Mach Fenomeni

İlk olarak kavram olan Mach bantları, Avusturyalı bir fizikçi ve filozof olan Ernst Mach tarafından 19. yüzyılın ortalarında (yaklaşık 1865-1867) ortaya atılmıştır. Mach bantları, insan gözünün biraz farklı parlaklığa sahip bitişik alanların kenarları arasında abartılı bir kontrast algıladığı optik yanılsamayı tanımlar. Bu etki Mach tarafından duyusal algı, özellikle de görme üzerine yaptığı araştırmalarda kapsamlı olarak incelenmiştir.

  • Mach Fenomeni** esasen Mach bantları ile eş anlamlıdır, çünkü aynı görsel etkiyi ifade eder. Her iki terim de insan algısının aydınlık ve karanlık bölgeler arasındaki sınırlarda kontrastı nasıl artırdığını açıklamak için kullanılır, bu da görme ve sinirsel işlemenin ilk çalışmalarında çok önemliydi.

1865: Ernst Mach, beynin kontrastı nasıl algıladığına odaklanarak insan algısı üzerine araştırmalarına başlar ve Mach Bantlarının keşfine yol açar.

Mach Etkisi (1990’larda Önerildi)

Öte yandan Mach etkisi, ilk kez 1990’ların başında James Woodward tarafından resmi olarak önerilen çok daha geç bir kavramdır. Bu teori, 19. yüzyılda Ernst Mach tarafından ortaya atılan Mach prensibine dayanmaktadır, ancak etkinin kendisi önemli ölçüde daha sonra geliştirilmiştir. Mach’ın ilkesi, bir cismin eylemsizliğinin, evrenin kütlesiyle etkileşiminin bir sonucu olduğunu ileri sürer. Buna dayanarak, James Woodward belirli koşullar altında, bir cisim hızlandırıldığında geçici kütle dalgalanmalarının meydana gelebileceğini teorileştirdi. Bu dalgalanmalar, itici yakıta ihtiyaç duyulmadan itici güç için kullanılabilir.

Mach ilkesinin kendisi daha önce formüle edilmiş olsa da, Mach etkisi ve potansiyel uygulamaları (itici güç gibi), genel görelilik ve kuantum mekaniği alanlarındaki ilerlemelerin Mach’ın fikirlerinin daha derinlemesine araştırılmasına izin verdiği bir yüzyıl sonrasına kadar ortaya çıkmadı.

İleri Okuma
  1. Mach, E. (1865). Über die Wirkung der räumlichen Vertheilung des Lichtreizes auf die Netzhaut [On the Effect of the Spatial Distribution of the Light Stimulus on the Retina]. Sitzungsberichte der Kaiserlichen Akademie der Wissenschaften zu Wien, 52, 303–322.
  2. Mach, E. (1883). Die Mechanik in ihrer Entwicklung: Historisch-kritisch dargestellt [The Science of Mechanics: A Critical and Historical Account of Its Development]. F.A. Brockhaus, Leipzig.
  3. Ratliff, F. (1965). Mach Bands: Quantitative Studies on Neural Networks in the Retina. Holden-Day, San Francisco.
  4. Woodward, J. F. (1991). A New Experimental Approach to Mach’s Principle and Relativistic Gravitation. Foundations of Physics Letters, 4(4), 407–412.
  5. Barbour, J. B., & Pfister, H. (1995). Mach’s Principle: From Newton’s Bucket to Quantum Gravity. Birkhäuser, Boston.
  6. Woodward, J. F. (1997). Making the Universe Safe for Historians: Time Travel and the Laws of Physics. Foundations of Physics, 27(4), 545–570.
  7. Woodward, J. F. (2004). The Technical Explanation and Verification of the Mach Effect for Propellantless Space Propulsion. NASA Institute for Advanced Concepts Final Report, Phase I.

Pnömoperitoneum

Serbest Hava için İşaret (Pnömoperitoneum)
Pnömoperitonyum olarak bilinen karın boşluğundaki serbest hava, tipik olarak gastrointestinal sistemde bir perforasyona işaret eder. Bu acil müdahale gerektiren cerrahi bir acil durumdur.

Radyolojik İşaretler:

  • Rigler İşareti: Bağırsak duvarının her iki tarafında hava varlığı.
  • Hilal İşareti: Dik göğüs veya karın röntgeninde hilal şeklinde radyolüsensi olarak görülebilen subdiyafragmatik serbest hava.
  • Futbol İşareti: Karın boşluğunu çevreleyen ve sırtüstü çekilen bir röntgende Amerikan futbolu görüntüsü veren büyük miktarda serbest hava.
  • Ters U İşareti: Lateral dekübit röntgende diyafram altında hava.

Koroner bilgisayarlı tomografi (BT)

Koroner bilgisayarlı tomografi (BT), öncelikle koroner arterlerin ayrıntılı görüntülenmesi için kullanılan karmaşık ve gelişmiş bir görüntüleme tekniğidir. Aterosklerotik plakların birikmesi nedeniyle koroner arterlerin daralması veya tıkanmasından kaynaklanan koroner arter hastalığının (KAH) değerlendirilmesinde ve teşhisinde çok önemli bir rol oynar. Bu teknik, kalbin kesitsel görüntülerini oluşturmak için farklı açılardan alınan ve bir bilgisayar tarafından işlenen birden fazla X-ışını görüntüsünü kullanır ve kalbin yapısını ve damar sistemini incelemek için invazif olmayan bir yol sağlar.

Etimoloji ve Teknolojik Kökenler
  • “Koroner ‘* terimi, kalbi çevreleyen koroner arterlerin taç benzeri düzenine atıfta bulunarak ’taç” anlamına gelen Latince “coronarius ” kelimesinden türetilmiştir.
  • “Bilgisayarlı tomografi ”* (BT), Sir Godfrey Hounsfield ve Allan Cormack’ın öncülük ettiği görüntüleme teknolojisindeki gelişmelerden kaynaklanmaktadır. Sir Hounsfield 1971’de ilk pratik BT tarayıcısını geliştirdi ve bu ona 1979’da Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’nü kazandıran önemli bir kilometre taşı oldu. X-ışını verilerini çoklu açılardan işleyerek tomografik (kesitsel) görüntüler üretme yeteneği, tıbbi görüntülemede bir devrime işaret ediyordu. Başlangıçta beyin görüntüleme için geliştirilmiş olsa da, BT’nin koroner arter görüntülemeye uygulanmasını sağlayan 1990’ların sonu ve 2000’lerin başında tarama hızı ve çözünürlüğündeki ilerlemeler olmuştur.
Koroner BT Tarama Türleri

Koroner BT taramalarının her biri farklı tanısal ihtiyaçlara göre uyarlanmış çeşitli özel formları geliştirilmiştir:

  1. Koroner BT Anjiyografi (CTA):
    Bu, en yaygın kullanılan koroner BT tekniğidir ve genellikle iyot bazlı kontrast maddelerin intravenöz olarak uygulanmasını içerir. Kontrast madde koroner arterlerin görünürlüğünü artırarak kan akışının, tıkanıklıkların veya anormalliklerin ayrıntılı olarak görüntülenmesini sağlar. CTA sıklıkla göğüs ağrısı olan veya orta derecede koroner arter hastalığı riski taşıyan hastalarda kullanılır. Koroner arterlere kateter yerleştirilmesini gerektiren geleneksel koroner anjiyografiye noninvaziv bir alternatif sağlar.
  2. Kalsiyum Skorlama BT Taraması:
    Bu tarama, koroner arterler içindeki kalsifiye plak miktarını ölçer. Kalsiyum skoru, koroner aterosklerozun derecesi ile ilişkili sayısal bir değer sağlar ve gelecekteki kardiyovasküler olayların olasılığını tahmin etmeye yardımcı olur. Kalsiyum skoru daha yüksek olan hastalar kalp krizi veya diğer kardiyak olaylar açısından daha büyük risk altındadır.
Klinik Uygulamalar ve Teşhis

Koroner BT, koroner arter hastalığının teşhisi ve değerlendirilmesi için çok değerlidir. Özellikle tanımlanmasında yardımcı olur:

  • Ateroskleroz:** Koroner arterler içinde plak birikiminin erken tespiti.
  • Koroner Stenoz:** Arterlerdeki daralma veya tıkanma derecesinin belirlenmesi.
  • Risk Tabakalandırması:** Göğüs ağrısı olan hastalar için koroner BT, kateter tabanlı koroner anjiyografi gibi invazif prosedürlerin gerekli olup olmadığını belirlemeye yardımcı olabilir.
Hasta Hazırlığı ve Farmakolojik Destekler

Koroner BT’de, özellikle de koroner BT anjiyografide (CTA) yüksek kaliteli görüntüler elde etmek için uygun hasta hazırlığı şarttır. Kalp hareketi görüntü kalitesini düşürebileceğinden, kalp hızını kontrol etmek ve anksiyeteyi azaltmak için genellikle ilaçlar uygulanır.

  1. Leksotanil (Bromazepam):
    Endikasyon: Öncelikle anksiyete bozukluklarını yönetmek için kullanılır.
    Dozaj: Tipik olarak günde 3 ila 6 mg, ancak bazı hastalar günde 12 mg’a kadar ihtiyaç duyabilir.
    Koroner BT’de Kullanım Amacı:
    Prosedür, özellikle klostrofobik olan veya tıbbi prosedürler konusunda endişeli olan hastalarda anksiyeteye neden olabilir. Lexotanil uygulanması hastanın sakinleşmesine yardımcı olur, tarama sırasında hareketi azaltır ve görüntülerin net olmasını sağlar. Hareket artefaktları koroner anatominin önemli ayrıntılarını gizleyebileceğinden, işlem sırasında hareketsiz kalmakta zorlanan hastalarda bu özellikle önemlidir.
  2. Tenormin (Atenolol):
    Endikasyon: Hipertansiyon, anjina, kardiyak aritmiler ve miyokard enfarktüsü sonrası bakım için yaygın olarak reçete edilir.
    Dozaj: Hipertansiyon veya anjina gibi durumlar için tipik olarak günde bir kez 50 mg; doz klinik ihtiyaca göre günde 100 veya 200 mg’a çıkarılabilir.
    Koroner BT’deki Amacı:
    Bir beta-bloker olan Atenolol hastanın kalp atış hızını düşürmek için kullanılır, tipik olarak dakikada 60-65 atım veya daha düşük bir kalp atış hızı hedeflenir. Daha yavaş bir kalp hızı, tarama sırasında hareketle ilgili artefaktları en aza indirir; bu, hareket halindeki koroner arterlerin yüksek kaliteli görüntülerini yakalamak için CTA sırasında özellikle önemlidir. Beta blokerler kalp atış hızını düşürerek taramanın zamansal çözünürlüğünü iyileştirir ve koroner arter duvarlarının ve olası tıkanıklıkların daha iyi görüntülenmesini sağlar.
Gelişmeler ve Gelecekteki Yönelimler

Çift kaynaklı BT tarayıcılarının ve diğer gelişmiş teknolojilerin geliştirilmesi, daha hızlı çekim süreleri, daha iyi görüntü kalitesi ve kalp atış hızı kontrolüne gerek kalmadan tarama yapılabilmesini sağlayarak koroner BT’nin kullanım alanını daha da genişletmiştir. Bu, koroner BT’nin klinik uygulamalarını genişletmiş ve beta bloker kontrendikasyonları nedeniyle daha yavaş kalp hızlarını tolere edemeyen hastaların taranmasını mümkün kılmıştır.

Keşif

Koroner bilgisayarlı tomografinin (BT) gelişimi, önemli teknolojik ilerlemeler ve klinik yeniliklerle şekillenmiştir.


1967-1971: Bilgisayarlı Tomografinin Gelişimi

  • 1967: EMI Laboratuarlarında Sir Godfrey Hounsfield beyni görüntülemeye odaklanan ilk ticari bilgisayarlı tomografi (BT) tarayıcısını geliştirmeye başladı.
  • 1971: İlk klinik BT tarayıcısı Londra’daki Atkinson Morley Hastanesi’ne kuruldu. Başlangıçta beyin görüntüleme için tasarlanan bu tarayıcı, BT teknolojisinin gelecekte kalp de dahil olmak üzere diğer organlara uyarlanmasının temelini oluşturur.
  • 1979: Sir Godfrey Hounsfield, BT teknolojisindeki öncü çalışmaları nedeniyle Nobel Fizyoloji veya Tıp Ödülü’ne layık görüldü.

1980’lerin sonu: Spiral (Helikal) BT Tarayıcılarının Tanıtımı

  • 1989: Hasta tarayıcıda hareket ederken sürekli veri toplanmasına olanak tanıyan spiral (sarmal) BT tarayıcılarının piyasaya sürülmesi. Bu önemli gelişme, tarama sürelerini kısalttı ve vücudun daha büyük hacimlerini daha kısa sürelerde görüntülemeyi mümkün kılarak kardiyak görüntüleme uygulamalarının önünü açtı.

1990’ların Sonu: Daha Hızlı Görüntüleme ve Erken Koroner BT Anjiyografi (CTA)

  • 1998-1999: Birden fazla detektör sırası kullanan çok kesitli BT tarayıcılarının geliştirilmesi, daha hızlı görüntü elde edilmesini ve zamansal çözünürlüğün iyileştirilmesini sağlar. Bu daha hızlı tarayıcıların kullanılmaya başlanması, kalp döngüsü sırasında hızla hareket eden koroner arterler de dahil olmak üzere kalbin görüntülenmeye başlanmasını mümkün kılar.
  • Koroner BT anjiyografinin (CTA) ilk uygulamaları geliştirilmiştir. Bu ilk çalışmalar koroner arter darlığı ve diğer anormallikleri görüntülemek için BT kullanımına odaklanır.

2004: 64 Kesitli BT Tarayıcılarının Tanıtımı

  • 2004: 64 kesitli BT tarayıcılarının piyasaya sürülmesi, koroner görüntülemenin kalitesi ve hızında önemli bir sıçramaya işaret etmektedir. Bu tarayıcılar koroner arterlerin yüksek çözünürlüklü görüntülerini sağlayarak koroner arter hastalığının noninvaziv olarak tespit edilmesine olanak tanır.
  • 64 kesitli teknoloji, zamansal ve uzamsal çözünürlüğü önemli ölçüde artırarak koroner plak, darlık ve diğer anormalliklerin daha doğru ve ayrıntılı bir şekilde görüntülenmesini sağlar.

2005-2010: Koroner BT Anjiyografinin (CTA) Giderek Daha Fazla Benimsenmesi

  • 2005: Koroner CTA’nın klinik kullanımı, koroner arter stenozunu saptamadaki doğruluğunu teyit eden çalışmalarla daha da yaygınlaşmaktadır. Koroner CTA, göğüs ağrısı olan hastaları değerlendirmek ve orta riskli hastalarda koroner arter hastalığı riskini değerlendirmek için giderek daha fazla kullanılmaktadır.
  • 2006: Kardiyovasküler Bilgisayarlı Tomografi Derneği (SCCT), koroner CTA’nın uygun kullanımı için ilk kılavuzları yayınlayarak standart protokoller oluşturdu ve bu tekniğin klinik kullanımını genişletti.

2010-2015: Çift Kaynaklı BT Tarayıcılarının Geliştirilmesi ve Radyasyon Dozu Yönetiminin İyileştirilmesi

  • 2010: İki X-ışını tüpü ve iki dedektör dizisi içeren çift kaynaklı BT tarayıcıları tanıtıldı. Bu gelişme, özellikle yüksek kalp hızına sahip hastalar için, kapsamlı beta-bloker uygulamasına gerek kalmadan daha hızlı görüntü elde edilmesini ve daha yüksek kaliteli görüntüler elde edilmesini sağlar.
  • 2011: İleriye dönük EKG geçişi ve yinelemeli rekonstrüksiyon algoritmaları gibi radyasyon dozunu azaltmaya yönelik teknikler tanıtıldı. Bu yenilikler, görüntü kalitesini korurken koroner BT taramaları sırasında maruz kalınan radyasyon miktarını önemli ölçüde azaltarak hasta güvenliğini artırır.
  • 2014: Koroner CTA, özellikle KAH şüphesi olan ancak invaziv koroner anjiyografi için net bir endikasyon bulunmayan hastalarda koroner arter hastalığının değerlendirilmesinde ilk basamak tanı aracı olarak giderek daha fazla kabul görmektedir.

2015-2020: Fonksiyonel Görüntüleme ve Fraksiyonel Akış Rezervi CT (FFR-CT)

  • 2015: Fraksiyonel akış rezervi BT’nin (FFR-CT) kullanıma sunulması büyük bir ilerlemeyi temsil etmektedir. FFR-BT, koroner arterler içindeki kan akışı dinamiklerini ve basınç gradyanlarını tahmin ederek koroner arter darlığının fizyolojik öneminin noninvaziv olarak değerlendirilmesini sağlar. Bu, koroner CTA’dan elde edilen anatomik bilgileri tamamlamak için ek fonksiyonel veriler sağlar.
  • 2017: PROMISE* ve SCOT-HEART çalışmalarının sonuçları, invaziv koroner anjiyografi ihtiyacını azaltmada ve koroner arter hastalığı şüphesi olan hastalarda uzun vadeli sonuçları iyileştirmede koroner CTA’nın faydasını doğrulamaktadır.
  • 2018: Avrupa Kardiyoloji Derneği (ESC) güncellenmiş kılavuzlarında stabil koroner arter hastalığının değerlendirilmesinde ilk basamak test olarak koroner CTA’yı dahil etmiştir.

2020-Günümüz: İleri Görüntüleme Teknikleri ve Yapay Zeka Entegrasyonu

  • —**2020-Günümüz: İleri Görüntüleme Teknikleri ve Yapay Zeka Entegrasyonu**
    – **2020**: Yapay zeka (AI) algoritmalarının entegrasyonu da dahil olmak üzere donanım ve yazılımda devam eden gelişmeler, koroner BT görüntü yorumlamasının doğruluğunu ve hızını artırmaktadır. YZ araçları görüntü rekonstrüksiyonunu geliştirir, artefaktları azaltır ve koroner arter hastalığının otomatik olarak tespit edilmesine ve aterosklerotik plağın miktarının belirlenmesine yardımcı olur.
    – **2021-2022**: Koroner BT, yalnızca koroner arter hastalığını tespit etmek için değil, aynı zamanda risk sınıflandırması yapmak, tedavi kararlarına rehberlik etmek ve atipik göğüs ağrısı veya karmaşık koroner arter anatomisi olan hastaları değerlendirmek için de köşe taşı bir tanı aracı haline gelir.

İleri Okuma
  1. Hounsfield, G. N. (1973). Computerized transverse axial scanning (tomography): Part I. Description of system. The British Journal of Radiology, 46(552), 1016-1022.
  2. Achenbach, S., & Daniel, W. G. (2000). “Noninvasive coronary angiography using multi-slice computed tomography.European Heart Journal, 21(24), 2287-2293.
  3. Becker, C. R., Nikolaou, K., & Reiser, M. F. (2005). “CT imaging of myocardial ischemia.” Radiology, 237(1), 290-294.
  4. Budoff, M. J., Achenbach, S., Blumenthal, R. S., Carr, J. J., Goldin, J. G., Greenland, P., Guerci, A. D., Lima, J. A. C., Rader, D. J., Rubin, G. D., Shaw, L. J., & Weissman, N. J. (2006). Assessment of coronary artery disease by cardiac computed tomography: a scientific statement from the American Heart Association Committee on Cardiovascular Imaging and Intervention, Council on Cardiovascular Radiology and Intervention, and Committee on Cardiac Imaging, Council on Clinical Cardiology. Circulation, 114(16), 1761-1791.
  5. Raff, G. L., & Abidov, A. (2007). “Coronary CT angiography.” Radiologic Clinics of North America, 45(4), 743-757.
  6. Dewey, M., Teige, F., Schnapauff, D., Laule, M., Borges, A. C., Wernecke, K. D., Baumann, G., & Taupitz, M. (2007). “Noninvasive coronary angiography by 320-row computed tomography with lower radiation exposure and maintained diagnostic accuracy: comparison of results with cardiac catheterization in a head-to-head pilot investigation.Circulation, 115(17), 2335-2344.
  7. Budoff, M. J., & Achenbach, S. (2008). “Cardiac CT imaging: Diagnosis of cardiovascular disease.” Springer Science & Business Media.
  8. Raff, G. L., Abidov, A., Achenbach, S., Berman, D. S., Boxt, L. M., Budoff, M. J., Cheng, V., DeFrance, T., Hellinger, J. C., & Karlsberg, R. P. (2009). “SCCT guidelines for the performance and acquisition of coronary computed tomographic angiography: A report of the Society of Cardiovascular Computed Tomography Guidelines Committee.” Journal of Cardiovascular Computed Tomography, 3(3), 190-204.
  9. Leipsic, J., Abbara, S., Achenbach, S., Cury, R., Earls, J. P., Mancini, G. J., Nieman, K., Pontone, G., & Raff, G. L. (2014). SCCT guidelines for the interpretation and reporting of coronary CT angiography: a report of the Society of Cardiovascular Computed Tomography Guidelines Committee. Journal of Cardiovascular Computed Tomography, 8(5), 342-358.
  10. Ferencik, M., & Mayrhofer, T. (2016). “Cardiac CT: Current status and future directions.” Current Cardiology Reports, 18(2), 17-23.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Göğüs röntgeni

Yaygın olarak göğüs röntgeni (CXR) olarak adlandırılan göğüs röntgeni, kalp, akciğerler ve göğüs duvarı da dahil olmak üzere göğüs boşluğunun durumunu değerlendirmek için yaygın olarak kullanılan bir teşhis aracıdır. Sternal serklaj, genellikle kalp veya diğer göğüs ameliyatları için açıldıktan sonra göğüs kemiğini sabitlemek için gerçekleştirilen, göğüs kemiğinin kablolanmasını içeren bir cerrahi prosedür anlamına gelir. Göğüs röntgeni bağlamında tıkanıklık belirtileri sıklıkla, kalp yetmezliği de dahil olmak üzere çeşitli kardiyovasküler durumlara bağlı olarak ortaya çıkabilen akciğer tıkanıklığıyla ilgilidir. Özellikle göğüs röntgeni bağlamında damar dağılımı, akciğerlerdeki kan damarlarının düzenine ve belirginliğine işaret edebilir ve bu da akciğer veya kalp rahatsızlıkları hakkında ipuçları sağlayabilir.

Göğüs röntgeni, solunum sistemi ve komşu yapıların değerlendirilmesinde çok önemlidir. Basit pnömonilerden karmaşık kalp anormalliklerine kadar çok sayıda durumu ortaya çıkarabilir. X-ışınının serklaj sonrası sternal telleri görselleştirme yeteneği, cerrahi sonuç ve tel migrasyonu veya sternum ayrılması gibi olası komplikasyonlar hakkında fikir verir.

Röntgen Üzerine Etkiler ve Gözlemler

Sternal Serklaj:

Sternal serklaj, özellikle koroner arter baypas greftleme gibi kalp ameliyatlarından sonra, torakotomileri takiben sternumun stabilitesini sağlamak için yapılır. Röntgende sternal tellerin varlığı beklenen bir bulgudur; ancak bunların konfigürasyonu klinisyenleri daha fazla müdahale gerektiren potansiyel komplikasyonlara karşı uyarabilir.

Tıkanıklık Belirtileri ve Vasküler Dağılım

Akciğer tıkanıklığı, göğüs röntgeninde Kerley B çizgileri, peribronşiyal manşet ve vasküler pedikül genişliğinde artış gibi çeşitli belirtilerle kendini gösterir. Bu bulgular, genellikle sol kalp yetmezliğine bağlı olarak pulmoner dolaşımda hidrostatik basıncın arttığını göstermektedir. Üst lob damarlarının belirginliği gibi vasküler dağılımın değerlendirilmesi, pulmoner arteriyel hipertansiyona veya kronik sol ventrikül yetmezliğine işaret edebilir.

İleri Okuma

  1. Harris, R.S., & Ketai, L.H. (2016). “Principles of Chest X-ray Diagnosis.” Radiologic Clinics of North America, 54(1), 1-14.
  2. Leong, P., Magee, M.A., and Khan, J.N. (2018). “Sternal Cerclage Wiring: A Method to Reduce Sternal Complications in Cardiac Surgery.” Journal of Thoracic and Cardiovascular Surgery, 155(5), 1941-1946.
  3. Lichtenstein, D.A. (2004). “Signs in Chest Imaging.” Respirology, 9, 387-392.
  4. Agarwal, P.P., Cinti, S., and Kazerooni, E.A. (2010). “Chest Radiography in Congestive Heart Failure: Looking Beyond Cardiomegaly.” Journal of Thoracic Imaging, 25(2), 112-122.

Özofagram

Baryum Yutma çalışması olarak da bilinen Özofagram, yemek borusunun radyografik (X-ışını) muayenesidir. Baryum sülfat çözeltisinin (radyo-opak bir kontrast madde) yutulduğunda hareketini gözlemleyerek yemek borusunun yapısını ve işlevini değerlendirmek için tasarlanmıştır. Baryum yemek borusunun iç yüzeyini kaplayarak röntgen görüntülerinde görünür olmasını sağlar ve yemek borusunun yapısındaki ve işlevindeki anormallikleri veya değişiklikleri vurgular.

Baryumun tıbbi görüntülemede kontrast madde olarak kullanılması 20. yüzyılın başlarına kadar uzanmaktadır. Özofagramın bir teşhis aracı olarak gelişimi, radyolojideki ilerlemeler ve gastrointestinal hastalıkların anlaşılmasıyla birlikte gelişti. Yemek borusunu görselleştirme ve anormallikleri tespit etme yeteneği, yemek borusu rahatsızlıklarının teşhis ve tedavisini önemli ölçüde iyileştirdi.

Prosedür

İşlem sırasında hastaya baryum sülfat karışımı içmesi talimatı verilir. Baryum yemek borusundan aşağı doğru hareket ederken çeşitli pozisyonlarda bir dizi X-ışını alınır. Radyolog, yemek borusunun fonksiyonunu daha yakından değerlendirmek için hasta yutkunurken de görüntü alabilir. Test, yemek borusunun yapısındaki daralma (darlıklar), tıkanıklıklar, yemek borusu astarındaki anormallikler, hiatal fıtıklar veya yutmayı etkileyen kas fonksiyonuyla ilgili sorunlar gibi sorunları ortaya çıkarabilir.

Belirteçler

Özofagram tipik olarak yutma güçlüğü (yutma güçlüğü), yutma sırasında ağrı (odinofaji), açıklanamayan göğüs ağrısı gibi semptomlar yaşayan hastalar için veya gastroözofageal reflü hastalığı (GERD), özofagus varisleri ve mideyi etkileyen diğer anormallikler gibi durumların değerlendirilmesi için endikedir. yemek borusu.

Avantajlar ve Sınırlamalar

Özofagram, yemek borusunun anatomisi ve işlevi hakkında değerli bilgiler sağlayan, invazif olmayan, nispeten hızlı bir işlemdir. Ancak yüzey lezyonlarını veya mukozanın durumunu değerlendirmek için endoskopi gibi diğer görüntüleme yöntemleri kadar ayrıntılı olmayabilir. Bazı durumlarda Özofagram bulgularına göre ek testlerle ileri değerlendirme yapılması gerekli olabilir.

Tarih

Baryumun mide-bağırsak sistemini görselleştirmek için kontrast madde olarak ilk kullanımı ve özofagram gibi prosedürlere yol açması 20. yüzyılın başlarına kadar uzanabilir. X-ışını incelemeleri için baryum sülfatın keşfi ve uygulanmasına 1897’de Walter Cannon öncülük etti. Amerikalı fizyolog Cannon ve meslektaşları başlangıçta bizmut subnitrat kullandılar, ancak üstün güvenliği ve etkinliği nedeniyle kısa sürede yerini baryum sülfat aldı. bir kontrast ortamı.

Bununla birlikte, bu tekniğin yemek borusunu incelemek ve yemek borusunu bir tanı aracı olarak geliştirmek için özel olarak uygulanması, Cannon’un ilk çalışmasını takip eden yıllar içinde yavaş yavaş gelişti. Baryum sülfatın ayrıntılı özofagus çalışmaları için uyarlanması, tek bir bireyin başarısından ziyade radyoloji ve gastroenteroloji alanında kolektif bir ilerlemeydi. Zamanla, radyografik tekniklerdeki gelişmeler ve floroskopinin kullanıma sunulması özofagramı daha da geliştirdi ve özofagus anatomisini ve fonksiyonunu değerlendirmek için onu standart bir prosedür haline getirdi.

Gastrointestinal sistem görüntüleme için baryumun ilk kullanımı Walter Cannon’a atfedilirken, bugün bilindiği şekliyle özofagramın gelişimi, radyoloji alanında birçok tıp uzmanının ve araştırmacının katkılarının sonucuydu.

İleri okuma

  1. Levine, M. S., & Rubesin, S. E. (2005). “History and Evolution of the Barium Swallow for Evaluation of the Pharynx and Esophagus.American Journal of Roentgenology, 184(1), 19-27. DOI: 10.2214/ajr.184.1.01840019.
  2. Ott, D.J., Chen, Y.M., Gelfand, D.W., Munitz, H.A., & Wu, W.C. (1985). “Radiographic and Endoscopic Sensitivity in Detecting Lower Esophageal Mucosal Ring.” AJR. American Journal of Roentgenology, 145(1), 73-75. DOI: 10.2214/ajr.145.1.73.
  3. Jones, B., & Donner, M.W. (1991). “Normal and Abnormal Swallowing: Imaging in Diagnosis and Therapy.Springer-Verlag New York, LLC.
  4. Dantas, R. O., & Cook, I. J. (1994). “Upper Esophageal Sphincter Opening and Modulation During Swallowing.Gastroenterology, 107(2), 396-402. DOI: 10.1016/0016-5085(94)90163-5.
  5. Kahrilas, P.J., Logemann, J.A., Lin, S., & Ergun, G.A. (1992). “Pharyngeal Clearance During Swallowing: A Combined Manometric and Videofluoroscopic Study.Gastroenterology, 103(1), 128-136. DOI: 10.1016/0016-5085(92)91112-E.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Siluet fenomeni


1. Tanım ve Kavramsal Çerçeve

“Siluet işareti” ya da “siluet fenomeni”, toraks radyolojisinde, özellikle konvansiyonel göğüs radyografilerinin (posteroanterior ve lateral grafiler) yorumlanmasında kullanılan temel ve oldukça değerli bir tanısal kavramdır. Bu fenomen, radyografide normalde seçilebilen anatomik sınırların silinmesi veya kaybı ile karakterizedir. Bu silinme, bitişik iki yapının radyografik dansitesinin (yoğunluğunun) birbirine eşit veya çok benzer hale gelmesi durumunda meydana gelir. Başka bir deyişle, normalde yoğunluk farkı nedeniyle ayırt edilebilen iki komşu yapı, patolojik süreç nedeniyle aynı radyografik özellikleri taşıdığında aralarındaki sınır görünmez olur.


2. Radyolojik Mekanizma

Konvansiyonel radyografide farklı anatomik yapılar farklı X-ışını absorbsiyon özelliklerine sahiptir:

  • Hava (örneğin sağlıklı akciğer parankimi): En az yoğun yapıdır, siyah (radyolusent) görünür.
  • Yumuşak doku ve sıvılar (örneğin kalp, plevral sıvı, pnömonik konsolidasyon): Orta derecede yoğundur, gri-beyaz tonlarında görünür.
  • Kemik: En yoğun yapıdır, beyaza yakın (radyodens) görünür.

Eğer hava ile dolu bir yapı (örneğin akciğer) herhangi bir nedenle (örneğin enflamasyon, tümör, sıvı birikimi) havayı kaybederek yoğunluğu artarsa, komşuluğundaki yumuşak doku yapılarla aynı radyografik yoğunluğa ulaşır. Böylece bu iki yapı arasındaki normal sınır artık ayırt edilemez hale gelir. Bu sınırlardaki “kaybolma” durumu siluet işareti olarak adlandırılır.


3. Klinik Uygulama Alanları

3.1. Anatomik Lokalizasyon İçin Kullanım

Siluet işareti, akciğer patolojilerinin anatomik yerleşimini değerlendirmede büyük rol oynar. Belirli anatomik yapılar ile ilişkili silüet kayıpları, lezyonun lob düzeyinde lokalize edilmesine imkân tanır:

Kaybolan SiluetOlası Lezyon Lokalizasyonu
Sağ kalp kenarıSağ orta lob
Sol kalp kenarıSol üst lobun lingula segmenti
Sağ diyafram kubbesiSağ alt lob
Sol diyafram kubbesiSol alt lob
Aort kavsiSol üst lobun anterior segmenti

3.2. Patoloji Türlerinin Ayırıcı Tanısında Kullanım

Siluet işareti, yalnızca lokalizasyon belirlemede değil, aynı zamanda bazı patolojik süreçlerin ayırıcı tanısında da yardımcı olabilir. Özellikle aşağıdaki durumlar bu fenomen ile ilişkilidir:

  • Pnömonik konsolidasyon
  • Pulmoner kitle veya tümör
  • Atelektazi
  • Massif lenfadenopati
  • Plevral sıvı birikimi

4. Klinik Örnekler ve Radyolojik Bulgular

4.1. Sağ Orta Lob Pnömonisi

  • Bulgular: Sağ kalp konturu silinmiştir.
  • Açıklama: Orta lobda gelişen pnömonik konsolidasyon, sağ atriyum ile aynı yoğunluğa ulaşarak normal sağ kalp kenarını maskelemiştir.

4.2. Sol Üst Lobun Lingula Segmenti Pnömonisi

  • Bulgular: Sol kalp konturu net görülemez.
  • Açıklama: Lingula segmenti kalp ile komşudur; burada gelişen patoloji, sol ventrikül kenarı ile aynı dansiteye ulaştığında siluet kaybı oluşur.

4.3. Alt Lob Pnömonileri veya Atelektazileri

  • Bulgular: Diyafram konturu seçilemez.
  • Açıklama: Alt lob ile diyafram komşuluğu nedeniyle, bu bölgede oluşan dansite artışı diyafram silüetini maskeleyebilir.

5. Radyolojik ve Tanısal Önemi

5.1. Radyolojik Değerlendirmede Tanısal Değer

Siluet işareti, özellikle frontal göğüs röntgenlerinde lokalizasyon belirlemede kritik bir tanısal araçtır. Her zaman lezyonun dansite kazandığına ve komşu anatomik yapı ile aynı radyografik yoğunluğa ulaştığına işaret eder.

5.2. Klinik Karar Sürecinde Rolü

  • Erken pnömoni tanısı
  • Lob düzeyinde akciğer kitle lokalizasyonu
  • Atelektazi ayrımı
  • Plevral efüzyon ile parankimal patoloji ayrımı

6. Sınırlılıklar ve Yanıltıcı Durumlar

6.1. Spesifisite Sorunu

Siluet işareti herhangi bir spesifik hastalıkla doğrudan ilişkili değildir. Yalnızca lokalize dansite artışını ve komşu yapı ile radyografik kontrast kaybını gösterir. Bu nedenle patolojinin ne olduğu konusunda direkt bilgi vermez.

6.2. Teknik Faktörlerin Etkisi

  • Pozisyonlama hataları (örneğin rotasyon): Normal sınırların yanlış yorumlanmasına neden olabilir.
  • Yetersiz inspirasyon: Akciğer havalanması azalacağı için siluet kaybı yanıltıcı olabilir.
  • Yetersiz görüntü kalitesi: Düşük çözünürlük, siluet kayıplarını maskeler.

Keşif

1. 19. Yüzyıl Sonları – İlk Tanımlama: Hermann Nothnagel

Siluet işaretinin ilk sistematik gözlemi ve tanımı, 19. yüzyılın sonlarında Alman hekim Hermann Nothnagel (1841–1905) tarafından yapılmıştır. Nothnagel, özellikle perikardiyal efüzyon tanısı koyduğu bazı hastalarda, konvansiyonel toraks radyografisinde kalp siluetinin silikleştiğini veya tamamen kaybolduğunu fark etmiştir. Bu gözlem, kalbin çevresinde biriken sıvının (perikardiyal efüzyon) kalp konturunun normal radyografik görünümünü maskeleyebileceğini göstermiştir.

Nothnagel’in katkısı, yalnızca bir radyolojik bulguya dikkat çekmekle sınırlı kalmamış; aynı zamanda radyolojik görüntüleme ile anatomopatolojik süreçler arasındaki ilişkinin kurulmasına öncülük etmiştir. Bu bağlamda, siluet işareti ilk kez intra-torasik sıvı varlığına işaret eden bir radyolojik belirti olarak tanınmıştır.

Hermann Nothnagel, dönemin önde gelen dahiliyecilerinden biri olup, nöroloji ve kardiyoloji alanlarında da kurucu katkılar sunmuştur. Perikardiyal efüzyonun klinik tanımına dair erken dönem betimlemeleri, göğüs hastalıkları tarihinde önemli yer tutar.


2. 20. Yüzyıl Başları – Kavramsal Genişleme: Edward B. Towne

  1. yüzyılın ilk çeyreğinde, siluet işaretine ilişkin bilgiler Amerikalı radyolog Dr. Edward B. Towne (1870–1938) tarafından daha da geliştirilmiştir. Towne, özellikle plevral efüzyon tanısı almış hastalarda, göğüs radyografilerinde akciğer alanlarının göğüs duvarı, kalp ve diyafram gibi yapılarla olan sınırlarının kaybolduğunu sistematik şekilde belgeleyerek, bu olgunun yalnızca perikardiyal değil, plevral patolojilerle de ilişkili olabileceğini ortaya koymuştur.

Towne’un çalışmaları, siluet işaretinin intra-torasik kitleler, konsolidasyonlar ve sıvı koleksiyonları gibi çok çeşitli patolojilerle ilişkili olabileceğini göstermiş; böylece işaretin spesifik olmayan ancak yüksek duyarlılığa sahip bir radyografik bulgu olarak kabul edilmesine zemin hazırlamıştır.

Edward B. Towne, aynı zamanda günümüzde “Towne görünümü” olarak bilinen ve kraniyal kemiklerin radyografik görüntülenmesi için kullanılan özel bir projeksiyonun da isim babasıdır. Ancak siluet işareti ile ilgili katkıları, göğüs radyolojisindeki en kalıcı mirasıdır.


3. 20. Yüzyıl Ortaları – Rutin Klinik Kullanım ve Sistematik Sınıflandırma

1950’li ve 1960’lı yıllardan itibaren, siluet işareti göğüs radyolojisinin temel bulgularından biri haline gelmiştir. Özellikle Benjamin Felson gibi göğüs radyolojisi öncülerinin çalışmaları, bu fenomenin toraks anatomisiyle birlikte yorumlanarak lezyon lokalizasyonu ve ayırıcı tanı açısından nasıl kullanılabileceğini göstermiştir.

Bu dönemde siluet işareti:

  • Sağ kalp kenarı, sol kalp kenarı, aort kavsi ve diyafram kubbeleri gibi anatomik referans noktalarıyla ilişkilendirilmiş;
  • Her bir sınırın silinmesinin hangi akciğer lobunu işaret edebileceği detaylı olarak açıklanmıştır.

4. Günümüzde Siluet İşaretinin Klinik Değeri

Modern radyolojide siluet işareti, özellikle konvansiyonel toraks radyografilerinde lezyon lokalizasyonu için yüksek duyarlılıkla kullanılan bir bulgu olarak varlığını sürdürmektedir. Günümüzde bu işaret:

  • Pnömoni
  • Atelektazi
  • Plevral efüzyon
  • Akciğer tümörleri
  • Lenfadenopati

gibi pek çok intratorasik durumda gözlenebilir. Ancak tek başına spesifik tanı vermez; BT gibi ileri görüntüleme yöntemleriyle desteklenmesi gerekir. Yine de ilk basamak tanısal değerlendirmede önemli bir ipucu olarak kabul edilmektedir.





İleri Okuma

  1. Nothnagel, H. (1896). Lehrbuch der speciellen Pathologie und Therapie. Wien: Hölder.
  2. Towne, E. B. (1923). The Radiographic Diagnosis of Pleural Effusion. American Journal of Roentgenology, 10(2), 89–95.
  3. Felson, B. (1960). Principles of Chest Roentgenology. W.B. Saunders.
  4. Felson, B. (1973). Chest Roentgenology. W.B. Saunders Company.
  5. Felson, B. (1991). Chest Roentgenology. W.B. Saunders.
  6. Fraser, R. G., & Paré, J. A. P. (1999). Diagnosis of Diseases of the Chest (4th Ed.). W.B. Saunders.
  7. Fraser, R. G., Paré, J. A. P., et al. (1999). Diagnosis of Diseases of the Chest (4th Ed.). W.B. Saunders.
  8. Müller, N. L., Fraser, R. S., et al. (2001). Radiologic Diagnosis of Diseases of the Chest. Saunders.
  9. Fraser, R.S., Müller, N.L., Colman, N., Paré, P.D. (2005). Fraser and Paré’s Diagnosis of Diseases of the Chest (4th Ed.). Saunders.
  10. Webb, W. R., & Müller, N. L. (2010). High-Resolution CT of the Lung (4th Ed.). Lippincott Williams & Wilkins.
  11. Webb, W.R., Higgins, C.B. (2010). Thoracic Imaging: Pulmonary and Cardiovascular Radiology (2nd Ed.). Lippincott Williams & Wilkins.
  12. Naidich, D. P., et al. (2012). Imaging of the Chest. Elsevier.
  13. Erasmus, J. J., McAdams, H. P., et al. (2015). Radiographic Evaluation of the Silhouette Sign. Radiologic Clinics of North America, 53(1), 1–14.




Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Kalp Görüntüleme

Kalp görüntüleme, kalbin yapısını, işlevini ve koşullarını görselleştirmek için kullanılan çeşitli teşhis araçlarını kapsayan geniş bir terimdir. Bu teknikler sağlık profesyonellerinin kalp hastalıklarını tespit etmesine ve yönetmesine olanak tanır.

Tarihsel olarak stetoskop, kalp fonksiyonunu ses yoluyla ‘görselleştiren’ ilk teşhis araçlarından biriydi. Teknolojinin ilerlemesiyle birlikte yıllar geçtikçe daha gelişmiş kalp görüntüleme yöntemleri ortaya çıktı.

Kalp Görüntüleme Türleri:

Elektrokardiyogram (EKG veya EKG):

Kalbin elektriksel aktivitesini ölçer.
Aritmileri, miyokard enfarktüsünü ve diğer kalp anormalliklerini tanımlayabilir.

Ekokardiyogram:

Kalbin yapısı ve fonksiyonunun görüntülerini üretmek için ultrason dalgalarını kullanır.
Kapak fonksiyonunu, kalp boyutunu ve kalp tümörleri veya pıhtıların varlığını değerlendirebilir.

Kardiyak Manyetik Rezonans Görüntüleme (MRI):

Kalbin ve kan damarlarının ayrıntılı görüntülerini oluşturmak için manyetik alanları ve radyo dalgalarını kullanır.
Doğuştan kalp kusurlarını, kalp tümörlerini ve kalp kasının durumunu değerlendirebilir.

Doku Karakterizasyonu:

  • Kalp dokusu türlerini ayırt etmek ve patolojik değişiklikleri tanımlamak.
  • Örneğin, miyokardiyal fibrozun, infiltrasyonun (amiloidozda olduğu gibi) veya inflamasyonun (miyokardit) tanımlanması.

Doğuştan kalp hastalığı:

  • Ayrıntılı anatomi ve fonksiyonel değerlendirme sağlar.
  • Özellikle karmaşık konjenital vakalarda faydalıdır.

Kardiyak Kitle ve Tümörlerin Değerlendirilmesi:

  • MR, iyi huylu ve kötü huylu kitlelerin ayrımına yardımcı olabilir.

Kardiyomiyopatiler:

  • Hipertrofik kardiyomiyopati, dilate kardiyomiyopati ve aritmojenik sağ ventriküler kardiyomiyopati gibi durumların değerlendirilmesi.

Valf Değerlendirmesi:

Kapakçıklar ve herhangi bir yetersizlik veya darlığın ciddiyeti hakkında işlevsel bilgi sağlar.

Nicel Değerlendirme:

Ejeksiyon fraksiyonu, kalp debisi ve miyokardiyal kütlenin hassas ölçümlerini sağlar.

Canlılık Testi:

Özellikle kalp krizinden sonra kalp kasının canlı mı yoksa yaralı mı olduğunu belirlemek, revaskülarizasyona ilişkin kararları yönlendirebilir.

Vasküler Görüntüleme:

Aort diseksiyonu gibi durumlarda aort gibi büyük damarların değerlendirilmesi.

Kardiyak Bilgisayarlı Tomografi (BT):

Kalbin birden fazla kesitsel görüntüsünü almak için X ışınlarını kullanır.
Genellikle koroner arterlerdeki tıkanıklıkları değerlendirmek için kullanılır.

Koroner Arter Değerlendirmesi:

Koroner arter anatomisini görselleştirmek, özellikle koroner arter hastalığını (aterosklerotik plaklar) tespit etmek.
BT koroner anjiyografi genellikle orta dereceli koroner arter hastalığı riski olan hastalarda kullanılır.

Koroner Kalsiyum Skorlaması:

  • Aterosklerozun bir göstergesi olan koroner arterlerdeki kalsiyum miktarını değerlendirmek.
  • Risk faktörleri olan ancak semptomu olmayan hastalarda risk sınıflandırması için kullanılır.

Yapısal Kalp Hastalığının Değerlendirilmesi:

Özellikle yetişkinlerde konjenital kalp hastalıklarını değerlendirmek.
Transkateter aort kapak değişimi (TAVR) öncesi gibi ameliyat öncesi planlama.

Pulmoner Ven Anatomisi:

Atriyal fibrilasyon ablasyonu gibi işlemlerden önce.

Hızlı Görüntüleme Önemli Olduğunda:

CT taramaları genellikle MRI’lardan daha hızlıdır.

MR’a Bazı Kontrendikasyonları Olan Hastalar:

Belirli türdeki metal implantlara veya cihazlara sahip olanlar dahil.

Nükleer Kardiyoloji (örn. Miyokard Perfüzyon Görüntüleme):

Kalbe giden kan akışını görselleştirmek için radyoaktif maddeler ve özel kameralar kullanılır.
Kalp kasına giden kan akışının azaldığı alanları belirleyebilir.

Kardiyak Kateterizasyon ve Anjiyografi:

Koroner arter hastalığını değerlendirmek ve tedavi etmek için kalbin kan damarlarına bir kateter yerleştirilmesini içerir.
Koroner arterlerdeki tıkanıklıkları görselleştirebilir ve kalp fonksiyonunu değerlendirebilir.

İntravasküler Ultrason (IVUS):

Kan damarlarının içindeki görüntüleri yakalamak için ultrason problu bir kateter kullanır.
Arterlerdeki plağın niteliğini ve boyutunu değerlendirmeye yardımcı olur.

Koroner Kalsiyum Taraması:

Koroner arterlerin duvarlarındaki kalsiyum miktarını ölçmek için kullanılan bir tür BT taramasıdır.
Koroner arter hastalığı riskinin değerlendirilmesine yardımcı olur.
Bu görüntüleme tekniklerinin her birinin avantajları, sınırlamaları ve endikasyonları vardır. Hangi yöntemin kullanılacağının seçimi eldeki klinik soruya ve hastanın özel durumuna bağlıdır.

Kaynak:

  1. Knuuti J, Wijns W, Saraste A, et al. 2019 ESC Guidelines for the diagnosis and management of chronic coronary syndromes. European Heart Journal. 2020;41(3):407-477.
  2. Flachskampf FA, Badano L, Daniel WG, et al. Recommendations for transoesophageal echocardiography: EACVI update 2014. European Heart Journal – Cardiovascular Imaging. 2014;15(4):353-365.
  3. Greenwood JP, Maredia N, Younger JF, et al. Cardiovascular magnetic resonance and single-photon emission computed tomography for diagnosis of coronary heart disease (CE-MARC): a prospective trial. The Lancet. 2012;379(9814):453-460.
  4. Budoff MJ, Achenbach S, Blumenthal RS, et al. Assessment of coronary artery disease by cardiac computed tomography: a scientific statement from the American Heart Association Committee on Cardiovascular Imaging and Intervention, Council on Cardiovascular Radiology and Intervention, and Committee on Cardiac Imaging, Council on Clinical Cardiology. Circulation. 2006;114(16):1761-1791.
  5. Pennell DJ, Sechtem UP, Higgins CB, et al. Clinical indications for cardiovascular magnetic resonance (CMR): Consensus Panel report. European Heart Journal. 2004;25(21):1940-1965.
https://www.youtube.com/shorts/U6jCRskVlLk

Stres MRT

Stres MRT olarak da bilinen Stres Manyetik Rezonans Tomografisi (MRT), stres testini manyetik rezonans görüntülemeyle birleştiren bir tanısal görüntüleme tekniğidir. Bu yaklaşım öncelikle kalp kasına giden kan akışını değerlendirmek ve iskemik kalp hastalıkları da dahil olmak üzere çeşitli kardiyovasküler rahatsızlıkları teşhis etmek için kullanılır.

Hareket mekanizması

Standart MRT ve Stres MRT

Standart bir MRT, vücut yapılarının yüksek çözünürlüklü görüntülerini sağlar ancak stres koşulları altında kan akışına ilişkin işlevsel bilgi sunmaz. Stres MRT, stresli durumlarda kalp kaslarının ne kadar iyi perfüze edildiğini değerlendirmek için genellikle farmakolojik araçlar veya egzersiz yoluyla stres uygulayarak bu boşluğu doldurur.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Stres İndüksiyon Yöntemleri

Farmakolojik Stres: Adenozin, dipiridamol veya dobutamin gibi ilaçlar yapay olarak kalp stresini tetiklemek için kullanılabilir.
Egzersiz Stresi: Tipik olarak koşu bandı veya sabit bisiklet kullanılarak yapılan fiziksel egzersiz de kalp stresine neden olabilir.

Uygulamalar

Teşhis

Stres MRT şu amaçlarla kullanılır:

  • İskemik kalp hastalığını tanımlama.
  • Miyokard enfarktüsünden sonra kalp dokusunun canlılığını değerlendirme.
  • Anjiyoplasti veya bypass ameliyatı gibi tedavilerin etkinliğini değerlendirme.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Risk Sınıflandırması

Bu teknik aynı zamanda koroner arter hastalığının ciddiyetinin belirlenmesinde de önemli bir rol oynar ve klinisyenlere risk sınıflandırması ve tedavi planlamasında yardımcı olur.

Avantajlar ve Sınırlamalar

Avantajları

  • Non-invaziv prosedür.
  • Yüksek uzaysal ve zamansal çözünürlük.
  • İyonlaştırıcı radyasyona maruz kalma yok.

Sınırlamalar

  • Belirli implantları olan veya kontrast maddelere alerjisi olan hastalarda kontrendike olabilir.
  • Yüksek maliyet ve gerekli teknik uzmanlık nedeniyle evrensel olarak mevcut değildir.

Stres MRT, hem anatomik hem de fonksiyonel bilgi sağlayarak kardiyovasküler tanıda devrim yarattı. Non-invaziv yapısı, yüksek görüntüleme çözünürlüğü ile birleştiğinde, onu modern kardiyolojide değerli bir araç haline getirmektedir.

Tarih

MR’ın Doğuşu
Manyetik Rezonans Görüntülemenin (MRI) 1970’lerin başında Paul Lauterbur ve Peter Mansfield tarafından başlatılması, tıbbi görüntülemede çığır açan bir andı. Başlangıçta nörolojik ve kas-iskelet sistemi görüntülemesine odaklanan teknoloji, sonunda kardiyovasküler tıpta uygulama alanı buldu.

İlk Zorluklar
Kardiyak MRI, ilk günlerinde kalp hareketi artefaktları, düşük uzaysal çözünürlük ve uzun görüntüleme süreleri gibi birçok zorlukla karşı karşıyaydı. Bu sınırlamalar, onu stres koşulları altında fonksiyonel kardiyak değerlendirme için uygunsuz hale getirdi.

Kardiyovasküler Tanıya Yönelik İlk Uyarlama
1980’lerin sonu ve 1990’ların başında teknolojideki ilerlemeler kalp MR’ını mümkün kılmaya başladı. Elektrokardiyogram (EKG) geçitleme, daha hızlı görüntüleme dizileri ve kontrast maddelerinin kullanıma sunulması gibi yenilikler, kardiyak MR’ı bir araştırma aracından klinik bir teşhis yöntemine dönüştürdü.

Stres MR’ına ilişkin ilk çalışmalardan biri, 1990’ların başında San Francisco’daki Kaliforniya Üniversitesi’ndeki bir araştırmacı ekibi tarafından yürütüldü. Çalışma, stresin beyne giden kan akışında değişikliklere neden olabileceğini buldu. Bu bulgu, stresin beyin üzerindeki etkilerini incelemenin bir yolu olarak stres MR’ının geliştirilmesine yol açtı.

Stres MRT’nin Ortaya Çıkışı
Stres testinin MRI ile entegrasyonu, kardiyovasküler tanıda önemli bir dönüm noktası oldu. 2000’li yılların başında Stress MRT, geleneksel stres testlerine ve nükleer görüntüleme tekniklerine alternatif olarak ortaya çıkmaya başladı.

2000’li yılların başında Minnesota Üniversitesi’ndeki bir araştırma ekibi, fonksiyonel MRI stres testi adı verilen yeni bir stres MR tekniği geliştirdi. Bu test, stres sırasında beynin aktivitesini görüntülemek için fonksiyonel MRI kullanır. Fonksiyonel MRI stres testi artık stresin beyin üzerindeki etkilerini incelemek için standart bir testtir.

Farmakolojik Stres Ajanları
Adenozin ve dobutamin gibi farmakolojik ajanların dahil edilmesi, egzersiz yapamayan hastalarda bile stres indüksiyonuna izin verdi. Bu, Stres MRT’nin uygulanabilirliğini genişleterek onu daha çok yönlü ve kapsayıcı hale getirdi.

Teknolojik gelişmeler
2010’lu yıllar, daha yüksek manyetik alanlar, 3 boyutlu görüntüleme ve daha iyi görüntü analizi için yazılım algoritmaları dahil olmak üzere daha fazla gelişmeye tanık oldu. Bunlar daha iyi görüntü kalitesi sağlanmasına ve tarama süresinin azaltılmasına yardımcı oldu.

Mevcut Durum ve Gelecek Perspektifleri
Günümüzde Stres MRT, iskemik kalp hastalığının tanısı ve risk sınıflandırması için giderek daha fazla kullanılmaktadır. Aynı zamanda diğer kardiyovasküler durumlardaki faydası açısından da araştırılmaktadır. Teknoloji gelişmeye devam ederek daha iyi teşhis doğruluğu ve hasta deneyimi vaat ediyor.

Kaynak:

  1. Greenwood, John P., et al. “Cardiovascular magnetic resonance and single-photon emission computed tomography for diagnosis of coronary heart disease (CE-MARC): a prospective trial.” The Lancet 379.9814 (2012): 453-460.
  2. Jahnke, Cosima, et al. “Prognostic value of cardiac magnetic resonance stress tests: adenosine stress perfusion and dobutamine stress wall motion imaging.” Circulation 115.13 (2007): 1769-1776.
  3. Pennell, Dudley J. “Cardiovascular magnetic resonance.” Circulation 121.5 (2010): 692-705.
  4. Greenwood, John P., et al. “Cardiovascular magnetic resonance and single-photon emission computed tomography for diagnosis of coronary heart disease (CE-MARC): a prospective trial.” The Lancet 379.9814 (2012): 453-460.

Kontrastlı ultrason (CEUS)

“Kontrastlı ultrason” (CEUS) terimi, “kontrast” ve “geliştirilmiş” olmak üzere iki kelimenin birleşiminden oluşur. “Contrast”, belirli dokuları veya yapıları bir ultrason görüntüsünde daha görünür kılan bir maddenin kullanılması anlamına gelir. “Enhanced”, bir şeyi daha güçlü veya daha belirgin hale getirmek anlamına gelir.

Kontrastlı ultrason (CEUS), son yıllarda hızla gelişen ve popülerlik kazanan bir tanısal görüntüleme tekniğidir. Çeşitli organlardaki kan akışının görselleştirilmesini geliştirmek için ultrason kontrast maddeleri (UCA’lar) – gazla doldurulmuş ve bir kabuk tarafından stabilize edilmiş mikro kabarcıklar – kullanır. Bu, belirli dokuların veya lezyonların vaskülarizasyonu hakkında değerli bilgiler sağlayabilir.

Bu UCA’lar hastanın kan dolaşımına enjekte edildiğinde, ultrason dalgalarının neden olduğu basınç değişiklikleri altında salınır ve kırılır, ultrason görüntülerini iyileştiren güçlü bir yankı sinyali oluşturur.

CEUS, aşağıdakiler dahil olmak üzere çeşitli uygulamalara sahiptir:

Kardiyoloji: CEUS, endokardiyal sınır çizgisini iyileştirmek, miyokardiyal perfüzyonu değerlendirmek ve intrakardiyak şantları saptamak için kullanılabilir.

Radyoloji: İnflamatuvar barsak hastalığında fokal karaciğer lezyonlarını karakterize etmek, tedaviye yanıtı izlemek, renal kitleleri saptamak ve karakterize etmek ve barsak duvarı vaskülaritesini değerlendirmek için kullanılabilir.

Damar cerrahisi: CEUS, endovasküler anevrizma onarımını (EVAR) takiben endosızıntıları değerlendirmek için kullanılır.

CT ve MRI gibi diğer görüntüleme yöntemleriyle karşılaştırıldığında, CEUS’un çeşitli avantajları vardır: iyonlaştırıcı radyasyona ve nefrotoksik iyotlu kontrast maddelere maruz kalmayı önler, mükemmel uzaysal ve zamansal çözünürlükle gerçek zamanlı görüntüleme sağlar ve yatak başında gerçekleştirilebilir. Ancak duyarlılığı ve özgüllüğü değişebilir ve yorumlanması operatöre bağlı olabilir.

Tarih

CEUS’un geçmişi, araştırmacıların kan dolaşımına karıştırılmış salin enjeksiyonunun ultrason muayenesi sırasında saptanabilir bir sinyal değişikliğine neden olabileceğini keşfettiği 1960’ların sonlarına kadar izlenebilir. Bunun nedeni, uygulanan ultrason dalgasını geri saçmasını sağlayan salin kabarcıklarının sıkıştırılabilir gaz çekirdeğiydi.

1970’lerin başında araştırmacılar, ultrason görüntüleme için kontrast madde olarak kullanılabilecek sentetik mikro kabarcıklar geliştirmeye başladılar. Bu mikro kabarcıklar, salin kabarcıklarından daha kararlıydı ve kan dolaşımında daha uzun süre dayanmaları sağlanabiliyordu.

Ultrason görüntüleme için ilk ticari mikro-kabarcık kontrast maddesi, 1994 yılında FDA tarafından onaylandı. O zamandan beri, her biri kendine özgü özelliklere sahip olan bir dizi başka mikro-kabarcık kontrast maddesi geliştirildi.

CEUS artık çeşitli klinik ortamlarda yaygın olarak kullanılan bir görüntüleme tekniğidir. Karaciğer hastalığı, kanser ve vasküler bozukluklar dahil olmak üzere çeşitli tıbbi durumları teşhis etmek için kullanılır. CEUS ayrıca biyopsi ve ablasyon gibi minimal invaziv prosedürleri yönlendirmek için de kullanılır.

CEUS’un etimolojisi ve tarihi, tıbbi görüntülemedeki ilerlemelerin nasıl yeni teşhis ve tedavi araçlarının geliştirilmesine yol açtığının büyüleyici bir örneğidir.

İşte CEUS’un tarihi hakkında bazı ek ayrıntılar:

  • 1968’de Gramiak ve Shah, Radiology dergisinde ultrason görüntüleme için bir kontrast maddesi olarak ajite salin kullanımını açıklayan bir makale yayınladılar.
  • 1972’de Bom ve meslektaşları, Investigative Radiology dergisinde, ultrason görüntüleme için bir kontrast maddesi olarak sentetik mikro-kabarcıkların kullanımını açıklayan bir makale yayınladılar.
  • 1994 yılında FDA, ultrason görüntüleme için ilk ticari mikro-kabarcık kontrast maddesi olan Sonazoid’i onayladı.
  • 2002’de FDA, ultrason görüntüleme için ikinci ticari mikro-kabarcık kontrast maddesi olan Levovist’i onayladı.
  • O zamandan beri, SonoVue, Optison ve Definity dahil olmak üzere bir dizi başka mikro-kabarcık kontrast maddesi geliştirildi.

CEUS hızla gelişen bir alandır ve sürekli olarak yeni kontrast maddeler ve uygulamalar geliştirilmektedir. Sonuç olarak, CEUS çok çeşitli tıbbi durumların tanı ve tedavisi için giderek daha önemli bir araç haline gelmektedir.

Kaynak:

Sidhu, P. S., Cantisani, V., Dietrich, C. F., Gilja, O. H., Saftoiu, A., Bartels, E., … & Piscaglia, F. (2018). The EFSUMB Guidelines and Recommendations for the Clinical Practice of Contrast-Enhanced Ultrasound (CEUS) in Non-Hepatic Applications: Update 2017 (Long Version). Ultraschall in der Medizin-European Journal of Ultrasound, 39(02), e2-e44. Link

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Radyasyon

Radyasyon dozu referans seviyeleri

Radyasyon dozu referans seviyeleri çeşitli ulusal ve uluslararası kuruluşlar tarafından belirlenir. Referans seviyeleri tipik olarak kılavuz niteliğindedir ve mesleki veya tıbbi maruziyet hariç, normal bir birey için güvenli olarak kabul edilen maruziyetin üst sınırını temsil eder.

Uluslararası Radyolojik Koruma Komisyonu (ICRP) aşağıdaki referans doz seviyelerini sağlar:

  • Halk İçin Etkili Doz Sınırı: Yılda 1 milisievert (mSv).
  • Mesleki Maruz Kalma için Etkili Doz Sınırı (yetişkinler için): 5 yıllık belirli dönemler üzerinden ortalama, yılda 20 mSv, hiçbir yıl 50 mSv’yi geçmez.
  • Mesleki Maruz Kalma için Etkili Doz Sınırı (radyasyon içeren işler için eğitim gören 16 ila 18 yaşındaki çıraklar için): yılda 6 mSv.
  • Gebelikte: Anne adayının mesleki maruziyetinden fetüse verilecek doz yaklaşık 1 mSv’yi geçmemelidir.

Bu doz sınırlarının, maruz kalmanın yararının (örneğin bir tıbbi görüntüleme prosedüründen elde edilen teşhis bilgileri) potansiyel zarara karşı tartılması gereken tıbbi maruziyet için geçerli olmadığına dikkat etmek önemlidir.

Tıbbi görüntülemede, doz referans seviyeleri tipik olarak yıllık bir sınırdan ziyade belirli prosedürler için tipik doz cinsinden tanımlanır. Örneğin, bir göğüs röntgeninden elde edilen tipik bir etkili doz yaklaşık 0,1 mSv olabilirken, karın ve pelvisin BT taramasından elde edilen tipik bir etkili doz yaklaşık 10 mSv olabilir.

Etkili radyasyon dozu

Tıbbi görüntülemeden elde edilen etkili radyasyon dozu, özel prosedüre ve kullanılan teknolojiye bağlı olarak büyük ölçüde değişir. Bahsettiğiniz prosedürler ve durum için bazı yaklaşık değerler aşağıdadır:

Kranial BT: Bir kafa BT taramasından elde edilen etkili doz yaklaşık 2 milisieverttir (mSv), ancak kullanılan spesifik parametrelere bağlı olarak 2,3 ile 4 mSv arasında değişebilir.

Göğüs Röntgeni: Tek bir arka-ön göğüs röntgeni, yaklaşık 0,02-004 mSv’lik etkili bir radyasyon dozuna sahiptir.

Transatlantik uçuş: Kozmik radyasyon, transatlantik bir uçuş için yaklaşık 0,05 mSv’lik etkili bir doz verir.

Bu radyasyon dozlarından kaynaklanan riskin bağlam içine alınması gerektiğine dikkat etmek önemlidir. ABD’deki ortalama bir kişi, uzaydan ve yerden gelen doğal arka plan radyasyonundan yılda yaklaşık 3 mSv’lik etkili bir doz alır.

Dokulara göre

Dokuların radyasyona duyarlılığı öncelikle hücre bölünme ve farklılaşma hızları ile belirlenir. Bu yasa genellikle “Bergonié ve Tribondeau Yasası” olarak anılır ve adını 1906’da formüle eden Fransız bilim adamları Jean Alfred Bergonié ve Louis Tribondeau’dan alır. Bu yasaya göre, hızla bölünen ve henüz farklılaşmamış doku ve hücreler en çok bulunur. radyasyona duyarlı.

Bunun nedeni, radyasyonun öncelikle hücrelerdeki DNA ile etkileşerek hasara neden olması, mutasyonlara yol açması ve potansiyel olarak hücreleri öldürmesidir. Bölünme sürecindeki hücreler, DNA’larını aktif olarak kopyaladıkları için bu tür hasarlara karşı daha savunmasızdır ve radyasyondan kaynaklanan hataların yeni hücrelere dahil edilmesi daha olasıdır.

Bahsettiğiniz dokuların neden özellikle hassas olduğunun dökümü aşağıda verilmiştir:

Kemik İliği: Hematopoietik kök hücreler olarak adlandırılan kemik iliğindeki hücreler, kandaki tüm hücreleri üretmek için sürekli olarak bölünürler. Bu yüksek bölünme oranı, onları radyasyona karşı özellikle duyarlı hale getirir.

Tiroid Bezi: Tiroid bezindeki hücrelerin kendileri radyasyona özellikle duyarlı değildir, ancak tiroid bezi radyoaktif iyot dahil iyodu emer ve konsantre eder. Bu, belirli nükleer kaza türlerinden veya tıbbi prosedürlerden tiroit için yüksek radyasyon dozuna yol açabilir.

Göğüs Dokusu: Memedeki hücreler, özellikle genç kadınlarda nispeten hızlı bölünerek onları radyasyona duyarlı hale getirir. Ek olarak, meme dokusu tipik olarak vücut yüzeyine daha yakındır ve diğer dokular tarafından daha az korunur, bu nedenle dış kaynaklardan daha yüksek radyasyon dozu alabilir.

Üreme Bezleri: Yumurta ve sperm üreten yumurtalıklar ve testislerdeki hücreler sürekli olarak bölünür ve farklılaşır. Bu onları radyasyona karşı çok hassas yapar.

Öte yandan, sinir ve kas hücreleri gibi yavaş bölünen hücrelerden oluşan dokular tipik olarak radyasyona daha az duyarlıdır.

Yaş

Doğumda toplam vücut suyu, vücut ağırlığının yaklaşık %75-80’i kadardır. Yaşamın ilk yılında yaklaşık %60-65’e düşer. Ergen erkeklerde toplam vücut suyu, vücut ağırlığının yaklaşık %60’ı iken, ergen kızlarda yaklaşık %55’tir.

Yetişkin erkekler için toplam vücut suyu vücut ağırlığının yaklaşık %60’ı kadardır ve yetişkin kadınlar için bu oran %50-55 civarındadır. Bu cinsiyet farkının nedeni, kadınların tipik olarak yağsız dokudan daha az su içeren vücut yağ yüzdesinin daha yüksek olmasıdır.

Çocuklardaki yüksek su içeriği, yetişkinlere göre daha geniş bir yüzey alanına/hacim oranına sahip oldukları ve daha hızlı su kaybedebildikleri için onları dehidrasyona karşı daha duyarlı hale getirir.

Vücuttaki radyasyon emilimi büyük ölçüde radyasyonun tipine ve karşılaştığı dokuların bileşimine bağlıdır. Farklı doku türleri, değişen yoğunlukları ve bileşimleri nedeniyle radyasyonu farklı şekilde emer.

Su, nötron radyasyonu gibi belirli radyasyon türlerinin iyi bir emicisi olduğundan, vücut su içeriği teorik olarak radyasyon emilimini etkileyebilir. Bununla birlikte, tıbbi görüntüleme bağlamında (röntgen ve CT taramaları gibi), yetişkinler ve çocuklar arasındaki su içeriği farkı, radyasyon emilimini veya duyarlılığını etkileyen ana faktör değildir.

Daha da önemlisi, çocukların dokuları hızla bölünüyor ve büyüyor, bu da onları radyasyonun etkilerine karşı daha duyarlı hale getiriyor. Uluslararası Radyolojik Koruma Komisyonu (ICRP), çocukların daha uzun yaşam süreleri ve bu zaman diliminde artan kanser oluşumu olasılığı nedeniyle eşdeğer radyasyona maruz kalma risklerinin yetişkinlerden daha yüksek olduğunu belirtmektedir. Bu nedenle, pediatrik radyolojide, görüntüleme parametrelerini ve koruma tekniklerini radyasyon maruziyetini mümkün olduğunca en aza indirecek şekilde ayarlamak çok önemlidir.

Çocuklarda

Çocuklarda, özellikle bebeklerde, birçok kemik henüz tam olarak kemikleşmemiştir, yani henüz sert, olgun kemiğe dönüşmemişlerdir. Bu, özellikle kıkırdak adı verilen daha yumuşak, daha esnek bir doku türünden yapılan uzun kemiklerin uçlarındaki “büyüme plakaları” için geçerlidir.

Ultrason, ses dalgalarını vücuda göndererek ve ardından farklı dokulara çarptıktan sonra geri dönen dalgaları tespit ederek çalışır. Farklı dokular bu ses dalgalarını farklı derecelerde yansıtır. Örneğin, kaslar veya organlar gibi yumuşak dokular ses dalgalarının bir kısmının geçmesine izin verir ve bu dokular ultrason görüntüsünde daha koyu görünür. Ancak kemik gibi sert dokular ses dalgalarının çoğunu yansıtır ve bu dokular ultrason görüntüsünde parlak beyaz görünür.

Bebeklerde ve çocuklarda, iskeletlerinin çoğu hala daha yumuşak, daha az kemikleşmiş dokudan oluştuğu için, ultrason daha derine nüfuz edebilir ve altındaki yapıların daha net görüntülerini sağlayabilir. Bu özellikle kalça displazisi taraması, yenidoğanlarda kranial ultrason ve bazı pediatrik abdominal durumların değerlendirilmesi gibi bir dizi pediatrik uygulamada yararlıdır.

Bununla birlikte, çocuk büyüdükçe ve kemikler daha fazla kemikleştikçe, ultrasonun kullanımı daha sınırlı hale gelebilir ve bazı durumlarda X-ışını veya MRI gibi diğer görüntüleme teknikleri tercih edilebilir.

Teknik

Görüntü kalitesini korurken çocuklarda ve yeni doğanlarda radyasyon maruziyetini azaltmak için kullanılan çeşitli stratejiler ve teknikler vardır.

Boyuta dayalı teknikler: Birçok modern röntgen makinesi, hastanın boyutuna ve yaşına göre ayarlanabilen ayarlara sahiptir. Makineler, radyasyon ışınının yoğunluğunu ve alanını ayarlayarak hastanın aldığı toplam radyasyon dozunu azaltabilir.

Kalkan: Vücudun görüntülenmesi gerekmeyen hassas bölgelerini korumak için kurşun önlükler veya kalkanlar kullanılabilir. Örneğin, bir kalça röntgeni sırasında bir kızın yumurtalıklarını veya bir erkeğin testislerini korumak için bir kurşun önlük kullanılabilir.

Kolimasyon: Bu teknik, X-ışını ışınının yalnızca ilgili alanı kaplayacak ve çevre dokulara maruz kalmayı en aza indirecek şekilde ayarlanmasını içerir.

Last Image Hold (Son Görüntü Tutma): Bu özellik, en son görüntünün kaydedilmesine ve ek pozlama gerekmeden görüntülenmesine olanak tanır. Bu, prosedürlere rehberlik etmek için gerçek zamanlı X-ışını görüntülerinin kullanıldığı floroskopi sırasında özellikle yararlıdır.

Nabız veya aralıklı floroskopi: Sürekli görüntüleme yerine floroskop, toplam radyasyona maruz kalma miktarını azaltacak şekilde aralıklarla görüntü alacak şekilde ayarlanabilir.

Dijital Radyografi (DR): DR, geleneksel film radyografiden daha hassastır ve daha düşük radyasyon dozlarına izin verir.

ALARA ilkesi: ALARA, “Makul Derecede Ulaşılabilir Kadar Düşük” anlamına gelir. Bu ilke, tüm tıbbi görüntüleme yaklaşımlarına rehberlik eder, ancak pediatride özellikle önemlidir.

Tekrar görüntüleme: Gereksiz tekrarlanan görüntülemeden kaçınmak, bir çocuğun kümülatif radyasyon maruziyetini de önemli ölçüde azaltabilir.

Bu teknikler, ALARA (Makul Olarak Ulaşılabilecek Kadar Düşük) ilkesi doğrultusunda pediatrik hastalarda radyasyon maruziyetini en aza indirmeye yardımcı olur.

Referanslar:

Hücresel düzlem

Radyasyon gerçekten de farklı hücre ölümü tipleriyle sonuçlanabilecek bir dizi hücresel tepkiye neden olabilir. Bunlar şunları içerir:

Apoptoz (programlanmış hücre ölümü): Radyasyon hasarı, hücrenin kendi programlanmış hücre ölüm yollarını tetikleyerek, hücrenin çevre dokular üzerindeki etkiyi en aza indiren organize bir şekilde parçalanmasına yol açabilir.

Nekroz: Hasar yeterince şiddetliyse, hücreler daha az kontrollü bir şekilde ölebilir, bu da iltihaba ve çevre dokularda potansiyel hasara yol açabilir.

Mitotik felaket: Radyasyon, DNA’ya ve hücre bölünmesi için kritik olan hücrenin diğer bileşenlerine zarar verebilir. Önemli hasara sahip bir hücre bölünmeye çalışırsa, mitoz sırasında meydana gelen bir tür hücre ölümü olan mitotik felaketle sonuçlanabilir.

Senescence (yaşlanma): Radyasyona maruz kalan hücreler, yaşlanma olarak bilinen kalıcı bir hücre döngüsü durması durumuna geçebilir. Bu hücreler metabolik olarak aktif kalırlar ancak artık bölünemezler. Yaşlanma, kendi başına bir tür hücre ölümü değildir, ancak bir terminal büyüme durması biçimi olarak kabul edilebilir.

Otofaji: Bu, radyasyonun dayattığı stres koşullarına yanıt olarak bir hücrenin kendi bileşenlerini sindirdiği bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Stres çok şiddetli ise, otofaji hücre ölümüne yol açabilir.

Bir hücrenin radyasyon maruziyetine tam tepkisinin, hasarın türü ve kapsamı, hücrenin türü ve organizmanın genel sağlığı gibi birçok faktöre bağlı olabileceğini unutmayın.

Retionopati

Radyasyon retinopatisi, göze radyasyon maruziyetinin olası bir komplikasyonudur ve tipik olarak 30 Gy’nin üzerindeki radyasyon dozlarıyla tedaviyi takiben ortaya çıkabilir, ancak kesin doz eşiği değişir. Bu durum, retinanın kan damarlarının hasar görmesinden kaynaklanır ve görme sorunlarına yol açar.

Radyasyon retinopatisinin genellikle maruziyetten aylar hatta yıllar sonra semptomlar göstermediğini ve bu nedenle, gözleri içeren radyasyon tedavisi gören herkes için düzenli takip göz muayenelerini çok önemli hale getirdiğini not etmek önemlidir.

60 Gy’lik bir doz yüksektir ve aslında radyasyon retinopatisi riskini ve ayrıca optik nöropati gibi diğer potansiyel komplikasyonları artırabilir. Risk, doz oranı, radyasyonun tam yeri, ışınlanan retinanın hacmi, bireysel hastanın genel sağlığı ve komorbid durumları ve diğer faktörler dahil olmak üzere çeşitli faktörlere bağlıdır.

Öte yandan, 1 Gy’lik bir doz genellikle erişkinler için düşük kabul edilir ve radyasyon retinopatisine veya diğer ciddi komplikasyonlara neden olma olasılığı daha düşüktür, ancak potansiyel olarak göz merceğinde zamanla katarakta yol açan bir dereceye kadar hasara neden olabilir.

Radyasyon tedavisinin, sağlıklı dokuların maruz kalmasını en aza indirmek ve terapötik oranı optimize etmek için tam olarak hedeflenmesi çok önemlidir. Bu özellikle göz gibi hassas yapılar için önemlidir.

Prensipler

“Stochastika”, “tahminsel” anlamına gelen Yunanca bir terimdir. Antik Yunan dünyasında bu terim, belirsiz olan ve çözümü için olasılık veya tahmine dayanan sorunları belirtmek için kullanılıyordu. Çeşitli felsefi ve matematiksel bağlamlarda kullanıldı. Tıp bağlamında, belirli olanlardan ziyade olası sonuçlara dayanan teşhis veya tedavilere atıfta bulunabilir.

“Conjectadi”, aynı zamanda eksik bilgiye dayanan varsayım veya sonuca atıfta bulunan Latince “coniectura” teriminden türetilmiş gibi görünmektedir. Bu terim benzer şekilde bir belirsizlik derecesini gösterir.

Radyasyon bağlamında, bu terimler, gerekli yiyecek veya kaynak miktarı hakkında tahminde bulunma veya eğitimli tahminler yapma sürecini belirtmek için kullanılabilir. Örneğin, tayınların dayanması gereken sürenin uzunluğu, beslemeleri gereken insan sayısı, beslenmeleri gereken insan sayısı gibi belirsiz faktörlere dayalı olarak ihtiyaç duyulan tayın miktarı hakkında bir “tahmin” veya “rastlantısal” bir tahmin yapılması gerekebilir. bu insanların aktivite düzeyleri vb.

Alara prensibi

“Makul Olarak Ulaşılabilecek Kadar Düşük” anlamına gelen ALARA ilkesi, radyasyondan korunma ve radyoloji alanında temel bir ilkedir. ALARA ilkesinin arkasındaki konsept, radyasyona maruz kalmayı en aza indirmek ve iyonlaştırıcı radyasyonla ilişkili potansiyel riski azaltmaktır.

ALARA ilkesi, ne kadar küçük olursa olsun, radyasyona maruz kalmanın herhangi bir miktarının, kanser gibi sağlık sorunlarına yol açan biyolojik hasara neden olma riski taşıdığı anlayışına dayanmaktadır. Bu nedenle, özellikle tıbbi görüntüleme veya radyoterapi gibi yararın potansiyel zarardan ağır bastığı durumlarda, maruziyeti mümkün olduğunca düşük tutmak önemlidir.

Uygulamada, ALARA ilkesinin uygulanması şu anlama gelir:

Gerekçe: Radyasyona maruz kalmanın yararları, potansiyel zararlarından ağır basmalıdır. Örneğin, tıbbi görüntülemede, bir prosedür yalnızca hastanın sağlığını veya esenliğini iyileştirmek için değerli bilgiler sağlaması bekleniyorsa gerçekleştirilmelidir.

Optimizasyon: Maruz kalma, gerekli amaca mümkün olan en düşük maruz kalma ile ulaşılacak şekilde optimize edilmelidir. Bu, mümkün olan en düşük miktarda radyoaktif malzemenin kullanılmasını veya maruziyeti en aza indiren tekniklerin ve teknolojilerin (koruyucu veya kolimasyon gibi) kullanılmasını içerebilir.

Doz Limitleri: Gereksiz riskleri önlemek için belirlenmiş doz limitlerine uyulması. Mesleki maruz kalma, düzenleyici kurumlar tarafından belirlenen doz sınırlarına kesinlikle uymalıdır. Hastalar için, doz limitleri kavramı daha az uygulanabilirdir, çünkü kesin doz genellikle kişinin boyuna, spesifik tıbbi ihtiyaca ve beklenen tanısal veya terapötik faydalara bağlı olacaktır.

ALARA ilkesi evrensel olarak kabul edilmektedir ve dünya çapında radyasyon güvenliği yönergelerine ve düzenlemelerine dahil edilmiştir.

Kaynak:

  1. Mettler FA Jr, Huda W, Yoshizumi TT, Mahesh M. Effective doses in radiology and diagnostic nuclear medicine: a catalog. Radiology. 2008;248(1):254-63. doi:10.1148/radiol.2481071451
  2. United Nations Scientific Committee on the Effects of Atomic Radiation (UNSCEAR). Sources and effects of ionizing radiation. UNSCEAR 2008 Report to the General Assembly with Scientific Annexes. New York: United Nations; 2010.
  3. Hall EJ, Giaccia AJ. Radiobiology for the Radiologist. 8th edition. Philadelphia: Wolters Kluwer Health/Lippincott Williams & Wilkins, 2019.
  4. Kliegman RM, St. Geme JW, Blum NJ, et al, editors. Nelson Textbook of Pediatrics. 21st ed. Elsevier; 2020.
  5. The 2007 Recommendations of the International Commission on Radiological Protection. ICRP publication 103. Ann ICRP. 2007;37(2-4):1-332. doi:10.1016/j.icrp.2007.10.003
  6. Strauss KJ, Kaste SC. ALARA in pediatric interventional and fluoroscopic imaging: striving to keep radiation doses as low as possible during fluoroscopy of pediatric patients–a white paper executive summary. Radiology. 2006;240(3):621-622. doi:10.1148/radiol.2403051351.
  7. Joiner, M., & van der Kogel, A. (2009). Basic Clinical Radiobiology Fourth Edition. CRC Press.
  8. Eriksson, D., & Stigbrand, T. (2010). Radiation-induced cell death mechanisms. Tumor Biology, 31(4), 363-372.
  9. Akgun, E., Caloglu, M., & Koc, A. (2019). A Brief Review on Radiation-Induced Retinopathy after Conventional Radiotherapy and/or Brachytherapy in Soft Tissue, Head and Neck and Central Nervous System Tumors. Asia-Pacific Journal of Ophthalmology, 8(5), 400-405.
  10. Merriam, J. C., & Focht, E. F. (1957). A clinical study of radiation cataracts and the relationship to dose. American Journal of Roentgenology, 77(5), 759-785.
  11. ICRP Publication 103. The 2007 Recommendations of the International Commission on Radiological Protection. Ann. ICRP 37 (2-4), 2007.
  12. European Commission. European Guidelines on Quality Criteria for Computed Tomography. EUR 16262 EN, 2000.
  13. American College of Radiology. ACR–AAPM Technical Standard for Diagnostic Medical Physics Performance Monitoring of Computed Tomography (CT) Equipment. 2012.
  14. Radiation Safety in the Practice of Cardiology. Journal of the American College of Cardiology, 2018.
  15. Slovis TL. The ALARA concept in pediatric CR and DR: dose reduction in pediatric radiographic exams—a white paper conference executive summary. Pediatr Radiol. 2002;32(4):217-213.
  16. Moore MM, Gustas CN. Pediatric musculoskeletal ultrasound. Appl Radiol. 2017;46(9):9-20.
  17. Rieter J, Royall NA. Ultrasound imaging of pediatric musculoskeletal disease. Radiol Clin North Am. 2017;55(5):969-983.