terapi ve stres yönetimi ve düzenli egzersiz gibi yaşam tarzı değişikliklerini içerebilen multidisipliner bir yaklaşım içerir.

                        Fonksiyonel bozuklukların teşhisi tipik olarak bir dışlama sürecidir. Doktorlar semptomlara neden olabilecek fiziksel hastalıkları ekarte etmek için çeşitli testler yapacaktır. Böyle bir neden bulunamazsa ve semptomlar önemli bir sıkıntıya veya bozulmaya neden olacak kadar şiddetliyse, fonksiyonel bozukluk tanısı konulabilir.

                        Fiziksel bir açıklamanın bulunmamasının semptomların gerçek olmadığı veya “kafada olduğu” anlamına gelmediğini unutmamak önemlidir. Aksine, semptomların fiziksel bir hastalıktan kaynaklanmadığı anlamına gelir. Fonksiyonel bozuklukların beyin ve vücudun nasıl iletişim kurduğuyla ilgili sorunlarla ilgili olduğuna inanılmaktadır, ancak bu koşullar hakkında çok şey bilinmemektedir.

                        Belirli fonksiyonel bozukluklar için tanı kriterleri değişiklik göstermektedir. Örneğin, irritabl bağırsak sendromu (IBS) teşhisi tipik olarak semptomların en az altı aydır mevcut olmasını ve aşağıdakilerden iki veya daha fazlasıyla ilişkili olarak son üç ay içinde haftada en az bir gün karın ağrısı içermesini gerektirir: dışkılama ile ilgili ağrı, dışkı sıklığında değişiklik ve/veya dışkı şeklinde (görünümünde) değişiklik.

                        Son yıllarda, fonksiyonel bozukluklar için bu durumları basitçe dışlayarak tanı koymak yerine daha pozitif tanı kriterlerine doğru bir yönelim olmuştur. Bu yaklaşım, fonksiyonel bozuklukların tanımlanabilen karakteristik özelliklere sahip olduğunu ve pozitif bir teşhisin daha etkili ve zamanında tedaviye yol açabileceğini kabul etmektedir.

                        Bu ilerlemelere rağmen, fonksiyonel bozukluklar yeterince anlaşılamamıştır ve bu durumları daha iyi anlamak ve daha etkili tedaviler geliştirmek için araştırmalar devam etmektedir.

                        Click here to display content from YouTube.
                        Learn more in YouTube’s privacy policy.