Hamilelik sırasında depresyon

Hamilelik, bir kadın için önemli fiziksel, hormonal ve duygusal değişikliklerin yaşandığı bir dönemdir. Neşeli ve heyecan verici bir dönem olsa da, bazı kadınlar hamilelik sırasında depresyon yaşayabilir. Bu durum antenatal depresyon veya prenatal depresyon olarak bilinir. Hamilelik sırasında depresyonun nedenlerini, belirtilerini ve tedavi seçeneklerini anlamak, hem annenin hem de bebeğin sağlığını sağlamak için çok önemlidir.

Epidemiyoloji

Hamilelik sırasında depresyon nispeten yaygındır ve hamile kadınların yaklaşık %10-20’sini etkiler. Doğum öncesi depresyonun yaygınlığının farklı toplumlar arasında değişiklik gösterdiğini ve sosyoekonomik durum, sağlık hizmetlerine erişim ve semptomları tanıma ve bildirme konusundaki kültürel farklılıklar gibi faktörlerden etkilenebileceğini unutmamak önemlidir.

Hamilelikte Depresyonun Nedenleri

Hamilelik sırasında depresyonun tek bir nedeni yoktur; bunun yerine, aşağıdakiler de dahil olmak üzere faktörlerin bir kombinasyonunun bir sonucu olması muhtemeldir:

Hormonal Değişiklikler

Hamilelik, östrojen ve progesteron seviyelerindeki dalgalanmalar gibi vücutta önemli hormonal değişiklikleri tetikler. Bu hormonal değişimler ruh halini etkileyebilir ve potansiyel olarak depresyon gelişimine katkıda bulunabilir.

Genetik Faktörler

Ailesinde depresyon veya kişisel ruh sağlığı bozukluğu öyküsü olan kadınların hamilelik sırasında depresyon geliştirme riski daha yüksek olabilir.

Yaşam Stresörleri

İlişki zorlukları, mali sıkıntılar veya sosyal destek eksikliği gibi stresli yaşam olayları, hamilelik sırasında depresyon gelişimine katkıda bulunabilir.

Önceki Gebelik Kaybı veya Komplikasyonları

Daha önce hamilelik kaybı veya komplikasyonu yaşamış kadınlar, sonraki hamileliklerinde depresyona daha yatkın olabilirler.

Hamilelikte Depresyon Belirtileri

Hamilelik sırasında depresyon, aşağıdakiler de dahil olmak üzere çeşitli semptomlarla ortaya çıkabilir:

  • Sürekli üzüntü veya umutsuzluk hissi
  • Daha önce keyif alınan aktivitelere karşı ilgi kaybı
  • Yorgunluk ve düşük enerji seviyeleri
  • Uykusuzluk veya aşırı uyku
  • İştah veya kilo değişiklikleri
  • Konsantre olma veya karar verme güçlüğü
  • Suçluluk veya değersizlik duyguları
  • Sinirlilik veya ruh hali değişimleri
  • Kendine zarar verme veya intihar düşünceleri

Hamilelik sırasında depresyonun teşhis ve tedavisi, bu dönemle ilişkili benzersiz zorluklar ve potansiyel riskler nedeniyle dikkatli bir değerlendirme gerektirir. Burada, hamilelik sırasında depresyonu yönetmek için tanı kriterleri ve tedavi algoritmasının daha ayrıntılı bir taslağını bulabilirsiniz:

Teşhis

Bazı belirtiler hamilelikle ilgili tipik değişikliklerle örtüşebileceğinden, hamilelik sırasında depresyon teşhisi koymak zor olabilir. Bununla birlikte, bir kadın iki hafta veya daha uzun süre devam eden depresyon belirtileri yaşarsa, değerlendirme ve destek için bir sağlık uzmanına danışmak önemlidir.

Tanı Kriterleri

Hamilelik sırasında depresyon teşhisi koymak için sağlık hizmeti sağlayıcıları genellikle Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı’nda (DSM-5) belirtilen kriterleri kullanır. Bu kriterler, aynı iki haftalık dönemde aşağıdaki semptomlardan en az beşinin varlığını ve semptomlardan en az birinin (a) depresif ruh hali veya (b) ilgi veya zevk kaybı olmasını içerir:

a) Neredeyse her gün, günün çoğunda depresif ruh hali
b) Tüm ya da neredeyse tüm faaliyetlere karşı ilgi ya da zevkte belirgin azalma
c) Diyet yapılmadığında belirgin kilo kaybı veya kilo alımı ya da iştahta azalma veya artış
d) Neredeyse her gün uykusuzluk veya aşırı uykusuzluk
e) Neredeyse her gün psikomotor ajitasyon veya retardasyon
f) Neredeyse her gün yorgunluk veya enerji kaybı
g) Değersizlik veya aşırı ya da uygunsuz suçluluk duyguları
h) Düşünme veya konsantre olma yeteneğinde azalma veya kararsızlık
i) Tekrarlayan ölüm düşünceleri, tekrarlayan intihar düşüncesi veya intihar girişimi

Hamilelikte Depresyon Tedavisi

Hamilelik sırasında depresyon tedavisi, durumun ciddiyetine ve bireyin tercihlerine bağlı olarak psikoterapi, ilaç tedavisi ve yaşam tarzı değişikliklerinin bir kombinasyonunu içerebilir.

Psikoterapi

Bilişsel-davranışçı terapi (BDT) veya kişilerarası terapi gibi psikoterapi, olumsuz düşünce kalıplarını belirleyip ele alarak ve sağlıklı başa çıkma stratejileri geliştirerek hamile kadınların depresyon semptomlarını yönetmelerine yardımcı olabilir.

İlaç Tedavisi

Bazı durumlarda, hamilelik sırasında depresyon tedavisi için antidepresan ilaçlar reçete edilebilir. Hamilelik sırasında ilaç kullanmanın potansiyel yararları ve riskleri, gelişmekte olan fetüs üzerindeki potansiyel etki göz önünde bulundurularak dikkatlice tartılmalıdır.

Her bireyin koşulları ve risk faktörleri farklılık gösterebileceğinden, hamilelik sırasında antidepresanların ve bitkisel ilaçların kullanımı her zaman bir sağlık uzmanıyla görüşülmelidir. Burada, hamilelik sırasında dikkate alınabilecek yaygın olarak kullanılan bazı antidepresanlara ve bitkisel ilaçlara genel bir bakış sunulmaktadır:

Antidepresanlar:

Seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI’lar): SSRI’lar hamilelik sırasında depresyon ve anksiyete için yaygın olarak reçete edilir. Bunlar arasında fluoksetin (Prozac), sertralin (Zoloft), sitalopram (Celexa) ve essitalopram (Lexapro) bulunur. Bazı çalışmalar SSRI’larla bazı doğum kusurları riskinde küçük bir artış olduğunu öne sürmüştür, ancak genel kanıtlar karışıktır. Hamilelik sırasında SSRI’larla tedavinin faydaları potansiyel risklere karşı tartılmalıdır.

Serotonin ve norepinefrin geri alım inhibitörleri (SNRI’lar): Venlafaksin (Effexor) ve duloksetin (Cymbalta) gibi bir başka antidepresan sınıfı olan SNRI’lar hamilelik sırasında reçete edilebilir. Bununla birlikte, SSRI’larda olduğu gibi, tedavinin faydaları potansiyel risklere karşı tartılmalıdır.

Bupropion (Wellbutrin): Bupropion, hamilelik sırasında kullanılabilen atipik bir antidepresandır. Bazı çalışmalar, bupropion ile bazı doğum kusurları riskinde küçük bir artış olduğunu öne sürmüştür, ancak genel kanıtlar sınırlıdır.

Trisiklik antidepresanlar (TCA’lar): Amitriptilin (Elavil) ve nortriptilin (Pamelor) gibi TCA’lar hamilelik sırasında kullanılmıştır, ancak potansiyel yan etkileri ve hamilelik sırasında güvenliklerine ilişkin sınırlı veriler nedeniyle genellikle ilk basamak tedavi seçenekleri olarak kabul edilmezler.

Hamilelik sırasında, antidepresanlar da dahil olmak üzere herhangi bir ilacı kullanmanın potansiyel risklerini ve faydalarını dikkatlice değerlendirmek çok önemlidir.

Seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI’lar) genellikle hamilelik sırasında depresyon tedavisi için ilk tercihtir çünkü genellikle daha az yan etkiye ve gelişmekte olan fetüs için daha düşük riske sahip oldukları düşünülmektedir. Bazı SSRI’ların kilo alımına neden olma olasılığı daha düşüktür:

Fluoksetin (Prozac): Çalışmalar, fluoksetinin diğer antidepresanlara kıyasla önemli kilo alımına neden olma olasılığının daha düşük olduğunu göstermiştir. Genellikle hamilelik sırasında daha güvenli seçeneklerden biri olarak kabul edilir, ancak potansiyel riskleri ve faydaları sağlık uzmanınızla görüşmeniz çok önemlidir.

Sertralin (Zoloft): Bu SSRI, diğer antidepresanlara kıyasla nispeten daha düşük kilo alma riskine sahiptir. Ayrıca hamilelik sırasında daha güvenli bir seçenek olarak kabul edilir, ancak her ilaçta olduğu gibi, potansiyel riskler ve faydalar bir sağlık uzmanıyla tartışılmalıdır.

İlaçlara verilen bireysel tepkilerin değişebileceğini ve bir kişi için işe yarayanın bir başkası için işe yaramayabileceğini unutmamak önemlidir. Bu nedenle, hamilelik sırasında özel ihtiyaçlarınıza en uygun tedaviyi bulmak için sağlık uzmanınızla yakın bir şekilde çalışmak çok önemlidir.

Antidepresan ilaçlara ek olarak, psikoterapi gibi farmakolojik olmayan tedaviler de hamilelik sırasında depresyonu yönetmenin önemli bir bileşeni olabilir. Bilişsel-davranışçı terapi (BDT) ve diğer terapi türlerinin depresyon tedavisinde etkili olduğu ve ilaçlarla aynı riskleri taşımadığı gösterilmiştir.

Bitkisel ilaçlar:

  • Sarı kantaron: Sarı kantaron depresyon için popüler bir bitkisel ilaçtır. Bununla birlikte, hamilelik sırasında güvenliği iyi belirlenmemiştir ve antidepresanlar da dahil olmak üzere çeşitli ilaçlarla etkileşime girebilir. Hamile kadınlar sarı kantaron kullanmadan önce sağlık uzmanlarına danışmalıdır.
  • Omega-3 yağ asitleri: Bazı çalışmalar, omega-3 yağ asidi takviyelerinin, özellikle eikosapentaenoik asit (EPA) ve dokosaheksaenoik asit (DHA) içerenlerin, hamilelik sırasında depresyon için potansiyel faydaları olabileceğini öne sürmüştür. Balık yağından elde edilen Omega-3 takviyeleri genellikle hamilelik sırasında güvenli kabul edilir, ancak cıva gibi kirletici maddelerden kaçınmak için yüksek kaliteli takviyeleri seçmek önemlidir.
  • Folat ve B-vitaminleri: Düşük folat ve diğer B-vitaminleri seviyeleri depresyon riskinin artmasıyla ilişkilendirilmiştir. Folik asit ve diğer B-vitaminlerini içeren doğum öncesi vitaminler hamilelik sırasında ruh sağlığını desteklemeye yardımcı olabilir.

Lütfen bu bilgilerin yalnızca genel rehberlik amaçlı olduğunu ve tıbbi tavsiye olarak değerlendirilmemesi gerektiğini unutmayın. Hamilelik sırasında herhangi bir ilaca veya bitkisel ilaca başlamadan, bırakmadan veya değiştirmeden önce her zaman bir sağlık uzmanına danışın.

Yaşam Tarzı Değişiklikleri

Düzenli egzersiz, dengeli beslenme ve yeterli uyku gibi sağlıklı yaşam tarzı alışkanlıklarını benimsemek, hamilelik sırasında ruh halini ve genel refahı iyileştirmeye yardımcı olabilir. Ayrıca, meditasyon veya yoga gibi rahatlama tekniklerini uygulamak, stresi yönetmeye ve depresyon belirtilerini azaltmaya yardımcı olabilir.

Hamilelik sırasında depresyon, hem anne hem de bebek üzerinde olumsuz etkileri olabilen önemli bir sorundur. Doğum öncesi depresyonun erken tanınması ve tedavisi, hem annenin hem de gelişmekte olan çocuğun refahını sağlamak için çok önemlidir. Depresyon belirtileri yaşayan hamile kadınlar, endişelerini tartışmak ve uygun bir tedavi planı geliştirmek için bir sağlık uzmanından yardım almalıdır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Tedavi Algoritması

Hamilelik sırasında depresyon tedavisi söz konusu olduğunda, hem annenin hem de gelişmekte olan fetüsün güvenliğini sağlamak için genellikle adım adım bir yaklaşım uygulanır. Tedavi algoritması aşağıdaki adımları içerebilir:

1. Adım: Psikoterapi

Hafif ve orta dereceli depresyon için, psikoterapi gibi farmakolojik olmayan müdahaleler genellikle tedavinin ilk basamağıdır. Bilişsel-davranışçı terapi (BDT) ve kişilerarası terapinin (IPT) hamilelik sırasında depresyon tedavisinde etkili olduğu gösterilmiştir.

Adım 2: Antidepresan İlaçların Kullanımını Değerlendirin

Psikoterapi tek başına yeterli değilse veya depresyon şiddetliyse, sağlık hizmeti sağlayıcıları antidepresan ilaçları reçete etmeyi düşünebilir. Hamilelik sırasında ilaç kullanma kararı, depresyonun şiddeti, gelişmekte olan fetüs üzerindeki potansiyel etkisi ve annenin ilaçlara daha önce verdiği yanıt gibi faktörler göz önünde bulundurularak potansiyel fayda ve risklerin kapsamlı bir değerlendirmesine dayanmalıdır.

3. Adım: Yakın İzleme ve Takip

Depresyon tedavisi gören hamile kadınlar, tedavinin etkinliğini değerlendirmek ve olası yan etkileri veya komplikasyonları belirlemek için hamilelikleri boyunca yakından izlenmelidir. Sağlık hizmeti sağlayıcılarıyla düzenli takip randevuları, hem annenin hem de bebeğin refahını sağlamak için çok önemlidir.

Adım 4: Doğum Sonrası Bakım

Hamilelik sırasında depresyon öyküsü olan kadınların doğum sonrası depresyon yaşama riski artmaktadır. Devam eden ruh sağlığı desteği de dahil olmak üzere uygun doğum sonrası bakım, potansiyel doğum sonrası komplikasyonların önlenmesine ve yönetilmesine yardımcı olmak için gereklidir.

Sonuç olarak, hamilelikte depresyonun teşhis ve tedavisine, bu döneme özgü ihtiyaçlar ve riskler göz önünde bulundurularak büyük bir dikkatle yaklaşılmalıdır. Psikoterapi, ilaç tedavisi (gerekirse) ve yakın takibi içeren adım adım bir tedavi algoritması, hem annenin hem de gelişmekte olan çocuğun refahının sağlanmasına yardımcı olabilir.

Depresyon

Latincedeki deprimere (aşağıya doğru bastırmak) fiilinin edilgen çatısının ismidir. 

  • Depresyon, sürekli bir üzüntü, ilgi kaybı ve isteksizlikle kendini gösteren bir ruhsal hastalıktır.
  • Depresyondaki kişilerin iştahı ve uykusu değişir, cinsel ilgileri azalır, içlerine kapanırlar, özgüvenleri düşüktür ve sıklıkla ölümü düşünürler.
  • İntihar en ciddi komplikasyondur.
  • Olası nedenler arasında beyindeki nörotransmitter sistemlerinde bir değişiklik, kalıtım, stres, travma ve hormonal değişiklikler yer alır.
  • İlaç tedavisi için antidepresanlar ve gerekirse diğer psikotrop ilaçlar kullanılır. Antidepresan etki tipik olarak iki ila dört haftalık bir gecikmeyle ortaya çıkar. Bu arada, hızlı etki başlangıcı olan antidepresanlar da mevcuttur.
ICD-10’a göre sınıflandırma
F06.3Organik ruh hali bozuklukları
F20.4Post şizofrenik depresyon
F25.–Şizoaffektif bozukluklar
F31.–Bipolar duygudurum bozukluğu
F32.–Depresif epizod (bölüm)
F33.–Tekrarlayan depresif bozukluk
F34.-Kalıcı duygudurum bozuklukları
F41.2Anksiyete ve depresif bozukluk, karışık
F53.0Lohusa’daki hafif zihinsel ve davranışsal problemler (başka yerde sınıflandırılmamış)
F92.0Depresif bozukluk ile sosyal davranış bozukluğu

Bir duygudurum affektif bozukluğudur.

  • Düşük ruh hali ve aktiviteden kaçınma durumudur.
  • Bir kişinin düşüncelerini, davranışlarını, motivasyonunu, duygularını ve esenlik duygusunu etkileyebilir. Üzüntü, düşünme ve konsantrasyonda zorluk, iştahta ve uykuda harcanan zamanda önemli bir artış veya azalma olabilir. Depresyon yaşayan insanlar çaresizlik, umutsuzluk ve bazen intihar düşünceleri yaşayabilir.
  • Kısa veya uzun vadeli olabilir. Depresyonun temel belirtisinin, genellikle insanlara neşe getiren bazı etkinliklerde ilgi kaybını veya zevk hissini ifade eden anhedonya olduğu söylenir.
  • Depresif duygudurum, majör depresif bozukluk veya distimi gibi bazı duygudurum bozukluklarının bir belirtisidir; sevilen birinin kaybı gibi yaşam olaylarına normal bir geçici tepki; Ve aynı zamanda bazı fiziksel hastalıkların bir belirtisidir ve bazı ilaçların ve tıbbi tedavilerin bir yan etkisidir.

Epidemiyoloji

Depresyon sınır tanımayan bir salgındır. DSÖ’nün istatistikleri, çeşitli kıtalarda, sosyo-ekonomik kökenlerden ve yaş gruplarından 300 milyondan fazla insanın bu zayıflatıcı durumdan muzdarip olduğunu göstermektedir. Depresyonun yaygın doğası, onu hafifletme ve tedavi için uluslararası işbirlikçi çabalar gerektiren acil bir halk sağlığı sorunu haline getiriyor.

İntiharla İlişkisi

Belki de depresyonun en endişe verici özelliklerinden biri intiharla yüksek korelasyonudur. Depresyon sadece bir risk faktörü değil aynı zamanda intiharla en çok ilişkilendirilen birincil psikiyatrik hastalıktır. Depresyon tanısı alan kişilerde intihar düşüncesi, girişimi ve tamamlanmış intihar riski oldukça yüksektir. Bunun sadece birey için değil aynı zamanda aileler, toplumlar ve sağlık sistemleri için de ciddi etkileri vardır.

Depresyonun Nedeni

Depresyonun etiyolojisini anlamak karmaşıktır ve çok yönlü bir yaklaşımı gerektirir. Depresyon nadiren tek bir faktörün sonucudur; daha ziyade genellikle genetik, biyokimyasal, psikolojik ve çevresel etkilerin birleşiminden ortaya çıkar.

Genetik faktörler

Güçlü kanıtlar depresyona genetik yatkınlığı desteklemektedir. İkizleri ve aileleri kapsayan çalışmalar, tek yumurta ikizlerinden birinin depresyona sahip olması durumunda, diğer ikizin de bu duruma yakalanma olasılığının, çift yumurta ikizleri veya diğer kardeşlerle karşılaştırıldığında önemli ölçüde daha yüksek olduğunu göstermiştir.

Biyokimyasal Faktörler

Beyindeki, özellikle serotonin, dopamin ve norepinefrini içeren nörotransmitter dengesizlikleri sıklıkla depresyonla bağlantılıdır. Bazı antidepresanlar bu dengesizlikleri düzeltmeyi amaçlamaktadır, ancak kesin mekanizmalar henüz tam olarak anlaşılmamıştır.

Psikolojik faktörler

Bilişsel teoriler (Aaron T. Beck’in bilişsel teorisi gibi) ve psikodinamik teoriler (Freud’un bilinçdışı çatışma teorisi gibi) dahil olmak üzere çeşitli psikolojik teoriler, depresyon için açıklamalar sunmaktadır. Düşük benlik saygısı, karamsar dünya görüşü ve olumsuz düşünce kalıpları gibi faktörler depresyonun başlangıcına ve süresine katkıda bulunabilir.

Psikodinamik Gelişim Aşamaları ve Depresyonun Oluşumu

Psikodinamik teoride, özellikle Sigmund Freud ve Erik Erikson gibi isimler tarafından kavramsallaştırıldığı haliyle, insan gelişimi çeşitli aşamalara ayrılmıştır. Her aşamanın kendine ait görevleri, çatışmaları ve potansiyel sonuçları vardır. Depresyon, bu gelişimsel yörüngenin farklı noktalarında ortaya çıkabilir ve kökenleri, çözülmemiş çatışmalara veya bu aşamalarda ortaya çıkan sorunlara kadar uzanabilir.

Erken çocukluk

Freudyen terimlerle söylersek, yaşamın erken evreleri (Oral, Anal ve Fallik) daha sonra depresyona zemin hazırlayabilir. Örneğin, bu erken aşamaların zorluklarıyla etkili bir şekilde baş edemeyen bir birey, Freud’un “sabitlenmeler” olarak adlandırdığı ve daha sonraki yaşamda depresif belirtiler olarak ortaya çıkabilen durumları geliştirebilir.

Gizlilik Aşaması ve Ergenlik

Kabaca Erikson’un “Çalışmaya Karşı Aşağılık” ve “Kimlik Karşıtı Rol Karışıklığı” aşamalarına karşılık gelen gizlilik aşaması ve ergenlik sırasında, öz değer ve kimlik etrafında çatışmalar ortaya çıkabilir. Buradaki çözülmemiş sorunlar, genellikle düşük özsaygı ve kimlik krizleriyle karakterize edilen ergen veya yetişkin depresyonuna katkıda bulunabilir.

Yetişkinlik

Yetişkinlikte Erikson’un “Yakınlığa Karşı İzolasyon” ve “Üretkenliğe Karşı Durgunluk” gibi aşamaları devreye giriyor. Anlamlı ilişkiler kurmadaki veya topluma katkıda bulunmadaki başarısızlık, izolasyon veya durgunluk duygularına yol açabilir ve potansiyel olarak orta yaş krizleri veya depresif dönemlerle sonuçlanabilir.

Geç Yetişkinlik

Yetişkinliğin sonlarında, “Dürüstlük ve Umutsuzluğa Karşı” aşaması kişinin hayatı ve başarıları üzerine düşünmeye odaklanır. Bu aşamadaki olumsuz bir sonuç umutsuzluğa, pişmanlığa ve muhtemelen depresyona neden olabilir.

Genel Değerlendirmeler

Psikodinamik teorinin depresyonu anlamaya yönelik birçok çerçeveden biri olduğunu belirtmek önemlidir. Uzunlamasına bir bakış açısı sunarak depresyona karşı hassasiyetin daha önceki yaşam deneyimlerinden kaynaklanabileceğini öne sürüyor. Ancak depresyon çok faktörlüdür; genellikle genetik, çevresel ve durumsal faktörlerin birleşiminden kaynaklanır.

Gelişim Çağında Depresyonun Özerklik Üzerindeki Etkisi

Özerklik, bağımsız olarak karar verme, kendi kendini kontrol etme ve minimum dış etkiyle hedefleri takip etme kapasitesini ifade eden kritik bir gelişimsel kilometre taşıdır. Çocukluktan ergenliğe kadar olan gelişim çağlarında özerklik kişisel, sosyal ve duygusal gelişim için hayati öneme sahiptir. Ancak depresyon özerkliğin kazanılmasını ve ifade edilmesini önemli ölçüde etkileyebilir. Aşağıda depresyonun bu önemli gelişimsel varlığı nasıl etkilediğini inceliyoruz.

Karar Vermeye Etkisi

Bağımsızlığın temel yönlerinden biri karar verme yeteneğidir. Çaresizlik ve umutsuzluk duygularıyla karakterize edilen depresyon, çoğu zaman özerk karar verme için gereken güveni aşındırır. Depresyonlu gençler, küçük kararlar için bile ebeveynlerine, velilerine veya arkadaşlarına aşırı derecede güvenebilir ve bu da onların kendi kendine güvenme yeteneklerini engelleyebilir.

Duygusal Düzenleme ve Öz Kontrol

Özerklik, genellikle depresyonda tehlikeye giren duygusal öz düzenlemeyi içerir. Ruh hali değişimleri, sinirlilik ve duygusal kontrol eksikliği bağımlı davranışlarla sonuçlanabilir. Birey, duygusal özerklik kapasitesini sınırlayarak ailesinden ve arkadaşlarından sürekli duygusal desteğe ihtiyaç duyabilir.

Sosyal Gelişim

Depresyon sıklıkla özerkliğin gelişimine aykırı olan sosyal geri çekilme ve kaçınma davranışlarına yol açar. İletişim, müzakere ve ilişki kurma ve sürdürme yeteneği gibi sosyal beceriler özerklik için hayati önem taşır ancak depresyondan muzdarip bireylerde sıklıkla engellenir.

Akademik ve Mesleki Etki

Özerklik, sorumluluk ve hırs duygusunu teşvik ettiği için akademik ve mesleki başarı için çok önemlidir. Depresyon konsantrasyonu etkileyerek akademik başarısızlığa neden olabilir ve bu da bireyin kariyer hedeflerine yönelik özerk arayışını etkiler.

Uzun Vadeli Sonuçlar

Gelişim çağındaki depresyon ele alınmazsa yetişkinlikte özerkliğin kazanılmasında uzun vadeli sonuçlar doğurabilir. Bireyler bağımsız yaşamayı, mali durumu yönetmeyi ve hatta dışarıdan yardım almadan günlük yaşam kararlarını almayı zor bulabilirler.

Depresyonun gelişim çağındaki özerklik üzerindeki etkisi derindir; yaşamın duygusal, sosyal ve hatta mesleki yönlerini etkiler. Psikoterapi ve ilaç tedavisi yoluyla zamanında müdahale, bu etkilerin azaltılmasına yardımcı olabilir, bireyin özerkliğini geri kazanmasına ve dolayısıyla yaşam kalitesinin artmasına yardımcı olabilir.

Çevresel faktörler

Sevilen birinin kaybı, boşanma veya yüksek düzeyde stres gibi yaşam olayları depresyon ataklarını tetikleyebilir. Ayrıca ayrımcılık ve sosyal izolasyon da dahil olmak üzere kültürel ve toplumsal baskılar da rol oynayabilir.

Komorbidite ve Diğer Tıbbi Durumlar

Depresyon sıklıkla anksiyete bozuklukları, madde bağımlılığı ve kronik hastalıklar gibi diğer tıbbi durumlarla birlikte ortaya çıkar ve etiyolojisini daha da karmaşık hale getirir.

Depresyona katkıda bulunan faktörlerin karmaşık etkileşimi göz önüne alındığında, genetik, biyokimyasal, psikolojik ve çevresel faktörleri ele alan bütünleştirici bir yaklaşım, etkili tedavi ve yönetim için gereklidir.

Depresyon teorileri

Riemann’ın Teorisi

Fritz Riemann, insan kişiliği ve depresyon da dahil olmak üzere psikolojik bozukluklar üzerine yaptığı çalışmalarla tanınan bir Alman psikanalistti. Teorisi, depresyonun varoluşsal korku ve kaygılardan kaynaklandığı fikrine odaklanıyor. Riemann’a göre her insanın yaşadığı dört temel varoluşsal kaygı türü vardır: sevgi ve bağlılık korkusu, kendini ortaya koyma korkusu, ayrılık korkusu ve değişim korkusu. Bireylerin bu kaygılar onları bunalttığında ve uyum sağlayamadıklarında veya etkili bir şekilde başa çıkamadıklarında depresyona girdiklerini öne sürdü.

Riemann’ın bakış açısı, depresyonu sadece kimyasal dengesizlikler veya yaşam olaylarından ziyade daha geniş varoluşsal kaygılara ve içsel korkulara bağlayarak, depresyonu anlamak için psikodinamik bir bakış açısı sağlıyor. Bu varoluşsal korkularla mücadelenin depresif belirtileri tedavi etmenin anahtarı olabileceği fikrini sunarak, depresyonun psikolojik anlayışına ekstra bir katman katıyor.

Mentzos’un Psikodinamik Yaklaşımı

Stavros Mentzos depresyona psikodinamik bir bakış açısı sunuyor. Mentzos’a göre depresyon sıklıkla, benliğin ve başkalarının zihinsel temsillerini ifade eden bir terim olan içselleştirilmiş nesne ilişkilerinden kaynaklanır. Bu içselleştirilmiş nesneler özeleştiriye, suçluluğa ve öz değerin azalmasına yol açabilir. Mentzos, depresyonun ardındaki duygusal ve kişilerarası faktörlere odaklanarak çocukluk deneyimlerinin rolünü ve bu içsel temsillerin depresif belirtileri nasıl oluşturup etkilediğini vurguluyor.

Alman psikiyatrist ve psikanalist Stavros Mentzos, sıklıkla “şeytanın döngüsü” olarak adlandırılan depresyona etiyolojik bir açıklama getirdi. Mentzos’a göre depresyon, kişinin hayatındaki önemli insanlardan gelen sevgi kaybı veya algılanan sevgi kaybıyla tetiklenebilir. Bu algılanan kayıp, Mentzos’un “benliğin çöküşü” olarak tanımladığı duruma yol açarak bireyin özgüvenini ve öz değerini etkiler.

Mentzos’un modelindeki şeytan döngüsü, bireyin benliğin bu çöküşüne, genellikle daha fazla algılanan reddedilme veya kayıptan kaçınmak için koruyucu bir mekanizma olarak geri çekilme veya izolasyon yoluyla tepki verdiği kısır döngüyü tanımlar. Ancak bu geri çekilme, bireyin depresyonunu daha da şiddetlendirerek, onu sosyal desteklerden ve anlamlı ilişkilerden daha da uzaklaştırarak döngüyü körükler.

İşte döngünün basitleştirilmiş bir taslağı:

  • Kaybı Tetiklemek: Önemli kişilerden gelen sevginin veya onayın kaybı, döngüyü tetikler.
  • Benliğin Çöküşü: Bu kayıp, derin bir değersizlik duygusuna neden olur ve benlik saygısını etkiler.
  • Çekilme: Buna karşılık birey, kendisini daha fazla incinmekten korumak için sosyal ve kişilerarası faaliyetlerden çekilir.
  • Daha Fazla Yalıtılma ve Reddedilme: Bu geri çekilme sıklıkla daha fazla izolasyona yol açar, bu da başkaları tarafından fiilen reddedilmeyle sonuçlanabilir, böylece bireyin başlangıçtaki korkusu teyit edilir ve döngüye geri besleme sağlanır.
  • Depresyonun Derinleşmesi: Geri çekilme, izolasyon ve reddedilme döngüsü, depresif belirtilerin derinleşmesine yol açarak döngüyü kırmayı giderek zorlaştırır.

Bu etiyolojik açıklama, bireyin içsel duygusal dünyası ile dışsal sosyal ve kişilerarası ilişkileri arasındaki karmaşık etkileşimin anlaşılmasında özellikle faydalıdır.

Temel Farklılıklar

Biyolojik ve Psikolojik: Riemann’ın yaklaşımı daha biyolojik odaklı olup uyku ve günlük ritimlere odaklanırken, Mentzos’un yaklaşımı psikolojiktir ve içselleştirilmiş nesne ilişkileri ve duygusal durumlara odaklanır.

Nedensellik: Riemann uykusuzluğu depresyonun olası bir nedeni olarak görürken, Mentzos iç duygusal çatışmaları katkıda bulunan faktörler olarak görüyor.

Tedavinin Sonuçları: Riemann’ın teorisi, uyku düzenlemesi ve ilaç tedavisine odaklanan tedavilere yol açabilirken Mentzos, duygusal çatışmaları çözmek için psikodinamik terapi gibi psikoterapi yöntemlerine daha fazla yönelecektir.

Odaklanma: Riemann’ın yaklaşımı daha çok semptom odaklıyken Mentzos, depresyona katkıda bulunan altta yatan duygusal ve psikolojik faktörlere daha derinlemesine dalıyor.

Depresyonu anlamak çok yönlü bir yaklaşımı gerektirir ve Riemann ve Mentzos’un teorileri gibi teoriler, durumun incelenebileceği benzersiz mercekler sunar. Bakış açılarındaki farklılıklar depresyonun karmaşıklığını yansıtıyor ve bu çok yönlü ruh sağlığı sorununu anlamak veya tedavi etmek için tek bir yaklaşımın yeterli olmayabileceğini vurguluyor.

Freudcu teoride süperego, genellikle ebeveynler gibi otorite figürleriyle erken deneyimler yoluyla oluşan ahlaki pusula ve içsel eleştirmen görevi görür. Aşırı derecede katı veya katı bir süperego, ısrarcı suçluluk, değersizlik duyguları ve hatta depresyonla sonuçlanabilir.

Freud’unki gibi psikodinamik teorilerin, depresyonu anlamaya yönelik birçok çerçeveden biri olduğunu belirtmek önemlidir. Depresyonun olası duygusal ve kişilerarası kökenleri hakkında fikir verirler ancak kesin açıklama olarak evrensel olarak kabul edilmezler.

  • Aaron T. Beck: Bilişsel Terapinin (daha sonra Bilişsel Davranışçı Terapi veya BDT olarak yeniden adlandırıldı) geliştirilmesiyle tanınan Beck’in modeli, depresyonun gelişimi ve sürdürülmesinde olumsuz düşünce kalıplarının rolüne odaklanıyor.
  • Martin Seligman: Depresyon modeli olarak öğrenilmiş çaresizlik üzerine yaptığı çalışmalarla tanınıyor. Daha sonra olumlu duyguların ve niteliklerin nasıl oluşturulacağını anlamayı hedefleyerek araştırmasını pozitif psikolojiye genişletti.
  • John Bowlby: Doğrudan bir depresyon araştırmacısı olmasa da bağlanma teorisi, depresif belirtilerin gelişimsel kökenlerini anlamada etkili olmuştur.
  • Peter Lewinsohn: Depresyonun olumlu pekiştirme eksikliğinden kaynaklandığını öne süren Davranışsal Depresyon Teorisi’ni geliştirdi.
  • Sidney Blatt: Kişilerarası ilişkiler ve kendini tanımlamayla ilgili konulara odaklanan iki konfigürasyonlu depresyon modeliyle tanınır.
  • Donald Klein: Endojen depresyon ve bunun biyolojik temelleri üzerine yaptığı çalışmalarla tanınır.
  • Rollo May: Depresyonu varoluşsal kaygı ve “insan ikilemi” bağlamında tartışan varoluşçu bir psikolog.
  • Julian Rotter: Sosyal Öğrenme Teorisi aynı zamanda depresyonun, özellikle de akıl sağlığında “kontrol odağı”nın rolünün anlaşılmasına yönelik çıkarımlara sahipti.
  • Johann Hari: Klinik psikolog olmasa da “Kayıp Bağlantılar” adlı kitabında depresyona katkıda bulunan toplumsal ve çevresel faktörler üzerine kapsamlı yazılar yazan çağdaş bir şahsiyet.
  • George Brown ve Tirril Harris: Depresyonun sosyal kökenleri, özellikle de yaşam olaylarının ve sosyal destek ağlarının rolü üzerine yaptıkları çalışmalarla tanınıyorlar.

Dieter Riemann’ın depresyon teorisi büyük ölçüde uykunun ve günlük ritimlerin rolüne odaklanıyor. Bu biyolojik ritimlerdeki, özellikle de uyku mimarisindeki bozulmaların, depresyonun gelişmesine ve sürdürülmesine katkıda bulunduğunu öne sürüyor. Riemann ayrıca uykusuzluğun sadece bir semptom değil aynı zamanda depresyonun potansiyel bir nedeni olduğunu da vurguluyor. Teorisi, uyku anormalliklerini hedeflemenin, depresyonu etkili bir şekilde tedavi etmenin çok önemli bir yönü olabileceğini öne sürüyor.

Klinik

Yaygın Belirtiler

Majör Depresyonun belirtileri duygusal ve zihinsel olarak sakatlayıcı olabilir. Anahtar belirtiler şunları içerir:

Bilişsel Belirtiler

  • Konsantrasyon ve karar vermede zorluk
  • Unutkanlığın artması
  • Yavaş düşünme

Duygusal Belirtiler

  • sinirlilik
  • Endişeli ruh hali
  • Değersiz hissetmek
  • Ağır suçluluk duygusu
  • Çaresizlik

Fiziksel belirtiler

  • İştah kaybı ve kilo kaybı
  • Seks dürtüsünün azalması
  • Uykuya dalmada sorunlar ve uykunun bölünmesi

Bölümlerin Süresi

Tek bir Majör Depresyon atağı tedavi edilmediği takdirde genellikle yaklaşık altı ila sekiz ay sürer. Ancak psikofarmakoterapi ve psikoterapiyi içeren yeterli terapiyle bu süre iki ila dört aya kadar azaltılabilir. Hastalığın ciddiyeti de uygun tedaviyle önemli iyileşme gösterir.

Prognoz ve Kroniklik

Majör Depresyon tanısı alan hastaların sonuçları değişkendir. Hastaların yaklaşık %80’inde iki yıl içinde depresif belirtilerde gerileme görülmektedir. Bununla birlikte, yaklaşık %20’sinde hastalığın kronik bir seyri gelişmeye devam etmektedir.

Kronik depresyon

Kronik depresyon iki ana şekilde ortaya çıkabilir:

  1. ‘Çifte Depresyon’: Burada, Majör Depresyon epizodları (“depresif epizodlar”), distimi olarak bilinen kronik, daha hafif bir depresyonun üzerine bindirilir. Daha az belirgin olan semptomlar, zamanın en az %50’sinde iki yıl boyunca devam eder ve epizodlar arasında bile devam eder.
  2. Kalıcı Depresif Dönemler: Bunlar, iki yıldan fazla süren ve önemli bir iyileşme olmaksızın devam eden depresif dönemlerdir.

Teşhis

Majör Depresif Bozukluk için DSM-5 Kriterleri

Zihinsel Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı Beşinci Baskıya (DSM-5) göre, bir kişide aynı 2 haftalık süre içinde aşağıdaki belirtilerden en az beşi görülmeli ve belirtilerden en az biri aşağıdakilerden biri olmalıdır (1) ) depresif ruh hali veya (2) ilgi veya zevk kaybı:

  • Neredeyse her gün, günün çoğunda depresif ruh hali
  • Etkinliklerin tamamına veya neredeyse tümüne karşı ilginin veya zevkin belirgin biçimde azalması
  • Diyet yapmadığınızda belirgin kilo kaybı veya kilo alımı ya da iştahta azalma veya artış
  • Neredeyse her gün uykusuzluk veya aşırı uykusuzluk
  • Neredeyse her gün psikomotor ajitasyon veya gerileme
  • Neredeyse her gün yorgunluk veya enerji kaybı
  • Değersizlik veya aşırı suçluluk duygusu
  • Düşünme, konsantre olma veya karar verme yeteneğinde azalma
  • Tekrarlayan ölüm düşünceleri, intihar düşüncesi veya intihar girişimleri

Depresif Epizod için ICD-10 Kriterleri

Uluslararası Hastalık Sınıflandırması, 10. Baskı (ICD-10), semptomların sayısına ve şiddetine göre depresif dönemleri hafif, orta veya şiddetli olarak sınıflandırır. Ortak kriterler şunları içerir:

  • Depresyon hali
  • İlgi ve zevk kaybı
  • Azalan enerji veya artan yorulma
  • Güven veya benlik saygısı kaybı
  • Mantıksız suçluluk veya kendini suçlama duyguları
  • Tekrarlayan ölüm veya intihar düşünceleri
  • İştah azalması
  • Uyku bozuklukları
  • Psikomotor ajitasyon veya gerileme

Ek Tanı Kriterleri

Küresel olarak kullanılan diğer bazı sınıflandırma sistemleri veya tarama araçları şunları içerir:

  • Hamilton Depresyon Derecelendirme Ölçeği (HAM-D): 21 soruluk çoktan seçmeli bir anket.
  • Beck Depresyon Envanteri (BDI): 21 soruluk bir öz bildirim envanteridir.
  • Geriatrik Depresyon Ölçeği (GDS): Yaşlı yetişkinler için kullanılır ve depresyonun duygusal ve bilişsel yönlerine odaklanır.

Bu kriterler dizisi, sağlık hizmeti sağlayıcılarının depresyonu teşhis etmek, ciddiyetini belirlemek ve uygun bir tedavi planı geliştirmek için kullandıkları araçlardır.

Sınıflandırma

ICD-10 Sınıflandırması

Uluslararası Hastalık Sınıflandırması 10. Baskı (ICD-10), şu anda tıbbi uygulamada depresyon da dahil olmak üzere çeşitli durumların teşhisi için zorunludur. ICD-10, depresyonu atakların ciddiyetine göre hafif, orta ve şiddetli olarak sınıflandırır. Şiddetli depresif dönemler ayrıca psikotik semptomlarla birlikte veya psikotik semptomlar olmadan da tanımlanabilir.

Kronik Depresyon ve ICD-10

ICD-10’a göre kronik depresyon iki türe ayrılır: distimi ve tekrarlayan depresyon. Distimi, depresyonun kronik ancak daha hafif bir biçimini ifade ederken, tekrarlayan depresyon zaman içinde birden fazla atak anlamına gelir.

DSM-5 Yaklaşımı

Zihinsel Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı, Beşinci Baskı (DSM-5), özellikle kronik depresyon için daha kesin bir çerçeve sunmaktadır. DSM-5, ek depresif dönemlerin önceden var olan kronik depresif ruh hallerine kademeli olarak katkıda bulunabileceği ‘çifte depresyon’ kavramını ortaya koymaktadır.

DSM-5 ve Keder Tepkileri

ICD-10 ile DSM-5 arasındaki önemli bir fark, yas tepkilerinin tedavisidir. DSM-5’te yas tepkilerinin depresyon için tanı kriteri olarak dışlanması kaldırılarak tanı kapsamı genişletildi.

Organik Depresyon

ICD-10 ayrıca tiroid fonksiyon bozukluğu, hipofiz veya adrenal bozukluklar, felç veya frontal beyin sendromu gibi fiziksel hastalıkların neden olduğu organik depresyonu (F06.3) da ayırt eder. Örneğin hamilelikten sonra veya ergenlik döneminde hormonal değişikliklerden kaynaklanan depresyonun organik depresyon olarak kabul edilmediği açıkça belirtilmektedir. Somatik bir hastalığın depresyona neden olduğu durumlarda tanısal yönlendirme daha net olup doktorlara tedavi için daha fazla endikasyon sağlanmaktadır.

Tedavi

Depresyon dünya çapında milyonlarca insanı etkileyen karmaşık bir zihinsel sağlık bozukluğudur. Karmaşık doğası göz önüne alındığında, depresyonu tedavi etmek genellikle psikoterapi, ilaç tedavisi ve yardımcı tedavileri içeren çok yönlü bir yaklaşımı gerektirir.

Psikoterapi

Bilişsel Davranışçı Terapi (BDT)

BDT günümüzde en yaygın kullanılan psikoterapötik yöntem olmaya devam etmektedir. Albert Ellis ve Aaron T. Beck gibi öncüler tarafından geliştirilen bu yöntem, depresif belirtileri tetikleyen düşünce kalıplarını belirlemeye ve değiştirmeye odaklanıyor.

Kişilerarası Terapi

Klinik araştırmalar, Weissman ve Klerman’ın da vurguladığı gibi, kişilerarası terapinin başka bir etkili yaklaşım olduğunu göstermektedir. Bu terapi türü, depresyona katkıda bulunan ilişki sorunlarını ele alır.

Derinlik Psikolojik ve Analitik Yöntemler

Bu teknikler çocukluktan kaynaklanan psikolojik sorunları ve bunların sonucunda ortaya çıkan tutumları inceler. Bunlar hala tıbbi psikoterapistler tarafından yaygın olarak kullanılmaktadır.

Grup Terapileri

Grup terapötik prosedürleri, sosyal geri çekilmenin üstesinden gelmeyi ve etkileşim becerilerini geliştirmeyi amaçlamaktadır.

Rol Oynama Teknikleri

Psikodrama gibi yöntemler, kısıtlayıcı düşünce kalıplarını kırmaya yardımcı olabilir.

Farmakoterapi

Antidepresanlar

Serotonin geri alım inhibitörleri (örneğin fluoksetin) gibi daha yeni antidepresanların, trisiklikler gibi eski ilaçlara göre daha az yan etkisi vardır.

Antidepresan Çeşitleri

  • Serotonin geri alım inhibitörleri (örn. sitalopram, sertralin)
  • Trisiklik antidepresanlar (örn. amitriptilin)
  • Tetrasiklik antidepresanlar (örn. mirtazapin)
  • Serotonin-norepinefrin geri alım inhibitörleri (örn. venlafaksin)
  • Dopamin-norepinefrin geri alım inhibitörü (örneğin bupropion)
  • Monoamin oksidaz inhibitörleri (örn. moklobemid)
  • Manik-depresif bozukluklar için lityum
  • Esketamin (burun spreyi)
  • Bitkisel ilaçlar
  • St. John’s wort genellikle hafif ila orta dereceli vakalarda kullanılır. Ancak etkinliği halen tartışmalıdır.

Özel Hususlar

Sıtmaya yatkın bölgelere seyahat etmek dikkatli olmayı gerektirir çünkü bazı sıtma ilaçları depresif belirtileri şiddetlendirebilir.

Tedavi Aşamaları

  1. Akut Tedavi: İlaç ve psikoterapinin başlangıç aşamasıdır.
  2. İdame Tedavisi: Akut tedaviden sonra aynı dozun sürdürülmesini içerir.
  3. Uzun Süreli veya Nüksün Önlenmesi: Nüksün önlenmesi için sürekli tedavi.

Ek Tedaviler

  • Kronik vakalarda sosyoterapi
  • Şiddetli semptomlar nedeniyle hastaneye yatış
  • Tıbbi Olmayan Somatik Prosedürler: Elektrospazm terapisini, uyku yoksunluğu terapisini ve ışık terapisini içerir.
  • Rehabilitatif Terapiler: Spor terapisi, rahatlama teknikleri ve hareket terapisi gibi.

Depresyonu tedavi etmek herkese uyan tek bir yaklaşım değildir; genellikle bireyin ihtiyaçlarına göre uyarlanmış terapilerin bir kombinasyonunu içerir. Hem psikoterapötik yöntemler hem de ilaçlardaki ilerlemelerle birlikte, etkili tedavi için birçok yol vardır.

Click here to display content from YouTube.
Learn more in YouTube’s privacy policy.

Tarih

“Depresyon” kelimesi Latince “basmak” anlamına gelen “deprimere” kelimesinden gelir. İngilizce’de ilk kez 14. yüzyılda vadi veya oyuk gibi fiziksel bir çöküntüyü ifade etmek için kullanıldı. 17. yüzyılda kelime mecazi olarak üzüntü veya umutsuzluk durumunu ifade etmek için kullanılmaya başlandı.

Tıbbi bir durum olarak depresyonun geçmişi daha karmaşıktır. Eski Yunanlılar ve Romalılar depresyonun belirtilerini biliyorlardı ancak bu durumu tanımlayacak tek bir kelimeye sahip değillerdi. Depresyonun farklı yönlerini tanımlamak için “melankoli” ve “hipokondri” gibi çeşitli terimler kullandılar.

Modern depresyon kavramı 19. yüzyılda ortaya çıkmaya başladı. 1818’de İngiliz doktor James Cowles Prichard, fiziksel bir hastalığın neden olmadığı bir grup zihinsel bozukluğu ifade etmek için “nevroz” terimini icat etti. Depresyon, Prichard’ın tanımladığı nevrozlardan biriydi.

20. yüzyılın başlarında Alman psikiyatrist Emil Kraepelin depresyon kavramını daha da geliştirdi. Depresyonu iki ana türe ayırdı: manik-depresif bozukluk (şimdi bipolar bozukluk olarak biliniyor) ve tek kutuplu depresyon. Kraepelin ayrıca depresyonun beyindeki kimyasal dengesizlikten kaynaklandığına inanıyordu.

1950’ler depresyona yönelik ilk etkili tedavilerin uygulamaya konduğu yıllardı. Bu tedavilerden ilki, antidepresan etkisi olduğu tespit edilen iproniazid ilacıydı. Sonraki yıllarda trisiklik antidepresanlar ve seçici serotonin geri alım inhibitörleri (SSRI’lar) dahil olmak üzere başka antidepresanlar geliştirildi.

Günümüzde depresyon dünyadaki en yaygın ruhsal bozukluklardan biridir. Dünya çapında 300 milyondan fazla insanın depresyondan muzdarip olduğu tahmin ediliyor. Depresyon için ilaç tedavisi, psikoterapi ve yaşam tarzı değişiklikleri dahil olmak üzere çeşitli etkili tedaviler mevcuttur.

  1. yüzyıl: “Depresyon” kelimesi ilk kez İngilizce’de fiziksel depresyonu ifade etmek için kullanıldı.
  2. yüzyıl: Kelime, mecazi olarak üzüntü veya umutsuzluk durumunu ifade etmek için kullanılmaya başlandı.
    1818: İngiliz doktor James Cowles Prichard, “nevroz” terimini, fiziksel bir hastalığın neden olmadığı bir grup zihinsel bozukluğa atıfta bulunmak için kullandı. Depresyon Prichard’ın tanımladığı nevrozlardan biridir.
  3. yüzyılın başları: Alman psikiyatrist Emil Kraepelin depresyon kavramını daha da geliştirdi. Depresyonu iki ana türe ayırıyor: manik-depresif bozukluk (şu anda bipolar bozukluk olarak biliniyor) ve tek kutuplu depresyon. Kraepelin ayrıca depresyonun beyindeki kimyasal dengesizlikten kaynaklandığına inanıyor.

1950’ler: İproniazid de dahil olmak üzere depresyona yönelik ilk etkili tedavilerin tanıtılması.
1960’lar: Trisiklik antidepresanların ve MAO inhibitörlerinin gelişimi.
1970’ler: SSRI’ların gelişimi.
1980’ler: İlk seçici serotonin geri alım inhibitörlerinin (SSRI’lar) piyasaya sürülmesi.
1990’lar: Atipik antidepresanlar ve çift etkili antidepresanlar gibi diğer antidepresan türlerinin geliştirilmesi.
2000’ler: Ketamin ve transkraniyal manyetik stimülasyon (TMS) gibi depresyona yönelik daha yeni tedavilerin geliştirilmesi.

Depresyonun tarihi uzun ve karmaşıktır. Ancak son yıllarda bu durumu anlama ve tedavi etme konusunda önemli ilerlemeler kaydedildi. Günümüzde depresyon için çeşitli etkili tedaviler mevcuttur ve bu durumdan muzdarip birçok insan dolu dolu ve üretken bir hayat yaşayabilir.

Kaynak:

  • World Health Organization. “Depression.” WHO, 2020.
  • World Health Organization. “ICD-10: International Statistical Classification of Diseases and Related Health Problems (10th Revision).” WHO, 2016.
  • American Psychiatric Association. “Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fifth Edition (DSM-5).” APA, 2013.
  • American Psychiatric Association. “Diagnostic and Statistical Manual of Mental Disorders, Fifth Edition (DSM-5).” APA, 2013.
  • Beck, A.T., Rush, A.J., Shaw, B.F., & Emery, G. “Cognitive Therapy of Depression.” Guilford Press, 1979.
  • Weissman, M.M., & Klerman, G.L. “Interpersonal Psychotherapy of Depression.” Basic Books, 1984.
  • Freud, Sigmund. “The Ego and the Id.” W.W. Norton & Company, 1960.
  • Erikson, Erik H. “Childhood and Society.” W.W. Norton & Company, 1950.
  • Steinberg, L., & Silverberg, S. B. (1986). The Vicissitudes of Autonomy in Early Adolescence. “Child Development”, 57(4), 841-851.
  • Ryan, R. M., & Deci, E. L. (2000). Self-determination theory and the facilitation of intrinsic motivation, social development, and well-being. “American Psychologist,” 55(1), 68-78.
  • Sullivan, P. F., Neale, M. C., & Kendler, K. S. (2000). Genetic epidemiology of major depression: Review and meta-analysis. “American Journal of Psychiatry”, 157(10), 1552-1562.
  • Nutt, D. J. (2008). Relationship of neurotransmitters to the symptoms of major depressive disorder. “Journal of Clinical Psychiatry”, 69 Suppl E1, 4-7.
  • Beck, A. T. (1967). Depression: Clinical, experimental, and theoretical aspects. New York: Hoeber Medical Division, Harper & Row
  • Beck, A. T., Rush, A. J., Shaw, B. F., & Emery, G. (1979). “Cognitive therapy of depression.” New York: Guilford Press.
  • Seligman, M. E. P. (1972). “Learned helplessness.” Annual Review of Medicine, 23(1), 407-412.
  • Bowlby, J. (1969). “Attachment and loss v. 3 (Vol. 1).” Random House UK.
  • Lewinsohn, P. M. (1974). “A behavioral approach to depression.” In R. J. Friedman & M. M. Katz (Eds.), The psychology of depression: Contemporary theory and research. Oxford, England: John Wiley & Sons.
  • Blatt, S. J., & Zuroff, D. C. (1992). “Interpersonal relatedness and self-definition: Two prototypes for depression.” Clinical Psychology Review, 12(5), 527-562.
  • Klein, D. F. (1974). “Endogenomorphic depression: A conceptual and terminological revision.” Archives of General Psychiatry, 31(4), 447-454.
  • May, R. (1958). “Existence: A new dimension in psychiatry and psychology.” New York: Basic Books.
  • Rotter, J. B. (1966). “Generalized expectancies for internal versus external control of reinforcement.” Psychological Monographs: General and Applied, 80(1), 1.
  • Hari, J. (2018). “Lost connections: Uncovering the real causes of depression–and the unexpected solutions.” Bloomsbury Publishing USA.
  • Brown, G. W., & Harris, T. (1978). “Social origins of depression: A study of psychiatric disorder in women.” London: Tavistock.

En yaygın kullanılan antidepresanlar, genç insanlarda işe yaramıyor ve aslında intihar girişimleri arttı

En yaygın şekilde mevcut bulunan antidepresanlar, genç insanlarda sadece etkisiz değil, aslında tehlikeli de olabilirler. Büyük bir araştırma, depresyona sahip çocuk ve ergenlerin hiçbir şey almamalarının daha iyi olduğunu buldu.

Avustralyalı bir psikiyatrist, bir ilacın plasebo ile karşılaştırıldığında intihar düşünce ve girişimlerinin tehlikesini artırmak ile bağlantılı olmasıyla, bulguların çocuklardaki ağır depresyon tedavisi için “rahatsız edici sonuçlar” içerdiği uyarısında bulundu.

Oxford Üniversitesi psikiyatristi Andrea Cipriani’nin önderlik ettiği çalışmada, orta ile şiddetli belirtilere sahip olan ve ağır depresyon teşhisi konmuş 5.260 katılımcıyı (ortalama 9 ila 18 yaşlarında) kapsayan 34 klinik deneyin sonuçları incelendi.

Çocuklara ortalamada sekiz hafta boyunca rastgele şekilde belirli bir antidepresan veya bir plasebo (işlevi olmayan ilaç) verildi. Test edilen antidepresanlar amitiriptilin, sitalopram, klomipramin, dezipramin, duloksetin, escitalopram, fluoksetin, imipramin, mirtazapin, nefazodon, nortriptilin, paroksetin, sertralin ve venlafaksin idi.

İlaçlar, verimlilik (depresif bulgulardaki değişim ve tedaviye cevap), dayanma gücü (istenmeyen yan etkilerden dolayı sonlandırma), geçerlilik (herhangi bir sebepten dolayı sonlandırma) bakımından derecelendirildi ve ciddi zararlar ile bağlantılandı.

İncelemede, 14 ilaçtan aslında sadece bir tanesinin depresyon belirtilerini hafifletmede etkili olduğu bulundu: İngiltere’de genç insanlar için en geniş şekilde yazılan antidepresan, Prozac olarak daha iyi bilinen fluoksetin.

Diğer taraftan Venlafaksin’in (Effexor olarak satılır), plasebo ile diğer beş antidepresan ile karşılaştırıldığında, aslında genç insanların intihar düşünceleri ile girişimlerini deneyimleme tehlikesini artırdığı ortaya çıktı. Araştırmacılar, güvenilir veri eksikliği yüzünden, 14 ilacın hepsinin intihar eğilimi tehlikesini kapsamlı bir şekilde belirleyemedikleri uyarısında bulundular.

Alyssa Navarro, Tech Times için şöyle bildiriyor: “İntihar tehlikesinin artışı zaten daha önce onaylanmıştı. 2004 yılında FDA, bir intihar bağlantısı öne süren kanıt bulduktan sonra, 24 yaş altındaki hastalar için çeşitli antidepresanlara kutu uyarısı koymuştu.”

Navarro ayrıca, bu senenin başlarında yayınlanan ve belirli antidepresanların genç kullanıcılarda intihar düşünceleri ile girişimlerinin tehlikesini artırmasının yanında daha yüksek bir saldırganlık tehlikesine yol açabileceğini bulmuş olan çalışmaya dikkat çekiyor.

Fluoksetin’den ayrı olarak, 13 ilacın hiçbiri de ağır depresyon belirtilerini tedavi konusunda plasebodan daha iyi olduklarının herhangi bir işaretini göstermedi ve araştırmacılar, bu deneylerin ortaya serdiği artılar ve eksikler göz önüne alındığında, antidepresanların, ağır depresyona sahip olan “çocuklar ile genç yetişkinler için belirgin bir avantaj sunuyor gibi gözükmediğine” karar verdiler.

Güney Avustralya’daki Adelaide Üniversitesi’nde bir çocuk psikiyatristi olan Jon Jureidini, yaptığı bir yorumda, incelemenin elde ettiği bulguların “klinik uygulama için rahatsız edici sonuçlara sahip olduğunu” söyledi ve bunun, reçeteye hiçbir şey yazmama tehlikesine değmeyebileceğini ekledi.

“Sadece, önemsenmeyen faydalar, zarar artışından daha fazlaysa tedavi reçeteye yazılmalıdır. Genç yetişkinlerdeki antidepresanlar için bu denklem nadiren reçete lehine olacaktır; çocuklarda ise neredeyse hiçbir zaman olmaz.”

6 ila 12 yaşlarındaki çocukların yaklaşık yüzde 3’ünü ve 13 ila 18 yaşlarındaki çocukların yaklaşık yüzde 6’sını etkileyen ağır depresif bozukluğun şimdi dünya çapındaki çocuk ile genç yetişkinlerde “yaygın” olarak düşünülmesiyle beraber, tedaviyi doğru şekilde uygulamamız çok önemlidir.

Jureidini ile Cipriani, antidepresan yazmanın tehlikelerini düşünerek, ilaçların hesaba katılmasından çok daha önce, ilk savunma hattı olarak psikoterapiyi öneriyorlar.

Çalışma, geleneksel ilaçların başarısız olduğu yerde araştırmacıların başarıya ulaşmak için ketamin gibi psikoaktif ilaçlara yönelmesiyle, yetişkinlerdeki ağır depresyon tedavisinde yaşanan şeyi yansıtıyor. Kesin olan bir şey var, o da şu anda depresyonlu insanların ihtiyaçları olan tedaviyi alamıyor olması, bu yüzden ümit edelim ki, bozukluğun daha iyi anlaşılmasıyla birlikte, daha iyi bir şey sunabilelim.

Çalışma The Lancet bülteninde yayınlandı.

Kaynak:

  • ÖzetHaber
  • ScienceAlert
  • Dr Andrea Cipriani, PhD, Xinyu Zhou, PhD, Cinzia Del Giovane, PhD, Sarah E Hetrick, DPsych, Bin Qin, MD, Craig Whittington, PhD, Prof David Coghill, MD, Yuqing Zhang, MD, Prof Philip Hazell, PhD, Prof Stefan Leucht, MD, Prof Pim Cuijpers, PhD, Juncai Pu, MD, David Cohen, PhD, Prof Arun V Ravindran, PhD, Yiyun Liu, MD, Prof Kurt D Michael, PhD, Lining Yang, MD, Lanxiang Liu, MD, Prof Peng Xie, M Comparative efficacy and tolerability of antidepressants for major depressive disorder in children and adolescents: a network meta-analysis Lancet Published Online: 08 June 2016 DOI: http://dx.doi.org/10.1016/S0140-6736(16)30385-3

İlk Kez Beyin Kimyasallarını Yiyen Bir Bağırsak Bakterisi Saptandı

İlk Kez Beyin Kimyasallarını Yiyen Bir Bağırsak Bakterisi Saptandı

Bağırsaklarımızda, hayati önemdeki beyin kimyasallarımızdan birine bağımlı olan bir bakteri keşfedildi. Bu bakteri, beynin sakinleşmesinde oldukça önemli bir molekül olan GABA’yı tüketiyor. GABA’yı neredeyse silip süpüren bu bakteriler esasında bağırsak mikrobiyomlarının duygu durum halini neden etkilediğini açıklamada yardımcı olabilir.

Boston’daki Northeastern University’den Philip Strandwitz ve beraberindeki ekip; yalnızca GABA molekülü sağlandığında büyümesini gerçekleştiren KLE1738 isimli bir bağırsak bakterisi türü keşfetti. Geçtiğimiz ay American Society for Microbiology’nin geleneksel toplantısında konuşan Strandwitz; GABA dışında hiçbir şeyin bu türün büyümesini sağlamadığına dair bulgularını açıkladı.

GABA molekülleri, sinir hücrelerinden gelen sinyalleri inhibe ederek beyindeki aktivitede sakinleşmeye sebep oluyor. Dolayısıyla, bir bağırsak bakterisinin, büyümesi ve üremesi için bu moleküle ihtiyaç duyuyor olması oldukça şaşırtıcı bir durum. Anormal biçimde düşük GABA seviyelerine sahip olmak duygu durum hastalıkları ve depresyonla ilişkilidir ve elde edilen bu bulgu bağırsak bakterilerimizin beyinlerimiz etkileyebileceğine dair görüşlere daha fazla delil sağlamış oluyor.

Depresyon Tedavisi

2011 yılında yapılan bir araştırmadaLactobacillus rhamnosus isimli farklı bir bağırsak bakterisi türünün fare beyinlerindeki GABA aktivitesinde dramatik değişimlere sebep olurken, aynı zamanda da strese dair nasıl tepki verildiğini de etkilediği ortaya koyulmuştu. Bu çalışmada, araştırmacılar, sindirim organlarımız ve beyin arasındaki bağlantı olan vagus sinirini cerrahi bir müdahaleyle aldıklarında bu etkinin ortadan kaybolduğu bulgusuna ulaşmışlardı. Bu da bağırsak bakterilerinin –bir şekilde– beyni etkileme noktasında bir rol sahibi olduklarını ortaya koyuyor.

Araştırma ekibi, artık GABA tüketen ya da üreten başka bir bağırsak bakterisi arayışına girdi ve beyin üzerindeki ve hayvan davranışları üzerindeki bu etkileri test etmeyi planlıyor. Bu tip çalışmalar depresyon ya da anksiyete gibi duygu durum hastalıklarının tedavilerine dair yeni yaklaşımlar geliştirilmesine sebep olabilir.


Kaynak ve İleri Okuma:

Bilimfili
– Coghlan, A. “Gut bacteria spotted eating brain chemicals for the first time.NewScientist. https://www.newscientist.com/article/2095769-gut-bacteria-spotted-eating-brain-chemicals-for-the-first-time (Reached on 2016, July 6)
-“Gaba Modulating Bacteria of the Human Gut Microbiome.Asmmicrobe. http://www.abstractsonline.com/pp8/#!/4060/presentation/18619 (Reached on 2016, July 5)
– Cryan, J., Dinan, T. “Psychobiotics: How gut bacteria mess with your mind.NewScientist. https://www.newscientist.com/article/mg22129530-400-psychobiotics-how-gut-bacteria-mess-with-your-mind (Reached on 2016, July 5)
– Bravo, Javier A., Paul Forsythe, Marianne V. Chew, Emily Escaravage, Hélène M. Savignac, Timothy G. Dinan, John Bienenstock, and John F. Cryan. “Ingestion of Lactobacillus strain regulates emotional behavior and central GABA receptor expression in a mouse via the vagus nerve.Proceedings of the National Academy of Sciences 108, no. 38 (2011): 16050-16055.

Üzüntünün Faydaları Olabilir Mi?

Üzüntünün Faydaları Olabilir Mi?

İngiliz ressam Samuel Palmer 1861 yılında 19 yaşındaki çocuğunu kaybettikten sonra, kaybını “yaşamının dönüm noktası” olarak tanımladı. Arkadaşına yazdığı bir mektupta acısını şöyle tarif ediyordu:

“Bir gece rüyamda, sevgili More’un tekrar hayatta olduğunu gördüm, boynuna sarıldım ve bütün endişelerin uzağında oğlumu kucağıma aldım. Olayın üzerine gittik ve Abinger’deki cenaze töreninin ve ölümün bir kurmaca olduğu sonucuna ulaştık. Bir saniye sonra, beni her sabah uyandıran çan… Uyandım ve bütün sevincim kursağımda kaldı; More ölmüştü! More ölmüştü!”

Palmer’in trajedisi, üzücü kayıplar yaşayan herhangi birisinde muhtemelen bir yankı uyandırır. Üzüntü; bir ebeveynin iç ızdırabından bir çocuğun kısa süreli duygu durum haline kadar evrensel bir duygudur. Öte yandan yüzdeki ifadesiyle de yoğun bir yansıma yaratır.

Peki, bir duygu; neden insanların ağlamasına, canının sıkılmasına, iştahının kesilmesine ve dış dünyadan uzaklaşmasına neden olur ki?

Psikologlar, Freud‘dan beri bu soruların cevaplarını arıyorlar ve oldukça ikna edici cevaplara ulaşmış durumdalar. Esasında, üzüntü — en azından hafif türde olanı– hafızaları işlemede, belirsiz sosyal durumları seyretmede ve hatta renk yargılarımızı çarpıtan bilişsel ön yargılarımızı yok etmede bize yardımcı olabilir. Daha da etkileyici bir biçimde, üzüntünün faydaları major depresyon korkusunu açıklayabilir.

Üzüntünün Evrimi

Atalarımızı hayatta tutmak için duyguların nasıl evrimleştiğini hayal etmek zor değildir. Sağlıklı bir korku duygusu olmayan Paleolitik dönemdeki bir kişiyi düşünün; genetik soyunu devam ettiremeden bir uçurumdan aşağıya düşmesi ya da bir ayı tarafından parçalanması daha muhtemeldir. Aynı şekilde; zevk, bizi, başarılı bir üreme için önemli olan davranışlara sevkeder, yemek yemek ve seks yapmak gibi.

Evrimsel kuramcılar üzüntünün de hayati bir rol oynayabileceğini ileri sürüyorlar. 1940larda ve 1950lerde yapılan çalışmalarda, İngiliz psikolog John Bowlby; bağlanma teorisini geliştirdi. Bebek ve çocukların kendilerini koruma altında tutmak için bakıcısına yakın durmasını öne atan bu teori bugün hala etkinliğini koruyor. Sağlıklı bir bağlanmada, bakıcı (anne ya da baba) çocuğun ihtiyaçlarına duyarlıdır ve çocuk da güvenli bir mesafeden ayrılmayarak bakıcısının etrafında kendisini rahat hisseder, çünkü güvenliğinin bakıcısının yanında olmaya bağlı olduğunu bilir.

Buradan bakınca, üzüntü; bağlanmayı işler hale getiren bir duygudur. Üzüntü, bir kayba (örneğin; ebeveyn figürünün kaybı) eşlik eder ve üzgün kişiyi kaybına çare bulmaya (örneğin; annenin nereye gittiğini aramak) teşvik eder. Elbette ki, eğer ki ortadan kaybolan kişi ölmüşse, bunun bir çaresi yoktur.

Bowlby; 1980 yılında çıkan “Attachment and Loss, Volume III: Loss, Sadness and Depression” kitabında şöyle diyor:

“Sevilen bir kişinin kaybı herhangi bir insanın yaşayabileceği en yoğun ve acı verici deneyimlerden birisidir.”

Bu açıdan bakınca, üzüntü, birbirimizle bağlar oluşturabilme yetimiz için ödediğimiz bir bedeldir. Ve bu bedel bazen çok ağır olabilir: Bowlby, bebeğini kaybeden ve 1-2 yıl sonra tekrar bulan 56 İsveçli annenin katıldığı ve katılımcıların üçte birinin depresyon ve anksiyete gibi ağır psikiyatrik bozukluklar yaşadığını aktarıyor.

Öte yandan, üzüntü, kaybını sosyal dünyada aramanın bir yolu şeklinde olabilir. Bazı psikologlar; üzüntünün yardım istemek için ağlamaya evrildiğini ileri sürüyorlar.  Ve göz yaşları; “Heyy, ben iyi değilim.”demenin bir yolu olabilir. Örneğin; 2009 yılında Evolutionary Psychology ‘de yayımlanan bir çalışmada, araştırma ekibi; göz yaşlarının bağları güçlendirmenin ve hassaslığın sinyali olduğu bulgusuna ulaştılar. Ve aynı dergide, 2013 yılında yayımlanan bir çalışmada ise; gözü yaşlı bir yüz resmi yalnızca milisaniyede ekranda gösterilip kaldırıldı, ki bu zaman göz yaşlarının bilince kaydedilmesi için oldukça küçük bir zamandır. Deney sonucunda ise; yüzdeki ifade üzgün ya da nötr olsun, göz yaşlarının, katılımcıları — fotoğraftaki kişinin ağlayıp ağlamadığını bilinçli olarak farketmeseler bile–daha sonradan aynı kişinin göz yaşı olan yüz ifadesinin göz yaşı olmayan yüz ifadesine kıyasla daha fazla sosyal desteğe ihtiyaç duyduğunu belirtmeye teşvik ettiği görüldü.

“Mavi” Hissetmenin Faydaları

Büyük bir kayıpla gelen üzüntü, oldukça derin ve genellikle yıkıcıdır. Öte yandan ise, hafif üzüntü faydalı olabilir.

University of New South Wales’ten psikolog Joe Forgas’a göre; hafif üzüntü; mevcut durumun yeni, alışılmadık ve zorlayıcı olduğunu gösteren bir alarm sinyali gibidir.

Bu sinyal beyni alarm halde tutar. Üzgün insanlar; detaylara dair daha tutarlı bir izlenim sahibidirler. Forgas ve beraberindeki araştırma ekibi, üzgün insanların kafa karıştırıcı olaylarda daha güvenilir tanıklar oldukları bulgusuna ulaştılar. Ayrıca üzgün insanların; yaygın bilişsel tuzaklara –örneğin; tıpkı yakışıklı birisinin hoş olması gerektiğine inanmak (Halo etkisi) gibi ya da ilk bilgiyi sonradan verilen bilgiden daha iyi hatırlama gibi (primacy -öncelik- etkisi)– düşmeleri daha az olasıdır.

Bazı durumlarda, üzüntü sizi daha iyi bir kişi bile yapabilir. 2010 yılındaki bir çalışmada, Forgas ve ekibi, katılımcılardan; kişiye belli bir miktar paranın verildiği ve sonrasında ne kadarını kendisine saklayıp ne kadarını partnerine vermesi gerektiğine karar vermeyi içeren bir diktatörlük oyunu oynamalarını istediler. Genel olarak, insanların bir miktar parayı partnerlerine vermeleri bizlerin tamamen açgözlü ya da bencil olmadığımızı gösterir.

Forgas’ın dizayn ettiği oyunda ise, bazı katılımcılar mutlu duygu durum halindeyken bazıları da üzüntü içerisindeydiler. Ve şaşırtıcı bir biçimde, duygusal olarak daha düşük bir modda olan insanlar mutlu insanlara kıyasla daha fazla parayı paylaştılar. Araştırmacılar üzgün insanlara dair; daha dışa açık bir halde oldukları, bununla birlikte sosyal normları daha çok göz önünde bulundurdukları  ve partnerlerinin kendileri hakkında ne düşüneceğini mutlu katılımcılara kıyasla daha fazla önemsedikleri saptamasında bulundular.

Daha Derine İniyoruz: Depresyon Neden Vardır?

Üzüntünün belli bazı faydaları varsa da, söz konusu depresyon olduğunda tablo biraz daha belirsizleşiyor. 2007 yılında Emotion ‘da yayımlanan bir araştırmada; major depresyonun, insanları, diğer insanların duygularını anlama noktasında daha az tutarlı bir hale soktuğu ve işler belleğin çalışmasında zayıflamaya, bilişsel kontrolde hasara sebep olduğu bulgusuna ulaşıldı.

Major depresyon aynı zamanda ölüme de sebebiyet verebilir ve intihar için en büyük risk faktörünü oluşturur. Öyleyse akıllara şu soru geliyor: Oldukça zayıflatıcı olan bu tarz bir vaka neden bu kadar sık ortaya çıkıyor?

National Institute of Mental Health (NIMH) ‘e göre; yaşam boyu depresyon deneyimleme riski %16 civarında geziniyor. Öte yandan NIMH verilerine göre; vakanın başlama yaşı 32, ve gençlerin %3.3’ü ağır depresyon yaşıyorlar.**

Bu rakamlar da evrimsel kuramcıların bazı sorularını gündeme getiriyor.

Washington State University’den biyoantropoloji laboratuvarından Ed Hagen şöyle diyor:

“20 yaşında, herhangi bir salgın işareti göstermeyen, herhangi bir yaralanması olmayan tamamen sağlıklı görünen bir kişinin oldukça yüksek oranlarda ciddi bir beyin işlev bozukluğu göstermesi gerçekten garip bir durum. Acaba çok genç yaşlarda gerçekten de beynimiz bu derece işlevsel bozukluk gösteriyor olabilir mi?”

Hagen’in bakış açısına göre; depresyon yaşama sıklığı hastalığın bize önemli bir şey gösterdiğini ortaya koyuyor: Ayak bileğindeki bir kırık ağrısı gibi, çok daha derinden gelen ve onarılması gereken bir hasar. ”

Eğer kırık bir ayakla herhangi bir sorun yaşamadan yürürseniz, ayağınızı daha kötü bir hale sokarsınız. Eğer aptalca bir hata yaptıysanız ve ayağınızı kırdıysanız, bunun üzerinde düşünür ve bir dahaki sefere aynı hatayı yapmamaya çalışırsınız. Öte yandan zihinsel bir acı da aynı şeyi amaçlayabilir. Hatta intihar girişimleri bile birilerine derinlerde yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu ve derhal değişmesi gerektiği sinyalini vermenin en uç noktasıdır.

Bu demek değil ki depresyon tedavi edilmemeli ya da  insanlar depresif bir vakadan kendi başlarına çıkacak bir yol bulabilmeliler.

Fakat evrimsel kuramcılarla aynı bağlamda düşünmeyen araştırmacılar da var. Bazı araştırmacılara göre; depresyon kırık bir bacak ağrısından ziyade daha çok kanser gibidir. Hoş olmayan ancak faydalı bir sinyalden ziyade, depresyon amok hali ortaya çıkaran normal bir üzüntüdür. Tıpkı kanserde normal hücrelerin kontrol dışı çoğalması gibi. Fakat depresyon biraz daha karmaşıktır ve hastalığa sebep olan birçok genetik yol vardır. Ve genetik karmaşıklaştığında, özellikler yardımcı olmaktan ziyade daha çok zararlı olmaya başlarlar.

Forgas’a göre; depresyon başa çıkmayı zorlaştıran ve intihara sürükleyen çok ciddi bir hastalıktır. Ve muhtemel faydaları da sebep olduğu zararın yanında rastlantısal ve önemsizdir.

Depresyonun fazla bir yüzdede görülmesini açıklayan üçüncü bir metafor ise Hagen’den geliyor. Hagen’e göre; depresyon diyabet ya da obezite gibidir. Yani beyinlerimiz evrimleştikçe modern çevremizin atalarımızın çevresiyle uyuşmamasıyla ortaya çıkan durumun yansımasıdır.  Yağlı ve şekerli gıdalara erişimin kolaylığı ve bu gıdaları isteyen bir şekilde gerçekleşen beyin evrimimiz, yüksek obezite oranlarının da görülmesine sebep oluyor. Aynı şekilde, depresyon giderek daha da yaygın hale gelen şehir yaşamıyla bağlantılıdır. Bunun yanı sıra modern yaşam daha izoledir ve atalarımızınkinden daha az aktiftir. Bu faktörler depresyonun görece “şaha kalkmasının”nedenini açıklamamızda bize yardımcı olabilir.

Yani evrimleştiğimiz çevre ile modern çevre arasında ciddi bir uyumsuzluk var ve bu uyumsuzluk da beynimizin modern koşullara yeterince adapte olamadığının bir göstergesi olabilir.

Depresyonun görece faydalarının olması tartışmaları da beraberinde getirirken, öte yandan üzüntünün faydaları da ilgiyi hak ediyor. Evrimsel açıdan bakınca; sabit bir mutluluk arayışının “kültürel takıntısının” bir hata olduğunu söyleyebiliriz.

İnsanlar iyi bir neden için oldukça çeşitli etkin duygusal tepkiler evrimleştirmiştir ve hafif negatif etkileri (hafif üzüntü gibi) yaşamın bir parçası gibi kabul etmeliyiz. Hagen bir başka önemli noktanın da altını çiziyor ve medyadaki pozitif etkiye dair sunulan popüler eğilimin aslında daha fazla acının ortaya çıkmasına sebep olabileceğine değiniyor. Çünkü ulaşılması zor standartlar, paradoksal bir biçimde daha fazla hayal kırıklığına yol açar. Belki bu durum için mevcut ekonomik sistemin propagandif amaçlarını da göz önünde bulundurmamız gerekir.  Nihayetinde, sağlıklı düşünemeyen ve depresyonla boğuşan bir beyin, makro düzeyde yolunda gitmeyen şeylere odaklanma sorunu yaşar.

**Veriler ABD’ toplumundan elde edilmiştir.


Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Bilimfili,
  2.  Hasson, Oren. “Emotional tears as biological signals.” Evolutionary Psychology 7, no. 3 (2009): 147470490900700302.
  3.  Balsters, Martijn JH, Emiel J. Krahmer, Marc GJ Swerts, and Ad JJM Vingerhoets. “Emotional tears facilitate the recognition of sadness and the perceived need for social support.” Evolutionary Psychology 11, no. 1 (2013): 147470491301100114.
  4. Tan, Hui Bing, and Joseph P. Forgas. “When happiness makes us selfish, but sadness makes us fair: Affective influences on interpersonal strategies in the dictator game.Journal of Experimental Social Psychology 46, no. 3 (2010): 571-576.
  5. Pappas, S. “The Surprising Benefits of Sadness.” Braindecoder. https://www.braindecoder.com/post/is-sadness-ok-1353643208 (Reached on 2016, June 24)

Salı Günleri “Zaman Neden Yavaşlar”?

Birçoğumuzun Pazartesi Sendromu vardır, ancak kimse de çıkıp demiyor ki: “Bu Salı ne ayak yahu?” Tipik çalışma rutininin ikinci günü, birçoğumuz için gizemli bir biçimde zamanın neredeyse en yavaş aktığı gün… Bir önceki hafta sonu sanki asırlar önceymiş, bir sonraki haftasonuna ise sanki asırlar varmış gibi. Peki nasıl ve neden haftanın bu ikinci gününde zamanın neredeyse kaplumbağa hızında akıyor olduğu algısına kapılıyoruz?

Zaman algısı üzerine yapılan çalışmalar beynin; almış olabileceğiniz uyuşturucular, içerisinde bulunduğunuz duygular ve hatta zamana gösterdiğiniz dikkat miktarına bağlı olarak tuhaf bir biçimde zamanı esnetebildiğini ortaya koyuyor. Örneğin şizofreni gibi bazı nörolojik vakalarda, bilim insanları zaman algısının gerçekliği çarpıtır bir biçimde yolunu şaşırabildiğini ve hatta olayların mantıksal ilişkilerini kaybetmeye yol açabildiğini gösterdiler. Öte yandan geçtiğimiz yıl yapılan bir meta-analiz çalışması; depresyon hastalarının zamanı sağlıklı bireylere göre daha farklı algıladıklarını ortaya koymuştu.

Bu durumun sağlıklı beyinlerdeki en dramatik örneklerinden birisi de insanlar ölümle ya da ölüm ihtimaliyle burun buruna geldiğinde –örneğin; trafik kazası, paraşüt atlamaları ya da fiziksel çarpmalarda– ortaya çıkar. Elbette ki, bu ölüm-eşiği zaman bükülmesi özneldir ve dolayısıyla da ölçülebilmesi oldukça zordur. Fakat bilim insanları, denekleri korkutucu yeni durumlar içerisine sokarak bu vakaların gizemine ışık tutmaya çalışıyor. Örneğin, yapılan bir deneyde, ilk kez paraşütle atlama deneyimi yaşayan katılımcıların atlayış sürelerinin ne kadar sürdüğünü olduğundan fazla gösterme eğiliminde oldukları görüldü. Atlama öncesi ve atlama sırasındaki korku insanlara atlayışın daha uzun sürdüğü hissini veriyor.

Bu teori belki de haklı olabilir, hayatı-tehdit eden durumlarda, coşan duyularımız bizde yüksek bir ayrımsama duyarlılığı yaratır. Bu kavram alarm halinde olduğumuza işaret eder, dolayısıyla normal bir anda olduğundan daha fazla bilgiyi absorbe edebiliriz, dolayısıyla dünyayı slow-motion bir akışta (yavaş çekimde) görüyor gibi oluruz. Fakat sinirbilimci David Eagleman ve beraberindeki ekip arkadaşları ve onların Dallas’taki 31 metrelik bir binadan atlayan (bir ağ üzerine güvenle atladılar) cesur öğrencileri durumun böyle olmadığını ortaya koydu. Gönüllü atlayıcılar atlayışın “sonsuza kadar” sürdüğünü hissettiler ancak düşerken kol saatlerindeki bilgiyi okumada hiç de iyi bir beceri gösteremediler. Bir başka deyişle, gönüllülerin zaman çarpıtmaları retrospektif (geçmişle ilgili) bir ölçümden yani bir hafızadan daha fazlasıydı.

Fakat elinden geldiğince kötü olabilen Salı günleri yüksek bir yerden atlamak gibi değildir. Salı günleri yeterince sıkıcı ve duygusuzdur, dolayısıyla Salı günü için farklı bir hipoteze ihtiyacımız var.

Belki de bu fenomen için iş günleri ve hafta sonları arasındaki dengeye bakmamız gerekiyor. O halde beynimiz olaylara dair zaman damgalarını belirlemek için bağlamsal işaretleri nasıl kullanıyor? Delliler; benzer ya da aynı bağlam içerisinde gerçekleşen olaylara dair hafızaların zamanla birbirine yaklaştığını gösteriyor. Örneğin, bir partide gerçekleşen şeyler hafızanızda bir arada tutulurlar ve sonrasında bir takside gerçekleşmiş şeylerden ayrı olarak dururlar.

2014 yılında, New York University’den sinirbilimci Lila Davachi bu etkiyi laboratuvarda tekrarladı ve mental zaman tünelinde gruplanan olayları eşleştiren hipokampuste (beynin hafıza merkezi) gerçekleşen aktivite örgülerini belirledi. Bahar Gholipour isimli bir popüler bilim yazarı; benzer mekanizmanın “Salı Sendromunun” arkasında da var olup olamayacağını Davachi’ye sordu. Yani Pazartesi gününün programındaki ani bir değişiklik; zaman algımızı bozarak, Pazar gününe dair hafızalarımızı mental zaman tünelimizde daha da geriye itip bizde aradaki zamana ilişkin bir boşluk hissi mi bırakıyor?

Davachi’nin cevabı ise biraz belirsiz bir evet oldu. Şans eseri, Davachi de tam da bu durumu –olayların dizilimindeki bir değişimin zaman algımızı bozup bozmadığı ve hipokampusteki beyin aktivitesinin bu durumu nasıl takip ettiğini– araştıran bir deney yürütüyordu. Davachi’ye göre; hipokampal nöral aktivitede zamanla daha fazla değişim meydana geldiğinde, bu olayları daha uzun hissediyoruz. Dolayısıyla, Salı gününe dair sezgimiz bu verilere göre sürünceme şeklinde oluyor, en azından şimdilik. Fakat veriler başlangıç düzeyinde ve daha fazlasına ihtiyacımız var.

Öte yandan, Fransa’daki CEA/INSERM Cognitive Neuroimaging Unit’den sinirbilimci Virginie van Wassenhove;hafızaların zenginliği, yani hatırladığımız detay miktarı; Salı günlerinin yavaş aktığı algısı üzerinde role sahip bir başka etken olabileceğini söylüyor. Pazar günleri, genellikle dinlenme, sosyalleşme ve televizyon izleme gibi aktivitelerle geçer. Öte yandan iş günleri ise, toplantılar, e-mailler, yetiştirilmesi gereken işler gibi beynin işlemesi ve hafızada tutması gereken oldukça fazla bilginin bir tsunamisi şeklinde geçer. İş günlerinde meşgul olduğunuz şeylerin miktarı göz önüne alındığında, bu günlere dair anımsalarınız hafızada çok fazla yer kaplayan deyim yerindeyse fazla tanecikli olarak kodlanır. Bu da bir nevi, paraşütlü bir atlayışta olanın benzeridir ve günler ölçeğinde zaman algısına etki edebilir ve Pazartesileri ve Salıları beynimizde daha uzun günler haline getirebilir.

Salı günlerine dair şikayetimizin oldukça mantıklı olduğunu görmek rahatlatıcı. Fakat hayati fonksiyonlarımızın merkezi olan beynimizin mili-saniyelerine kadar zamanı takip etmesi gibi inanılmaz bir iş çıkardığını göz ardı edemeyiz. Yani beyninizi bir zaman makinesi gibi düşünebilirsiniz. Fonksiyonlarının temel yapısı oldukça dinamik olan beynin ihlal edemediğiniz spesifik zaman sabitleri vardır. Evet bugün Salı, şimdi saate bakın, ne kadar kaldı?


Kaynaklar:

Bilimfili

-Atakan, Zerrin, Paul Morrison, Matthijs G Bossong, Rocio Martin-Santos, and Jose A Crippa. “The effect of cannabis on perception of time: a critical review.” Current pharmaceutical design 18, no. 32 (2012): 4915-4922.
-Yamada, Yuki, and Takahiro Kawabe. “Emotion colors time perception unconsciously.” Consciousness and cognition 20, no. 4 (2011): 1835-1841.
-Block, Richard A., and Ronald P. Gruber. “Time perception, attention, and memory: a selective review.” Acta psychologica 149 (2014): 129-133.
-Campbell, Leah A., and Richard A. Bryant. “How time flies: a study of novice skydivers.” Behaviour research and therapy 45, no. 6 (2007): 1389-1392.
-Stetson, Chess, Matthew P. Fiesta, and David M. Eagleman. “Does time really slow down during a frightening event?.PLoS One 2, no. 12 (2007): e1295. http://dx.doi.org/10.1371/journal.pone.0001295
-Gholipour, B. “Why Does Time Seem to Slow Down on Tuesdays?ScienceofUs. http://nymag.com/scienceofus/2016/03/why-does-time-seem-to-slow-down-on-tuesdays.html
-Ezzyat, Youssef, and Lila Davachi. “Similarity breeds proximity: pattern similarity within and across contexts is related to later mnemonic judgments of temporal proximity.” Neuron 81, no. 5 (2014): 1179-1189. DOI: http://dx.doi.org/10.1016/j.neuron.2014.01.042

Beyin, Üzüntüyü Azaltmak İçin Ağrı Kesici Salgılıyor!

Michigan Üniversitesi Tıp Fakültesi’nden araştırmacılar, fiziksel acıyı dindirmek için salgılanan kimyasalların aynı zamanda birisi duygusal acı hissettiği zaman da – özellikle sosyal reddedilme durumunda- tetiklendiğini keşfettiler. Bu kavrayış, depresyon ve diğer sosyal anksiyete bozukluklarını tedavi etmede yeni ilaçlar geliştirilmesinin önünü açabilir.
Çalışmada, 18 yetişkinden diğer yüzlerce yetişkinin sahte kişisel profillerine ve fotoğraflarına bakmaları ve duygusal olarak en çok ilgilendikleri insanları seçmeleri istendi. Katılımcılar daha sonra, etkileyici buldukları kişilerin onları reddettikleri söylenmeden önce, PET tarayıcısı olarak adlandırılan bir beyin görüntüleme makinesinin içine konuldu. Bu sırada yapılan beyin taramaları opioid salgılanışını gösterdi. Bu durum, beyin hücrelerindeki mu-opioid alıcılarının uygunluğuna bakılarak ölçüldü. Etkinin en geniş olduğu beyin bölgeleri ventral striatum, amigdala, ortahat talamus ve periakuaduktal gri bölgeleriydi – bu alanların aynı zamanda fiziksel acıyla alakası olduğu biliniyor.
Araştırmacılar katılımcıların, flört profillerinin ve reddedilmenin gerçek olmadığını anladıklarından emin oldu. Buna rağmen, “sahte” toplum içinde küçük düşürülme durumu, hem duygusal hem de bir opioid tepkiyi tetiklemek için yeterliydi. Ayrıca “dirençlilik” (çevresel değişime uyum sağlama yeteneği) adı verilen kişisel bir özellikte yüksek puana sahip insanların, en fazla miktarda doğal ağrıkesici etkinleştirebildiklerini gördüler.
Sosyal reddedilme esnasında pregenual singulat korteks adı verilen bir diğer beyin bölgesinde ne kadar fazla opioid salgılanırsa, katılımcıların reddedilme haberini aldıktan sonra o kadar az olumsuz etkilendiklerini bildirdiler. Adı geçen üniversitede psikiyatri bölümünde Yardımcı Doçent Dr. David Hsu şöyle söylüyor:
“Bu, sosyal reddedilme esnasında opioid sisteminin etkinleştiğini göstermek için insan beynini inceleyen ilk çalışma. Genel olarak opioidlerin, hayvanlarda sosyal endişe ve soyutlanma esnasında salgılandıkları bilinirdi, fakat insan beyninde bunun meydana geldiği yer şimdiye kadar gösterilmemişti.”
Araştırmacılar ayrıca, katılımcılara ilgi gösterdikleri kişinin karşılık verdiği söylendiğinde ne olduğunu sorguladılar. Bu durumda bazı beyin bölgelerinde daha fazla opioid salgılandı. Dr. Hsu bu durumu şöyle açıklıyor:
“Opioid sisteminin hem acıyı azaltmada hem de sevinci artırmada bir pay sahibi olduğu biliniyor. Çalışmamız, aynı zamanda, opioid sistemin bunu sosyal çevrede de yaptığını gösterdi.”
Dr. Hsu, çalışmasını genişleterek depresyonda olanların ya da sosyal anksiyete sahibi olanların veya bunlara eğilimli olanların sosyal reddedilme ve kabul edilmeye nasıl anormal bir opioid cevabı verdiklerine bakmayı umuyor.
Çalışma Moleküler Psikiyatri (Molecular Psychiatry) dergisinde yayınlandı.
Düzenleyen: AŞ (Evrim Ağacı)
Kaynak:
  • DailyMail
  • D T Hsu, B J Sanford, K K Meyers, T M Love, K E Hazlett, H Wang, L Ni, S J Walker, B J Mickey, S T Korycinski, R A Koeppe, J K Crocker, S A Langenecker and J-K Zubieta Response of the μ-opioid system to social rejection and acceptance Molecular Psychiatry (2013) 18, 1211–1217; doi:10.1038/mp.2013.96; published online 20 August 2013

Geleceğin Elektrikle Çalışan Beyinleri: Nöral İmplantların Bugünü ve Geleceği

Dünya’da 100,000’den fazla hasta hayatını beyin uyarım implantlarıyla sürdürüyor ve bu sayı her geçen gün artmakta. Peki bu cihazlar ya hastalığı tedavi etmekten fazlasını yapabiliyorsa? Bilim insanlarının araştırdığı ihtimaller arasında süper hafızadan, hızlı okumaya birçok özel kabiliyet yer alıyor.
2007’de New York Presbyterian Hastanesinde çalışan hemşire Rebecca Serdans bir gece hastane nöbetindeyken ters giden bir şeyler olduğunu fark etti. Serdans’ın distoni adlı nörolojik kökenli bir kas rahatsızlığı vardı. Bu hastalık tedavi edilmediği takdirde onu zayıf düşürecek kas ağrısı ve hareket sorunlarına yol açıyordu. Serdans hastalığı sebebiyle sürekli olarak derin beyin uyarımı (deep brain stimulation) adlı bir cihazla yaşamak zorundaydı. Bu cihaz Serdans’ın beyninde globus pallidus adlı bölgeye düzenli olarak elektriksel sinyaller göndererek çalışıyordu. Cihaz düzenli olarak çalıştırıldığında Serdans yürümesinde hiçbir sorun yaşamıyor ve herhangi bir ağrı hissetmiyordu. Ancak cihaz yıllar sonra bir gün aniden çalışmamaya başladı ve Serdans hemen o gün değişikliği hissetmişti. Serdans ağrıları tekrar başlayınca eskisinden farklı yeni bir çözüm arayışına girdi ve bu sefer karşısına nöral implant çıktı.
İmplantı aldıktan sonra ona manyetik alan, mikrodalga fırınları gibi cihazı etkisiz hale getirebilecek veya zarar verebilecek şeylerle ilgili ufak bir kitapçık verildi. Hatta bazı hastaların bildirilerine göre melez arabaların aküleri bile bu cihazları etkileyebiliyormuş. Serdans cihazı kullanmaya başlamıştı ama hala bacaklarında ağrı hissediyordu. Bu da gösteriyor ki sorun onun bile fark edemediği farklı bir şeyden kaynaklanıyordu. Serdans’ın aklına ilk olarak hastanedeki yoğun bakım ünitesi geldi. Çalıştığı odanın hemen yan odasında güçlü bir manyetik alan yaratabilecek MRI makinesi vardı ve bu muhtemelen onun implantının çalışmamasına sebep olmuştu. Serdans nöbetini acılar içinde bitirdikten sonra hemen doktoruna koştu ve cihaza gerekli müdahaleler yapıldıktan sonra ortaya çıkan ağrı ve diğer belirtiler hemen kaybolmuştu. Serdans doktorunun söylediklerine uyarak artık yoğun bakım ünitesinden uzak durmaya başladı ancak ilk 2 ay içinde cihaz üç kere daha durmuştu. Cihazın dördüncü defa çalışmamasında Serdans kendini evde baygın halde bulmuştu.
Bir hemşire olarak geçirdiği 20 yıldan sonra Serdans için hastaneler artık güvenli değildi. Değişik cihazlardan kaynaklanan çok fazla manyetik alan vardı ve hastanede Serdans’ın amirleri MRI sorununu ve onun neden yoğun bakım ünitesinde çalışmak istemediğini anlamamışlardı. Serdans amirleriyle ilgili olarak “Onlar bu yeni tip biyonik insanlarla nasıl yaşamaları gerektiğini öğrenmek zorundalar. Elimizden gelen bir şey yok” diyordu.
Dünya üzerinde 100,000’in üzerinde insan derin beyin uyarımı implantlarıyla yaşamını sürdürüyor ve bunların çoğu Parkinson hastalığına sahip kişiler. Cihaz basit bir yapıya sahip, sadece derinin altına yerleştirilen bir pile bağlı bir çift kablodan ibaret. Cihaz hastalar için bir tedavi özelliği taşımak yerine beynin yaptığı işlevi taklit ediyor. Hastanın ilgili beyin bölgesine küçük elektriksel şoklar göndererek beynin yerine getirmekte zorluk çektiği işlevi telafi ediyor. Dahasısadece bir çift kabloyla 5 yıllık motor kontrol sapması tersine döndürülebiliyor.
Her hasta ameliyata giriş anını hatırlar ve o anda uyanıktır, öyle değil mi? Hasta o anda uyuması gerektiğini bildiği halde uyanık olma ihtiyacı hisseder. İnsan beyni o kadar çok yönlüdür ki cerrahların yönlerini bulabilmelerinin tek yolu, beynin değişik bölgelerine uygulanan elektrik dalgalarının etkisini test etmektir. Örneğin, bir merkezin hasar görmesi vücudun sol kısmını felç edebilirken, bir diğeri konuşma bozukluklarına yol açabiliyor. Cerrahlar beyin ameliyatlarında kendilerine yardımcı olması amacıyla beynin farklı bölgeleri arasında bir çeşit yol haritası oluşturmaya çalışıyor.
Elde edilen sonuçlar oldukça umut vaat edici olmasına rağmen onlarca yıllık çalışmalara rağmen kimse tam olarak beynin nasıl çalıştığını keşfedebilmiş değil. Rebecca Serdans’ın beynine implantı yerleştiren doktor olan Dr. Kaplitt konuyu açıklarken beyni bir elektriksel devre ağına benzetiyor. Distoni adlı rahatsızlık da bu devre ağında oluşan bir sorundan kaynaklanıyor. Dr. Kapplit konuyu şöyle açıklıyor:
“Beyne bir uyarım cihazı yerleştirdiğinizde muhtemelen cihaz anormal bilgi akışını engelleyecek ve bu anormalliği de düzelterek hastanın beyninde normal bir sinyal iletimi olmasını sağlayacak. Ancak öngördüğümüz bu sistem henüz bir teori ve bu mekanizmanın çalışma ilkeleri henüz çok açık ve net değil”.
Araştırmacılar konuyu detaylıca incelemek için sürekli yeni sorular sorup bunların cevaplarını arıyorlar ancak bunlar nöral implantların önünü kapamıyor. Hafızayı geliştirmek, kekemeliği ve iştahsızlığı önlemek gibi pek çok konuda alınmış patentler bile var. Günümüzde yapılan bazı araştırmalar ise nöral implantları kullanarak Alzheimer hastalığını ve ilaç bağımlılığını tedavi etme üzerine yoğunlaşmış durumda. Alzheimer, Parkinson, bağımlılıklardan sorumlu nöral ağlar hareket bozukluklarında görev alan ağlar kadar iyi anlaşılabilmiş değiller. Nöral implantların uygulama alanları içinde psikiyatri de önemli bir yere sahip. Beyin uyarımı teknolojisiyle sinirsel rahatsızlıklar tedavi edilmeye başlandığında bu gelişme son 50 yıl içinde gerçekleşen bir devrim niteliği kazanabilir.
Almanya’da Bonn Üniversitesi’nde Dr. Thomas Schlaepfer implantları hastaların depresyon tedavisinde kullandıklarını açıkladı. Schlaepfer’in tedavisi hareket mekanizmaları yerine ödül mekanizmalarını hedef alarak depresyonu bu mekanizmada ki bir işlev bozukluğu olarak ele alıyor. Schlaepfer konuyla ilgili şunları söylüyor:
“İmplantlardaki umut verici gelişmelere baktığımızda beyin uyarımının psikiyatri biliminin son 50 yıldaki en büyük devrimi diyebilirim. Çünkü bu teknoloji çok az umudu kalmış hatta hayata tutunmak için hiç umudu kalmamış insanlara bile umut vaat ediyor.”
Şimdi konunun bilimsel, tıbbi kısmından çıkalım ve implantlara farklı bir gözle yaklaşalım. İmplantlar daha önce bahsettiğimiz gibi sadece bir adet pil ve bir çift kablodan oluşuyor yani çok ucuz bir maliyete sahipler. İmplantların tıp dünyasına getireceği ekonomik tasarruflar kesinlikle göz ardı edilemez. Dünya’nın en büyük beyin uyarım cihaz üreticisi Medtronic geçen yıl implantlardan 1.7 milyar dolar kazandı.  Bu derece yüksek bir miktar elbette üretici firma için acaba cihazı çeşitli amaçlar için de kullandırabilir miyiz sorusunu akıllara getiriyor. Örneğin, şu an epilepsi hastalarında hasta nöbet geçirmeden önce ilgili elektrik sinyallerini algılayıp hastanın nöbet geçirmesini engelleyebilecek bir model üstünde çalışılıyor.
Schlaepfer’in asıl odaklandığı nokta beyni tekrar normal işlevlerine kavuşturmak ancak onun çalışmalarının tümü bundan ibaret değil. Zaten kendisi de itiraf ediyor, etik konuları çok önemsemeyen bir bilim insanı cihazı beyinde devamlı bir ödül, mükâfat durumu yaratmak için kullanabilir. Schlaepfer buna elektriksel formda eroin almak diyor. Kulağa oldukça ilginç –belki güzel- geliyor, uyuşturucu hali yaşayacaksınız ama bağımlı olmayacaksınız.
Neden sadece hastalıkları tedavi ediyoruz? İnsan beynine yaptığımız müdahaleyi şimdi bir adım ileri götürelim. Eğer bir Alzheimer hastasının hafızasını tekrar yapılandırabiliyorsak, bu şekilde sağlıklı insanları da süper insan seviyelerine çıkartabilir miyiz? Araştırmacılar beyinde hafızayı ve algılamayı süper seviyelere çıkarmak için beyinde hangi merkezlerin rol oynadığını bulabiliyorlardı. Bunlar dikkat dağınıklığı, konuşma sorunları gibi rahatsızlıkları tedavi etmede yıllardır kullanılan metotlar. Son zamanlarda ortaya çıkan ‘sinirsel gelişim’ alanı (neuroenhancement) düşünmeye dayalı deneylerin ortak bir çatı altında toplandığı bir bilim dalı olmuştur.
Hafızayı yapılandırmak için tasarlanan implantlar insanlar üzerinde test edilmeden önce biraz daha geliştirilmesi gerekiyor. Hafıza mekanizmasını araştıran bilim insanları fareler ve maymunlar üzerinde başarılı sonuçlar elde ettiler ve insan deneylerine başlamadan önceki ilk aşamaları atlattılar. İnsan deneyleri de başarıyla sonuçlanırsa hafıza alanında yeni bir çağ açılabilir.
Geliştirilmeye çalışılan hafıza implantı beyinde hafızayla ilgili hasarlı kısımları onararak beyinde gerekli nöral bağlantıları oluşturuyor. Cihaz hastalarda hatırlama becerisinin zarar gördüğü hipokampüste kullanılmak üzere tasarlanıyor. Hafıza implantının ilerde kullanılabileceği diğer bir alan ise kısa dönem hafızayı uzun dönem hafızaya dönüştürmek.
Beynimiz hafıza sistemi üç aşamalı olarak işliyor. Birincisi beynin algıladığı tüm şeyleri sadece 2 saniyeliğine tutan duyusal hafıza. Her gün yüzlerce insan yüzü görüyoruz, onlarca gereksiz konuşma duyuyoruz. Tüm bunların kaydedilip 2 saniye içinde bir süzgeçten geçtikten sonra silindiği zaman dilimi duyusal hafıza olarak adlandırılıyor. İkinci aşama kısa dönem hafıza. Bu adından da anlaşılacağı üzere aldığımız tüm bilgilerin 10 dakika boyunca tutulduğu hafıza birimidir. Buradaki bilgiler zaman içinde tekrar edilmezse beyin tarafından önemsiz olarak etiketlenir ve unutulurlar. Unutulur diyoruz ama unutma eylemi beynin o bilgileri silmesi anlamına gelmiyor. Unutmak o bilgiye olan erişimin kesilmesi anlamına gelir. Beyin ilgili nöronlar arasındaki bağı güçlendirerek çok kullandığı bilgileri ön plana alıyor. Sonuncu hafıza türü uzun dönem hafızadır. Buradaki bilgiler genellikle ömür boyu hatırladığımız kalıcı bilgilerdir. Bisiklete binmeyi öğrenen biri onu bir daha unutmaz öyle değil mi?
Hafıza implantı sadece istenen zamanda kısa dönem hafızayı uzun döneme dönüştürerek bizim hayatımızı kolaylaştırabilir. Bu cihaz sayesinde hangi bilginin önemli hangisinin önemsiz olduğuna beynimiz değil biz karar verebiliriz.
Beyin uyarımının sağlıklı insanlarda da kullanılabileceği fikri ilk olarak fizyolog José Delgado’nun 1960’larda bu teknolojinin ilk versiyonlarını tanıttığında ortaya çıktı. Yıllarca yaptığı deja vu, cinsel uyarı ve bunun benzeri çeşitli düşünce deneyleriyle tanınan Delgado 1969’da yazdığı Aklın Fiziksel Kontrolü adlı kitabında beyin uyarımının içerdiği potansiyeli topluma da açıklayarak çok sayıda insanın bu alanla ilgilenmesini sağlamıştır. Delgado’nun asıl amacı beyin uyarım teknolojisini kullanarak daha mutlu, daha üretken ve çevreye daha az zarar veren bireylerden oluşan bir toplum oluşturmaktı. Araştırmalar ilerledikçe metotlar daha kesin ve bilimsel olmaya başladı ve Delgado’nun elde ettiği sonuçların çoğu bilim otoriteleri tarafından reddedildi. Zamanla Delgado beyin uyarım araştırmalarının utanç kaynağı olarak tanında ve bilim dünyasında sözüne güvenilmez biri olarak hatırlanmaya başlandı.
Delgado’nun çalışmaları çok çelişkili görünüp kabul edilmezken, sinirsel gelişim üzerine olan fikirleri günümüz bilim insanları için bir esin kaynağı olmuştur. Dr. Schlaepfer derin beyin uyarımının sadece tıp dünyasıyla sınır kalacağını düşünmüyor. Uygulama prosedürleri kişinin rızasıyla olduğu sürece etik açıdan beyin uyarımı herhangi bir soruna yol açmayacaktır. Eğer depresyon 12 aylık bir ilaç tedavisiyle değil de 12 saatlik bir implant kullanımıyla tedavi edilirse, hiçbir sağlık otoritesi buna karşı çıkmayacaktır, ilaç şirketleri için aynı şeyi söyleyemeyiz tabiki. Hastalar memnun kalmadığı sonuçlarla karşılaştığında anında implantı kapatma imkânına sahipler. İmplantlar son şeklini aldığında onlara karşı çıkmak için bir neden bulunmayacak gibi görünüyor.
Beyin uyarım teknolojisinin kullanımında en büyük sorun cihazı beyne yerleştirmek için gereken ameliyat. Uygulanacak cerrahi işlem pahalı ve göz önüne alınması gereken bir beyin ameliyatı riski mevcut. Ancak beyin uyarımı her zaman bu şekilde gerçekleşmiyor. Schlaepfer derin beyin uyarımının hala geliştirilmekte olan bir teknoloji olduğunu belirtiyor. Zaman içinde teknoloji ilerledikçe riskler elbette azalacak. Şu an geliştirilmekte olan ultrason ve elektrot tedavisi de implantların yarattığı sonucu verebiliyor.
Kronik hastalığa sahip hastalar için beyin kontrolü, süper hafıza gibi konular ilk sırada gelmiyor. Onlar daha çok rutin tedaviler, hastalık belirtilerinin takibi ve iyileşme süreçleriyle ilgileniyor. Beyin uyarımını kullanmış olan hastaların neredeyse hepsi hastalık belirtilerinin nasıl kaybolduğunu ve beyin uyarımının onlara ne kadar çok yardım ettiğini anlatıyorlar.
44 yaşında olan Joe Narciso implant kullanmadan önce günde 19 hap alarak yaşıyordu. Asıl hastalığı olan Parkinson haplarının yanında bir de vücudunda ki titremeler için haplar alıyordu. Parkinson hapları onu gergin yapmıştı ve uyumasını engelliyordu. Narciso bunun üzerne uyku hapları da almaya başladı. Hapların vücutta yarattığı kimyasal karışım onu durgun ve sürekli uykulu bir halde kalmasına neden olmuştu. Hapların dozajına bakıldığında başlarda beyin uyarımının etkisi biraz hafif kalmıştı. Narciso ayrıca implantları ilaç kullanmadığı çeşitli belirtiler için de kullanıyordu. Zaman içinde Narciso implantın etkilerini daha fazla hissetmeye başladı ve sonunda hastalığından kurtulmayı başardı.
İsmini vermek istemeyen bir Parkinson hastası ise Mirapex adlı Parkinson ilacının ağır yan etkilerini tecrübe ettikten sonra implant kullanmaya karar vermiş. Mirapex’in en büyük yan etkisi beyinde impuls kontrol bozukluğuna yol açıyor olmasıdır. Bu durumda hasta dürtülerine yenik düşerek kendine ve başkalarına zarar verebilecek duruma gelebiliyordu. Hasta beyin uyarımının bazı yan etkilerini yaşamasına rağmen hiçbiri Mirapex’in verdiği zararların yanından bile geçemezdi. Bir beyin implantı kullanma düşüncesi Mirapex gibi ilaçları kullanmaktan çok daha güvenliydi.
Dee Linde yere düştüğünde kendini kaldıramayacak kadar bir distoni hastasıydı. İmplant ona hareket yeteneğini geri kazandırdı ama aynı zamanda Linde’nin aklını kurcalayan birçok soru bıraktı. İmplant beyin ve vücut arasındaki ilişkiyi nasıl kurabiliyordu? Linde “Derinin altına implant yerleştirileceğini duyduğunuzda biraz ürkmeniz normal ama doktorlar bu konuda psikolojik olmasa bile fizyolojik olarak sizi hazırlamada çok iyiler” diyor ve sözlerine şöyle devam ediyor:
“Doktorların beynime ne yaptığıyla ilgilenmiyorum. Eğer eski hayatımı geri kazanacaksam beynime istedikleri kadar kablo yerleştirebilirler yeter ki tekrar sağlığıma kavuşayım.”
Rebecca Serdans’ın aklında da benzer sorular var. Serdans ev temizliklerine giderek hayatını sürdürüyor ve artık tamamen hastanelerden uzak duruyor. Serdans yeni hayatını şu sözlerle açıklıyor “Derin beyin uyarımı size bazı vücut işlevlerinizi geri kazandırıyor ama her şeyi geri vermiyor. Bu aletin bazen insanları benden uzaklaştırdığından endişe ediyorum.” Serdans hala vücudunu sağa döndürürken biraz zorluk çekiyor, özellikle araba sürerken. Her şeye rağmen beyin uyarımı onun hayatında büyük bir öneme sahip. Serdans beyin uyarımının hayatında önemli yer ettiği bir günü şöyle anlatıyor “O zamanlar hemşirelik diplomamı almak için sınavlara hazırlanıyordum. Bir süre sonra ağrılarım o kadar kötüleşti ki sınava hiç çalışamıyordum. Ağrılarımı dindirmek için hemen tek çarem olan beyin uyarımı aldım ve böylece ertesi gün finallerimi başarıyla geçip diplomama kavuştum. O günden bu yana derin beyin uyarımı Serdans’ın hayatına çok fazla şey kattı.
Tuhaf değil mi? İnsan şu soruyu kendine sormadan edemiyor. Kablolarla ve derinin altında bir pille yaşamak. O pil dolu mu yoksa bitiyor mu diye sürekli kontrol etmek. 2015 yılının insanı için bunlar pek normal olmayan şeyler ama gelecek neler getirir bilemeyiz. Serdans gülümseyerek şu sözlerle konuşmasını bitiriyor “Normalin ne anlama geldiğini unuttum. Onu hatırlamıyorum bile.” Kim bilir ilerde hepimiz implantları çok sever belki onlarla yaşamaya başlarız. Kim süper hafızaya sahip olmak istemez ki?
Kaynaklar ve İleri Okuma:
  1. Cognitive Psychology and Cognitive Neuroscience, Wikibook yazarları 2004-2006
  2. Elements of Molecular Neurobiology, C. U. M. SMITH, 3. Baskı 2002
  3. The Verge
  4. DailyMail

Kabuslar Görmek ve İntihar Davranışları Arasında İlişki Bulundu

Kabus rüyalarla, intihara meyilli olma durumu veya intihara teşebbüs etme davranışı arasındaki bağıntıyı gösteren ilk araştırma Journal of Clinical Sleep Medicine dergisinde yayımlandı ve araştırmaya göre bu bağıntı; yenilgi, umutsuzluk ve kapana kısılma hisleri ve/veya durumlarının çok katmanlı işlemleri ile yönetiliyor.

Çoklu analizler, kabusların PTSD (post-travmatik stres bozukluğu) olan insanlarda, stres sebebi veya yaratıcısı olarak işlev gösterdiğini ortaya çıkarıyor. Bununla beraber kabuslar yukarıda sözü edilen; yenilgi, umutsuzluk ve kısıtlanmışlık; gibi belli bir takım negatif bilişsel düşünceleri de tetikleyebiliyor; ki bu etmenler aynı zamanda intihar düşüncesi ve girişimlerine sebep olabilmektedir. Sonuçlara göre, kabuslar gören, bunları tecrübe eden katılımcıların yüzde 62’si ve kabus görmeyenlerin de yalnızca yüzde 20’si intihar düşünceleri, planları ve girişimlerinde bulunuyor.

Sonuçlara göre intihar davranışları ve kabuslar arasındaki bağıntı yolları, depresyon ve komorbid insomnia (eş-zamanlı uyku bozukluğu) rahatsızlıklarından bağımsız olarak işliyor.

University of Manchester’dan araştırmacı Donna L. Littlewood yaptıkları çalışmaya dair şunları belirtiyor : ” PTSD, intihar düşünceleri ve davranışlarını artırmaktadır. Bizim çalışmamızda PTSD’nin işaretçi semptomlarından biri olan kabusların, intihar riskine karşı bu rahatsızlığa sahip olan insanlar için bir tedavi yöntemi olarak da kullanılabilmesinin mümkün olduğunu gösteriyor. Bu çalışma ile, PTSD’den muzdarip olan insanlarda spesifik olarak kabusların, kabus görülme zamanlarının hedeflenmesinin önemi ortaya koyulmuş oldu. Buna ek olarak negatif bilişsel değerlendirmelerin tespit edilmesi, ortaya çıkarılması ve hedeflenmesi de intihar düşüncelerinin ve davranışlarının azaltılmasına yardımcı olacaktır.”

The American Academy of Sleep Medicine’ın raporunda, kabusların yalın, gerçekçi ve rahatsız edici rüyalar olduğu tanımlanıyor. Bu rüya tipinde çoğunlukla yaşamın devamlılığı veya güvenlilik durumları tehlike altında kaldığından veya böyle hissedildiği için, anksiyete, korku ve dehşet duyguları ortaya çıkmaktadır.

Kabus rahatsızlığı ise, sosyal veya mesleki fonksiyonlarda eksiklik, sıkıntı veya genel anlamda üzüntü durumlarında tekrarlanan kabuslar görme olarak tanımlanmaktadır. PTSD’den muzdarip olan hastaların yüzde sekseninde, travmanın ilk üç ayında kabusların başladığı biliniyor ve bu post-travmatik (travma sonrası) kabuslar silsilesi ömür boyu da devam edebiliyor.

Bu araştırma için elde edilen veriler, travmatik olaylar yaşamış olan 91 katılımcıdan toparlandı. Bu katılımcıların 51 tanesinde devam etmekte olan PTSD tespit edilirken, 24’ünün geçmişinde PTSD teşhisinin bulunduğu kaydedildi. Kabuslar ise, PTSD ölçeği dahilinde, ilintili bir takım ögelerin frekansı ve şiddetinin toplamları ile ölçüldü.

Katılımcılar ayrıca, intihar davranışları, umutsuzluk, yenilgi ve kısıtlanmışlık duygu-durumlarına dair ölçümleri yapmayı sağlayacak bir anketi de tamamlayarak araştırmacılara sundu. Uykusuzluk, PTSD ve intihar arasındaki ilişki; uykusuzluğun direkt bir etken olmaktan çok eş-değişken olduğunu gösteriyor.


Kaynak :

  • Bilimfili,
  • Donna L. Littlewood, Patricia A. Gooding, Maria Panagioti, Simon D. Kyle. Nightmares and Suicide in Posttraumatic Stress Disorder: The Mediating Role of Defeat, Entrapment, and Hopelessness. Journal of Clinical Sleep Medicine, 2016; 12 (03): 393 DOI: 10.5664/jcsm.5592

Hepimiz Biraz Şizofren miyiz?

Otizm ya da depresyonda olduğu gibi, psikoz; ya hep ya hiç tarzı bir vaka olmayabilir.

Elden ayaktan düşürmese de birçok insan hayatının bir döneminde depresif hisleri ya da anksiyeteyi deneyimlemiştir. Açıkçası insanlar birçok mental hastalığın hafiften ciddiye doğru seyreden bir spektrumu olduğunu düşünür. Oysa insanların çoğu halüsinasyonlar (aslında var olmayan şeyler görmek ya da duymak) görmenin neye benzediğini ya da delüzyonlar tecrübe etmenin nasıl bir şey olduğunu bilmezler. Geleneksel bilgeliğe göre ise; ya “psikotiksindir” ya da “değilsindir.”

Deliller giderek artıyor ancak diğer yandan da keskin bir ayrımın olup olmadığı ise belirsizliğini sürdürüyor. Psikiyatristler, uzunca bir süredir psikozun bir spektrumda seyredip seyretmediği üzerinde görüş birliğine varmış değiller. Ve araştırmacılar ise 10 yıldan fazla bir süredir sorunu araştırmayı sürdürüyorlar. 2013 yılında Hollanda’daki Maastricht University’den ve Yeni Zelanda’daki University of Otago’dan araştırmacılar tarafından yapılan bir meta-analiz çalışması, varolan verilerin birçoğunu bir araya getirdi ve halüsinasyon ve delüzyonlarıntoplumda %7.2 (güncel çalışmaların ortaya koyduğu şizofreni tanısının %0.4’lük yaygınlığının çok çok üzerinde bir oran) gibi bir oran ile yaygınlık gösterdiği bulgusuna erişti. Daha önce sitemizde detaylarını yayımladığımız JAMA Psychiatry‘de yayımlanan, psikotik deneyimlerin bugüne kadarki en kapsamlı epidemiyolojik çalışması; araştırmacılara; insanların halüsinasyon ve delüzyonlar deneyimleme halinin ne sıklıkta gerçekleştiğini ve nüfusa bağlı oranının en detaylı fotoğrafını sunmuştu. Ve bu sonuçlar bir spektrumun olduğuna işaret etmişti.

Avustralya’daki University of Queensland’den John McGrath tarafından yürütülen söz konusu çalışma, 2001 ve 2009 yılları arasında yapılan ve 19 ülkedeki 31.261 yetişkinin dahil edildiği World Health Organization’da toplanan bir dizi anket verisini analiz etmişti. Araştırmacılar; uyuşturucu ilaç ya da uykunun sebep olduğu durumları çıkararak, katılımcıların %5.8’inin psikotik deneyimler yaşadığını raporlamıştı. Bu insanların üçte biribu deneyimi hayatlarında bir kez yaşadıklarını ve diğer üçte biri ise hayatları boyunca iki ila beş kez yaşadıklarını belirtmişti. Yani katılımcıların üçte ikisi hayatları boyunca psikotik deneyimler yaşıyorlardı ve halüsinasyon görme durumu delüzyonların yaklaşık dört katı kadardı.

Sonuçların gösterdiğine göre; psikoz kesinlikle bir spektrumda seyrediyor, fakat bunun toplumda düzenli olarak bir yayılım gösterip göstermediğine ise bakılması gerekiyor. Yani hepimiz biraz şizofren miyiz? Ya da çok daha yüksek bir oran ile aramızda az şizofren olanlar ve biraz daha fazla olanlar mı var? Bu konudaki kafa karıştırıcı olan şeylerden birisi; halüsinasyon tanımlamasının ne olduğu ve özenle hazırlanmış bir araştırma olsa da, araştırma anketlerinin yoruma açık olabilirliğidir. Linscott’a göre; ankete bakarak, bizim uç noktada gördüğümüz insanların cevaplarının anket sorularındaki dilden kaynaklı olabilirliğini de göz önüne almamız gerekir.

Öte yandan, tam tanısı konulmuş bir şizofreni erkeklerde daha yaygın olsa da, psikotik deneyimler; kadınlarda (%6.6) erkeklere (%5) kıyasla daha yaygın. Dahası, psikotik deneyimler, gelir düzeyi orta ve yüksek ülkelerdeki insanlarda (%7.2 ve 6.8) gelir düzeyi düşük ülkelerdeki insanlara (%3.2) kıyasla daha yaygın. Aynı zamanda da, işsizlik, evlenememek ya da görece düşük gelirli bir aileden olmak da daha yüksek oranlarda halüsinasyon ve delüzyon deneyimleme oranıyla ilişkili. Ayrıca, stres gibi, çevresel ve sosyo-ekonomik faktörlerin de şizofreni için risk faktörleri olduğu biliniyor.

Norveçli ressam Edvard Munch 'un "Çığlık" adlı tablosu
Norveçli ressam Edvard Munch ‘un “Çığlık” adlı tablosu

Psikotik deneyimler bazen genel fizyolojik endişenin işaretleri de olabilir. Bu durum için McGrath; depresyon, anksiyete hastalıkları gibi vakalarda psikotik deneyimlerin ortaya çıktığını söylüyor. Ayrıca, sağlıklı insanlarda da psikotik deneyimler görülebilir. Bu noktada da araştırılması gereken; birçok insan böyle durumlardaşizofreni gibi daha ciddi hastalıkları geliştirirken, bazı insanlar durumu nasıl toparlıyorlar? Yani bu durumun bazı insanlarda neden geçici ve diğerlerinde neden kalıcı olduğunu anlamalıyız. Bu sorulara cevap bulduğumuzda, endişe içerisindeki insanlara önemli düzeyde katkımız olabilir. Depresyon ya da anksiyete hastalıklarıyla ilişkili psikotik deneyimler yaşayan insanlara uygulanacak tedavi, şizofreninin ilk belirtilerini gösteren kişiye uygulanacak tedaviye kıyasla çok daha farklı olabilir.

Gerçek şu ki; psikozun bir spektrumda bulunma ihtimali; şizofreni tanısına bağlı belirtileri azaltmaya yardımcı olabilir. Bu da semptomları hafif ya da daha ciddi olarak deneyimleyen insanların tedavisi için önemli bir adım olacaktır.

“İyi Huylu” Halüsinasyonlar?

Jenny şizofren değil, ancak halüsinasyonlar görüyor.

“Mark’ı odada hissedebiliyordum, arkamda dikiliyordu. İlk aşkımdı ve kendisini gençliğimden beri hiç görmemiştim. Halüsinasyonlarım belli bir şekil almaya başlayana kadar beni hiç yönlendirmediği kadar fazla yönlendiriyordu. Gözümün bir köşesinde belirip kayboluyordu. Benim şu kararı almama sebep oldu; geçmişimi geride bırakıp İngiltere’ye gidecek ve bir gazeteci olacaktım.”

Scientific American‘a röportaj veren Jenny (takma ad) isminin gizli kalmasını istemiş ve bu halüsinasyonların kendisine doğru kararlar aldırdığını, ne zaman bir halüsinasyon görse Mark’ı gördüğünü ve kendisine daima bir öneride bulunduğunu, hayatının bir parçası haline geldiğini ve onun önerilerini hep dinlediğini söylüyor.

Jenny çocukluk deneyimlerinin ve annesinin mental sağlık sorunlarının kendisini psikoza meyilli hale getirdiğine ve genetik bir bileşeni olduğuna inanıyor. Geçtiğimiz yıl yayımlanan bir çalışma; şizofreni suçlularında 108 genetik bölgenin varlığını ortaya koydu. Psikologlar Jenny’nin deneyimlerinin çocukluğunda yeterli psikolojik destek almamasıyla ilişkilendiriyor ve bu durumun da kendi destek ağını kurmaya neden olduğunu ileri sürüyorlar. Mental sağlık söz konusu olduğunda, görünen o ki; doğa ve yetişme koşulları ayrılmaz biçimde içiçe geçmiş durumda.

Kaynaklar:  

  1.  Bilimfili
  2.  Scientic American Mind – Kasım/Aralık’2015
  3. McGrath, John J. et al. (2015). Psychotic Experiences in the General Population. A Cross-National Analysis Based on 31 261 Respondents From 18 Countries. JAMA-Psychiatry. 2015;72(7):697-705. doi:10.1001/jamapsychiatry.2015.0575.